ULUSLARARASI ATATÜRK BARIŞ ÖDÜLÜ CENGİZ AYTMATOV'A VERİLSİN-DR. YUSUF GEDİKLİ

 

 


Uluslararası Atatürk Barış

 

Ödülü Cengiz Aytmatov'a Verilsin

 


Aykırı Bakış


UFUK ÖTESİ ARALIK 2007



Dr. Yusuf Gedikli



Kırgızistanlı ünlü yazar Cengiz Aytmatov İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı tarafından düzenlenen 2. Türk Dünyası Çağdaş Edebiyat Günlerine katıldı ve kendisine sunulan Türk Dünyası Onur Ödülünü aldı. Ödül töreni tek kelimeyle muhteşemdi. Tören 26 nisan 2003 cumartesi günü saat 18’de TZT’de yapıldı. Evvela Aytmatov hakkında bir açık oturum düzenlendi. Oturumda Azerbaycan Yazıcılar Birliği Başkanı Anar, Azerbaycanlı sinemacı ve yönetmen Tofik İsmayilov, Kırgızistan Yazarlar Birliği Başkanı Nadirbek Alimbekov, Kültür Üniversitesinden purofesör Durali Yılmaz ve Selvi Boylum Al Yazmalım filminin yönetmeni Atıf Yılmaz konuştu. Konuşmalarda Aytmatovun Manas destanından doğan, eserlerinde mitoloji, efsane, romantizm, kurgubilime yer veren büyük bir yazar olduğu vurgulandı.
Açık oturumdan sonra Kültür İşleri Daire Başkanı Şenol Demiröz, Aytmatova Türk Dünyası Onur Mükâfatını takdim etti.
Daha sonra Kültür Bakanlığı müsteşarı purofesör Mustafa İsen, Kırgızistan baş konsolosu Dilde Sarpigişeva, Bulgaristan Kültür Bakanı Yardımcısı Mümin Tahir, Gazeteciler Vakfı Başkanı Ali Bayram, TDAV Başkanı Turan Yazgan, yönetmen Yılmaz Duru, Kırım Tatarları Yazarlar Birliği Başkanı Şakir Selimov, Gagauz Yeri Yazarlar Birliği Başkanı Stefan Bulgar, Başkurdistan Yazarlar Birliği Başkanı Ravil Bikbayev, Altay Cumhuriyeti Kültür Bakanı İvan Belekov konuştu ve hediyelerini sundu.
Cengiz Aytmatov yaptığı teşekkür konuşmasında “çok mutluyum, ancak bunun esas sebebi soydaşlarımın arasında olmamdır” dedi ve mitolojinin büyük bir kuvvet olduğundan bahsetti. Çağdaş anlamında zamandaş kelimesini kullandı (Kırgız Türkçesiyle konuşan Aymatovun kullandığı şol sebebden ibaresinin o nedenle şeklinde çevrilmesi ise yadırgandı).

