KASSANDRA KAVRAMI-AŞK

 

KASSANDRA KAVRAMI-AŞK-

 

homes.ieu.edu.tr /ERDAL KARAPINAR 26.09.2002




Yaşam akıyor; yaşayacaklarım değilse bile; yaşadıklarıma kaderim
deyip; kaderimle heyacanla yüzleşmeye başladığımı düşünüyorum. Kader bir
kabullenme ya da reddetme durumu olarak beliriyor hep. Bu noktadan
hareketle, asıl söylemek istediğim şey; kaderi kabullenme olarak
algılamaya başladığımdır. Yaşadıklarımı bir türlü içime sindiremediğim
süreçlerde yaşadığım ızdıraplardan çıkarabildiğim sonuçlardan en önemlisi
bu: kabullen.

Kabullenmek söylendiği kadar kolay gerçekleştirilebilecek bir fiil
de değil üstelik. Alışagelmiş döngüler oluşturup; bir düzen kurmak hiç bir
zaman imkanlı olmuyor.
Dün ayrıldığım sevgilimle buluşmak için deli
oluyorum. Gözüm sürekli dışarıda; sürekli yollara bakıyorum. Dalgalı
saçlar görsem dikkat kesiliyorum; kırmızı paltonunu üstüne siyah tişört
giyenlerin arkasından gidesim var. Kendimi avutmak için yürüşlere
çıkıyorum; ayrılmanın ne kadar mantıklı olduğuna inandırmaya çalışıyorum
kendimi; sonra bir kadın görünüyor uzaktan; o diyorum; bana geliyor
diyorum; tüm düşüncelerimi yalanlıyorum. Sonra kadın yaklaşıyor; yüzü
belirginleşiyor; miyop gözlerim onun olmadığının ayırdına varıyor; aklım
kaldığı yerden devam ediyor. Tabi ki olması gereken buydu; yani biz ayrı
dünyaların insanıyız; birlikte yapabilmemiz nasıl mümkün olsun ki? Tabi
mümkün diyor bir yanım; hepimiz aynı dünya da yaşıyoruz; güneşimiz aynı;
havamız aynı. Yediğimiz içtiğimiz hep bu dünyanın. Bu farklılıklar ne asıl
diyorum. Ama öyle olmuyor; yanyana gelemiyoruz; herkes bizim gibi olsun
istiyoruz; hep benim dediğim olsun. Başım ağrıyor; bu basit gerçeklikleri
kimseye anlatamamak yoruyor beni; ama kafamın içi berrak; yüreğim huzurlu.
Artık bunu asla başaramıyacağımı anladım ve kabul ettim. Hiç kimse, hiç
kimseye bir şey öğretemez; o öğrenmek istemedikçe.
23/9/2002

Bunu anlıyorum; bunu kabullenmeye çalışıyorum; benim için berrak ve
aydınlık olanı, insanlara gösterememek incitiyor beni. Bu durum normal mi
yoksa diye düşünüyorum şimdi? Aklımın kabullendiğini; yüreğimin isyan
etmesine ne diyebilirim şimdi? Bu bende de oluyor mu demeliyim; yoksa "
yok bu başka" mı demeliyim. Aşkın bir büyü olduğu yalan; aşkımız bizim
kendimizi aynada görmek istediğimiz yansımamızdan başka birşey değildir.
Ama kendimizi tanımadığımız; ya da aslında kendimizi ne kadar çok ihmal
ettiğimizi bu süreçlerde yaşadığımız doğrudur. Bu yüzden de; kendimize
eğiliyor olmak; kendimizle karşılaşmak; kendimizle yüzleşmek, kendimizi
algılamak bize o kadar heyacan veriyor ki; buna büyü demeye başlıyoruz.
Bu nokta da aşk; yaşadım diyebilmenin de bir yolu; belki de en bilinen;
en güzel; en heyacanlı yolu. Ama burada bahsettiğim aşk; çevre iletilerini
ikincil bir yere koyabilecek kadar yoğun yaşanan duygular dizgesi olarak
düşünülmeli.
(Bu konuda ciddi sıkıntılarımın var aslında; aşktan bahsedilirken kendi
özünden bağımsız çeşitli anlarda kullanılıyor. Aşk yapmak deniyor mesala
cinsel birlikteliğe. Seks yapmak aşka denk midir? Aşkın cinselliğe
indirgenmesi ciddi bir ahmaklık ve ahkalsızlık değil midir? Duygularımızı;
yoğun olarak yaşadığımız duygularımızı ifade edebildiğimiz ender
sözcüklerden birini kaybetmek ciddi bir kayıp olmaz mı? Çünkü aslında
duygularımız ifade edebildiğimiz çok da sözcüğümüz yok… Kendimize ve
insanlığa yapabileceğimiz en önemli katkılardan biri de bu olabilir:
Sözcükleri yozlaştırmadan kullanmak ve becerbiliyorsak dilimize yeni
sözcükler kazandırmak. Birbirimizi anlamak için sahip olduğumuz en büyük
aracın dil olduğunu hatırlamamız ve bunu iyi kullanıp geliştirmemiz; bizim
gelecek kendimize-insanlığımıza ve gelecek nesillere olan sorumluluğumuz
ve ödevimiz değil midir?)
Bu yüzden; yaşamımızı anlamalı kılan duygular yumağı olan aşk;
yaşamımızın hep merkezinde oturur. Töre, gelenek-görenek, toplumsal roller
ile bastırlılmaya çalışılsa da aşk yaşamımızın dinamiğidir ve tüm asiliği
ile yaşamımızın ortasındaki saltanatı sürdürür durur. Belki de ortasında
olması gerekir demeliyim; çünkü bu toplumsal yapılar; genellikle insanın
kendini inkara zorluyor. Bu yüzden de aşk; bazı dönemlerde hiç
konuşulmayan; kötü bir şeydi; günahkarlıktı. (Mesala Victoria çağında,
Calvinizmin hakim olduğu dönemlerde… ) Ama aşk günah değildi; olamazdı da;
o cehennemin değil de cennetin yegane anahtarıydı. (Traji-komik bir
açıklama olarak şunu söyleyebilirim: İlk insane mitinde; yani Adem ile
Havva mitinde; cennetten kovulmarının nedeni de bir bakıma aşk değil
midir. İddiam o dur ki; dönüşün de anahtarıdır aşk.) Aşık olan ya da aşkı
yaşayan insanlar; dünyayayı da sevmişler; güzellikler bırakmaya
çalışmışlar/bırakmışlar. Oysa yüreğinde sevgi olmayan insanlar; daha
doğrusu yüreğine sevginin, aşkın hakim olmadığı insanlar ise dünyaya zarar
vermişler; kötülük tohumları (hırs, intikam, hükmetme, sahip olma,…)
ekmişlerdir. Çünkü, aşkın hakim olmadığı yüreklerin sahipleri; kendi
varlıklarını yok ederek ispat etme çabasına girişmişlerdir.

