LİNK VAR DİŞİ KURDUN RÜYALARI ÜZERİNE BİR İNCELEME YUNUS AYATA

 

 

“DİŞİ KURDUN RÜYALARI” ÜZERİNE BİR İNCELEME*


Arş. Gör. Yunus AYATA


TÜRKLÜK BİLİMİ ARAŞTIRMALARI V 1997

 



Dünyaca ünlü Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov'un Orijinal adı 'Plaha' olan Dişi Kurdun Rüyaları romanı 1986 yılında Rusça olarak yayımlanmıştır.
"Kellesi alınarak idam edilecek mahkumun başı 'plaha' adı verilen bir tahta satıhın üzerine getirilir; romanın başlığı olan 'plaha' kelimesinin kelime manası budur."
"Eser önce Rusça yayınlanmış, sonra 'Kıyamet' adıyla Kırgızcaya çevrilmiştir. Ayrıca 'Cellat Kütüyü' adıyla Azerî Türkçesine aktarılmış, 'Künde' adıyla da Özbek Türkçesine çevrilerek Şark Yuldızı Dergisinin 1988 yılı 8-9-10. sayılarında yayınlanmıştır." Eser, Türkçeye Refik Özdek tarafından çevrilerek Dişi Kurdun Rüyaları adıyla kazandırılmış olup 1990 yılında Ötüken Yayınevi tarafından basılmıştır.
Dişi Kurdun Rüyaları, yayınevi tarafından romanın arka kapağında şu şekilde tanıtılmaktadır:
"Bu kitap, yüz yılımızın önde gelen yazarlarından Cengiz Aytmatov'un büyük yankılar uyandıran romanıdır.
Aytmatov bu romanında iyi, kötü, ilâhî adalet ve kader gibi çetin konuları sorgulamaktadır. İnsanın bu ezelî ve ebedî soruları, bir papaz okulu öğrencisinin düşüncelerinde, esrar kaçakçılarının, Kırgız çobanlarını ve kurtların hayat hikâyelerinde irdelenmektedir. İlâhî kudretin varlığını sürekli vurgulayan, ama sorumluluğu insanda ve insanların ortak sorumluluğunda arayan çok çarpıcı bir olaylar örgüsü anlatılmaktadır.
Dişi Kurdun Rüyaları aynı zamanda çok etkileyici bir 'çevre romanı'dır; Aytmatov'un, kirletilen Kırgız bozkırları ve bozulan tabiat dengesi karşısında haykırışıdır."
Eserin Refik Özdek tarafından 'Plaha' veya 'Kıyamet' ismiyle değil de Dişi Kurdun Rüyaları ismiyle çevrilmesi anlamlıdır. Mütercim esere 'Plaha' veya 'Kıyamet' yerine, roman kahramanlarından dişi kurt Akbar'ın hayallerini isim olarak vermeyi tercih etmiştir. Bu hayaller ise romanda şu şekilde verilmektedir:
"Bir tek amaçları olacaktı: Saygaları mümkün olduğu kadar süratle pusuya düşürmek ve çocuklarına gerekli dersi vermek. Amansız bir takip olacaktı bu! Akbar'ın büyük bir özlem duyarak hayal ettiği bu takipte önemli olan yakalayacağı kurban değil, avlanma olayının kendisiydi. Bu av yakında olacak o, rüzgâr kanatlı bir kuş gibi uçacaktı saygaların peşinde... Bu onun hayatının aslı idi...
Ana kurt işte bunları hayal ediyordu. Bunlar ona tabiatın belki daha yüce bir gücün telkiniydi. Ama gelecekte bu hayalleri defalarca, acılar içinde kıvranarak hatırlayacaktı. Bu umutların bedeli gelecekte dökeceği gözyaşları olacaktı." (s. 26)
A. ESERİN TEKNİK AÇIDAN İNCELENMESİ
1. Vaka:
Üç bölüm halindeki roman dört ana hikâyeden oluşmaktadır. Birinci hikâye kurtların, ikinci hikâye papaz okulundan ayrılan Abdias'ın, üçüncü hikâye Hz. İsa'nın, dördüncü hikâye ise çoban Boston’un hikâyesidir.
Roman önce dişi kurt Akbar'ın gözüyle anlatılmaya başlanır. Daha sonra da olaylar Abdias'ın gözüyle ve geriye dönüşlerle ele alınır. Romanın son bölümünde ise olaylar hem Akbar'ın hem de Boston'un gözüyle verilir.
Birinci bölüm; olayların geçeceği mekanın tasviri ve roman boyunca ana kahraman olarak kalacak dişi kurt Akbar ile eşi Taşçaynar'ın tasviriyle başlıyor. Roman, Isık-Göl (Sıcak Göl) etrafında yaşayan bu iki kurdun hayat hikâyelerini özetleyen ve Abdias'ın buralara nasıl geldiği hakkında bilgi veren satırlarla başlıyor.
Isık-Göl etrafında normal bir hayat devam ederken büyük bir helikopter her yerin sessizliğini metalik gürültüsüyle bozar. Sayga sürüsünün yerini tespit için gelen bir helikopterle olağanüstü bir hareketlilik başlamıştır. Yerinden oynayan kayalar, ağaçları ezerek bir kurt kovuğuna kadar gelir. Hamile olan dişi kurt korkular içinde kaçar. Bundan sonra insanlar tarafından düzeni bozulan kurtların hep kaçması gerekecektir. Gelecekten habersiz olan dişi kurt Akbar on-onbeş gün sonra üç yavru dünyaya getirir. Akbar, onları iyi bir avcı olarak yetiştirmek istemektedir. Yavru kurtların gözüyse oyunda oynaştadır. Bu sebeple ebeveynlerinin dinlenmeye çekildikleri bir anda yakınlarında gördükleri bir insan ile, Abdias ile, oynaşmaya başlarlar.
İnsanla bu ilk karşılaşma, kurtların yer değiştirmesine sebep olur. Fakat kurtların sayga avına gelen insanların pençesinden kurtulmaları mümkün değildir. Yavrularını av için götürdükleri yerde insanların gelmesi üzerine birdenbire av durumuna düşen kurtlar, saygalarla birlikte kaçmaya başlarlar. Kurtlar, bu dalgadan kurtulmak için büyük çaba sarf ederler. Fakat makineli tüfeklerle gelen insanlar saygalarla birlikte kurtların yavrularını da öldürürler. Gruptan sadece Akbar ve Taşçaynar sağ olarak kalabilirler. Aşırı derecede yorgun bir halde bulunan kurtlar o bölgeden hızla uzaklaşmaya çalışırlar.
Romanın bu bölümünden sonra olaylar Abdias'ın gözüyle anlatılmaya başlanır.
Abdias, sayga avı için gelen altı kişiden biridir, hayvanların doldurulduğu kamyonun içinde saygaların arasında elleri bağlı olarak yatmaktadır ve geçmişte yaşadığı olayları düşünmektedir.
Abdias, aykırı düşüncelerinden dolayı papaz okulundan atılan birisidir. Geçimini sağlamak için bir gazetede çalışmaktadır. Asil bir dava peşinde olan Abdias, hayvan avına karışmadan önce, Orta-Asya'ya beyaz zehir kaçakçılarıyla ilgili bir röportaj yapmak üzere bir kez daha gelmiştir. Abdias'ın bu işe girişmesinin temel sebebi ise bu 'suç paktı'nı dağıtmaktır. Bunu nasıl yapacağını ise bilememektedir.
Kaçakçılarla bizzat konuşmak için Orta-Asya'ya gelen Abdias, bu amacına ulaşamaz. Bir histeri anında uyuşturucu kaçakçılığının yanlış bir şey olduğunu yanındaki çocuk yaştaki gençlere açıklar. Onlar ise Abdias'ın söylediklerini aynen patronları Grişan'a iletirler.
İkinci bölümde; Abdias ile konuşan Grişan, adamlarını uyuşturucu kaçakçılığından vaz geçirmesi ve dini onlara anlatması için ona fırsat verir ve bu olaya hiç bir müdahele yapmayacağını da sözlerine ilave eder. Grişan'ın bu sözleri üzerine harekete geçen Abdias, başarısız olur ve kaçak olarak bindikleri trenden arkadaşları tarafından fena halde dövülerek aşağıya atılır.
Trenden düşen Abdias baygın bir haldedir. Kendisine geldikten sonra bu durumunu 1950 yıl önce çarmıha gerilen Hz. İsa'nın haline benzetir ve hatırlamaya başlar.
Abdias, Hz. İsa'nın Golgotha Tepesi'ne çarmıha gerilmek için götürüleceği yerde beklerken Roma valisi Pontius Pilatus ile arasında geçen konuşmaları hatırlamıştır. Tamamıyla dinî nitelikte olan bu konuşmada vali, Hz. İsa'nın görüşlerini değiştirmesini istemektedir. Konuşmanın sonunda peygamberlik iddiasından vazgeçmeyen Hz. İsa'yı vali Golgotha Tepesi'ne çarmıha gerilmek üzere gönderir.
Abdias ise, onu bu durumdan kurtarmak için ne yapabileceğini düşünmektedir. Ancak onun acı çekmekten başka yapabileceği bir şey yoktur.
Tekrar günümüze dönen Abdias, sürüne sürüne yola çıkar. Yoldan geçen Kazak bir aile tarafından alınarak kamyon ile Calpak-Saz'a getirilir. İstasyona gelen Abdias'ın durumundan bir polis şefi şüphelenir ve onu karakola götürür. Karakolda Grişan dışındaki uyuşturucu kaçakçılarının tutuklanmış olduğunu gören Abdias, polislere kendisinin de onlarla birlikte olduğunu söylese de onları inandıramaz ve serbest bırakılır. Gittikçe durumu kötüleşen Abdias'ın hâlini gören yaşlı bir kadın ona yardım getirir. Yardım için gelen hemşire ile birlikte Abdias doktora gider. Burada Kazak doktor Aliye İsmailova tarafından tedavi edilir. Ayrıca İsmailova'nın arkadaşı İnga ile arasında duygusal bir ilişki başlar. İyileştikten sonra Moskova'ya dönen Abdias ile İnga mektuplaşırlar. Moskova'da röportajını yayınlatamayan Abdias, para kazanmak için gece muhasebeciliğine başlar ve İnga'dan evlenmek üzere haber bekler. İnga'dan aldığı bir mektup üzerine de kitaplarını satarak yol masrafını temin eder ve tekrar Calpak-Saz'a gelir.
