Tolamış Okeyev,Kar Leoparı'nını Soyu ve C A. Beşir Ayvazoğlu

 




Tolamış Okeyev,

 

Kar Leoparının

 

Soyu ve Cengiz Aytmatov

 



Beşir Ayvazoğlu

 

AKSİYON DERGİSİ,Sayı: 26 - 03.06.1995



On beş gün kadar kadar önceydi; Halit Refiğ Bey arayarak Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon Merkezi’nde, Kırgız yönetmen Tolamış Okayev’in iki filminin gösterileceğini, ayrıca yönetmenin de katılacağı toplantılarda bu filmlerin tartışılacağını bildirdi. Halit Bey heyecanlıydı; adı pek duyulmamış olsa da, rahatlıkla Tarkovski ve Akira Kurosawa gibi büyük yönetmenlerle kıyaslanabilecek bir seviye gösteren Tolamış’ı bütün dostlarının tanımasını istiyordu.


--------------------------------------------------------------------------------

Halen, Kırkızistan’ın Istanbul başkonsolosu olarak ülkemizde görev yapan Tolamış’ın filmlerinden sadece birini, Kar Leoparının Soyu’nu seyredebildim. Sinema Televizyon Merkezi’nin o güzel salonunda, bir avuç sinema meraklısıyla birlikte yaşadığımız o “görsel şölen”i keşke anlatabilsem. Duygularımı tek kelimeyle ifade edebilirim: Büyülendim. Gerçek sinema işte bu olmalıydı; abartmasız, dingin, dupduru bir anlatım ve hiç bir efekt “numara”sına başvurulmadan elde edilmiş muhteşem görüntüler... Tiyensan Dağları’nın ve Kırgız hayatının son derece sinematografik yapısını şaşırtıcı bir ustalıkla görüntüleyen Tolamış Okayev, büyüklüğünü, basit fakat çok anlamlı bir hikâyeyi anlattığı filmin her karesinde hissettiriyordu.

Halit Refiğ Bey’in görüşlerine katılıyorum; eğer Tolamış bir Kırgız Türkü değil de, bir Rus, hele hele bir Avrupalı veya Amerikalı olsaydı, bugün bütün dünyanın yakından tanıdığı, ödüllere boğulmuş bir yönetmen olurdu. Biz de onu bir avuç meraklıyla değil, salonu tıklım tıklım dolduran, yarısı ayakta kalmış seyirci kalabalığıyla birlikte seyrederdik. Aslında yaşadığımız bir çeşit körlük; Avrupa’nın parmağını gözümüze sokarcasına işaret ettiklerinin dışında hiç bir değeri görmüyor, görsek bile onun bir değer olduğunun farkına varamıyoruz.

Tolamış’ın büyük hemşehrisi Cengiz Aytmatov da, eğer Aragon tarafından tanıtılmasaydı, belki bugün adını bile duymadığımız bir yazar olarak kendi ülkesinin sınırları içinde çabalayıp duruyor olacaktı. Halbuki o şimdi, Nobel Edebiyat ödülleri dağıtılırken hiç hatırlanmasa da, dünya edebiyatına mal olmuş bir yazardır. Cemile’nin, Gün Olur Asra Bedel’in, Dişi Kurdun Rüyaları’nın yazarı.

Cengiz Aytmatov’la, Türk Dünyası Edebiyatına Hizmet Ödülü’nü almak üzere Türkiye’ye geldiğinde tanışıp görüşme imkânı bulmuştum. Soğuk savaşın sona erdiği ve önümüzde birden büyük ufukların açıldığı –veya öyle olduğunu zannettiğimiz– günlerdi. Bir gazeteci olarak niyetim, onunla, Türk dünyasını yakından ilgilendiren politik meseleleri enine boyuna konuşmaktı. Fakat Aytmatov, edebî kimliğinin politik kimliğinden önce geldiğini ve her şeyden önce bir yazar olduğunu belirterek sanatıyla ilgili sorular beklediğini söylemişti. Bunun üzerine, politik kimliğini edebî kimliğinden nasıl kolayca ayırabildiğini sordum. “Aslında politikasız hayat yok” dedi. “Biliyorum, ama mümkün olduğu kadar politikadan kaçmaya çalışıyorum. Yine de o gelip, buluyor beni”.

Kırgızlığını bütün çizgilerinde yansıtan yüzünde anlamlı bir tebessüm vardı. Istese de rahat konuşamayacağını anlamıştım, çünkü Kırgızistan’ın değil, Bağımsız Devletler Topluluğu’nun Lüksemburg büyükelçisiydi ve pek yalnız bırakılmıyordu. Ancak onun da, Sovyet yazarlarının çoğu gibi, Stalin dönemi hakkında korkusuzca konuşacağından emindim. Çünkü hem Sovyet Imparatorluğu’nun bütün günahlarını Stalin’e yükleyip rahatlamak kestirme ve tehlikesiz bir yoldu, hem de Aytmatov, babası Törekul’u 1937’de, Stalin’in estirdiği terör fırtınasında kaybetmişti.

1928 yılında, başkent Frunze’nin bir köyünde doğan Aytmatov, babasını kaybettikten sonra, üç kardeşiyle birlikte annesi Necime Aytmatova tarafından büyütülmüş ve ilk tahsilini doğduğu köyde yapmıştır. Çocukluğunu dolduran Ikinci Dünya Savaşı’nın bütün acılarını ailesiyle birlikte yaşayan ve gençler askere alındığı için, henüz on beş yaşındayken köyünün kolhozunda sekreter olarak çalışmak zorunda kalan Cengiz, savaşın sinema ve kitaplarda anlatılanlardan çok farklı, çok karmaşık bir hadise olduğunu anlar. Daha da önemlisi, çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç, bütün halkın gösterdiği fedakârlıklara ve cephedekileri doyurmak için aç kalma pahasına yapılan çalışmalara rağmen Alman ordularının Moskova’ya doğru ilerlemeye devam etmesi, hiç hata yapmayacağı öğretilen partinin de yanılabileceğini göstermiştir. Genç Cengiz, devletin ve partinin öncelikleri konusunda o yıllarda şüphe eder. Ilk hikâye denemelerine de aynı yıllarda başlamıştır.

