KİBAR AYAYDIN,ROMAN SANATINDA EVRENSELTEMALAR,YAĞMUR DERGİSİ,SAY:26-OCAK,ŞUBAT,MART 2005.

 

Roman Sanatında Evrensel Temalar / Kibar AYAYDIN
 

İnsan yaratılışı gereği sosyal bir varlıktır. Etkileşimleriyle insanlarla diyalog kurar, yeni yeni bilgiler edinerek hayatı yorumlar ve yaşar. Varlığın insanı bunalttığı anlarda insanlar bir şeylere sığınma ihtiyacı hisseder. Bu belki, bir göl kenarında suyla ışığın visali, belki de yeşilin tonlarıyla gözün şehrâyini belki de sessizliğin sesinin işitildiği bir aşiyandır. Bu duygu terennümünü bazen şiirlerde bazen de roman ve hikâye gibi edebî çeşitlerde buluruz. Bu edebî çeşitlilik sayesinde insan kendi mizacına yakın hissettiği eserlere yönelir. “Edebiyat, insanın kendindeki sonsuzluğu gerçekleştirmeye çabalamasının yollarından biri”1 gerçeğini de biz böylece müşahede etmiş oluruz. İçtimâi hayatın giriftliği içinde, insan ruhunun da birtakım deruni ahenkle tatminine ihtiyaç vardır. Hayatımızın en yoğun bölgelerinde ruhumuzun da dar bir kalıba hapsedildiği, sıkıldığı, bunaldığı kabz ve bast hâllerinin yaşandığı psikolojik hâller vardır.

Yaşadığımız hayat iyisiyle, kötüsüyle insanları harekete mecbur bırakır. Hareketin odak noktasıdır insan. İnsanı bu hareketin dinginliğine bırakacak o mûsıkîyi yakalamak sonsuz saadetin ta kendisi olacaktır.

Yaşadığımız ya da yaşamayı arzu edip de, yaşayamadığımız hayatların görüntüsüdür roman. “Roman insan muhayyilesini besleyen masal ve destan unsurlarından sonra psiko-sosyal boyutlar, felsefî derinlikler kazandı. Öteki sanat türlerinden hiçbiri roman kadar insanı bir bütün hâlinde ortaya koyamadı. Bu bir bakıma tür özelliği sayıldı.”2 Roman, ruh fırtınalarında hayal gemisinin sığındığı bir liman. Bu limanda gemiler rüya denizine doğru açılır. Ütopialar sonsuzluk özleminde hedef olur. Bacon’un Atlantis’ine seyahat eden her kişi Aldoux Huxley’in Cesur Yeni Dünya’ sına “Merhaba!” der. Her toplum rüyasına yattığı gecenin sabahında, güne yeni bir hamleyle başlamanın heyecanını yaşar. Yeni bir hülya, insan için aşk ve dinamizm demektir. Romancı hayatı kurgularken, hayatın içine doğru bir yolculuk yapar. İnsan muhayyilesinde canlanan bütün hülyaları bir bir keşfeder romancı. “Hülya, içimizde saklı iş yapma gücünün gözü açık rüyalarda geleceğe şekil verecek potansiyelin elle tutulabilecek kadar yakın, ölçülebilen zamanla hiçbir vakit ulaşılamayacak kadar uzak bir yerde tezahürüdür. Hakikatin vasfı değil, cevheridir. Hülya, tecrübe ve incelemenin varmak istediği, isbâtı hayal ettiği nihâi hedef sanatkârın kendisine has tavırla sezdiği ve hatta varlık şartlarını sisli bir tabloda gördüğü, ama bir türlü dilini öğrenemediği büyülü kâinat.” 3

Romancı hayatı gözlemler, oluşturduğu itibarî metinlerde hayatın içinden kahramanlar seçer. Her kahraman biraz da romancıyla hayat bulur. Kahramanlarını seçerken romancı yalnızdır. Kendisiyle diyalog kurar. Evrensel olan tiplerde biz bu yalnızlığın izlerini görürüz. “Yalnız insanlar, bizim görmediğimiz şeyleri görürler; dünyaya son derece duyarlı bir bakışla bakarlar. Yalnızlık, derin düşünce ve dünyadan elin eteğini çekme, ruhu inceltir, keskinleştirir. Biz ise insanlarla görüşerek, düşünmekten kaçarak ve yeryüzü zevkleriyle köreltiriz onu, bu nedenle bizim görmediklerimizi görürler.” 4

