TOPRAK ANA'NIN MESAJI-MEHMET DOĞAN

 


Toprak Ana'nın Mesajı

 

 

Mehmet DOĞAN

 

YAĞMUR DERGİSİ Sayı: 19 Nisan - Mayıs - Haziran 2003


Cengiz Aytmatov, Toprak Ana1 kitabını bitirince, “Baba, Törekul Aytmatov, bilmiyorum nerede gömülüsün, sana sunuyorum bunu. Ana, Nagima Aytmatov, sen büyüttün yetiştirdin dördümüzü, sana sunuyorum bunu.” diyerek, romanı anne ve babasına ithaf eder.

Bu ithaf da gösteriyor ki Toprak Ana romanı, yazarının aile hayatından önemli yansımalar taşıyor. Baba Törekul, Sovyet rejiminin Stalin devri kurbanlarından biridir, roman kahramanı Savankul, biraz da bu baba demektir. Ana Nagima ise Toprak Ana’daki Tolunay gibi aynı dönemin çilesini çekenlerden biridir. Kasım, Caynak, Muslubeg de yazarın çocukluk ve gençlik hayatından büyük izler taşır.
“Çocukluğum”2 kitabında İkinci Cihan Savaşı sonuçlarını değerlendiren Aytmatov, savaşın sadece Kırgız halkının değil, nice insanların hayatına mal olduğunu, beraberinde açlık, kıtlık ve ahlaki sefaletler getirdiğini, toplumu derinden sarstığını söyler. Aile hayatı, akrabalık ve aşiret prensipleri gibi her şeyin üzerinde tutulan değerlerin savaşla tahrip edildiğini, toplumsal bir çözülmenin başladığını anlatır.

Aytmatov’un kitabında bir felaket kavramı olarak seçilen “Savaş”, aslında “Sovyet Rejimini” de kavram alanı içine alıyor; savaşı eleştirirken Sovyet rejimini de eleştirmiş oluyor. Yeni Dünya dergisinin genel yayın yönetmeni Alexander Tvardovski, Aytmatov’un dostudur ve o günlerin kamuoyu vicdanının önemli bir sesidir. Sovyet aydınları arasında demokratik gayretleri sembolize etmekte, totaliter parti hakimiyetinin ideolojik diktasından kurtulmayı savunmaktadır.

Cengiz Aytmatov, “Tvardovski, parti ve edebiyat alanlarında aktif görev alan kişilerin ideolojik dogmatizmini aşmak için esnek bir strateji tavsiye etmişti bana. Hikâyelerimi iki dilde, yani Rusça ve Kırgızca yazmamı, ancak ilk olarak merkeze uzak bölgelere göre daha fazla özgürlük olan Moskova’da Rusça nüshasını bastırıp yayınlatmamı tavsiye etmişti.” dediği dostunun tavsiyeleri doğrultusunda bir yazı politikası izler.

Böyle bir yayın politikası gütme tavsiyesi alan yazarın Toprak Ana’sına dikkatle bakılırsa, bu politikanın çok ustaca uygulandığı görülür.
“Toprak Ana” ikiz bir anlam kazanarak hem tabiatı, hem de insanı temsil ediyor. Yazar, romanda sık sık, uçsuz bucaksız Kırgız toprağını Tolunay Ana’yla buluşturup konuşturur. Üzerinde doğup büyüyen insanlara analık eden, onları besleyip büyüten toprak, insanın tarihinin en canlı tanığıdır. Kucağında büyüyen insanın yaşadığı her şeyi bilmektedir Toprak Ana.

Tolunay Ana, biraz da yazarın kendisidir. Toprak Ana, Tolunay’a, “İnsan doğruyu öğrenmelidir.” der. Tolunay’ın tereddüdü vardır. “Öyle ama, kafasıyla yüreği doğruya götürecek mi onu? Onun için, ne yapacağımı bilemiyorum, hayata küsmesini istemiyorum. Hayatın karşısına yiğitçe dikilsin istiyorum. Âh, bunu kolayca, birkaç kelimeyle, masal anlatır gibi anlatabilseydim ona.” sözleriyle kastedilen kişi, Tolunay’ın torunu Canbolat’tır. Savaştan Tolunay’ın elinde kalan tek can, tek ümit küçük Canbolattır. Ona, yani Canbolat’a ki o da savaştan geriye kalan nesli, gelecek nesli temsil eder; işte o nesle, yaşadıklarını anlatacaktır.

