KIRGIZ KÜLTÜRÜNÜN BEYAZ GEMİ ROMANINA YANSIMALARI-SEDA AKDOĞAN

 

 

Seda Akdoğan’ın kaleminden

Cengiz Aytmatov



Kırgız Kültürünün Beyaz Gemi

Romanına Yansımaları

Seda Akdoğan


Cengiz Aytmatov, milletinin tarih içinde kazandığı değerleri, acıları, kahramanlıkları tecrübeleri yazıya döküp ölümsüleştirerek, halkının içine düştüğü zor durumları eserinde en güzel şekilde anlatarak ve onların çözümlerine dair ipuçları göstererek ülkesinin sosyal, kültürel, ahlaki, edebi yani bütün maddi ve manevi zenginliğini yansıtmış, eserlerinde kendi ifadesiyle “tipik insan”ı ortaya koymaya çalışmış bir yazardır. Eserlerini, kültürünün temelini oluşturan, milli hafızaya ait efsane, destan, masal, hikaye ve türkülerden, bu türkülerin meydana geliş şekillerinden ve ardındaki hikayelerden beslenerek ortaya koymuştur. Bunun amacı; Kırgız Türk kültürünü, psikolojisiyle, duyuş ve anlayış tarzıyla, tüm çeşitliliğiyle, o kültürü bina edenlerin evlatlarına yeniden hatırlatmaya çalışmaktır. Bu nedenle, Aytmatov’un Kırgız kültürüyle birebir örtüşen edebi ürünleri, birçok dile çevrilerek, Kırgız edebiyatının yanında Dünya edebiyatı içindede anılan bir yazar olmasını sağlamıştır.
Aytmatov’un romanları arasında özel bir yeri olan “Beyaz Gemi”de geleneksel unsurlar, kahramanların günlük hayatlarındaki tercihlerinde, birbirleriyle olan iletişimlerinde belirgin olarak görülürken; inançlarını kaybetmeye yüz tutmuş bir kuşakla, bunu korumaya çalışıp hayatlarını geleneklerle sürdürmeye devam eden diğer kuşak arasındaki farklar ve çatışmalar, küçük bir çocuğun gözünden dile getirilir.
Romanın başkişisi olan adsız çocuğun, dedesi Mümin çevresindekilere davranışları, yardımları ve geleneklere bağlılığı ile romanda özellikle öne çıkarılmış, örnek bir Kırgız büyüğüdür. Mümin’in yardımseverliği, memnun etme çabası ve güler yüzü tanısın, tanımasın, herkese karşıdır. Becerikliliği ve yardımseverliğiyle etrafındaki insanların sevgisini kazanmış olduğundan dolayı kendisine “Hamarat” lakabı verilmiştir. Eserde fiziki bakımdan ördek gagasına benzeyen, yumuşak, kemiksiz bir buruna, çenesinde sakal yerine iki, üç kıla –Sakalının olmayışı gülünç bulunur.- ve ufak tefek bir çocuk şeklinde tasvir edelir.
Mümin bir Kırgız büyüğünde olması gereken bütün bu özellikleri taşırken, damadı Urazkul ona başta karakter olmak üzere zıddır.Orman işletmesinde çalışan Urazkul, kendi kültürünün geleneklerine yabancılaşmış,tembel,zamanının çoğunu içki içerek geçiren,çevresindekilere karşı son derece kabave anlayışsız davranan biridir.Mümin’in kızı Büke ile olan evliliğinden çocuk sahibi olamamasından dolayı,Büke’ye hakaret ve
Bu iki zıt karakterin hayatlarını, davranışlarını, görüşlerini, iletişimlerini geleneklerin ne kadar etkilediği net olarak görülürken, romanda Urazkul ve Mümin yoluyla anlatılan kuşaklar arasındaki zaman, anlayış ve yaşayış farkının bu denli çok olması da şaşırtıcıdır. Bu fark romandaki diğer kahramanların kıyafetleri, yeme içme alışkanlıklarının geleneksel özellikler taşımasıyla daha da vurgulanır. Mümin keçe Kırgız kalpağı ve Kırgız çizmelerini tercih edip, orman işletmesinin resmi şapkasını giymeye utanırken Urazkul’un orman işletmesinin resmi kıyafetinin basit bir taklidini giymesi, bu çelişkiye örnek teşkil eder.