Romancı, ele aldığı olay ve yarattığı karakterler bakımından “kurmaca” bir metin oluşturduğu için yalnızdır. Kahramanlar romancının kaleminden başka bir çizgiye doğru sürüklenir. Bu tamamen romanın kendi olay örgüsünden kaynaklanır. Kahramanlar romancıyı sürükler, onun kendisi hakkında vereceği hükme razı olmaz. Çünkü kahramanlar, biraz da romancının kendi ruhundan esintiler taşır. Donkişot romanında Cervantes’in kendi yaşam izlerini görmek mümkünse; Doktor Watson’da Sherlock Holmes’i görmek mümkündür. Bütün tiplerde romancı yaşar. “Bir romanda anlatılabilecek şeyin azamisi ferttir, muayyen bir cemiyetin, muayyen bir zümresinin, muayyen bir tarihi onda yaşamış olan ferdi ve bu fert de bizzat romancının kendisidir.”5

Dünya edebiyatına klasik vasfı ile geçen bütün büyük romanlar, insanın ferdî duyuşu ile ilgili özelliklerini dile getirmişlerdir. Ferdî duyuş müşterek olan bir takım olaylar karşısında insanın yaratılıştan verdiği tepkilerdir. Acıma, sevgi, aşk, kahramanlık, şecaat, ölüm, tabiat, toprak, anne... gibi pek çok sözcük, roman konuları içerisinde zikredilmiştir. Bu sözcükler bir kahramanın ferdî hassasiyetleriyle dile getirildiğinde roman okuyucusunu etkiliyor; hangi zaman ve zeminde olursa olsun, aynı duygu yoğunluğunu yaşatıyordu. Zaten evrensel dediğimiz kavramda, farklı coğrafyalarda aynı duygu ve düşüncelere yol açabiliyorsa kullanılabilir. “Herhangi bir kültürün ve milletin çıkardığı dâhi, giderek insanlığın sevgilisi olur, ortaya koyduğu eserler insanlığın ortak malı hâline gelir. Çünkü insan yer yuvarlağının hangi köşesinde yaşarsa yaşasın, yine insandır. Başkalarından kabiliyeti oranında alacağı ve öğreneceği şeyler vardır.” 6