“Geçmiş olayları doğru yargılayacağını bilsem, hayatı gerektiği gibi anlayacağını bilsem, ona yalnız kendisini, kendi hayatını değil, başkalarını, başkalarının hayatını da, kendimi, kendi geçmişimi de, canım toprağım, seni de, eski günlerimizi, (vatanı ve tarihi) de anlatırdım; hayat hepimizi aynı teknede yoğurmuş, bir tek demet haline getirmiş. Her insan bu öykünün anlamını kolay kolay çıkaramaz. Onu içten, yürekten anlamak için yaşamak, denemek gerekiyor. Durmadan düşünüyorum. Biliyorum, bu benim görevim; bu görevimi bir başarsam ölmekten korkmayacağım.” der, Tolunay, Toprak Ana’ya.

Yazar, Toprak Ana’yı anlatır. Ustaca verir, okuyucuya vermek istediklerini. “Bir filiz nasıl tohumdan doğarsa, bir ananın (yazarın) mutluluğu da halkın mutluluğundan doğar. Halkının hayatından uzak kalan bir ananın (yazarın) hayatı yoktur. Bu inancımı sonuna kadar savunurum, şimdi bile. Çok acı çektim, hayat ne oyunlar etti bana, ama şimdi bile savunurum. Halkım yaşıyor, ben de yaşayacağım. Zamanın başlangıcından beri, yüzyılların izi duruyor içimde. Tarihin hepsi kitaplarda yazılı değildir, insanlar da tarihin hepsini bilmezler. Ama benim içimdedir hepsi –bütün tarih-. Senin hayatın da, Tolunay, senin hayatın da içimdedir benim, yüreğimdedir.”

Toprak Ana’ya göre, dünyada yalnız yapılan iyi işler kalır. Başka her şey silinip süpürülür. İyilik de dağlarda, yollarda yaşamaz. İnsan rastlantıyla karşılaşmaz iyilikle. Ancak bir başka insandan öğrenir, iyiliği.

İyilik barışın, kötülük ise savaşın tohumudur. Tolunay, Toprak Ana’ya sorar: “Söyle bana, Toprak Ana, açık açık söyle, Savaşmadan yaşayamaz mı insanlar?” Bu, Toprak Ana için çok zor bir sorudur. O, savaşa tamamen karşıdır. Ne zaman bir savaş çıksa, “Durun, birbirinizin kanını dökmeyin! Sizler, denizler, dağlar ötesindeki insanlar! Dünyanın insanları, sizler... İstediğiniz ne? Toprak mı? İşte ben, Toprak, buradayım! Hepiniz içinim ben, hepiniz benim gözümde eşitsiniz. Sizin kavgalarınıza ihtiyacım yok benim; dostluklarınıza, çabalarınıza ihtiyacım var! Bir tohum atın, yüz vereyim. Bir değnek saplayın, size bir ağaç vereyim. Bir fidan dikin, yemiş yağdırayım. Sığır yetiştirin, çayır olayım. Ev yapın, duvar olayım. Çoğalın, hepinize eşsiz bir yuva olayım. Sonsuzum, derinim, yüceyim, genişim, herkese yeterim!” diye yalvarır. Tolunay’a dönüp şöyle der: “Sen Tolunay, sen insanların savaşmadan yaşayıp yaşayamayacaklarını soruyorsun. Bu sizlere, insanlara bağlı bir şey. Bana değil, size, sizin aklınıza bağlı.”

Tolunay, en iyi işçileri, ustaları savaşın alıp gittiğini, savaşa içiyle dışıyla karşı olduğunu, insanların savaş yolunu tıkamaları gerektiğini söyler, Toprak Anaya. Toprak Ana da ona şöyle cevap verir: “Tolunay, sanıyor musun ki ben savaşlar yüzünden acı çekmiyorum? Korkunç bir acı bu çektiğim. Çiftçinin ellerini özlüyorum, çocuklarım, ırgatlarım için yas tutuyorum, Savankul’a, Kasım’a, Caynak’a, ölüp giden bütün askerlere ihtiyacım var. Sürülmediğim, ekilip biçilmediğim zamanlar onlara seslenirim, çağırırım onları. İnsan bana, tarlalarımı (vatanımı) çorak bırakmaktan daha büyük kötülük edemez, Tolunay. Savaş yüzünden nice tarlalar (vatan) çorak kaldı! Benim en büyük düşmanlarım savaşları başlatanlardır.”