Calpak-Saz'a gelen Abdias, İnga'nın eski kocasından olma çocuklarıyla ilgili bir problemi halletmek için anahtarı bir tanıdığına bırakarak gittiğini görür. Bunun üzerine Abdias, anahtarı almak yerine biraz para kazanmak için yeni tanıştığı Bos Kandalov ile birlikte sayga avına katılır. Fakat Abdias, saygaların katledilmelerine dayanamayarak bu katliamı durdurmaya çalışır. Adamlar, işlerine engel olmak isteyen Abdias'ı susturmak için bağlayarak kamyonun içine, saygaların yanına atarlar. Bu andan itibaren romanda tekrar aktüel zamana dönülür.
Avcılar tarafından dövüldükten sonra yargılanan Abdias, bir saksavul ağacına tıpkı Hz. İsa gibi bağlanır. Önce yakmak isterler, fakat ağaçlar yaş olduğu için yakamazlar ve onu o halde bırakırlar. Bu arada Abdias, bir çığlık halinde dişi kurttan yardım ister. Abdias tam ölmek üzereyken onu duymuş gibi dişi kurt ve eşi gelir. Abdias kurtları görür ve muradına ermiş bir şekilde ölür.
Kurtlar ise o yörede bir yıl daha kalırlar. Bulundukları yerin düzeninin insanlar tarafından bozulması üzerine Akbar ve Taşçaynar Isık-Göl civarına gelirler. Akbar burada dört yavru daha dünyaya getirir. Bu, onların soylarını devam ettirebilmeleri için son şanslarıdır.
Üçüncü bölümde ise; olaylar Bazarbay Noygutov'un bir jeolog ekibinin kılavuzluğunu kabul etmesiyle başlıyor. Jeologları yüklü bir para karşılığında Acı-Taş Boğazı'na götüren Bazarbay, sarhoş bir halde eve dönerken yolda dört kurt yavrusu bulur ve onları yuvalarından alarak yüklü bir fiyata satma umuduyla yola düşer. Bunlar Akbar ile Taşçaynar'ın yavrularıdır. Ava giden kurtlar, döndüklerinde yuvada yavrularını bulamayınca ümitsizlik içinde Bazarbay'ın peşine düşerler. Kurtlar tam Bazarbay'ı yakalayacakken Bazarbay, o yörede iyi bir çoban olarak bilinen Boston'un evine sığınır. Bu sırada Boston evde yoktur. Bir müddet Boston'un evinde dinlenen Bazarbay kendi evine dönmek üzere oradan ayrılır. Kurtlar ise bunu fark etmemiştir. Onun için Boston'un evinin etrafında dolaşmaya devam ederler. Eve dönen Boston kötü olayların çıkmasını önlemek için ertesi gün Bazarbay'dan kurt yavrularını almak için gitse de yavruları ondan alamaz.
Bu arada ise kurtlar, yavrularını kaybetmenin verdiği umutsuzlukla Boston'un evinin etrafında uluyarak dolaşmakta ve hiç adetleri olmadığı halde insanlara ve ehil hayvanlara saldırmaktadırlar. Garip bir işkence halini alan bu duruma bir son vermek için Boston kurtlara tuzak kurar ve Taşçaynar'ı öldürür. Tuzaktan kurtulmayı başaran Akbar ise, eşini ve yavrularını kaybetmenin hüznüyle ne yapacağını bilemez. Akbar, bir gün evin önünde oynayan Boston ile Gülümhan'ın iki yaşındaki çocuğu Kence'yi kaçırır. Kence'nin kaçırıldığını gören Boston, Akbar'ı vurmak isterken onunla birlikte Kence'yi de öldürür. Daha sonra da bütün bu olanların sorumlusu olan Bazarbay'ı öldürür. Kendisi de dönüşte gölde intihar eder.
2. Bakış Açısı:
Roman önce kurtların, sonra Abdias'ın, daha sonra da Boston'un gözünden okuyucuya aktarılır.
Yazar her şeyi bilen yazar-anlatıcı ve kahraman-anlatıcı bakış açılarının ikisini birden romanında karışık olarak kullanmıştır. Romanın kurtlar ile ilgili bölümlerinde özellikle yazar-anlatıcının devreye girdiğini görmekteyiz. Bu bakış açısına örnek olarak şu satırları gösterebiliriz:
"İnine taş yağan, çığ düşen dişi kurt Akbar, kovuğun dibine, karanlık dehlize doğru kaçtı. Yay gibi fırlamış, sonra durup tüylerini kabartmış, dövüşmeye, meçhul düşmanının üzerine atılmaya hazır bir durum almıştı. Karanlıkta ışıltısı artan gözlerinde vahşi şimşekler çakıyordu.
Akbar'ın korkusu boşuna idi. Helikopter ancak, kaçılacak ve saklanacak yeri olmayan düz ovada onun peşini bırakmaz, yetişir, vınlaması ile onu sersemletir, iyice yaklaşınca da mitralyöz ateşine tutardı. Bu durumda sinecek bir kuytu, sığınacak bir köşe bulamaz. postunu kurtaramazdı. Çünkü, kaçan bir yaratığın ayakları altında yer yarılmaz ve onu saklamazdı.
Dağlarda durum başka idi. Kaçmak, tehlike geçinceye kadar saklanmak mümkündü. Onun için helikopter korkulacak bir şey olamazdı. Aslında dağlar helikopter için de tehlikeliydi. Ama korkunun mantığı yoktur; hele bu, daha önce yaşanmış bir korku ise." (s. 8)
Herşeyi bilen yazar-anlatıcının devrede olduğu bu satırlarda yazar, çok canlı bir üslup kullanarak okuyucuyu romanın dünyasına çekmeyi başarmaktadır. Şu satırlar yazarın tasvirdeki başarısını göstermesi bakımından dikkat çekicidir:
"Uğultu en yüksek noktasına ulaştığı bir anda olan oldu: Önce helikopterin geçtiği yerin aşağısında bulunan ve rüzgârın çıplak bıraktığı dik bir yamaçta, hafif bir göçme görüldü. Bazı kayalar ses şoku ile, donmuş parmaklara kan yürümesi gibi hafifçe kımıldamış ve hemen durmuştu. Ama az sonra, bu küçük sarsıntı, bu oynak arazide daha büyük bazı kayaların kopmalarına, gittikçe artan bir hızla yamaçlardan yuvarlanmalarına yetmişti. Yuvarlanan kayalar tozu dumana katarak, daha küçük taşları da sürükleyerek iniyorlardı aşağıya. Yamaç mermi yağmuruna tutulmuştu sanki. Sarıçalıları, aksöğütleri ezerek, kar yığınlarını çökerterek inen kayalar, kurtların barındığı büyük bir kovuğun üzerine gelip çarptı. Yarı donmuş bir derenin kenarında bulunan bu kovuğun ağzını, yöreye özgü bitkiler örtüyordu." (s. 8)
Cengiz Aytmatov, Dişi Kurdun Rüyaları'nda kahraman anlatıcı bakış açısını da büyük bir başarıyla kullanmıştır. Yazarın bakış açıları arasındaki geçişleri çok başarılıdır. Okuyucu bu geçişleri tabii olarak kabul eder ve bunda bir anormallik hissetmez. Aşağıya alacağımız şu satırlar bu açıdan dikkate değerdir:
"Temmuz sonunda, güzel bir günde, gazete idarehanesinden yıkılmış olarak ayrıldım. Yazıişleri müdürünün bana karşı, röportajıma karşı gösterdiği âni davranış değişikliğine çok üzüldüm. Bir süreden beri gazeteci arkadaşlarım da çok tuhaf davranıyor. Beni bu yolculuğa teşvik eden ve yazmamı çok isteyen arkadaşlar, düştüğüm bu durumdan kendilerini sorumlu tutuyorlar galiba.
Bu ortam beni çok sıkıyor, çok üzüyor. Birisinin benimle karşılaştığı zaman rahatsız olduğunu anlayınca, ben de bir suçluluk hissine kapılıyorum ve onu bu sıkıntıdan, benimle olduğu için acı çekmekten kurtarmaya çalışıyorum.
Artık, bir çeşit vicdan azabı verdiğim için, yazıişlerinde görünmemeye, oraya gitmemeye karar verdim. İhtiyaçları olursa beni bulurlar, ihtiyaç duymazlarsa kendileri bilir, ben de ne yapacağımı bilirim." (s. 218)
Bu satırlardan anlaşılacağı gibi yazar, modern anlatım tekniklerinden haberdardır ve bu anlatım tekniklerini başarıyla kullanmaktadır. Bunu, yukarıda alıntıladığımız, Abdias'ın iç monologunu bize başarıyla yansıtmasından anlamaktayız.
3. Zaman:
Dişi Kurdun Rüyaları'nda olaylar 1980'li yıllarda geçiyor. Yazar, romanın iki yerinde bize aktüel zamana dair ipuçları veriyor.
Bunlardan birincisi Hz. İsa'nın ölümüyle ilgili verdiği bilgidir. Bu bilgiye göre "O günden bugüne bin dokuz yüz elli yıldan fazla bir süre geçmiş" (s. 152)tir. Romanın bir başka yerinde ise bu bilgi şöyle tamamlanmaktadır.
Vali Hz. İsa'ya şöyle sorar:
"Pekala, Golgotha Tepesi'ne gideceksin. Bana bir de kaç yaşında olduğunu söyler misin Nâsıralı?
Otuz üç yaşındayım." (s. 183)
Miladî takvim Hz. İsa'nın doğumuyla başlatıldığına göre, buradan hareketle aktüel zamanın 1983'ten sonraki bir zaman dilimini ihtiva ettiği söylenebilir.
Romandaki ikinci bilgi ise İkinci Dünya Savaşı ile ilgilidir.
Roman kahramanlarından Boston ile Ernazar'ın hayvanlarına yeni otlaklar bulmak için arayışa çıktıkları yolun üzerinde eskiden kullanılan fakat hali hazırda kullanılmayan bir geçit vardır. Romanda "savaşın başından bu yana, yani yaklaşık kırk yıldan beri, o yüksek geçidi kimse" (s. 296)nin aşmadığı ifade edilir. Burada Rusya'nın savaşa girme tarihi mi yoksa genel olarak İkinci Dünya Savaşı'nın başlaması mı kastedilmektedir? Bu açık değildir. Kastedilen Rusya'nın savaşa girmesi ise Rusya savaşa 22 Haziran 1941'de girmiştir. Rusya'nın savaşa girmesini merkez tarih olarak alırsak romanda olayların 1981'den sonra geçtiğini söylemek mümkündür. Eğer genel olarak İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasını merkez tarih olarak alırsak, savaş 1939'da başladığına göre romanda olayların 1979'dan sonra başladığını söyleyebiliriz.