Güzel şiir için; okuyan her kişiye farklı tefsirler yaptırabiliyorsa o şiir kalıcı ve güzeldir yorumu yapılır. Aynı yorumu bir küçük farkla, roman için de yapmamız gerekecektir. İyi roman Tanpınar’ın ifadesiyle, insanı merkez aldığı nispette kalıcı ve güzel olacaktır. Duyuş, düşünüş, vicdan, akıl, fikir, rüya, hayal gibi kavramlar insan ruhunun hareket noktalarıdır. İnsan ruhunu keşfetmiş her romancı başarılı romanlar ortaya koyabilecektir. Yaratılışın getirdiği iyi kötü mücadelesinin vicdandaki yansımasını siz ancak insanla değerlendirebilirsiniz. Yaşamın katı kuralları içerisinde iyilik düşüncesiyle melekleşen insanı, kötülük düşüncesiyle mefistolaşan insanı ele aldığımızda; insanın vicdanî boyutunu irdelemiş olacağız. “Romancı insana inanmalıdır. Çünkü hayatı bu iman yapar. Nerede hayat varsa, orada bu imanın renk ve ışık tufanı olan neşe vardır.”7 Tolstoy’un “Kazaklar” isimli romanında Olenin adlı bir Rus genci vardır. Tolstoy, Olenin’i bir nefis muhasebesine tabi tutarak onunla insanlığın ne için yaşaması gerektiği problemini çözüme kavuşturur. “Asıl mutluluk başkaları için yaşamak. Bu açık bir şey. İnsan mutlu olmak için yaratılmıştır. Bu da doğa yasalarına uygundur. Bir insan bu gereksinmesini karşılarken bencil davranırsa, yani mutlu olmaya çalışırken yalnız kendisi için servet, ün, rahat yaşama, aşk gibi şeyleri ararsa, sonunda bu isteklerin gerçekleşmesini imkansız kılacak şartlar ortaya çıkacaktır. Son zamanlarda çok şeyleri düşündüm; çok da değiştim. Sonunda şu basit gerçeğe vardım ki, mutlu olmak için bir tek şey gerekmiş: sevmek! Tam bir fedakârlıkla sevmek. Herkesi, her şeyi sevmek! Her şeyin üzerine bu sevgiyi örümcek ağı gibi germek, sonra da bu ağa düşenleri toplamak.” 8 İnsan ruhunda dalgalanmalar getiren bu düşünce, bizim hangi milletten, hangi dinden olursak olalım müşterek bir yanımızı ortaya koymaktadır. İnsan “yaratıcının” ona yerleştirdiği duygularla ancak düşünülebilir. Yine dünya klasikleri arasında yer alan, Pearl S. Buck’ın “Ana” isimli romanında merhamet, şefkat abidesi bir annenin hayat serencamı bütün çıplaklığıyla ortaya konur. “Ana” romanıyla evrensel bir anne tiplemesi karşımıza çıkar. Olaylar her ne kadar Çin’de geçmiş olsa bile “anne” her insanın üzerinde yoğun olarak düşündüğü, bu dünyaya gelişimize sebep olan yüce varlıktır. Bizim coğrafyamızda, bizim inanışımızda “Cennet annelerin ayakları altındadır.” Yine onun Mübarek Toprak isimli romanında insanla toprak arasındaki o engin dostluğu görmekteyiz. İnsanın aslî unsuruna olan muhabbeti bu romanda “Wang Lung” adlı bir Çinli rençberin lisanıyla verilmiştir. Roman okunurken okuyucunun toprağa olan sadakati bir o kadar daha artıyor. Evrensel bir anlayışa doğru adım atarken, Âşık Veysel’in “Toprak” şiiriyle Mübarek Toprak’ı taçlandırmak gerekir.

Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
Yemek verdi ekmek verdi et verdi
Kazma ile döğmeyince kıt verdi
Benim sâdık yârim kara topraktır.


İrlanda edebiyatının önemli romancılarından olan Iris Murduch “insan” kavramını felsefî bir düzleme çeker. Acıma, sevgi, hoşgörü, ölüm, nefret, bencillik, evlilik, intikam, cinayet, cinsellik ve aşk gibi konular onun romanlarında insan ruhunun dışa yansıması şeklinde ortaya çıkar. Iris Murduch’ın felsefe profesörü olması, ele aldığı konulara felsefî bir yaklaşımla bakmasına neden olmuştur. Özellikle insanın “sevgi” gibi soyut bir kavram üzerinde davranış geliştirmesinin sebeplerini; roman kahramanlarına “yaratılışın- fıtratın” bir gereği olduğu için söyletir. Bizim, Divan Edebiyatında görülen Leylâ ile Mecnun sevgisini Iris Murduch, karşı cinse duyulan doğal sevginin nesnel bir yaklaşımı olarak yansıtır. Murduch’ta sevgi olabildiğince hoşgörülüdür. Onun sevgi anlayışı dürüstlüğe dayalı olduğu için, roman kahramanlarını hep gerçek sevginin peşinde koşturur. Kötülükten uzak, karşılıklı anlayış, barış ve huzur, bunlar aynı zamanda bunalan dünya insanının da aradığı değerlerdir. Bu bakımdan Murduch, romanlarında evrensel bir boyut yakalamıştır.