Cengiz Aytmatov kimdir?
Günümüzün en çok okunan üç yazarından biri olan Cengiz Aytmatov, 12 aralık 1928 tarihinde Kırgızistanın başkenti Bişkek şehrinin Şeker köyünde doğdu. Babasının adı Törekul, büyükbabasının adı Aytmattır. Aytmat(ov) kelimesi arapça ıyd (bayram) ve Muhammed kelimelerinin değişmesinden ve kısalmasından oluşmuştur.
2. Dünya harbinden sonra Kazakistanın Cambul şehrinde veteriner okuluna girdi (1946). Kırgızistan tarım enstitüsünden mezun oldu (1958). 1956-58 arasında Moskovadaki Gorki edebiyat enstitüsünün kurslarına devam etti.
1952’de yazmaya başladı. Daha ziyade uzun hikâye (Sovyetlerde povest denilir) türünü kullandı. Belli başlı eserleri Cemile, Yüz Yüze, Selvi Boylum Al Yazmalım, Toprak Ana, Elveda Gülsarı, Gün Uzar Yüz Yıl Olur, Dişi Kurdun Rüyalarıdır. En güzel eserlerinden biri de insanın zorluklara karşı direnmesini ve milletinin yaşaması için fedakârlığını anlatan Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek uzun hikâyesidir.
Halen Kırgızistanın Paris büyükelçisidir.
İlk tanınmış eseri Cemiledir. Cemile için Fransız yazarı Aragon “bence bu dünyanın en güzel aşk hikâyesidir” demiştir.
Aytmatov asıl büyük çıkışını Gün Uzar Yüz Yıl Olur (Türkçeye Gün Olur Asra Bedel şeklinde de çevrilmiştir; belki en uygun tercüme yüz yıl kadar uzun bir gün olmalıydı).
Aytmatov romanın unutulmaz tipi olan Mankurtla bütün Sovyetler Birliğinde ve emperyalizmin etkisindeki bütün ülkelerde o kadar derin bir etki meydana getirdi ki, emperyalizm altındaki bütün milletler ve halklar Mankurtlaşmanın birden farkına vardılar ve Mankurt sosyolojiye giren bir terim oldu.
Aytmatov engin Kırgız folklorundan ve ünlü Manas destanından yararlanmıştır. Bir mülakatta şöyle der:

“Üslup ruhun ifadesidir. Bunun anlamı da benim köklerim [yani] masallar, halk hikâyeleri ve okyanus kadar zengin olan Kırgız destanı Manasın yapısında var olan halk şiiri demektir. Gerçek realist olarak tanınsam bile Manası bütün dünyanın hazinelerine değişmem.”
“Kırgız destanları beni çok etkiledi. Hâlâ da etkiliyor. Her eserim bir ucundan bu destanlara dayanır. Manas destanı bir milyon mısradan oluşur. Dört ciltlik bu destan yirmi yılda bir araya toplanabilmiştir. Bu destanın özü insan duygularıdır. Tekrarlıylorum, her eserim bu Kırgız destanlarına dayanır.”

Cengiz Aytmatov 2 mayıs 1992’de İLESAM’ın kendisine verdiği Türk Dünyasına Üstün Hizmet Ödülünü alırken yaptığı konuşmada şöyle demişti:

“Ne olursa olsun bizim için tarihi fırsat geldi. Bu fırsatı iyi değerlendirerek şimdiki medeniyetin gücü olan ve alabildiğine genişleyen kitle iletişiminden faydalanıp kültürel süreçleri baştan ayağa kuvvetlendirmek, Türk lehçelerinin kendi aralarında yakınlaşarak günlük hayat için pıratik hale gelmesini sağlamak, bana göre her Türk yurdu için zaruridir.”

Aytmatov ve Nobel
Cengiz Aytmatovun 75. yaşının kutlanması ve kendisine takdim edilen Türk Dünyası Onur Ödülünde Gazeteciler Vakfı Başkanı Ali Bayram, Türkistan araştırmalarının ünlü ismi Baymirza Hayitten şöyle bir hadise nakletti: Baymirza Hayit Nobel edebiyat komitesine “Aytmatova niçin Nobel armağanı verilmediğini” sorunca şu cevabı almış:

“Aytmatovun ailesinden pek çok kişi KGB tarafından tutuklanmış, sürülmüş, öldürülmüş. Ona ödül verip Sovyetleri karşımıza almak istemiyoruz.”