Aytmatov, savaştan sonra Kazakistan’daki Cumbul Veteriner Teknik Okulu’nu bitirir ve Kırgızistan Tarım Enstitüsü’ne devam eder. Öğrenciliği sırasında Kırgız Türkçesi’yle yazdığı bir hikâyesi Rusça’ya çevrilmiş ve 1952 yılında Pravda'da yayımlanmıştır. Bir yıl sonra Tarım Enstitü’nden mezun olur ve hayvan yetiştirme uzmanı olarak göreve başlar. Böylece ülkesini ve insanlarını yakından tanıma fırsatı bulmuştur. Çocukluğunda çobanlık yaparken yakaladığı, tabiat–insan ilişkilerine dair ipuçları, bu görevi sırasındaki gözlem ve tecrübeleriyle birleşerek eserlerinin zengin malzemesini teşkil edecektir. 1956–1958 yılları arasında Gorki Edebiyat Enstitüsü’nde satış imkanı bulan genç yazar, “halk düşmanının oğlu” damgasını taşımasına rağmen yükselişini sürdürür ve Enstitü’ye başladığı yıl Moskova Edebiyat Fakültesi’ne de girer. Kruşçev’in anti–Stalinist kampanyası sırasında Sovyet Yazarlar Birliği’ne ve Sovyet Komünist Partisi’ne kabul edilir. Artık başarısı herkes tarafından kabul edilen önemli bir yazardır: Ilk Öğretmen, Cemile, Deve Gözü, Selvi Boylum, Al Yazmalım gibi eserleri, Lenin Edibayat Ödülü’nü almasını sağlar.

Aytmatov, yazarlığının ilk dönemlerinde, kaçınılmaz olarak, partinin istekleri doğrultusunda yazmıştır. Ancak son eserlerinde Kırgız hayatının, geleneklerinin ve efsânelerinin ağırlıklı bir biçimde yer aldığı ve bu eserlerde Sovyet sisteminin (dolayısıyla bütün totaliter rejimlerin) ağır bir biçimde eleştirildiği görülmektedir. Gorbaçov’un glasnost ve perestroika politikalarının önde gelen savunucularından biri olarak da önemli roller oynayan yazar, çizgisindeki bu değişikliğin sebeplerini sorduğumda, özellikle Stalin döneminde yazarların hürriyetlerinin son derece kısıtlı ve partinin istekleri dışında yazmanın çok tehlikeli olduğunu söylemişti. Nitekim şartlar değişince kendi soyunun hayatına ve problemlerine yönelik eserler yazdığı gibi, yabancı dillere de çevrilen yüzyüze adlı hikâyesine, tam otuz beş yıl sonra, yani glasnost ve perestroika şartlarında üç yeni bölüm eklemek ihtiyacını hissetmiştir.

Aytmatov’a göre, her yazar, kendi miletinin hayatını anlatmak, eserlerini, kendi millî gelenek ve törelerini kaynak olarak zenginleştirmek zorundadır.

Fakat orada kalındığı takdirde bir yere varılamaz. Edebiyatın, millî hayatı ve gelenekleri anlatmanın ötesinde de hedefleri vardır: Ufku millî olanın ötesine doğru genişletmek ve evrensel olana ulaşmak! Aytmatov bunu başaran ve çok eski efsâneleri alıp işleyerek insanın özüne, yani evrensel olana ulaşabilen benzersiz bir yazardır. Gün Olur Asra Bedel’de bir Kırgız–Kazak efsanesini, Sovyetler Birliği’nde uygulanan siyasetle paralellikler kurarak anlatmış ve sosyal psikoloji literatürüne yepyeni bir kavram kazandırmıştır: Mankurt.

Göçebe Türkler’in tarihî düşmanları olan Juanjuan’lar, savaşlarda aldıkları esirlerin güçlü kuvvetli olanlarını kendilerine ayırarak dayanılmaz işkencelerle mankurtlaştırdıktan sonra köle olarak kullanırlarmış. Mankurt, yani geçmişini hatırlamadığı gibi, en yakınlarını da tanımayan, hatta efendilerinin emriyle onları öldürebilen bir çeşit robot...

Bugün de kökünden koparılıp duygusuzlaştırılmış, neyi niçin yaptığını bilmeyen ve kendisine verilen emirleri hiç düşünmeden uygulayan insanlar, çağdaş mankurtlar olarak, özellikle eski Sovyet cumhuriyetlerinde hâlâ işbaşındadırlar. Ancak bana mankurt kavramını çok daha geniş bir alanda kullanmak mümkün gibi görünüyor. Batı, daha doğrusu Batılı büyük iletişim tekelleri, özellikle eskiden üçüncü dünya ülkeleri denilen ülkeleri mankurtlar dünyası haline getirmek için bütün imkânlarını seferber etmiştir. Neyi bilmemizi istiyorlarsa onu biliyor, nasıl düşünmemizi istiyorlarsa öyle düşünüyoruz. Bu korkunç gerçeğin farkına varanlar, ne yazık ki, seslerini hiç kimseye duyuramıyorlar.

Tolamış Okayev’den onun için haberimiz yok.

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980743 Ziyaretçi