Bu cevaba sevinen Tolunay, “Sağol, Toprak, bunları dediğin için sağol. Ben de senin kadar özlüyorum, senin kadar yas tutuyorum. Sağol, Toprak.” diyerek karşılık verir. Çünkü Tolunay’ın hayatında her şey savaşın malı olmuştu: Canlar, emekler, istekler, çocukların içtiği çorbalar... Ortada ne var ne yoksa hepsi savaşındı, savaş hepsini yutuyordu ve savaş, kocasını, üç oğlunu elinden almıştı. Savaş, böylesine bir kötülük girdabıydı. İnsanlık ondan kurtulmalıydı.
Romanın sonunda Tolunay, bir hasat sonu, Toprak Ana’ya şunları söyler: “Toprak Ana, bize yemişlerini verdin, doğumdan sonra dinlenen kadın gibi dinleniyorsun; güz gelinceye, ekim vakti gelinceye kadar. Ben yaşadıkça savaşı ve aldıklarını hatırlayacağım. Vakti gelince de Canbolat’a her şeyi anlatacağım. Kafası bizim kafamız, yüreği bizim yüreğimiz gibiyse, o da anlayacak. Ama ya ötekiler, ya dünyanın öteki insanları? Onlara da seslenmeliyim. Onların yüreklerine nasıl ulaşabilirim? Onlara da bir diyeceğim var; ama her birinin kalbine nasıl gireyim de anlatayım?”

"Ey gökyüzünde parlayan güneş, sen dünyayı çepeçevre sararsın, sen anlat onlara!”

“Ey yağmur bulutu, aydınlık yağmurlar gönder insanlara, her damlanla anlat onlara!”

“Toprak, Toprak Ana, göğsüne bastır bizi, dünyanın her köşesindeki insanları besle. Anlat onlara, sevgili toprak anlat onlara!”

Tolunay Ana’nın bu isteğine karşı Toprak Ana şöyle der:

“Hayır Tolunay. Sen anlat. Sen insansın. Her şeyin üstündesin. Her yaratıktan akıllısın. Sen insansın. Sen anlat!”

İçinde en temiz, en zengin bir insanlık özü taşıyan Cengiz Aytmatov, kendi insanının Sovyet rejiminde, bilhassa Stalin döneminde çektiklerini, romanları ve öyküleriyle, sanatın sihirli dilini ustalıkla kullanarak, öyle anlattı ki içlerinde insanlıktan bir iz taşıyanlar, bu anlatılanlara gereken cevabı vermekte gecikmediler.

Cengiz daha altı yaşındayken babası onu bir filme götürür. Filmde sevgilisinden zorla koparılıp bir başkasına verilen kıza ağlayan Cengiz’i, “Bu çocuk neden bu kadar duygusal. Herkes filmden çok etkilendi ve duygulu anlar yaşadı ama hiç kimse bunun gibi hıçkıra hıçkıra ağlamadı.” diye annesine şikayet eder. Bir baba-oğul kavgasına şahit olunca da aynı şekilde, ağlayarak eve gelince, yine babası, “Bu oğlan adam olmayacak! Orada iki Rus, hem de yedi kat yabancı, delice kavga etmişler. Ve bizim oğlan sırf bunun için ağlamaya başlıyor. Olmaz böyle bir şey!” diye, bağırır.

Cengiz Aytmatov böyle aşırı bir hassasiyete sahiptir. Bu kadar basit sayılabilecek iki olay karşısında ağlayacak kadar etkilenen bu insan, bütün bir milleti, insanlığı ilgilendiren olumsuz olaylar karşısında ne yapar? Bunun cevabı, ortadaki eserleridir. Toprak Ana’da bunu apaçık görmekteyiz. O, bir insandır ve insanca bir düzenin özlemi içindedir. Bütün eserleri, hele de son kitabı Kassandra Damgası adındaki ütopik romanı, bu özlemin şiiridir, destanıdır.

KAYNAKLAR
1 Toprak Ana, Cengiz Aytmatov, çev. Ülkü Tamer, Da yy. İst. 2002
2 Çocukluğum, Cengiz Aytmatov, ç. Muhammet Mertek, Da yy. İst. 2002

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980711 Ziyaretçi