Sonuç olarak 1979, 1981 ve 1983 olmak üzere üç tarih karşımıza çıkmaktadır. Bu tarihlerden hareketle romanda olayların 1980'li yıllarda geçtiği söylenebilir. Bununla birlikte geriye sıçramalarla romana -yaklaşık iki bin yıllık- büyük bir genişlik kazandırıldığı da görülmektedir. Alt hikâye diyebileceğimiz Hz. İsa'nın çarmıha gerilme hadisesi romandaki bu zaman genişlemesini sağlamaktadır.
4. Mekan:
Roman mekan tasvirleri açısından başarılıdır. Mekan tasvirleri anlatılacak konu için bir hazırlık olarak kullanılmış olup, konudan bağımsız mekan tasvirleri Dişi Kurdun Rüyaları'nda görülmez. Yazar, mekanı, romanı daha canlı kılmak için bir unsur olarak kullanmıştır. Bu sebeple roman boyunca mekan tasvirlerine fazla yer verilmez. Romanda olayların geçtiği mekan geniş planda Kırgızistan ve Kazakistan'dır. Dar planda ise, Mujumkum bozkırları, Isık-Göl civarı, Uzun Çatı Kanyonu ve Ala-Mengü dağı civarıdır.
Şu satırlar romanda yer alan mekan tasvirlerinin konu ile bağlantı kurulması için bir hazırlık olduğunu göstermesi bakımından önemlidir:
"Mujumkum'a kış gelmişti. Bir gün kar yağdı. Bu kurak iklim için oldukça kalın bir kar. Her yer bembeyaz oldu. O sabah manzara tertemiz, kıyıları olmayan bir okyanus gibi göründü. Coşkun dalgalar birden donmuştu sanki, rüzgâr ve onunla birlikte devedikenleri dur-durak bilmeden, hiçbir engele çarpmadan yuvarlanıp gidiyorlardı. Ebedî uzay sessizliği gibi bozkır da sessizdi şimdi. Çünkü sert kum nemi emmiş, daha yumuşak olmuştu.
İlk karın düşmesinden az önce, yaban kazları dizi dizi Himalaya'ya doğru uçmuşlardı. Kuzey denizlerinden ve nehirlerinden gelen bu kazlar, güneye, anayurtları olan İndus ve Brahmaputra'ya gidiyorlardı. Öyle yüksekten uçuyor ve öyle bağrışıp çağrışıyorlardı ki, bozkır sakinlerinin kanatları olsaydı hepsi onlara karşılık verir ve peşlerine takılıp giderlerdi sanırsınız. Ama her yaratığın ayrı bir cenneti vardır. Kazlar kadar yüksekten uçan çaylaklar bile onların yolundan çekilmekten başka bir şey yapmadılar." (s. 27)
5. Şahıslar Dünyası:
Romanda yer alan birinci derecede kahramanlar, rahip olan babasının tesiriyle papaz okuluna giden, fakat oradan dinî meselelere ait, kilise tarafından kabul görmeyen aykırı fikirleri sebebiyle atılan ve kader anlayışını sürekli olarak sorgulayan Abdias Kallistratov ve kendi halinde, başarılı bir kolhozcu olan, dürüst ve sözünü sakınmadan söyleyebilen Boston Urkunçiev’dir.
Çağdaş bir Hz. İsa olan Abdias, iyi niyetle yaklaştığı bütün insanlardan kötülük görür. Romanın ilk iki bölümünde ana kahraman olan Abdias, üçüncü bölümde yerini bir tip olan Boston’a bırakır. Boston, Sovyet rejimi altında yaşayan insanların bir prototipidir adeta. Onun rejime karşı yönelttiği eleştiriler gerçekten dikkate değerdir.
Abdias ve Boston’dan başka romanda geçen diğer önemli kahramanlar, -aynı zamanda rüyaları romana isim olmuş- birer kurt olan Akbar ve Taşçaynar’dır. Romanda özellikle Akbar’a büyük önem verildiğini görmek mümkündür. Erkek kurt olan Taşçaynar ise dişi kurt Akbar’ın gölgesinde kalmaktadır. O, tam bir muti görünümündedir. Yazar, kurtların hayatını ve Akbar ile Taşçaynar’ın yavrularını (Kocabaş, Hızlı ve Gözde) kaybettiği av sahnesinde (s. 28) büyük bir lirizm yakalayarak, adeta kurtlarla özdeşleşmektedir.
Romanda geçen ikinci derecede önemli kahramanlar ise, Boston ile Ernazar’ın ölümünden sonra evlenen ve Kence isimli bir çocuk dünyaya getiren Gülümhan, Gülümhan’ın eski eşi Ernazar, Abdias’ın ablasının eski arkadaşlarından ve onu uyuşturucu kaçakçılığı üzerine yazı yazmağa teşvik eden Viktor Nikiforoviç Gorodetski, Abdias’ın evlenmeyi düşündüğü İnga Fedorovna ve Abdias’ı tedavi eden ve İnga Fedorovna ile tanıştıran Doktor Aliye İsmailova’dır.
Ayrıca Boston’a karşı kin besleyen ve onu kendisine rakip olarak gören çoban Bazarbay Noygutov, geçimsiz biri olan Noygutov’un karısı Gök Tursun, sayga avına karışan Kepa, Boss (Patron), Mişaş, Hamlet-Galkin, Uzukbay, Petruha ve Lenka, uyuşturu kaçakçılarının başı Grişan, onun yardımcısı Kolia ve Mahaç’ı ise romanın karşıt/kötü kahramanları olarak zikredebiliriz. Bu kahramanlar aynı zamanda dekoratif kahraman özelliği taşımaktadırlar.
6. Dil ve Üslûp:
Cengiz Aytmatov'un 70 ülke diline çevrilmiş eserleri arasında önemli bir yere haiz olan Dişi Kurdun Rüyaları romanı, asıl dilinden değil, Fransızcadan tercüme edilmiştir. Aytmatov, pek çok eserini önce Rusça yazıp sonra da Kırgızcaya çevirmektedir. Daha sonra ise yazarın eserleri diğer dünya dillerine çevrilmektedir. Yazarın bu eseri de Rusça yazılmış olup, önce Fransızcaya, oradan da Türkçeye çevrilmiştir.
Ali İhsan Kolcu, Cengiz Aytmatov üzerine yaptığı çalışmasında yazarın bu romanında "değişik bir çizgi ile karşımıza" çıktığını belirttikten sonra "bu Şolohov üslûbundan Dostoyevski üslûbuna geçişin çizgisidir. Yazar bu esere gelinceye kadar, yerli göçebe hayatı ve tabiatı nasıl Şolohov'a benzer bir tarzda resmetmişse; bu son romanında da Abdias tipiyle Dostoyevski'nin kahramanlarına yaklaşmıştır." demektedir.
Tercüme bir eserde yazarın dil ve üslûbundan bahsetmek çok güç... Bahsedilse bile, bu, yazarın dil ve üslûbundan çok mütercimin üslûbu olacağından verilen hükümler hep enfüsî (subjektif) olacaktır. Onun için romanın dil ve üslûbu hakkında kendi düşüncelerimizi zikretmek yerine mütercimin bu konudaki düşüncelerini buraya alıntılayacağız. Refik Özdek, Türk Edebiyatı dergisinde yayınladığı "Cengiz Aytmatov ve Eserleri" konulu yazısında Aytmatov'un dil ve üslûbu hakkında şunları söylemektedir:
"Aytmatov'un romanları, karmaşık olmayan cümlelerle, çok akıcı bir üslûpla; benzetmeler tam yerinde olarak yazılmıştır ama, bu romanlar aynı zamanda bir düşünce ve konu okyanusu gibidir. Bu bakımdan çok yoğundur. Bir romanında, iç-içe birkaç roman okumuş gibi oluyor insan. Romanın içinde çok eskilere ait bir efsane de, günlük basit bir olay da, evrensel bir dâva sayılacak bir konu da, birbirini tamamlar, bütünleştirir. Herhangi bir kitabın ilk sayfalarında pek dikkati çekmeyen küçük bir ayrıntı, ileriki sayfalarda derin bir düşüncenin ya da olayın tamamlayıcısı olur. Bana göre Cengiz Aytmatov romanlarını satranç oynar gibi yazıyor. Nasıl bağlayacağını, nasıl sürdüreceğini, nasıl bitireceğini bilerek, her ayrıntıyı düşünerek başlıyor yazmaya. Hiç bir şeyi konunun akışına bırakmıyor, kalemini, tasarladığı plana, vermek istediği mesaja bağımlı tutuyor. Çok zengin bir kelime hazinesi var ve bunları tam yerinde kullanıyor. Benzetme olsun diye benzetme yapmıyor. Bir fikri anlatmada ne eksik ne de fazla bir kelimeye yer veriyor.."
Aynı yazının devamında Refik Özdek eserin başka dillere çevrilmesi hakkında düşüncesini de belirtmektedir:
"Cengiz Aytmatov'un eserlerinin başka dillere çevrilmesiyle ilgili olarak da bir düşüncemi, kanaatimi belirtmek istiyorum. Batılı yazarlar bu işi, Türk yazarları kadar havasını vererek tercüme edemez. Çünkü batılı yazarlar, onun kullandığı deyimlerle, kelimelerle çağrıştırdığı konulara bizim kadar aşina değildirler. Mesela bir Fransız mütercim 'Gök Tengri'yi Mavi Tanrı (Dieu Bleu) diye tercüme etmiş. 'Dişi Kurdun Rüyaları' adlı romanında, iki bozkurdun neyi çağrıştırdığını ve 'Bozkurt' mitine nasıl bir boyut getirdiğini de anlayamaz. Batılı okurlar ve yazarlar. Düşünüyorum ki, o iki bozkurtun serüveni, Aytmatov'un kenar düşüncesinde, belki, başka yerlerden bugünkü vatanlarına gelen Kırgızların durumuyla ilgilidir.