(arkadaşımız Seda Akdoğan (sağda) ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’la)
Kırgız kültürü, romanda masal ve destan unsurlarıyla beraber verilmiştir.Mümin tarafından anlatılan hikayeler bu unsurlar etrafında şekillenir.Özellikle’Maral Ana Efsanesi’ şimdiki adı “yenisey” efsanesinin geçtiği dönemde ise “Enesay” adındaki bir ırmak kıyısında geçer. Kırgızcada “ene” anne, “say” ırmak anlamındadır. Yenisey kıyısında yaşayan halklar arasında bir Kırgız boyu da vardır. Birbirleriyle sürekli savaş halindeyken olağanüstü bir olay meydana gelip, Tayga’da “büyük bir felaket geliyor” diye öten ilginç bir kuş belirir. Bu kuşun kehaneti Kırgızların büyük bir önderi olan Bahadır Külçe’nin ölmesiyle başlar ve Han’ın yıllar sonra adının anılması için bir anıt dikilir. Kırgızlar iki gün yas tutar, üçüncü gün ise cenazeyi kıyı boyunca taşıyarak Bahadır Han’ın ruhunun bu ırmağa veda etmesine izin verirler. İnançlara göre , Han’ın ruhu son kez ırmağa Enesay türküsünü söyler.
Senden geniş ırmak mı var, Enesay?
Senden daha güzel toprak mı var , Enesay?
Senden daha derin keder mi olur, Enesay?
Senden daha özgür hayat mı olur, Enesay?

Olmaz senden geniş ırmaklar, Enesay; olamaz.
Senden daha güzel ana toprak, Enesay, olamaz.
Bir keder senden derin, Enesay, olamaz bir hayat senden daha özgür, Enesay.
Bahadır Han’ın toprağa verileceği gün, bütün soyun çadırları kıyı boyunca dizilip her aile çadırın kapısında tabutu karşılayarak önderleriyle vedalaşır, beyaz bayrağı yere indirilir. Han’ın ardından ise herkes onu mezarına kadar uğurlar. Tören günü Han’ın çadırından tepesinde atkuyruğu ile asılı boncuklar, tüm savaş takımları, kalkan ve mızrağı dışarı çıkarılır. At ise yas örtüsü ile örtülür. Borazancılar savaş borazanlarını öttürmeye, davulcular davullarını çalmaya başlar. Ağıtçı kadınlar ağlaşır, kurban edilecek dokuzar kısrak, öküz, dana ve koyun hazırlanır. Bölgede büyük önderlerin ölüm günlerinde komşu komşuya saldırmaz ama düşman bu geleneği bozup Kırgızları hazırlıksız yakalayarak, bir kişiyi bile canlı bırakmaz. Fakat ormana oynamak için giden bir kız ve bir erkek çocuğu fark etmezler, çocuklar köye geldiklerinde manzarayı görüp ağlayarak düşman ordularının arkasındaki toz bulutunu takip edip, o düşman kavminin köyüne kadar giderler. Çocukların kim olduğunu anlayan düşman, onları öldürmesi için yaşlı bir kadını görevlendirir ve kadın çocukları öldüreceği sırada, karşısına ”Maral Ana”(Geyik Ana) çıkar. Kadından çocukları onlara annelik yapmak için ister. Kadının Geyik Ana’ya insanlar hakkında yaptığı tüm uyarılara rağmen o çocukları, ölen yavrularının yerine koyan Geyik Ana onları çok uzakta bulunan Issık Gölünün kıyısına getirir. Zamanla büyüyen çocuklar karı-koca olurlar ve kadının ilk bebeğinin sancısından korkan kocası Maral Ana’ya seslenir, ardından duyduğu çıngırak sesiyle beraber ‘Geyik Ana’nın boynuzlarına asılı bembeyaz huş ağacından yapılı bir beşik getirdiğini anlar. İşte o günden sonra Issık Gölünde bebeklerin beşiklerine birer gümüş çıngırak konması bir gelenek halini almıştır. Geyik Ana’nın beşik getirmesinin ardından çocuklara ilk oğullarından sonra yedi kız ve yedi oğullarının olacağını müjdeler ve ilk oğluna Buğu Bey adını koyar. Buğulular çadırlarının kapılarına renkli iplerle geyik resmi işlerler ve Geyik Ana’yı kutsal bilirler. Bir gün bu saygı zengin bir Buğulunun ölümüyle son bulur. Zengin adamın kibirli oğulları o güne kadar hiç kimsenin yapmadığı kadar üstün bir cenaze töreni yapmak için, bir maral avlattırıp, babalarının mezarına maralın boynuzlarını asarlar. O günün ardından her ölünün mezarına maral çatalı asmak adet olur. Maralların soyu tükenene kadar, onları avlamaya devam ederler. Maral Ana ise onlara çok gücenir ve Issık Gölü kıyılarına bir daha gelmemek üzere orayı terk eder.