“Bir teğmen tanıdım; sevgilisine telefonda Rilke’den şiirler okurdu. Değişmişti bir şeyler, ama ben ölmüştüm artık...’ diye şiirler okurdu. Bazıları şarkı söylerler, telefonda birbirlerine şarkılar öğretirlerdi; fakat çokları ölümleri telefonda gönderirlerdi. Ölüm deprenirdi telefonda; ince sesleriyle çıkışarak telefona ölümü haykırırlardı... Ölüler insanı sıkmıyorlardı şekerim; mezarlıklar da öyle...” 9 ifadeleri Heinrich Böll’ün savaşı anlattığı romanında bir kahramanın konuşmalarıdır. Ölüm karşısında, ruhlarda meydana gelen yıkılmalara hep birlikte şahit oluyoruz. Ve okuyucu olarak vicdanımızda, acının o sancılı halini buluyoruz. Adaletsizlik mefhumuna karşı vicdanlarda bir uyarıcı olan romanlardan biri de Victor Hugo’ nun Sefiller’idir. Tezli bir roman olan Sefiller’de Jean Valjean ve Javer tipiyle adalet mekanizmasının işleyiş şeklini evrensel bir bakış açısıyla yorumluyoruz. Küçük bir suçun karşılığı olan büyük cezalara Jean Valjean isyan bayrağını açarak, düşünce planında insanları; kritik yapmaya sevk etmiştir. Victor Hugo Sefiller isimli romanıyla Dünya edebiyatına bir şaheser bırakmıştır. “Klasik dönem realist yazarlar, karakter çiziminde bir hayli ustadırlar ve onları çizerken mutlak ve eksiksiz bir portreyi elde etmenin kaygısını taşımışlardır. Çizilen kahramanlar adlarıyla özgündüler, oturdukları yer ve eşyâlarıyla uyumluydular, ilişkilerinde akıllı ve işbilir idiler; kısacası onlar, içinde yaşadıkları zamanın mensubuydular. Bir anlamda kusursuzluğa susamış romancıların muhayyilesinin çocuğu olarak onlar her şeye sahiptiler.” 10

1962’de Nobel edebiyat ödülü almış olan Gazap Üzümleri, John Steinbeck’in keskin gözlemlerinin bir ürünüdür. Tarımda makine döneminin başlamasıyla toprakla haşir-neşir olan bir ailenin dramı teferruatına kadar verilmiştir. Dağılmakta olan aile fertlerini bir arada tutmaya çalışan kadın tipiyle, metanet ve şefkat gibi değerler işlenmiştir. Bayan Joad evini, ocağını geçindiren, ailenin dağılmasını önlemek için elinden gelen gayretleri gösteren güçlü, saygın bir kadındır.

Romanda realizmin kurucularından kabul edilen Honerede Balzac yazdığı 69 roman ile İnsanlık Komedyası’nı ortaya koyar. İnsan zıt kutupların bileşkesidir. İyi ile kötü onun içinde vardır. Önemli olan kötünün ehlileştirilmesidir. Balzac insanla ilgili gözlemlerini akıcı bir üslûpla verirken ihtiraslarının kurbanı olan tipler ortaya koyar.. “Eugenie Grandet” romanı cimrilik, kıskançlık ve ihtiras gibi hislerin eğitilmediği zaman nasıl bir ahlak sûkutuna sebep olduğu konusunu işlemektedir. “Balzac’ın dehası çağının enerjisini özümsemiştir. Yapıtındaki baş kişilerin çoğu tutkuludur. Daha doğrusu insan ruhundaki coşkun duyguların, tutkuların temsilcisidirler. Balzac’da yazın tarihinin en tutkuyla, hırsla yazmış romancılarından biridir.” 11

