KASSANDRA'NIN ANLATTIKLARI-TİYATRO-ROBERT SCHİLD-ELEŞTİRİ

 

Robert Schild 2007-2008 Sezonu Oyun Eleştirileri


İki tragedya karakteri:
“Kassandra”nın anlattıkları ve “Euridike’nin Çığlığı”
Robert Schild “Tiyatro... Tiyatro...” – Temmuz 2007

teb.bir.org



Dergimizin son sayısında, biri en büyük (İstanbul Devlet Tiyatrosu), diğeri en küçük (Deneme Tiyatrosu) sahnelerimizde sergilenen iki “yerli” tragedyaya değinerek, Özen Yula’nın Ayşenil Şamlıoğlu’nun yönetimindeki “Dünyanın Ortasında Bir Yer”i ile Tarık Günersel / Özkan Schulze ikilisinin “Nero ve Agripına”sı arasındaki yaklaşım/yorum/yönetim farklılıklarını irdelemeye çalışmıştım. Yazar ve yönetmenin yaklaşımları nasıl olursa olsun, bir sahne yapıtında izlenen olaylar bizlere “korku ve acıma duyguları” (Aristoteles: “Poetika”, XIII/2) uyandırdığı müddetçe, “iyi” bir tragedya ile karşı karşıyayız – ve bu tür yapımların hiç bir tiyatro mevsiminde eksik kalmaması gerekir...

Yetmişi aşkın yeni oyunla tiyatronun her türünün temsil edildiği ve gerçekten çok verimli geçmiş 2006/2007 sezonunda, bu kez aynı sahnede (garajistanbul) karşımıza çıkmış iki antik tragedya uyarlaması, ne ilginç bir rastlantıdır ki, “kadın” sorunsalını ele alıyor. Ana fikir olarak kendi içlerinde asli bir benzerlik taşımakla birlikte, bazı önemli karşıtlıkları da göze çarpar. Oyunlar ayrı ayrı izlendiğinde o denli belirgin biçimde öne çıkmayan bu özellikler, bir süre sonra bazı zevkli geriye bakışlara yol açıyor...

İki acınacak kadın
- Biri, Troya Kralı Priamos’un kızı Kassandra: Nice doğru kehanetlerde bulundu; fısıldadı, konuştu, haykırdı – ama kimseye yaranamadı... Ona bu yetiyi vermiş olan Güneş Tanrısı Apollon’un aşkını karşılıksız bıraktığı için, tarafınca ağzına tükürülüp öyle bir lanetlendi ki, öngördüklerinin hiç birine hiç kimse inanmadı – ve böylece vatanını yerle bir edecek olan savaşın başlamasını ve bitmesini çaresizlik içinde izlemek zorunda kaldı!
- Diğeri, Ege’nin karşı yakasındaki Thebai kenti Kralı Kreon’un eşi Euridike: Yakın çevresinde ve kendi sarayında olup bitenleri dehşet içinde yaşadı; onları izledi sadece, hiç bir dışavurum göstermedi ve hep sustu – peki o kimlere yarandı?! Kreon’un acımasızlığına set çekemedi, onunla çatışan Antigone’nin kendini asmasına ve bunun üzerine nişanlısı, öz oğlu Haimon’un da kendine kıymasına engel olamadı; en nihayet ise her şeyi kabullenmiş olmanın bir nevi pişmanlığını dört bir yana haykıran “ağıt” çığlığı ile ortaya çıktı...

İki yalnız kadın
- Biri, varlık içinde yokluk yaşıyor: Troya kahramanı şanlı Hektor’un biricik kız kardeşi, güzel tapınak rahibesi Kassandra’ya herkes sırt çeviriyor, ailesi dahil olmak üzere, karamsarlıktan çıkmayan söylemlerinden dolayı... Ardından savaşta tüm yakınlarını yitiriyor, esir düşüyor, Agamemnon’un sarayına köle olarak sürülüyor.
- Diğeri, Sophokles’in “Antigone”sinde doğru dürüst bir role dahi değer görülmeyen Euridike: İkinci sınıf bir insan olarak asıl tragedyanın kıyısında köşesinde dolaşmaktadır sadece – en kayda değer eylemi ise, oyunun sonunda kendisini hançerlemesidir...

İki farklı kadın
- Biri, olayların olmasa da karşımıza çıkarıldığı oyunun tam merkezine yerleştirilmiş – ve bu konumu, “monodrama” (= tek kişilik oyun) dinamikleri gereği ile değil, tüm iletilerin bu acınacak ve yalnız kadının kaderinden hareketle oluşturulmuş olmasındandır. Oyunu tasarlamış ve yazmış olan Mustafa Avkıran ile Gülbin Yeşil, tarihin belki de ilk “medeniyetler çatışması” olan Troya Savaşı’nın öncesini, sürecini ve sonrasını, salt Kassandra’nın gözünden aktarıyorlar bizlere, çaresizliğinin ve yılgınlığının perspektifiyle... Olimpos’daki yüce tanrıların, Troya surları önündeki şanlı kahramanların ve kent düştükten sonra surlarının içinde yakıp yıkan, ırza geçen acımasız askerlerin tüm devinimleri, oyun boyunca karşımızda duran bu ufak-tefek kadının, sözleriyle çizdiği, belirli bir merkezkaç kuvvet ile yayılan daireler ile sarmalıyor bizleri...
- Diğeri, oyunun sonundaki o çarpıcı haykırışına kadar hep izliyor, dinliyor, susuyor – bir kenarda duruyor, gölgeden çıkmıyor hiç, son spot ona yönelene dek...