Bu efsanede de Kırgız adetlerini gözlemleyebiliriz:
Bahadır Han’ın cenaze töreninde gelenekselleşmiş olan Kırgız inançlarına ait birçok örnek vardır. Her ailenin cenaze ile çadırlarının önünde tek tek vedalaşması, beyaz bayrakların yere indirilmesi, Han’ın ırmakla vedalaşması için yapılan küçük tören ve onun savaş takımlarının ve at kuyruğuna asılmış boncukların çadırdan çıkarılması, Han’ın adına dikili taş yaptırılması ve onun atının yas örtüsüyle örtülmesi, davulların ve savaş borazanlarının çalınması, dokuzar koyun, kısrak, öküz, dananın kurban edilmek istenmesi, bize adetlerin ne denli ön planda olduğunu gösterir. Efsanede yer alan Maral Ana’nın getirdiği beşikte asılı olan gümüş çan ise bir efsanenin nasıl bir adet meydana getirdiğini ortaya koymaktadır. Geyik(Maral) motifine yüklenen kutsallık Kırgızların doğa ile olan münasebetlerinin bir göstergesi olup Bahadır Han’ın cenazesinin nehir ile vedalaşmasına izin verilmesi de bu kültürün doğaya oldukça önem verdiğini, geleneklerinde doğa unsurlarının yerinin azımsanmayacak kadar fazla olduğunu gösterir. Ölünün nehre vedalaşmak için türkü söyleyecek olması, türkülerin de kutsal sayıldığının bir göstergesi niteliğindedir. Romanda geçen başka bir hikayede türkülerin önemine değinilirken, onların ne denli vatan toprağı koktuğu ve türküler ile milletin ayrılmaz bütünlüğü dile getirilir.

Efsanenin ilgi çekici başka bir konusu da “Maral Ana’nın” Kırgız soyunu kurtarmasıdır. Bu efsane Kırgızların Buğu soyunun kökünün nereden geldiğini belirterek kutsallaştırılmasını ve insanları birbirlerine bağlayışını anlatır. Mümin’in bütün Buğuluları kardeşi olarak görmesi de bu fikre delil teşkil edebilir.

Kırgız kültüründe soydaşlığın ve kan bağının önemini aile içi ilişkilerde öz ve üvey başlıkları altında da inceleyebiliriz. Çocuğun öz dedi olan Mümin’in ona karşı şefkatli ve anlayışlı davranması, fakat üvey ninesinin çocuğu sahiplenmemesi ve kendinden bir parça olarak görmemesi soydaşlığın ve kan bağının öneminin aile içindeki etkinliğiyle bütünleşir. Ninenin yabancıyı istediğin kadar besle, yedir, içir, insana ondan hiçbir iyilik gelmez. “Besle kargayı oysun gözünü” cümlesi de bu hususta bir delil olarak gösterilebilir. Nine ile üvey kızı Büke’nin de arası bozuktur, hatta nine Büke’ye çocuk doğuramadığı için hakaret bile eder. Büke’nin çocuğunun olmaması nedeniyle gördüğü muamele ve doğurganlığın bir üstünlük vasfı olarak kabul edilmesi soy kavramının kültürdeki önemini belirtir.

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980465 Ziyaretçi