Tarih romancılığının önde gelen isimlerinden biri olan İvo Andriç, Drina Köprüsü’yle büyük bir imparatorluk içinde yaşayan din ve milletten insanları bir köprü etrafında birleştirmiştir. Andriç Vişegard kasabası üzerinde kurulan köprü etrafında gelişen insanî sevgiyi, Molla İbrahim ve Rahip Nikola’yla temsil etmiştir. Her iki karakter, farklı dinlerden seçilmiş olsa bile, karşılıklı sevgi ve hoşgörü içerisinde asırlarca yaşanabileceğini bize göstermiştir. Burada 600 sene yaşamış bir imparatorluğun, yani Osmanlı’nın hayat felsefesini görmekteyiz. Hümanist çizgide yazılmış bu roman, evrensel bir bakış sunduğu için önemlidir.
,
Romanda millî unsurlardan yola çıkarak evrensel bir kimliğe ulaşan romancılardan biri de Cengiz Aytmatov’dur. Kırgız bozkırlarında koşan bütün atlar, Aytmatov’un romanlarında soluklanır. Tabiatla iç içe olan insanı, bazen bir kurdun bazen de bir atın gözüyle verir Aytmatov. Roman okuyucusu Aytmatov’un romanlarıyla acıma duygusunu vicdanında hisseder. İnsan tabiatla iç içe olmanın vermiş olduğu ulvî duyguları yeniden keşfe çıkar. Gülsarı isimli romanı, roman kahramanı Tanabay ile onun atı olan Gülsarı’nın trajik hayatlarını anlatır. “Çay kıyısında, sönmüş ateşin dumanı belli belirsiz tütüyordu. Sönmüş ateşin başında saçları ağarmış, gocuğunu omzuna atmış yaşlı Tanabay öylece duruyordu. Yorgun atın gocuğa ihtiyacı yoktu artık. Gülsarı öbür dünyaya göçmüş, Tanrı’nın yılkısına katılmıştı...Tanabay ölen ata baktı, baktı da onun Gülsarı olduğuna inanamadı... Artık bu asil toynaklar yere basamayacak, kara yolda iz bırakamayacaklardı. Artık ayrılık zamanı gelmişti. Gitmeliydi. Atın başlığını omzuna almış, düz yokuşu aşarak yürüyordu. Gözlerinden akan yaşlar, yüzünü sakalını ıpıslak etmişti. Gözünü yüzünü silmiyordu. Bunlar, doğuştan tulpar, doğuştan taypalma Gülsarı için dökülen yaşlardı. Evet, artık sona varan yol eve varan yoldan kısaydı...” 12 Gülsarı trajik sona giderken roman okuyucusu olarak bizi derinden duygulandırıyor. Cengiz Aytmatov; “Uçsuz bucaksız bozkırlarda yaşayan insanların problemlerini, sevinçlerini edebî eserin imkânları dahilinde ifade etmesini bilmiştir. Onun orijinal tarafı burada aranmalıdır. O mahallî olandan millî olana, millî olandan evrensele ulaşır. O millî hissiyatı bütün insanlığı kucaklayan ortak zevk, estetik ve duyarlık hâline dönüştürerek yakalamaya çalışır.” 13

Romanı, hikâye etmenin özel bir biçimi olarak gören Michel Butor, hayatı kurgulayan romancının gerçekle olan ilişkisine şöyle temas eder. “Ama romanın bizi kuşatan gerçekle olan bağları, onun bize betimlediği gerçeğin kurmaca bir parçası olarak görünmesiyle, zorluk çekmeden yakından incelenebilecek belirgin olarak ayrılmış, ele avuca sığan bir kesit olması durumuyla sınırlı kalmıyor. Roman içinde hikâye edilen olaylarla gerçekteki olaylar arasındaki fark sadece birini denetlememiz olanaklı iken diğerine ancak bize tanıtan metin üzerinden ulaşabiliyor olmamızda değildir. Onlar da en yaygın ifade ile söylersek, gerçek olandan daha ilginçtirler. Bu kurmacalar bir ihtiyaçtan doğup bir işlevi yerine getiriyorlar. Hayali kişiler, gerçeğin boşluklarını doldurup onları bize yorumlarlar.”14 Roman, insanların bir bakıma bazı ihtiyaçlarını giderici bir fonksiyona sahip ki insanlar roman kahramanlarıyla hayatı yeniden yorumluyorlar.