Ancak Ali Bayram, Baymirza Hayitin Boris Pasternak ve Aleksandr Soljenitsin örneklerini verip vermediğini belirtmedi. Kendisi de bu yazarlardan bahsetmedi. Halbuki mezkûr yazarların ikisi de rejime muhalifti. Soljenitsin ödülden sonra 1974’te hudut dışı edilmişti. Şu bir gerçekti ki, Nobel komitesi Sovyetlerin en kuvvetli zamanlarında dahi Sovyetleri dinlemeyen bir komite idi. Dolayısıyla Hayite verilen cevap ancak bir kandırmaca olabilirdi. Nitekim öyle olduğu sonraki yıllarda ödül verilmemesiyle de ortaya çıktı.
Boris Pasternak (1890-1960)’a Nobel armağanı 1958’de Dr. Jivago isimli romanından dolayı verildi. Aleksandr Soljenitsin (doğ. 1918)’e ise 1970’de verildi.
Eğer Nobel komitesi cevabında samimi olsaydı, armağanı Sovyetler yıkıldıktan sonra verirdi. Çünkü Sovyetler yıkılalı 12 sene oldu. Şimdi niçin vermediklerinin cevabı da çok basittir. Cengiz Aytmatov her ne kadar bir Anadolu Türkü değilse de yine de bir Türktür, bir Kırgız Türküdür ve umum Türk kültürünün temsilcisidir. Ona ödül vermek Türk kültürüne ödül vermek demektir. Tabii ki batı hiç sevmediği ve yok saymak istediği Türk kültürünü ödüllendirmek, yüceltmek istemez.
Nobel bugün artık basitleşmiş, önemsizleşmiş bir armağandır. Nobel, Tolstoy gibi, Aytmatov gibi büyük edebiyat adamlarına verilmediği için küçülmüştür. Tolstoya da maneviyatçı, Allahçı felsefesi dolayısıyla verilmemiştir. Soljenitsin de Allahçı, maneviyatçıdır ama muhalifti. Ama Nobel alan bir çokları unutulmasına rağmen Tolstoy hâlâ yaşıyor. Aytmatov da yaşayacak.
Nobel aynı zamanda siyasi bir armağandır. Nobel bir yazarın büyük veya küçüklüğünün tescili değildir. Lakin bir yazarın Nobel alması batıya yararı olduğunun tescili sayılabilir. Zira Nobelin amacı batı kültürünü egemen kılmaktır. Misyonu budur. Ancak batıyla iş birliği yapanlara verilir.
Özetle Nobelin siyasi bir ödül komitesi olduğu ve batı emperyalizminin bir aracı olduğu doğru bir tesbittir.
Nobel alan ilk Asyalı olan Rabindranath Tagore’a (1861-1941) bu mükâfat İngiliz emperyalizmine yardımcı olsun diye verilmiştir (1913’te verildi). Ancak Tagore İngiliz zulmünü görünce İngilizlerin verdiği nişanları söküp atmıştır (Thakur, Bengalce asil kişi, efendi demektir. Kelimenin İngilizce çeşitlemesi Tagore’dur). Bir Asyalının bir daha Nobel alması 1968’e kadar mümkün olmamıştır. Ödülün bu tarihte bir Asyalıya verilmesi de aslında siyasi bir karardır. Zira gelişmiş bir ülke olan Japonlara bir Nobel edebiyat ödülü gerekliydi ve mükâfat Yasunari Kavabataya (1899-1972) verildi.
Nobelin siyasi bir araç olduğu Winston Çörçil (Churchill)’e hatıraları dolayısıyla 1953’te Nobel verilmesinden de belli değil midir? Çörçil (1874-1965)’in hatıralarının tarihçilerden başka kime ne yararı vardır? Hangi üstün sanat yönünden dolayı Çörçile bu mükâfat layık görülmüştür? Bunların hiç birisinin cevabı yoktur. Bu da Nobelin ne kadar tarafgir verildiğinin bir göstergesidir.
1986’da siyah bir Afrikalıya ödül verilmesi gerektiğinde İngilizce yazan Nijeryalı yazar Wole Soyinka seçildi. 200 milyona yaklaşan Arap dünyasının da ödüllendirilmesi (!) gerektiğinde ise bulunan yazar tabii ki bir Müslüman olmamalıydı. Onun için Hıristiyan bir yazar, Necib Mahfuz (doğ. 1912) seçildi.
Aytmatov 1986’da yayımlanan Dişi Kurdun Rüyaları eserine tema olarak Hazreti İsayı seçmiştir. Ama hakikatte bu, Aytmatovun etkisini sürdürmek ve Nobeli almak gayesiyle batı kültürüne verdiği bir tavizdi.
Lakin batı Türke ve kültürüne karşı o kadar ön yargılıdır ki Osman Türkaya ödül vermediği gibi Aytmatova da vermemiştir (Merhum Osman Türkay 1992’de Bursada yapılan Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleninde bize şöyle demişti: “Rum, Ermeni, Yahudi olsaydım çoktan Nobeli almıştım.”). Bu hüküm gerçekten çok doğrudur.
Esasına bakılırsa Türk dünyasında Nobel alacak pek çok yazar vardır. Lakin bahsettiğimiz meselelerden ötürü bunların hiç birine -velev ki Türkiyeli sosyalist bir yazar olsun- mükâfat verilmesi uygun bulunmamıştır. Çünkü verilecek mükâfat sosyalist yazara değil, Türke, Türkçeye ve Türk kültürüne verilecektir.
Ne diyelim? Nobel (komitesi) utansın.