“Gölge” demişken, her iki oyunda ışık etmeninin de çok farklı biçimde tasarlandığını hatırlatmakta yarar var: “Kassandra”da ışık, oyuncuyu sıkı sıkı izliyor, özellikle üstten gelen spotların yerlere çizdikleri daireler, Kassandra’nın sürekli devinimlerine anlamlı çerçeveler sağlıyor (tasarım: Kemal Yiğitcan). – “Euridike”de ise oyuncular, spotları izlemek durumundalar – onları yöneten ışık’tır, adeta! (Şahika Tekand’ın baş döndürücü tasarımı ve, ilk kez rastladığım “Işık Masasındaki Oyuncular” tanımıyla, Ayşegül Cengiz Akman ile Nilgün Kurtar’ın ustalıklı çalışmalarıyla...)

Devinim’e gelince – “Kassandra”da, baleden yetişme Övül Avkıran sürekli bir sahne dinamizmi gösterirken (koreografi kendisine ait), “Euridike” Şahika Tekand, buradaki yönetiminin felsefesine uygun olarak, tüm oyun boyunca statik biçimde duruyor, eşi Kreon’un sağında – sizce acaba hangi drama anlayışı daha “dramatik”tir..?

Metin: “Kassandra”da tane-tane, didaktik ve simgesel; bildiklerimize bilmediklerimizi katıyor ve kadının zayıflığını, yalnızlığını ve çaresizliğini karşımıza çıkarırken, ezilmişliğini sorguluyor, başkaldırı olasılıklarını irdeliyor = çağdaş kadın düşüncelerine dört bin yıl öncesinden göz kırpmaya çalışıyor. – “Euridike”de ise kadın ağıt yakıyor; ne var ki, oyunun tümünde olduğu gibi, sanki ışık huzmeleri ile yarışırcasına okunan metnin önemli bir bölümü anlaşılmıyor..! Bu yazımızın temelinde yatan Euridike’nin söylediklerini bir an için bir yana bırakıp, özellikle Kreon ve Antigone gibi diğer başkişilerin, ayrıca gözlem/yorum/uyarılarda bulunan (bulunması gereken!?) Koro’nun sözlerini anımsamaya çalışacak olursak, bunların da pek anlaşılır olmadığı ortadaydı, ne yazık ki...

Sahne ve giysi tasarımı: “Kassandra”da (acaba niye?) uygulanan suni sis dumanları, bazı izleyicileri rahatsız ettiği gibi, şart mıydı?! Bu oyunda başka bir dekor yoktu, gereği de yoktu, bence... Bazı eleştirmenlerin beğenmediği çağdaş görünümlü gömlek, bere ve özellikle beyaz lastik ayakkabılarına benim ise diyecek hiç bir şeyim olamaz! Zira burada önemli olan, Övül Avkıran’ın Kassandra “gibi yapması”dır kanımca, Brecht’sel anlamda; o halde burada özellikle “yabancılaştırıcı” lastik ayakkabılarını alkışlıyorum, naçizen... – “Euridike”de ise, Thebai kral sarayını soyut biçimde gösteren metal çubuk konstrüksiyonu (tasarım: Esat Tekand) yerinde ve yeterliydi. Giysilere gelince, oyunun karanlık ortamında gerek dört başkişinin, gerek yirmi Koro üyesinin giydikleri bence hiç de önemli değildi, zira söylediklerine “kulak uydurmaktan” görselliğe önem ver(ebil)en var mıydı ki..!?

Grek mitolojisi ve antik tiyatronun bu iki kadın karakterine adanmış iki oyun hakkındaki irdelemelerimin sonunda, birazcık abartmak sakıncasına karşın, düşüncelerimi şöyle bağlamak istiyorum: “Kassandra”, bir saat süren söylemleri ve devinimleri ile – Homeros’a göre – yıllar süren ve yüzlerce (belki binlerce?) asker ve sivilin ölmesine yol açan bir savaşın (tüm savaşların...) gereksizliğini/acımasızlığını haykırırken, sahneyi tam anlamıyla dolduruyor; bir kadın olarak, hemcinslerinin zafiyetini de ortaya koyarak... “Euridike” ise, İsmail Tunalı’nın aktardığı gibi Aristophanes’e göre en mükemmel ve en üstün tragedya ozanı olan Sophokles’in “Oidipus” ve “Antigone” öykülerinin bir nevi tamamlayıcı “dolgu malzemesi” olarak çıkıyor karşımıza, Şahika Tekand’ın ona adadığı uyarlamasında – ve burada “Sofokles nerede?” diye sorasım geliyor yine (Temmuz 2006 “Tiyatro... Tiyatro”daki kısa değerlendirmemin başlığı...). Gönül ister ki, bu iki oyun önümüzdeki tiyatro sezonunda yeniden sergilenir ve tiyatroseverler kendi karşılaştırmalarını yapabilir...


  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980716 Ziyaretçi