İnsanı, merkezine alan bir roman da Paulo Coelho’nun Simyacı isimli romanıdır. İnsanlığın kendi benliği üzerinde düşünce üretmesini sağlayan yazar, Simyacı’da daha çok masalımsı öğelere başvurmuştur. Roman kahramanı çoban olan Santiago, mistik bir anlayışla insanları kendine bağlar. Evrenin keşfini insanın kendi öz beninde yapması düşüncesi, bütün bir romanın ana konusudur. İnsanın bu dünya sefinesinde bir yolcu olduğunu Santiago’nun o çocuk ruhunda gören okuyucu, kendi kişisel menkıbesi üzerinde düşünme ihtiyacı hisseder. “Delikanlı kişisel menkıbenin ne anlama geldiğini bilmiyordu. -Senin her zaman gerçekleştirmek istediğin şeydir. Hepimiz gençken, kişisel menkıbemizin ne olduğunu biliriz.- Hayatın bu döneminde her şey açık seçiktir, her şey mümkündür ve insan hayal kurmaktan, hayatında gerçekleştirmek istediği şeylerin olmasını istemekten korkmaz. Ama zaman geçtikçe, gizemli bir güç, kişisel menkıbenin gerçekleştirilmesinin imkansız olduğunu kanıtlamaya başlar... Olumsuz gibi görülen güçlerdir bunlar, ama aslında sana kişisel menkıbeni nasıl gerçekleştireceğini öğretirler. Zihnini ve iradeni bunlar hazırlarlar, çünkü dünyada bir büyük geçek vardır: Kim olursan ol, ne yaparsan yap, bütün yüreğinle gerçekten bir şey istediğin zaman evrenin ruhunda bu istek oluşur. Bu senin yeryüzünde özel görevindir.”15 Romanlarda kendimize yakın hissettiğimiz kahramanlar, bazen romanlardan taşarak, güncel hayatımızın içine akıverir. Roman kahramanıyla oturur konuşur, hayallerimizi, rüyalarımızı ona anlatır; en mahrem sırlarımızı, onunla paylaşırız. Roman kahramanını bize sevdiren biraz da bizim öz benliğimizde taşıdığımız duygulardır. Bu duygu yoğunluğuna bir başka örnek de İtalyan edebiyatından verebiliriz. Susana Tamaro’nun yazmış olduğu Yüreğinin Götürdüğü Yere Git, nine ile torunu arasında gönderilmemiş mektuplardan oluşan ve daha çok nasihat vurgusu yapan bir romandır. Bu romanda insanın gönül yüceliğinin önemi vurgulanırken herkesin kendi içinde keşfetmesi gereken bir yüreğinin olduğu mesajı verilmektedir. Bu romanı evrensel bir kimlik kazandıran “vicdan-gönül” hakikatının ortaya çıkmasıdır. Zaten ilâhi dinler, gönlü Allah’ın evi olarak gördükleri için oranın kirletilmemesi gerektiği hakikatini bildirirler. Mevlâna, Yunus Emre, Tamaro’dan kaç asır önce söz cevherinden inciler, yakutlar dermiş, değil mi? Ama önemli olan mızrabı aynı tele dokundurup aynı melodiyi çıkarabilmek. Tamaro bu mûsıkîyi o ninenin evrensel bakışıyla vermiştir. “Büyürken yanlışların yerine doğruları koymak istediğinde şunu anımsa: Yapılacak ilk devrim, insanın kendi içinde yapacağıdır, evet ilk ve en önemli devrim budur. İnsan kendi hakkında bir düşünceye sahip değilken bir düşünce uğruna savaşmak, yapılabilecek en tehlikeli şeylerden biridir. Yolunu yitirdiğini, şaşırdığını hissettiğin zaman ağaçları düşün, onların büyüme biçimini anımsa. Unutma ki yaprağı gür, ama kökü zayıf bir ağaç ilk güçlü rüzgârda devrilir; oysa kökü güçlü ve az yapraklı ağaçta can suyu binbir güçlükle dolaşır. Kökler ve yapraklar aynı ölçüde gelişmelidir. Olayların içinde ve üzerinde olmalısın, ancak böyle gölge ve sığınak sunabilir, ancak böyle doğru mevsimde çiçekler ve meyvelerle donanabilirsin. Ve sonra, önünde pek çok yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilemediğin zaman, herhangi birine öylece girme, otur ve bekle ve gene bekle. Dur, sessizce dur ve yüreğini dinle. Seninle konuştuğu zaman kalk ve yüreğinin götürdüğü yere git.” 16