Teklif ediyoruz: Uluslararası Atatürk Barış Ödülü Cengiz Aytmatova verilsin
Türklere ödül vermediği için küçülen Nobel komitesine karşı yapacak hiç bir şeyimiz yok mu? Eli kolu bağlı mı oturmalıyız? Tabii ki hayır!
O halde teklif ve talep ediyoruz: Uluslararası Atatürk Barış Ödülü Cengiz Aytmatova verilsin.
Mandela gibi adamlara verip de bir daha rezil olmamak için Atatürk ödülünün Cengiz Aytmatova verilmesi tam isabet olacaktır. Ödülün bir Kırgız Türküne verilmesi Atatürkün ruhunu da şad edecektir. Zira Atatürk aşağıdaki sözleri söylerken bunu arzulamıştır:

“Türkiye dışında kalmış olan Türkler ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük davasını böyle bir müsbet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.” (Abdülkadir İnan, Türk Kültürü, kasım 1963, 13. sayı, 114.s.).

Hem kendi adamımız varken niçin başkalarını onore edelim? “Rauf Denktaşa, Mustafa Cemiloğluna verin” desek siyasi bulunacak. Üstelik milliyetçi, şövenist suçlamasıyla karşı karşıya kalacağız. Başkaları tarafından değil, sesi çıkan kendi kamu oyumuz tarafından. Gerçi Koçaryan (hemen hemen bütün Ermenilerin soyadı Türkçedir), Bush, Blair, Şaron ırkçı, şövenist. Ama onlar Müslüman ve Türk değil, Hıristiyan, Yahudi ve batılı. Onların böyle istekleri olabilir, lakin Türklerin olamaz. Daha bir kaç gün önce Bush ile Blair’in Nobel barış ödülüne aday gösterildiğini de unutmayalım).
O halde en iyisi bir sanat adamına vermek değil mi? Barış için, dostluk için, guloballeşme için. En uygunu Cengiz Aytmatovdur.
Ödülü veren Dışişleri Bakanlığından, Cumhurbaşkanlığından ve ADTYK’dan, hulasa Türk devletinden bunu bekliyoruz.