Aytmatov, Rusça yazarken, ya da Kırgızca yazdığı eserini Rusçaya çevirirken, bir deyimi, bir atasözünü tam yerine oturtmak için onun Kırgızcasını ya da Kazakçasını yazıyor. Sonra bunun dip notu ile açıklamasını yapıyor. Öteki dillere çevirilen eserinde bu dip notları aynen alınıyor. Ama bir Türk yazar için bunlara çok defa hiç gerek kalmıyor. Mesela, Kazakça yazılan 'Vah biçare, vah!' sözünü biz elbette olduğu gibi anlarız."
Biz de Refik Özdek'in bu düşüncelerine katılmaktayız. Kanaatimizce eserlerin Fransızcadan değil bizzat yazıldığı dilden tercüme edilmesi daha doğru olacaktır. Ayrıca Emine Gürsoy-Naskali'nin ifade ettiği gibi sadece Aytmatov'un değil, diğer Kırgız yazarlarının da ülkemizde tanıtılmasında fayda vardır. Çünkü "Türkiye'de, Türk dünyasını daha yakından, daha derinlikle tanımak ve modern edebiyatını okumak isteyen bir okur kitlesi vardır. Türkiye'de okur, çağdaş Kırgız yazarlarından sadece Aytmatov'u tanımaktadır. Halbuki, tanımamız gereken başka değerli yazarlar da vardır, mesela bir Tölögön Kasımbekov da bir an önce tercüme edilmeli ve Türkiye'de okurla tanıştırılmalıdır."
*
**
Cengiz Aytmatov’un Dişi Kurdun Rüyaları isimli eserini teknik açıdan inceledikten sonra şimdi de romanlarında pek çok konuya temas eden yazarın bu romanında işlediği bazı konulara temas etmekte fayda görüyoruz.
B. ESERİN MUHTEVA AÇISINDAN İNCELENMESİ
1. Çevre ve Tabiat:
Tabiat dengesinin bozulması günümüz dünyasının en büyük problemidir. Isık-Göl Forumu'nun da başkanlığını yürüten Aytmatov, romanlarında bozulan tabiat dengesine büyük önem verir. O, tabiat dengesinin insanlar tarafından bozulmasını engellemeyi amaç edinmiş birisidir. Kendisiyle yapılan bir mülakatta insan ve tabiat ilişkisi hakkında şunları söyler:
"İlk problem insandır. İnsanlar tabiatı korumak için bir yol bulmalı. Tabiatın kaynakları bellidir. İnsanın bir kendi egoizmi var, bir de insanların birbirleriyle bağlantılı olan egoizmleri var.
Tabiat ve insan problemi, zaman problemi değildir, o, eskiden kalan bir problemdir ve insanların iç dünyası ile bağlantılıdır. İnsanlar içleri bozuldukça tabiatı da daha çok bozuyor ve daha çok zarar veriyorlar. Özellikte savaşta hiçbir şey göze gözükmüyor, tek hedef var: Karşıdaki düşmanı yok etmek, bu arada tabiat da yok edilmiş, pek önemli değil."
Bu düşüncelerin sahibi Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel romanında kısmen okuyucuların dikkatine sunduğu ekolojik dengenin bozulmasında insanın rolünü Dişi Kurdun Rüyaları'nda daha da genişleterek işler ve onu romanın temel konusu haline getirir. Gerçi Dişi Kurdun Rüyaları'ndaki çevre Kırgız bozkırları ve Kırgız tabiatıdır, ama çevrenin bozulması sadece Kırgız Türklerinin değil bütün dünyanın meselesidir. Bu sebeple yazarın millî çizgiden evrensel çizgiye sıçrama yaptığını söylemek mümkündür. Aytmatov, çevrenin bozulması gibi bütün dünyayı ilgilendiren bir konuyu ele aldığı için romanları her kesime hitap edebilmekte ve her kesimden okuyucu bulmaktadır.
Romanda tabiatın düzenini bozan, yani fizikî dünyayı çirkinleştiren insanlar kurtları kurban etmişler, manevî dünyayı bozanlar da Abdias'ı kurban etmişlerdir.
İnsanların tabiat dengesini bozmasını rejim açısından ele alan romanda, her şey yerli yerindeyken, bütün hayvanlar normal hayatlarını sürdürürken, Kırgız bozkırlarında "gündüz hava, dağların güneşe dönük yamaçlarında bir çocuk nefesi kadar yumuşak ve güzel" (s. 7) olduğu görülür. Çok geçmeden bu gidiş, bu sessizlik, bu ahenk rejim köleleri tarafından bozulur.
"Büyük bir helikopterin sürüp giden ve inatla yaklaşan gürültüsü bozuyordu sessizliği. Helikopter, günün bu ilerleyen saatinde, Uzun-Çatı kanyonundan, Ala-Mengü dağının rüzgarlı yüksek yamaçlarında saçaklanan bulutlarla puslanmış soğuk vadisine doğru uçuyordu. Her geçen dakika daha da yaklaşarak, homurtusunu arttırarak havayı şişiriyor, sonunda bütün gökyüzünü dolduruyor, zorba bir kükreyişle tepelerin, dorukların ve yalnız ses ve ışığın ulaşabildiği ebedî kar yığınlarının üzerinden geçiyordu. Uğultusu, sürecindeki vadilere ve kayalara çarparak yankılanıyor, büyüyor, karşı gelinmez bir güçle yırtıp parçalıyordu gökyüzünü. Tıpkı deprem öncesindeki gibi korkunç bir olayın eşiğindeydik." (s. 7-8)
Arazideki "küçük sarsıntı" "büyük bazı kayaların kopma"sına ve "gittikçe artan bir hızla yamaçlardan yuvarlanmalarına yetmiştir." (s. 8)
Aytmatov, romanlarında sanayileşmiş ülkelerin yönetim kadrolarındaki insanları çevre meselesinde eleştirir; Mujumkum bozkırının en uzak köşelerine kadar gidebilen insanoğlunun amacını kurtların gözüyle irdeler ve anlamaya çalışır:
"Bozkır kurtları, yerel yönetimlerin telofon üstüne telofon aldıklarını, onlardan plan hedeflerinin gerçekleşmesi için ne pahasına olursa olsun et bulmaları istendiğini nasıl bilebilirlerdi." (s. 30)
Uç noktaya varan bu terörde, bu kıyamette yöneticilerin "el atılmamış mahallî kaynaklar" diye adlandırdıkları resmî görüş doğrultusunda saygalar avlanmaktadır. Böylelikle beş yıllık plana göre ucuz et elde edilmiş olacaktır. Bu "İlah-varlıklar", "bu kasaplar, açık jeepleriyle derhal saygaların içine dalıp makineli tüfekle yaylım ateşini başlattılar." Böylelikle dengenin alt üst olduğu ifade edilir. Katliamda "terör uç noktasına varmış, kıyamet kopmuştu." (s. 33)
Her ne kadar rejimden bahsetse de yazar insanoğlunu suçlar. Çünkü "sönmüş ateşten kalanlar, konserve kutuları, kırık şişeler, kamyon tekerleklerinin açtığı çukurlarda sert maden ve lastik kokuları, pis pis kokan boş şişeler" (s. 235) insanların artıklarıdır.
Kurtlar ise, "artık yaşanılır olmaktan çıkan bu yerleri tamamen terketmeye karar verirler." (s. 235) ve Akbar bu ayrılışın acısıyla kurtların tanrıçası Börü Ana'ya şikayet eden bir sesle şöyle seslenir:
"Aşağılara in kurtların tanrıçası. Seni doğduğum topraklara götüreyim, artık kurtların orada, o bozkırda yaşama hakları yok. Bu hakkı aldılar bizden. Dağlarda yaşama hakkımız da yok.. Hiçbir yerde kurtlara yaşama hakkı yok." (s. 304)
İnsanoğlunu suçlayan yazar, insanın çıkarı uğruna "yerküreyi bir limon" (s. 236) gibi sıkabileceğine inanır. Ayrıca, bu katliama uzaydan bakan birileri olsaydı muhakkak anlayamazdı, der.
"Keskin bir göz uzaydan dünyamıza baksaydı, neler olup bittiğini görür, Mujumkum'u ağlatan, yakıp yıkan, mahveden o av faciasını seyreder, ama daha sonra olacakları bu tabiatüstü gözlemci bile göremez, anlayamazdı." (s. 236)
Gücü elinde tutan insanoğlunun bir temsilcisi olan Abdias, farkında olmadan bir itirafta bulunarak "Bozkır benim kusmuklarımla kirlendi." (s. 118) der.
Dişi Kurdun Rüyaları'nı okuyanlar rejimden çok, rejimi meydana getiren insanın pragmatist yaklaşımını ve kendinden zayıf olanlara karşı olan tavrını suçlayacaktır. Yazara göre bütün düzensizliklerin temel sebebi insandır. Yazar, resmî görüşten bahsetse de aslında suçladığı, yeryüzünün ahengini bozan insandır.
2. Din:
Cengiz Aytmatov, pek çok eleştiriler aldığı bu romanında, din konusunu geniş olarak işleyerek asıl Hristiyanlığin dinî anlayışını sorgular. Yazar, eserdeki din anlayışından dolayı Rusya'da olduğu gibi Türkiye'de de eleştirilere maruz kalmıştır. Herşeyden önce eserde, niçin İslamiyetin değil de Hristiyanlığın anlatıldığı eleştiri konusu yapılmıştır. Yoksa yazar bir nevi misyonerlik faaliyetine mi soyunmuştur. Bu konuya dikkat çeken Abdurrahim Karakoç şunları söylemektedir:
"Cengiz Aytmatov bu son romanında karşımıza tam inanmış bir Hristiyan misyoneri hüviyetiyle çıkmaktadır. Belki de öyledir. Aksi olsa yazdıklarını yazmaz, yazamazdı."
Abdurrahim Karakoç'un bu düşüncesine katılmak mümkün değildir. Eleştirmen bu düşüncelerini serd ederken romancının muhayyile gücünü ve onun yaşadığı coğrafyanın niteliğini dikkate almamıştır. Hem yazar, her yazdığı eserinde eserin muhtevası ve kahramanıyla özdeşleşmek zorunda değildir. Esas itibariyle, zaten yazarın din anlayışını sorgulamak edebî eser incelemesinin sınırlarını aşar.