Aşk çok konuşulmuş ve hala çok konuşulması gereken bir konudur, kavramdır,
duygudur. Bu olguyu algılamak, anlamak insanın kendisini algılması yani
var olma amacını anlamasına denk düşecektir. Aşkın berraklaşması
insanlığın yararına olacaktır ki bu da geleceğin aydınlık olacağını
müjdelemek anlamına gelir. Kuşkusuz, bütün insanların yararına
olmayacaktır. (Aski cinsellige indirgeyen ve bunu pazarlayanlar anlmainda,
yani askin özü degil de, kasti kötü yorumlanmasindan bahsediyorum.)
Çünkü aşk; küçük ama güçlü bir kitlenin ise pazarlama aracı;
ekmek teknesi olagelmiştir çok eski zamanlardan beri. Aşkın içeriğinin
boşaltılmasınada neden bu kitlenin üyeleri; doğal olarak bu berraklaşma
hareketinden ve onun meydane getireceği ortamdan muzdarip olacaklardır.
İnsanların kendilerini ihmal etmişlikleri; kendilerini duyumsamamaya
çalışmamaları; insanın kendi kendine ihanetidir. Bu ihanetin sonucu ise,
şu an bu dünyada yaşadığımız sorunların tamamıdır aslında. Bu pencereden
bakıldığında, açıkca görülecektir ki; işsizlik de, yoksulluk da, savaşlar
da bu ihanet ağacının meyvalarıdır. İnsanlar aşkla tanıştıkça; kendilerini
de tanımaya başlayacaklardır. Kendileriyle tanışıp; kendileriyle
barıştıkça insan; varlıklarının amaçlarını da algılamaya başlayacaktır. Bu
algılama yüzdesi arttıkça sorunlar azalacak ve yok olmaya doğru hızla
ilerleyecektir.

Buraya nasıl da geldim. Sanırım Sokrotes haklı; demişti ki: "Evlenin!
Evlenin; doğru insanı bulursanız mutlu; aksi takdir de ise filozof
olursunuz"

Cengiz Aytmatov'un son romanlarından "Kassandra Damgası" var. Okuyunca;
bu yazıyla o roman arasında tuhaf parelellikler gözlemledim. Dünyaya yeni
gelen bebeklerin, çocukların çoğunluğu nefretin değilde, aşkın ürünü
olarak var olmaya başladığı zaman; dünyanın daha güzel, daha yaşanır
olacağına inancım tamdır. Aşkın ve sevginin bu denli içeriğinin
boşaltıldığı, bu iki önemli ve anlamlı kavramın yozlaştırıldırığı bir
dönemde, sevginin çocuklarının yaygınlığından bahsetmek çok mümkün
görünmüyor. İnsanlar çocuklarını, yaşamın sonsuzluğu olarak görmüyorlar;
onların evrensel misyonlarının farkında değiller. Oysa her çocuk, evrenin
etik dengesini ciddi ciddi etkilemektedir. Bu noktadan baktığımızda,
dünyanın gidişi hakkında yorumlar yapabilmenin ve bu yorumlarla başarılı
sonuçlar almanın mümkün olduğunu öne sürüyorum. Aytmatov'da burada devreye
giriyor; romanı kötüye gidşinin öncelenebilineceği savının üzerinde
kurguluyor.

26/09/2002

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980466 Ziyaretçi