AVRASYA-SANAT EDEBİYAT YILDIZLARININ İKİNCİSİ YAPILDI

Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti, Türksav ve Türk Dünyası Kültür Merkezi tarafından düzenlenen Avrasya Sanat Edebiyat Yıldızlarının ikincisi 3 mayıs günü Ankaradaki tarihî Türk Ocağı binasında yapıldı.
Sempozyumun konuğu Azerbaycanlı ünlü yazar Anardı.
Puroğram saat 10.30’da başladı. Yahya Akengin, Namık Kemal Zeybek, Kâmil Turan, Nevzat Yalçıntaş, Mehmet Aydın (devlet bakanı), Annaguli Nurmemmet birer konuşma yaptı.
Purotokol konuşmalarından sonra geçen yılın konuğu Türkmenistanlı yazar Annaguli Nurmemmet ile Anar hakkında birer tanıtıcı film gösterildi.
Birinci oturum Namık Kemal Zeybeğin başkanlığında yapıldı. Oturumda Annaguli Nurmemmet, Fatma Özkan, Rasim Özyürek, İstemihan Talay, Harun Tokak tebliğlerini sundular.
Öğleden sonra 14.30’da başlayan ikinci oturumu Annaguli Nurmemmet yönetti. Oturumda Ataol Behramoğlu, Şerif Aktaş, Yusuf Gedikli, Mehman Musaoğlu, Eflatun Nimetzade, Fikret Koca tebliğlerini sundu.
Üçüncü oturumu Rasim Özyürek idare etti. Yahya Akengin, Tofik İsmayil, İntikam Kasımzade, Fahrettin Veyselli, İrfan Ülkü tebliğlerini sundu.
Değerlendirmeyi Mehman Musaoğlu yaptı.
Son olarak Anar bir teşekkür konuşması yaptı. Bugüne kadar çok tenkit aldığını, tenkitlerden zor durumda kaldığını belirtti; “ancak bugün o kadar tariflendim (övüldüm) ki, bu bana daha zor geliyor” dedi.
Nevzat Yalçıntaş konuşmasında 1950 öncesinde Mehmet Akifi anmanın ve sınıfa astığı bir Türk dünyası haritasının soruşturmaya sebep teşkil ettiğini anlattı.
Sunulan tebliğlerde Puşkin’in eserlerinde 11 bin, Şekspirin eserlerinde 28 bin kelime kullandığı belirtildi.
Akşam yemeğine kültür bakanlığı müsteşarı Mustafa İsen de katıldı. İsen bir hafta evvel İstanbulda söylediği “Türkiyenin reel gündeminde Türk dünyası diye bir mesele yok” hükmünü burada da tekrarladı.
Yapılan sohbetlerde devlet tiyatroları genel müdürlüğünün Azerbaycan piyeslerini oynamak istemediği, tiyatro sanatçılarının yerli oyunda rol almak istemediği gibi acı hakikatler konuşuldu.