Dişi Kurdun Rüyaları romanında, kendine özgü fikirleri sebebiyle papaz okulundan atılmış olan Abdias'ın vasıtasıyla kilise ve papazlar eleştirilip, bir nevi 'kurban-peygamber' olan Hz. İsa'nın zamanına dönüşler yapılarak, iyi-kötü çatışması, kader ve ilahî adalet kavramları irdelenir.
Romanda geçen kader inancı ile ilgili görüşleri yorumsuz olarak şöyle sıralamak mümkündür:
"Varlığımızın tanımını yapmak zordur. Sayısız ilişkiler arasında sayısız kombinezonlar kurulur." (s. 37)
"Genel olarak kaderin akıl ermez bir akışı, özel olarak da herkesin ayrı ayrı kaderi ve olayları meydana getiren sayısız durumların üzerinde biraz düşünmek yerinde olacak. Çünkü Allah bu durumların sahibi ve hakimidir." (s. 40)
"Kaderi okumak mümkün değildir." (s. 41)
"Bütün olaylar bir araya geliyor, kaderi tamamlamak için." (s. 41)
"Gerçekte Yüce Yaradan'ın paradoksları da sınırsızdır." (s. 152)
"Hangi suçun cezasıydı bu." (s. 345) (Boston'un küçük oğlu Kence'yi kazaen öldürmesiyle ilgili olarak söylenmiştir.)
Roman boyunca iyi-kötü çatışmasından sonra ilahi adaletin gerçekleştiğini görürüz. Çevrenin dengesini bozan insanlar hem çevreye hem de kendilerine zarar verirler. Abdias'ı ölesiye dövenler yakalanarak cezalarını bulurlar. Kurtların yavrularını kaçıran Bazarbay ise romanın sonunda Boston tarafından öldürülür. Bütün bu olaylar ilahi adaletin gerçekleştiğini gösterir.
Dişi Kurdun Rüyaları'nda Hz. İsa ile Abdias'ın kaderleri birbirine benzeştiği görülür. Hz. İsa'yı Roma imparatoru adına Vali Pontius Pilatus, Abdias'ı ise iki defa kötü insanlardan kurulu bir mahkeme yargılar. Bu mahkemelerin sonucunda Hz. İsa Golgotha Tepesi'nde, Abdias ise Mujumkum bozkırında çarmıha gerilir. İkisinin de çarmıha gerilme sebebi Allah'ı inkar etmeye yanaşmamalarıdır.
Aytmatov, insanı ve dini bir bütün olarak ele alır. Bir mülakatta "Din, insanoğlunun hayatını düzenleyen vazgeçilmez bir değerdir.(...) Dinin özü insanı insan yapmaya yöneliktir." diyen yazarın bu görüşlerini roman boyunca güçlü bir şekilde işlediğini görmekteyiz. O, inançsızlık ve uyuşturucu kıskacında bulunan insanlığa inanmayı önerir. Bunu da Hz. İsa ve Abdias'ın şahsında vermeye çalışır. Hz. İsa, insanlığa manevi huzura erişmeleri için Allah'a inanmaları gerektiğini söyler; Abdias ise roman boyunca gerçeği aradığından dolayı insanlar tarafından yadırganır. Her ikisinin de amacı gerçek dini yaşamaya çalışmaktır.
"Aytmatov, Abdias tipiyle çağdaş bir İsa yaratmıştır. Bu İsa, ilhamını vahiyden değil, insanın ve toplumun ihtiyaçlarından alır. Bilimi ve insanlığın ulaştığı medeniyet seviyesini kendine rehber edinir." Gerçek Hristiyanlığın peşinde olan Abdias, Hrıstiyanlığın özünden ayrılan kiliseyi eleştirir. Abdias, "Ben kendimin kilisesiyim, başka bir kilise de tanımıyor, kabul etmiyorum. Papazları da hele bugünkü halleriyle hiç kabul etmiyor, tanımıyorum" (s. 94) diyerek resmî kiliseye bağlı kalmadan Allah'ı insanlara anlatacaktır. O, paradan başka kuvvet tanımayan ve dine inanmayan insanlar arasındadır. Her seferinde büyük tepkiler toplayan Hz. İsa ve Abdias, Allah'ın kudretine, karşılarındaki güçler ise dünyevî güçlere dayanmaktadırlar. Abdias'ın arayışları içinde romancının Hz. İsa dönemine dönüşü şuurlu bir fikir yürütmedir aslında. Kahramanları vasıtasıyla kiliseyi bir tarafa bırakan yazar, asıl dini bulmaya ve dini tekelci bir düşünceden kurtarıp asıl konumuna yerleştirmeye çalışır. Romanda geçen dualar ile Allah'ın mutlaklığının özellikle vurgulanmasından bunu anlamaktayız. "Her şeyi bilen Yargılayıcı Tanrı", "İyiliğin, gerçeğin, adaletin aslı Yüce Tanrı", "Ey bağışlaması bol Tanrım" yakarışları Allah'a samimi inanışın ifadeleridir.
Sonuç olarak; bu romanındaki din anlayışından dolayı Hristiyanlık propogandası yaptığı ileri sürülerek eleştirilen Aytmatov hakkındaki bu görüşlerin bütünüyle haklı olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü yazarın romandaki din konusuna yaklaşımları İslam'ın temel esaslarıyla açıkça çelişmez. Eserde, kader inancı ve ilahî adalet kavramı oldukça tutarlı anlatılmıştır. Mesele dinî inançları kabullenmeyen bir rejimde insanlara dini anlatmaksa, Aytmatov'u eleştirmek doğru olmasa gerek.
3. Dünyaya Bakış:
Cengiz Aytmatov düşünen aydın bir insan olarak tüm eserlerinde olduğu gibi, Dişi Kurdun Rüyaları'nda da günümüz dünya insanlarına bazı eleştiriler getirmekten geri durmaz. Yazar, uyuşturucunun insanlar üzerindeki kötü etkisi, savaşların insanlar üzerinde yaptığı menfi tesirler ve tabiat dengelesinin bozulması gibi düzeni bozan her şeyden yakınır.
Dünyada olup bitenleri anlayamayan yazar, hayretini gizleyemez ve bir ara romandaki bir nevi sözcüsü olan Abdias'a şunları düşündürür:
"İnsan burada gezegenimizin ne kadar büyük olduğunu anlıyor, diyordu kendi kendine. Ama yine de insan kendini, yer ve yiyecek bulamamak, benzerleri tarafından rahatsız edilmek korkusuyla sıkışmış hissediyor. Korku, kin ve önyargı, o geniş âlemi bir stat kadar küçültüyor ve bu stadın ortasında iki zorlu ekip atom bombasıyla bir maç yapıyorlar. Seyirciler rehinelerdir. Hırsın kör ettiği taraftarlar ise ısrarla avaz avaz bağırıyorlar: Gol! Gol! Gol!.." (s. 108)
Yazar, uyuşturucu tehlikesinden bahsederken, "az sayıda kişilerin bu başarısı, aslında evrensel bir kötülüğün, bir facianın zaferidir." (s. 121) der. Akabinde de "sun'i, temelsiz fikirler, insanlığı sarsan, yıkan dar görüşlerden" yakınır (s. 121).
Dünyanın geleceğinden pek ümidi olmayan Hz. İsa, şöyle konuşur romanda:
"Kötü bir şey için her zaman mazeretler bulunur, ama kudret sahibi olma isteğinin insan türünde ilk uğursuzluğu, ilk felaketi oluşturduğunu pek az kişi düşünür. Ve, pazarlardaki çöpçü başından en kudretli imparatorlara kadar hepsi yakalanır bu hastalığa. İşte bu fenalık, fenalıkların en büyüğüdür. Ve insanlık bir gün bunu çok pahalıya ödeme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Daha üstün, en üstün olmak ve yeni topraklar edinme susamışlığını dindirmek için mücadele eden bütün milletler mahvolup gidecekler, birbirlerini mahvedeceklerdir." (s. 178)
Bu ifadeler günümüz dünyası için yerinde düşüncelerdir. Yazar, "yeni din, yeni ve eşsiz kudretteki din, yakında bütün dünyaya hükmedecek yeni din, en müthiş silahlarla donatılmış askeri güç"tür. "Sunaklarında, insanların tapması için bomba maketlerinin sergilendiği ve duaların generaller portresi önünde yapıldığı bir tapınağın kurulması düşünülmedi henüz... Ama, çağımıza uygun kiliseler işte bunlar olacak." (s. 190)tır. Kuvvetlinin hükmedeceği böylesi bir dünyada neler olacaktır? Aytmatov, bu sorunun cevabını şu şekilde verir:
"Yeryüzü egemenliği için, kardeşin kardeşi öldürdüğü bir kavgaya girişecekler ve sonra bütün galaksiye bütün evrene hükmetmek isteyeceklerdir. Sonsuz olmasına rağmen evren onlara dar gelecek. Başarısızlıklarının, yenilgilerinin öcünü almak için sınırsız ihtiraslarını tatmin etmek için, senin üzerinde doğruluk dininin kardeşliği yaymak istediğin bu gezegeni yerinden uçurmak, toz duman halinde savurmak isteyeceklerdir. Düşün: 'Tanrı' yakında anlamsız bir kelime haline gelecek, çünkü onlar kendilerini Tanrı'dan da üstün görecekler." (s. 193)
Yukardaki görüşler dünyevî kuvvet ile hakkın arasındaki mücadeleyi yansıtır. Günümüzde onca savaşlar yapılırken, inançsız ve haksız insanın neye dayandığı ortaya çıkar. Bu cümlelerde yazar, tanımı herkese göre değişen hümanizmden bahsederken de bütün insanlığa bir eleştiri getirir. İnsan haklarını savunanlar, günümüzde de bir zulmün başlatıcıları ve devam edicileridir.
4. Kırgız Kültürü:
Cengiz Aytmatov, romanlarında Manas Destanı'ndan ve Kırgız kültüründen faydalanır. Aytmatov, "Benim köklerim, masallar, halk hikâyeleri ve okyanus kadar zengin olan Kırgız destanı Manas'ın yapısında var olan halk şiirinde." diyerek kaynaklarını açıklamaktadır.
Köklerini Kırgız destanında bulduğumuz Aytmatov'un "Nesirinde efsanevî motifler, folklor ve hayal unsurları bol ise de, yazarın ana konusu, çağdaş dünya insanıdır. İnsan karakteri, psikolojisidir. Kendisinden, çevresinden âlemden sorumluluk derecesidir." Galina Guseva'ya göre. Gerçekten de Aytmatov eserlerinde çağdaş dünya insanının problemlerine eğilir. Bunu yaparken de geçmiş kültürle göbek bağını kesmez. Atasözlerinden, türkülerden, efsane ve destanlardan faydalanır.