Roman sanatının başarılı örneklerini vermiş pek çok romancı daha vardır. Evrensel temaları işleyen, yukarıda adı zikredilen romanlar; geniş kitlelerce okunmuş, sevilmiş ve hâlen daha okunmaya devam etmektedir. Sonuç itibariyle dünya üzerinde yaşayan bütün varlıklar, başta insan olmak üzere belli bir âhenk içerisinde hayatlarını devam ettirmektedirler. Ne kadar çok insan var ise o kadar çok düşünce, eylem, fikir var demektir. Kompleks bir yapıda yaratılmış olan insan, bir bakıma kâinatın özüdür. Acıma, sevinme, gülme, ağlama gibi zıt kutupların bileşkesi olan insan, şayet insan olma vasfını kaybetmemiş ise kıyılan bir cana karşı aynı hissî tepkiyi verir. Bu Afrika’da yaşayan bir yerlide de aynıdır. İspanya’da yaşayan bir insanda da. Raskolnikof’un ihtiyar kadını öldürmesine karşı, hangi insan tepkisiz kalabilirdi? Bir annenin Amerikalı ya da Çinli olması evlâtlarına olan şefkatini azaltır mı? Biz bu romanlarla evrensel değerleri yakalamış roman kahramanlarını görüyoruz. Böylece içimizde o kahramanlara gizliden gizliye bir sevgi akarken, roman okumanın tadına da varmış oluyoruz.

Dipnotlar:

1- Prof. Dr. Ahmet İnam; “Edebiyatını Yitirmiş Edebiyat”, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Sayı 22, s.22
2- Mustafa Miyasoğlu; Roman Düşüncesi ve Türk Romanı, Ötüken Yayınları, s.14, İstanbul 1998
3- Prof. Dr. ½erif Aktaş; Roman Sanatı ve Roman İncelemesine Giriş, Akçağ Yayınları, s.7, Ankara 1991
4- Konstantinos Kavafis; “Sanat Her Zaman Yalan Söylemez mi?”, Çev. Samih Rifat, Yapı Kredi yayınları, s.14, İstanbul 1993
5- Ahmet Hamdi Tanpınar; Edebiyat Üzerine Makaleler, Haz. Zeynep Kerman, Dergah Yayınları s.50 İstanbul 1992
6- Prof. Dr. Durali Yılmaz; Roman Sanatı ve Toplum, Ötüken Yayınları, s.29, İstanbul 1996
7- Ahmet Hamdi Tanpınar; Edebiyat Üzerine Makaleler, Haz.Zeynep Kerman, Dergah Yayınları s.35, İstanbul 1992
8- Tostoy; Kazaklar; Çev.Ahmet Ekeş, Cem Yayınevi, s.125,171, İstanbul 1997
9- Heinrich Böll; Ve O Hiçbir ½ey Demedi, Çev. Behçet Necatigil, Cem Yayınevi, s.142, İstanbul 1993
10- Prof. Dr. Mehmet Tekin; Roman Sanatı, Ötüken Yayınları, s.75, İstanbul1991 11- Oğuz Demiralp; “Sinemaskop Roman”, Kitaplık Dergisi, Yapı Kredi Yayınları, Sayı 49, s.109
12- Cengiz Aytmatov; Elveda Gülsarı, Tercüme, Refik Özdek, Ötüken Yayınları, İstanbul 1996, s.25,26
13- Ali İhsan Kolcu; Bozkırdaki Bilge Cengiz Aytmatov, Akçağ Yayınları, Ankara 2002, s.45
14- Michel Butor;”Arayış Olarak Roman” 20. Yüzyıl Edebiyat Sanatı, Haz. Prof. Dr. Hüseyin Salihoğlu, İmge Kitabevi, s. 300, İstanbul 1995
15- Paulo Coelho; Simyacı,Türkçesi, Özdemir İnce, Can Yayınları, s.34, İstanbul 1997
16- Susanna Tamaro; Yüreğinin Götürdüğü Yere Git, Çev. Eren Cendey, Can Yayınları, s.158, İstanbul 1996

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980690 Ziyaretçi