2. TÜRK DÜNYASI ÇAĞDAŞ EDEBİYAT GÜNLERİ

İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı tarafından düzenlenen Türk Dünyası Çağdaş Edebiyat Günlerinin ikincisi 25-27 nisan 2003 tarihleri arasında İstanbulda yapıldı.
Edebiyat Günlerine davet edilenler şunlardı:
Tataristandan Flüs Latifi, Ravil Feyzullin, Marat Zakirov; Başkurdistandan Ravil Bikbayev; Kırımdan Şakir Selimov; Gagavuz Yerinden Stefan Bulgar; Azerbaycandan Anar, Ramiz Rövşen, Azer Abdulah, Tofik Melikli; Kazakistandan Nurlan Orazalin; Özbekistandan Osman Azimov; Kırgızistandan Cengiz Aytmatov, Nadirbek Alimbekov; Balkaryadan Kanşaubıy Mızayev; Makedonyadan Avni Engüllü; Kıbrıstan Harid Fedai; Türkiyeden Yavuz Akpınar, Yusuf Gedikli, Mehmet Doğan, Lütfi Şehsüvaroğlu, Cengiz Bektaş vs.
İlk gün Taksimdeki Seminal otelinde bir kolokyum yapıldı. Kolokyumda şu kişiler söz aldı:
Türkiyeden Cengiz Bektaş, Sabahat Emir, Erdem Bayazıt, Mehmet Doğan, Orhan Söylemez, Özcan Karabulut, Sevinç Çokum, Yusuf Gedikli; Azerbaycandan Tofik İsmayilov, Tofik Melikli, Başkurdistandan Ravil Bikbayev, Tataristandan Ravil Feyzullin, Kıbrıstan Harid Fedai.
Yapılan konuşmalarda yayın, aktarma, ilişkilerin geliştirilmesi tartışıldı. Yusuf Gedikli belediyenin İstanbulda bir Türk Dünyası Kütüphanesi kurmasını istedi. Kolokyumu Azerbaycanlı sanatçı Anar yönetti.
Kolokyumdan sonra CRR’de KB Türk Dünyası Müzik Topluluğunun konseri dinlendi.
26 nisan 2003 cumartesi günü saat 11’de CRR’de yapılan 1. oturumda Anar Rızayev, İlhan Berk, D. Mehmet Doğan, KB müsteşarı Mustafa İsen bir konuşma yaptı. Oturumu Doğan Hızlan yönetti.
Müsteşar Mustafa İsenin “Türkiyenin reel gündeminde Türk dünyası yok” demesi acı gerçeğin ifadesi olarak görüldü.
Aynı gün saat 14’te yapılan ikinci oturumda Feyza Hepçilingirler, Feridun Andaç, Şakir Selimov (Kırım), Osman Azimov (Özbekisktan), Flüs Latif (Tataristan) konuştu. Oturumu Abdullah Uçman yönetti.
27 nisan 2003 günü CRR’de saat 12’de başlayan açık oturuma Türkiyeden İskender Pala, Ali Yavuz Akpınar, Başkurdistandan Ravil Bikbayev, Azerbaycandan Tofik Melikli ve Kırgızistanlı ünlü yazar Cengiz Aytmatov katıldı. Oturumu Balkar Türkü Kanşaubıy Mızayev yönetti.
27 nisan 2003 pazar günü CRR’de saat 15.30’da başlayan açık oturumda aktarma ve tercüme meseleleri tartışıldı.
Oturuma Türkiyeden Orhan Söylemez, Azerbaycandan Ramiz Rövşen, Tataristandan Ravil Feyzullin, Kırgızistandan Nadirbek Alimbekov, Makedonyadan Avni Engüllü katıldı. Oturumu Cengiz Bektaş idare etti.
Oturumda en ilgi çekici konuşmayı Makedonya Türklerinden şair ve yazar Avni Engüllü yaptı.

“İsim vermek istemiyorum. Türkiyeden gelen bazı abilerimiz yöresel yazmamızı tavsiye etti. Biz onların dediğine uymadık. Hatta kimileri “Sırpça yazın ki bütün Yugoslavya sizi anlasın, öğrensin diye akıl da verdi. Bunu Sırp yazarları da söylüyordu. Ancak buna da uymadık” dedi.

Oturumdan sonra yanına gidip “onların kim olduğunu biliyoruz, “Aziz Nesin…” der demez “Çetin Altan” dedi. Meğer bizim Balkan kökenli aydınlarımız, yazarlarımız Sırp vasıtacısı imişler. Zaten Aziz Nesinin Azerbaycandan ve Bulgaristandan kendisine verilen dosyaları basmadığını da biliyorduk.
Engüllü, öz Türkçenin değil, var olan Türkçenin mühim olduğunu söyledi.
Aynı oturumda başkanlık yapan Cengiz Bektaş, Cengiz Dağcının Kırımlı olduğunu çok sonra öğrendiğini ve Türkiyenin Sovyetlerin dağılışına hazırlıksız yakalandığını dinleyenlerin şaşkın bakışları arasında itiraf etti (Kendisi Türkiyenin hazırlıksız yakalanışında az da olsa payı olanlardan biriydi). Bektaş bir vesileyle bir Münihlinin Berlinliyi anlamadığını, her Almanın Heidelberg Almancasıyla konuştuğunu da belirtti.

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980482 Ziyaretçi