Dişi Kurdun Rüyaları'nda kurtların hayatından, çobanlık kültüründen, halk atasözlerinden ve halk hikâyelerinden bahsedilir. Fakat bunların yazarın diğer eserlerine kıyasla fazla olduğu söylenemez. Kanaatimizce yazar, bu romanında kendisine dini tem olarak seçmesinden dolayı böyle bir yola başvurmuştur. Yine de romanda atasözlerinden, Gök Tanrı inancından, Börü Ana'dan, isim koyma geleneğinden ve geleneksel kültür unsurlarından faydalanıldığını görürüz. Mesela romanda geçen atasözlerini şöyle sıralayabiliriz:
"Kurtlarda soyunu sopunu, dölünü koruma içgüdüsü vardır." (s. 10)
"Her avın bir mevsimi vardır." (s. 18)
"Kadın gündüz bir kedidir, gece yılan." (s. 24)
"Mal, can amanbı?" (s. 292)
"Baharda otlar da güçlenir, atlar da" (s. 327)
Romanda geçen isimler ise dikkat çekicidir ve çoğu ismin bir anlamı vardır. Mesela kurt yavrularının sevimlisine Gözde, iyi koşana Hızlı, geniş alınlı olana ise Kocabaş denir. Kadın isimleri de bu açıdan ilginçtir. Gülümhan, Aslıgül, Arzıgül ve Gök Tursun gibi... Bu isimlerin arasında Gök Tursun'a verilen isim dikkati çeker. Çünkü Gök Tursun'a bu isim, yüzü gözü dayaktan mos mor olduğu için verilmiştir.
Halk hikâyelerine, destanlara ve efsanelere de yer verilen romanda 'Altı Adam ve Yedincisi' isimli bir Gürcü hikâyesinden bahsedilmektedir. Abdias'ın kilisede müzik dinlerken aklına gelen bu hikâyede, Gürcülerin SSCB rejimini kuruluşuna karşı çıkmaları anlatılmaktadır.
Romanın bir başka yerinde de eski bir Kırgız inancına yer verilmektedir. Boston ve Ernazar'ın yeni otlak bulmak için geçmek zorunda oldukları Ala-Mengü dağında okudukları 'Geçit duası' da bir efsaneye dayanır. Bu efsaneye göre eskiden Ala-Mengü dağını aşan çobanlar soğuktan korunmak için bir 'Geçit duası' okurlar. Ala-Mengü dağında bu duayı okuyan Boston ve Ernazar Gök Tengri'ye şöyle seslenirler:
"Ey Gök Tengri! Ey bu soğuk göklerin Tengrisi! Buzlu geçidi aşarken yolumuzu açık tut! Yardımını esirgeme!
Sürülerimizi ölüm kargaşasına düşürme! Onların yerine havada uçan kara kargayı al!
Çocuklarımızı soğuktan öldürme! Onların yerine havada uçan guguk kuşunu al!
Eyerlerimizin kolonlarını iyice sıkacağız, öküzlerimizin sırtına semerleri sıkıca bağlayacağız ve sonra yüzümüzü sana döndüreceğiz.
Yolumuza engel çıkarma ey Tengri! Geçiti aşmamıza, yeşil otlaklara, serin sulara ulaşmamıza yardım et. Bizi öldürme. Canımız yerine bu duamızı kabul et, ey Tengri!.." (s. 298)
Aytmatov'un, insan geçmişinden koparak yaşayamaz, fikrini romanına işlediği görülmektedir. Ayrıca, eski destan geleneğini ve halk kültürünü de romanına başarılı bir şekilde yansıttığı da söylenebilir.
5. Müzik:
Tabiat dengesinin bozulduğu, kötülüklerin etkili olduğu bir dünyada musikinin ahengine kulak vermek anlamlı olsa gerek. Roman kahramanı Abdias'ın kilisede dinlediği konser, hem çevreye ahenk özlemini hem de dinin kendini hissettirmesini, inanmaya olan ihtiyacı sembolize eder. Kilisede dinlenen müzikte bir ahenk vardır. Dışarıda ise ihtiraslar, düşmanlıklar, kötülükler, dinsizlik, uyuşturucu kaçakçılığı, kısaca bir dengesizlikler yığını... Müziğin ahengi romanda ayrı bir mesajı yüklenir. Konserin bitmesini istemeyen Abdias, dışarıdaki dengesiz hayata yeniden başlamaktan korkar. Abdias'ın bu korkusu çağımız insanının kaygısını da ifade etmesi açısından önemlidir. Romanda bu düşüncelerin yansımasını bulmak mümkündür:
"Bu ilahiler hayatın çığlığı idi. Kaderini iyice yönetmek, dünyanın engin alanlarında bir dayanak noktası bulmak ihtiyacındaydı insanoğlu. Bu evrende Tanrı'dan başka güçlerin bulunabileceğini ümit etmek gibi feci bir yanılgının çığlığı. Çok büyük bir yanılgı. Çünkü insanın kendini Yüce Tanrı'ya duyurma arzusu da büyüktür. İnsan, imanı açıklamak, tövbekar olduğunu bildirmek için ne enerjiler harcamış, ne kadar çok düşünmüştür. (...) Tanrı bu korocuları 'bir'miş gibi bütünleştiriyordu. Sonra bizi kendimizden ve alemden kurtarmak, var olmanın güzelliğini ve anlamını duyurmak, harikulade güzel düzeninde sevgiyi buldurmak için yapıyordu bunu." (s. 65) "Bu saf ruhun beyaz yelkenleriyle donatılmış kilise ezgileri gemisi ile varlık okyanusunun sonsuzluğuna açılan benim için, bu hikâyenin sonu yedi adamın bir ağızdan söyledikleri o şarkıların derin anlamına, hepsinin aynı dinden oluşlarına çok uygun düşmektedir. İnsan kendinden önemli bir şey keşfederse huzura kavuşuyor ve ruhu aydınlanıyor." (s. 77)
'Altı Adam ve Yedincisi' hikâyesinde vatanlarından ayrılmak zorunda kalan Gürcülerin hazin hikâyesi anlatılmaktadır. Kahramanlar vatanlarında geçirecekleri son geceyi şarkılarla geçirmek isterler; aralarındaki ajan da onlara "içtenlikle bütün kalbiyle" eşlik eder. "Çünkü şarkılar herkes içindi. Bunda kıralın, sokaktaki basit adamdan daha fazla hakkı yoktu. Şarkı söyle, oyna neşelen, istersen kendini kaygılara bırak ve ağla! Hayatta olduğun süre insanî olan her şey elinin altındadır: Kalbin çarparak beklediğin ve seni terk eden kadın, verdiği acılar yüzünden son şarkını dinlettikten sonra ölmek isteyişin... Henüz küçük bir çocukken annenin şefkatli okşayışı, babanın ölümü, dostların kanlı bir dövüşe girişmesi.. Temiz ve içten bir anlatımla ruhunu açtığın ilahlar.. Tabiatın sırrı ve seni hiç terk etmeyen ölüm ve öldükten sonra da onun seni terk etmeyişi.. Her şey, her şey şarkılardadır." (s. 74)
Girdikleri savaşı kaybetmiş olsalar da sevgilinin şerefi için, 'hiç' olmamak için savaşmışlardı. Şimdi ise vatanlarından ayrılmak zorundaydılar ve "Hayat, bütün hiçliklerden daha kuvvetlidir ve dünyada ondan daha kutsal bir şey yoktur. İşte bunun için insan öldürülemez, bunun için öldürmemek zorundayız. Ama düşman gelip senin toprağını işgal etmişse, dövüşülür, savaşılır. Ve, sevgilinin şerefi de insanın anavatanı gibi korunmalıdır. Ayrılık acısı taşınamayacak kadar ağırdır, omuzlarına çöken bir dağ gibidir. Çünkü o sevgili olmadan güzellik yoktur, renkler yoktur, ışık, neşe ve gelecek gün yoktur.. İşte bunlardır şarkılar. İnsan bütün şarkıların içeriğini sayıp dökemez." (s. 74) Bunun için de "son bir şarkı daha" diyorlardı, ama son olması gereken o şarkı biter bitmez bir yenisine başlıyorlardı. Tekrar birbirlerine sokuluyor, gözlerini yere dikiyor, düşünceli olduklarını belli eden ve yer yarıklarından çıkan gürlemeler gibi gür sesleriyle söylüyor, söylüyorlardı." (s. 75)
Aytmatov, çok uzak bir gelecekte de olsa bu ilahî müzikleri dinleyecek, dinlemeyi arzu edecek insanın kalmayacağının farkındadır, bunun için de Abdias'a şunları düşündürür:
"Çok uzak bir gelecekte, bu ilahileri dinleyecek kişi ya da kişiler, yeryüzünde yegâne düşünen varlık olan insanların ne kadar çelişkili, nasıl hem dahi hem kurban ya da şehit olduklarını anlayabileceklerdir. Koroyu dinlerken bunu düşünmekten ve bu düşünceye inanmaktan büyük bir zevk alıyordum.
Hayat, ölüm, aşk, merhamet ve özlem.. müzikte duyulabilir. Çünkü müzik sayesinde, bilinç sahibi olduğumuzdan beri ve tarihimiz boyunca elde etmek için mücadele verdiğimiz hürriyetin en yüksek derecesine ulaşma imkânı verilmiştir bize. Hürriyetin bu yüksek derecesine başka hiçbir şeyle ulaşamayız. Her yüzyıla özgü dogmaların ötesinde sürekli olarak geleceğe uzanan ve ulaşan tek şey müziktir... Kelimelerle ifade edemediğinizi onun duyurabilmesi de bundandır." (s. 78)
Ayrıca, romanın kahramanı Abdias müzik eğitimi almıştır; müzikten, bilhassa dinî musikiden hoşlanır. Abdias'ın babası ise "kilise ilahilerini çok sever, onları dinlerken heyecanlanır ve ağlar. (...) Bu 'ruh dökümanı' dediği metni genç Abdias'a yüksek sesle okutarak dinlemekten çok hoşlanırdı. Küçük Abdias da bunu, daha çok eski piyanonun başında, ikonaların yanında, ayakta durarak ve her kelimesini berrak çocuk sesiyle heceleyerek okurdu." (s. 196)
Cengiz Aytmatov'un diğer romanlarından Gün Olur Asra Bedel ve Toprak Ana'da da müziğe verilen önemi görmek mümkündür. Bu geleneksel müziktir. Yani türküler ve şarkılardır.
Gün Olur Asra Bedel'de anlatılan Raymalı Ağa efsanesinde geçen Raymalı Ağa ile Begimay'ın aşk hikâyesinde bu kişiler birbiriyle türküler vasıtasıyla konuşur ve sevgilerini ifade ederler. Bu efsanede, Begimay ile evlenmesini istemeyen küçük kardeşi Abdilhan'a Raymalı Ağa şu türküyü söyler:
"Gece biterken son karanlığını da alıp götürür,
Güneş doğar, gündüz olur yeniden,
Ama benim ışığım yok artık, hiç olmayacak,
Sen söndürdün güneşimi, içi kara mutsuz kardeşim
Abdilhan!
Beni ömrümün kışında Tanrı'nın lûtfettiği
O aşktan mahrum ettin diye övünme, sevinme!
Yüreğimin son atışına, son nefesine kadar duyacağım
mutluluğu,
Sen ne bilirsin, ne anlarsın Abdilhan"
diye devam eden bu türküde sevdiğine kavuşamamanın acısı, hüznü vardır. Pek çok türkünün kaynağı da ayrılık acısı değil midir? Bunun farkında olan Aytmatov, sık sık halk kültürünün en önemli unsurlarından olan türküleri eserlerinde kullanır. Yine Toprak Ana'da da türkülerin yer aldığını görürüz. Romanda Tolunay, oğlu Caynak'ın türkü söylediğini duyunca kendi kendine şunları söyler:
"Sesler arasında oğlum Caynak'ın sesini tanıdım. Akordiyon da çalıyordu. Onun sesini duyunca, 'söyle oğlum,' dedim kendi kendime, 'gençken, bildiğin bütün türküleri söyle. Türküler yüreğini arıtır adamın, insanları birbirine yaklaştırır. Bir gün bu türküleri duyarsın da onları söylerken yanında kimler vardı, hepsini anımsarsın."
Görüldüğü üzere Aytmatov, romanlarında müzik unsurunu kullanmaktadır. Bu, Dişi Kurdun Rüyaları'nda dinî musiki olurken, Gün Olur Asra Bedel ve Toprak Ana gibi romanlarında halk müziği halinde görünmektedir.
6. Rejim:
Cengiz Aytmatov'un eserlerinde rejime muhalif bir radikal havası sezilmez. O, bizdeki Tanzimat nesli gibidir. Rejimi eleştirir, fakat onun yıkılması konusunda uç girişimlerde bulunmaz. Onun eleştirileri yıkıcı olmaktan çok, yapıcı olmaya yöneliktir. Aytmatov'un rejim hakkındaki eleştirilerini bir kaç noktada toplamak mümkündür.
Aytmatov, Dişi Kurdun Rüyaları'nda çevre-rejim, din-rejim, ekonomi-rejim ve kültür-rejim ilişkilerine temas eder ve rejimin bu konular karşısındaki tavrını "hiçbir ard niyet olmadan" (s. 288) eleştirir.
a) Çevre-Rejim: Yazar, tabiat dengesinin bozulmasında idarenin mecbur kalarak hayvan avına izin vermesinin rol oynadığını söyler. Bu işi yapanların kötü insanlar olmasından dolayı menfi sonuçlar ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla okuyucu ister istemez rejime değil, bu insanlara kızabilir ancak. Bütün yapılanlar "büyük şeflerin" izniyle ve "resmî görüş" öyle istediği için yerine getirilmiştir yazara göre. Bu yüzden roman boyunca rejimin çevre politikasının ciddi anlamda eleştirildiğini pek göremeyiz.
b) Din-Rejim: 'Din bir afyondur.' anlayışıyla hareket eden SSCB idaresi, diğer Türk topluluklarına olduğu gibi müslüman Kırgız-Türk halkına da ateizm üzerine konferanslar verdirmiştir. Bu konferansların sonuçları da az çok toplum üzerinde görülmüştür. Bu sebeple romanda bu insanların temsilcilerini görmemiz mümkün olur. Bos, Abdias'ın çevresindekileri dine davet etmeye çalışması üzerine ona şu sözleri söyler:
"Tanrı ile manrı ile işimiz yok bizim; ne sanıyorsun sen kendini? Biz sadece hükümetin emirlerini yerine getiriyoruz. Ve senin gibi bir papaz bozuntusu da hükümet planını bozmaya kalkışıyor. Sürüngenin birisin, bir halk düşmanısın sen. Halk ve devlet düşmanı. Senin gibi hainlere dünyada yer yok. 'Bizimle olmayan bize düşmandır.' Stalin söyledi bunu." (s. 231)
Bos'un bu sözleri rejimin din anlayışını yansıtması bakımından önem arz eder. Bu sözleriyle Bos, rejim ile dinsizlik arasında bir ilgi kurmaktadır.
Sovyet rejimi, dini insanlar için önemsiz hale getirmeye çalışmıştır. Yukarıda din konusunda bahsettiğimiz Boston ve Ernazar arasında geçen şu konuşma bu açıdan dikkate değerdir.
Boston ve Ernazar "Eskiden, Ala-Mengü'yü aşan çobanlar(ın) soğuktan korunmak için" okudukları "Geçit duası"nda Gök Tengri'ye şöyle dua ederler:
"Ey Gök Tengri! Ey bu soğuk göklerin Tengrisi! Buzlu geçidi aşarken yolumuzu açık tut! Yardımını esirgeme!
Sürülerimizi ölüm kargaşasına düşürme! Onların yerine havada uçan kara kargayı al!
Çocuklarımızı soğuktan öldürme! Onların yerine havada uçan guguk kuşunu al!
Eyerlerimizin kolonlarını iyice sıkacağız, öküzlerimizin sırtına semerleri sıkıca bağlayacağız ve sonra yüzümüzü sana döndüreceğiz.
Yolumuza engel çıkarma ey Tengri! Geçiti aşmamıza, yeşil otlaklara, serin sulara ulaşmamıza yardım et. Bizi öldürme. Canımız yerine bu duamızı kabul et, ey Tengri!.." (s. 298)
Boston, duanın geri kalan kısmını unutmuştur. Duayı unutan Boston'a karşı Ernazar'ın tavrı Sovyet rejiminin dine bakışını gösterir:
"Boş ver! Zamanımızda bu tür dualara kimsenin aldırdığı yok. Okulda bize bunların gericilik olduğunu, cehalet devrine ait şeyler olduğunu öğrettiler. Şimdi insanlar uzayda geziyor." (s. 299)
Rejim, körpe dimağları yanlış alana şartlandırmıştır. Abdias'ın uyuşturucu kaçakçılarıyla gittiği yerde dini anlatmaya ve beraberindekileri kötü yoldan alıkoymaya çalışması üzerine çocuk yaştaki Petruha Abdias'a şunları söyler:
"Cesaretimizi kırmaya çalışma. Bizim için para herşeyden önce gelir! Lenka, söyle şuna, sen Tanrı'yı mı istiyorsun, parayı mı?
-Parayı! dedi Lenka." (s. 119)
Bunun üzerine Abdias kurtlardan bile korkan Lenka'nın Tanrı karşısında parayı tercih etmesini 'normal' bulur. Çünkü "kötünün gücü çok daha büyüktü, körpe dimağlara yanlış olanı daha kolay kabul ettirebiliyordu, o kadar ki, karanlıktan korkan bu küçük çocuğa bile, paranın onu Tanrı'dan daha çok ilgilendirdiğini söyletebiliyordu. Oysa Tanrı burada doğru ve yaşamağa değer bir hayatın sembolü gibi anlaşılmalıydı." (s. 120) der, Abdias. Rejimin uyguladığı propoganda sistemiyle manevî değerlerini kaybeden genç nesil onun yerine başka bir şeyi, yani parayı yerleştirmiştir.
c) Rejim-Ekonomi: Devletlerin ayakta kalabilmeleri için ekonomik bağımsızlıklarına kavuşmuş olması gerekir. Sovyetler Birliği devletçi bir ekonomik yapıya sahiptir. Gün Olur Asra Bedel romanında olaylar arasındaki bağlantıyı sağlayan tren ile ilgili bölüm kadar olmasa da Dişi Kurdun Rüyaları'nda da tren önemli bir görevi üstlenir. Roman boyunca tren Rus rejiminin ve devletçiliğinin bir sembolü gibidir. Uçsuz-bucaksız topraklarda ekonominin canlı kalması trenler sayesinde mümkün olabilir ancak. Cengiz Aytmatov da bunun farkındadır ve teknik bir unsur olarak romanlarında sürekli olarak treni laite-motif olarak kullanır.
Trenler Sovyetler Birliği'nin ekonomisinin gelişmesini ve ulaşımını sağlamasının yanısıra toplumun çökmesini sağlayacak uyuşturucu gibi maddelerin de taşınmasında büyük rol oynar. Dişi Kurdun Rüyaları'nda uyuşturucu kaçakçıları trenler sayesinde bu işi yapabilirler. Çünkü uyuşturucu kaçakçılarının gizlenmesi için trenler biçilmiş kaftandır adeta.
Aytmatov, ziraat ve hayvancılık alanında uzmanlık yapmıştır. Ayrıca çobanların hayatlarını da çok iyi bilmektedir. Gerek rejime yaptığı eleştirilerde, gerekse çobanların hayatlarını esere yansıtmada bunun için başarılıdır. Yazar, çok iyi bildiği bu konuyu merkez alarak romanında rejimi ekonomik yönden eleştirir; bunu da özellikle romanın üçüncü bölümünde ekonomiye ve çobanların hayatlarına yer vererek yapar. Boston ve Ernazar, sistemin ekonomik yapısını eleştirirken karşılarında Bazarbay ve rejimin diğer temsilcilerini bulurlar. Boston ve Ernazar, devletin önündeki ekonomik tıkanıklığı açmaya çalışan iki başarılı kişidir; diğerleri ise devletçilikten yanadırlar veya menfaatleri uğruna böyle davranmayı tercih etmektedirler.
Tembel ve asalak tipli insanlar bütün gayretiyle çalışan insanlara bir yüktür. Romanda pek çalışmayan şehirlilerin yükünü köylüler çeker. Yazarın bu konudaki görüşlerini Boston'un ağzından öğreniriz. Rejimin adamı Koçkorbay, "toprak yalnız halka aittir" derken Boston "benim ağılım bana ait değil de, halka ait ise gelsin, benim yerime işleri halk yapsın." diye karşılık verir. Boston, bütün bunları söylerken rahattır, çünkü o, rejimin takdir ettiği başarılı bir çobandır ve gün geçtikçe rejime kâr üstüne kâr getirmektedir. Böylesine başarı kaydeden Boston bir başka eleştirisinde "toprak herkese ait ise, kimseye değil anlamına geliyor, o zaman da herkes alıyor ve anlaşmazlıklar sürüp gidiyor." der ve bu anlayışıyla rejimin toprak politikasın kabul etmez. O, hep itiraz eder. Romanın şu satırlarında Boston'un itirazlarının yoğunlaştığını görürüz:
"Belki... Hayır, belki değil, kesindi, kaçınılmazdı bu. İşçi kolları sisteminin ve aile tipi işletmelerin sözkonusu edilmesinden çok önce, Boston bu konuda bir çeşit öncülük etmişti. Her fırsatta, kendi çobanlarının sürekli olarak ve kendilerininmiş gibi bağlanacağı parsellere sahip olmaları gerektiği fikrini ısrarla savunmuştu. Hiçbir ard niyet olmadan ileri sürdüğü bu basit görüş, konformisleri çileden çıkarmaya yetiyordu. Boston, yaz mevsiminde, dağlarda, sorumluluğu sovhoz kâhyasına değil kendisine ait olacak yaylaklar, otlaklar istiyordu. Burası yalnız onun ve çobanlarının olacaktı. Çünkü, beklenmedik güçlükleri, meseleleri halledecek olan kişi kâhya değil, kendisiydi. Her yaz ayrı bir meraya götürmük istemiyordu koyunlarını. Her zaman kendisinin kullanacağı, başkalarının yararlanamayacağı otlakları olsun istiyordu. Ona bu izni, bu imkânı verirlerse, o zaman görsünlerdi üretimdeki artışı. Üretim yüz misli artardı ve devletin anonim topraklarda insan bir ortakçıdan, bir yancıdan farksız oluyor, bir sonraki sonbaharda nereye gideceğini, hayvanlarını nereye götüreceğini bilemiyordu.
Bu meseleyi her ortaya atışında, herkes onu önce pek hatırlı bulur, meraların bölüşülmesinin, aynı kişilerin kullanımında kalmasının daha rasyonel, daha çok gelir sağlayıcı olacağını, kendilerini kendi meralarında hissedecek çobanların ve ailelerinin işe daha gönülden sarılacaklarını kabul ederlerdi. Ama bu işin olmaması için politikacı bir ekonomistin, bir yardakçının, bu işin sosyalizmin yüce prensipleriyle bağdaşamayacağını, bu konuda şüphesi olduğunu söylemesi yetiyordu. O zaman da meslekdaşları hemen geriye çark eder, sosyalizmden sapma suçlamasından korkarak, birçok tutarsız karşı görüş atarlardı ortaya. Fakat Boston Urkunçiev, her toplantıda, bunun bir zaruret olduğunu bıkıp usanmadan, inatla söylerdi. Toplantıya katılanlar arasında öğrenim görmemiş olan yalnız o idi. Onu alaylı tebessümlerle, ama aslında içlerinden biraz da gıpta ederek dinlerlerdi. Çünkü bu şanslı adamın işini kaybetmek, mesleğinde başarısızlığa düşmek korkusu yoktu. Onun için düşüncelerini rahatça söyleyebilirdi. Sonuçta, teorik açıdan ve sistemli şekilde onun teklifleri reddedilir, sözde fikirleri çürütülürdü. Bu konuda, yani Boston'un fikirlerini çürütmede en çok gayretkeşlik gösteren kişi de hücrenin sekreteri Koçkorbay idi. Birçokları gibi Koçkorbay da partinin mahallî okulundan diplomalı bir 'kocabaş' idi. Boston'la aralarındaki gerginlik artık komik bir hal almış bulunuyordu. Parti toplantılarına Koçkorbay(ev)'in başkanlık ettiği günden beri çoban Boston onun, gerçekten iddia ettiği gibi bir sözde bilgiç mi, yoksa bir çıkar için mi öyle göründüğünü bir türlü anlayamıyordu. Yumurta gibi şişik, tüysüz ve kırmızı yanaklarıyla bu adam, daha çok bir hadım gibiydi. Yakasında, kimbilir ne zamandan beri hiç değiştirmediği bir kıravat, koltuğunda da bir dosya bulunur, her zaman telaşlı, endişeli görünürdü (bitip tükenmeyen işlerin içinde boğuluyormuş görünürdü). Koşar gibi hızlı konuşurdu. Ağzından çıkan kelimeler, gazeteden okuduğu kelimelerdi, aynı cümleleri tekrarlardı. Boston bazen kendi kendine 'Bu adam rüyalarını da mı kopya ediyor yoksa?' diye düşünürdü.
Çekişmeleri hemen hemen her zaman aynı kelimelerle olurdu. Yüksek bir kürsüden konuşan Koçkorbayev:
-Yoldaş Urkunçiev, derdi, artık anlamış olmanız gerekir ki bizde topraklar kişilerin değil, halkın malıdır. Anayasada böyle yazılıdır. Toprak yalnız halka aittir. Ama siz, her şeyin size verilmesini istiyorsunuz: Kış ve yaz meralarının, ağılların, çayırların özel mülkünüz, malınız olmasını istiyorsunuz. Sosyalizm ilkelerine tamamen aykırı olan bir şeyi kabul edemeyiz. Bizi ne büyük bir hataya sürüklediğinizi anlıyor musunuz?
-Ben hiç kimseyi hiç bir yere sürüklemiyorum. Benim ağılım bana ait değil de halka ait ise, gelsin, benim yerime işleri halk yapsın. Nasıl yapacağını görmek isterdim doğrusu. Yaptığım işin sahibi ben değilsem, herhalde bir başkası sahip olmalı.
-Sahibi halktır yoldaş Urkunçiev. Kaç kere tekrarladı, iktidarın tek sahibi Sovyet halkıdır.
-Halk mı? Peki sana göre ben neyim? Ben halktan biri isem, niçin hiçbir gücüm, hiçbir şeyim olmadığını anlayamıyorum. Sen gençsin, okumuşsun, birçok şey öğrenmişsin, ama nasıl oluyor da, ben, bana anlattıklarından hiçbir şey anlamıyorum?
-Tabiî, tabiî, benim ne yapmam gerektiğini siz yöneticiler benden iyi bilirsiniz! Ama maalesef, koyunlarla uğraşan yine de benden başkası değil. Beni, halkı bir tehdit aracı gibi kullanarak korkutamaz, susturamazsınız. Eğer tek hakem halk ise, ben buna karşı değilim. Ama halkın da iyi düşünmesi gerek. Sürülerimiz yıldan yıla artıyor. Şimdiden sadece küçükbaş hayvanların sayısı kırk bine ulaştı. Birkaç yıl önce bu kadar artacağına kimse inanmazdı. Ama aynı zamanda otlaklar küçüldü, yün üretme planı ise büyüdü. Bugüne kadar hayvan başına 3,7 kg. yün elde ediyordum. Hepiniz biliyorsunuz, yirmi yıl önce 2 kg. yün alıyorduk. Bu kadar zamanda, hayvan başına 1,7 kg. yün artışı sağladım. Nasıl bir emekle, nasıl bir çaba ile oldu bu! Bu sene bu mikdarı 500 gram daha arttırdılar. Nasıl elde ederim bunu? Sihirbaz mıyım ben? Plan hedeflerine ulaşmazsam, adamlarım prim alamayacaklar. Hepsinin geçindirmek, beslemek zorunda oldukları aileleri var. Bu şartlar altında kendilerini tüketmeleri neye yarar? Her ağılın şefi, diğerinin otlaklarına akbabalar gibi üşüşürse üretim nasıl artar? Toprak herkese ait ise, kimseye ait değil anlamına geliyor, o zaman da herkes alıyor ve anlaşmazlıklar sürüp gidiyor. Bu arada sen, parti sekreteri olarak, bu işleri düzeltmek için parmağını bile oynatmıyorsun. Senin yüzünden de müdür, elleri kolları bağlı kalıyor! Beni kör mü sanıyorsun!
-Benim çalışmalarıma yalnız komite karışır ve komite de senin tehlikeli reformlarına hiç izin vermez yoldaş Urkunçiev!
Ve tartışma böylece düğümlenip kalıyordu..." (s. 288-291)
Biraz uzunca olan bu alıntıda Aytmatov'un sistemi başarılı bir çobana ekonomik yönden eleştirttiğini görmekteyiz. Yazarın rejimin ekonomi politikasını eleştirmek için yansıtıcı karakter olarak Boston gibi rejimin başarısı için mücadele etmiş bir çoban olan Boston’u seçmesi dikkat çekicidir. Aslında burada konuşan Boston değil Aytmatov’dur.
d) Kırgız Kültürü-Rejim: Boston ve Ernazar geçmiş inançlardan gelen 'Geçit duası'nı yaparken birden Ernazar'ın ağzından sistemin yapısı hakkında şu sözler dökülür:
"Okulda bize bunların gericilik olduğunu, cehalet devrine ait şeyler olduğunu öğrettiler."
Bu cümleyi Ernazar'a söyleten yazar, geleneklerine bağlıdır. Aynı şekilde olumlu bir tip olan Boston da geleneklerine bağlıdır. Bu sebeple boston Ernazar'a "Onların gelenekleri onlara, bizim törelerimiz bize aittir." (s. 299) der.
Bu konuşmanın devamında ise, geleneklerine uygun isimler koyan halkın isimleri Ruslar tarafından zoraki değiştirildiği ifade edilir. Bu sefer Ernazar Boston'a şunları söyler:
"Çocuklarımıza da iyi adlar vermiyormuşuz. Sözde, yeni doğanlara verilecek isimler için bir 'Yeni isimler listesi' varmış. Yukarıdakiler onaylamış bu listeyi. Bizim ananelerimize uygun isimler yerine bunları vermeliymişiz çocuklarımıza." (s. 299)

 


  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    984279 Ziyaretçi