HÜSEYİN ÖZBAY-CENGİZ AYTMATOV DA UÇTU

 

Cengiz Aytmatov
Pazartesi, Haziran 16, 2008 ·

CENGİZ AYTMATOV DA UÇTU

HÜSEYİN ÖZBAY



Okeyev gibi, Rauf Parfî gibi, Cigitov gibi Aytmatov Çıngız Törükuloviç de Hakka yürüdü. Başımız sağ, mekânı cennet olsun.



11 Haziran 2008 günü Kırgızistan Cumhurbaşkanı Kurmanbek Bakiyev bu konuda bir ferman (yarlık) yayınladı. Fermanın ilk cümlesi şu: “2008 yılının 10 Haziran günü, Kırgız Cumhuriyetinin Halk Yazarı, Sosyalist Emek Kahramanı, Akademik, Lenin ve SSSR lavrenti, Kırgız Cumhuriyetinin Kahramanı Aytmatov Çıngız Törükuloviç “mezgilsiz düynödön kayttı” (Vakitsiz dünyadan göçtü)



Bu fermanda “söök koyuu” (defin) tarihi olan 14 Haziran 2008 cumartesi günü “aza kütüü künü” (yas günü) ilan edilmiş, Aytmatov’un “Ata Beyit” müze mezarlığına defnedileceği de haber verilmiştir.



Her fâni ölümü tadacaktır ama kimi fânilerin fenâ âlemine uçmaları, sadece ailelerini değil bir ülkeyi ve hatta dünyayı öksüz bırakır. Bir âlimin ölümü, âlemin ölümüdür, sözünün hikmeti budur. Aytmatov da “âlim romancı”ydı. 80 yaşında olmasına rağmen “mezgilsiz düynödön kayttı” sözünün derin anlamı da budur. Ölüm sadece bir fâninin hayatının değil kendisinden beklentilerin de son bulmasıdır. “Yetim-i akran” gibi, sanat yetimi, edebiyat yetimi, roman yetimi kalıverir insan. Büyük yazarların bizim tam bilemediğimiz entelektüel azaplarından birisi de her hâlde sürekli olarak yaratılan beklentilere cevap verme kaygılarıdır. Burada tırnak içinde bir “okuyucu zulmü”nden söz etmek mümkündür. Çıtayı çok yükseklere çıkarır ve bekler rahat bir seyirci gibi okuyucu da; “Haydi atla bakalım” der. Sporcu da yazarda da “Ya atlayamazsa!” kaygısına düşmez mi o zaman?



Aytmatov, kendisinden hiçbir beklentinin olmadığı bir zamanda gerçekten çok yükseklerden atladı. Yüksekten kalkıp yükseğe uçan bir tayyare, ya da rekorla başlayıp rekorla devam eden bir sporcu gibi... Trajedisi yüreğinde saklı kalıplanmış bir ideolojik ortamda onu dünya çapında şöhretli kılan temel itki, güdü nedir acaba? Söyleyene değil söyletene bak gibi “yazana değil yazdırana bak” demenin Aytmatov örneğinde hiç de yanıltıcı olmayacağını düşünüyorum. Beklentileri hiçbir zaman bütünüyle öldürmedi, yalnız 90 sonrasında sarsttı Aytmatov. 90 süreci O’nu öç almak istediği ve âdeta bunun için yaşadığı, hasmı ölmüş ve gardı düşmüş insan hâline getirdi. Bu sürece gelene kadar Onun “yazma motivasyonu” yükseklerden kendisini atlatan büyük ve güzel enerji neydi? Bu soruyu, kendimce anlamaya ve açıklamaya çalışacağım. Söyleyene değil söyletene bak misali buradaki temel soru ona bütün bunları yazdıran temel sebep nedir?



Mevcudu çok iyi tespit ve tahlil edip dünyayı değiştirmek üzere bir gelecek kurmayı vaat eden sosyalizmin büyük heyecanı, başlangıçta yazar-çizerlerin en belirgin motivasyonuydu. Belki de ancak ülkesi çapında ve kendinden menkul eserlerle tatmin arayacak olan rüzgârı zayıf bir yazarın evrensel bir misyona sahip kılınması, tabii ki onda psikolojik ve sosyolojik bakımdan önemli ve etkili değişiklikler yaratacaktır. Estirilen büyük rüzgârların önündeki Maksim Gorkilerin, Gogolların, Şolohovların, Mayakovskilerin, Galiyevlerin, Gamzatovların Yeseninlerin damarlarındaki kanı ateşleyen ve yürüten budur. Çocuğunun dünyaya gelişini büyük merak, sevgi ve heyecanla karşıladığı hâlde zamanla, ilk heyecanı geçen ve evladı kendisi gibi büyüyünce motivasyon ve heyecan dalgaları dinen, rutinleşen bir babanın psikolojik değişirliği gibi ideolojilerin de ilk rüzgarları geçince, soyut ve heyecan verici fikirler, davalar pratik hayatın içinde bir düzen hâline gelir. İlk heyecanlar unutulur. Düzen öncesi aktivistlerin çoğu yok olur. Nutkun yerini politik uygulamalar alır. Gerçeklik ya da pratiklik sürecinde kristal fikirler şangır şungur kırılır. Yeni düzende düzenbazlar iş görür. Kitle idelerden arındırılır ve rahat ettirilir. Aysbergin görülür yüzüdür rahatlık. Milyonlarca kan bedeli üzerine bir rahat insan tipi ortaya çıkar. İde yorgunluğu, metodik ve propagandist dezinformasyonları rahatça sağlar. Kısaca buna heyecanlı ve iddialı bir ideolojinin rutinleşmesi diyebiliriz. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçları itibariyle geçici bazı rüzgârlar estirilmiş olsa da Aytmatov’un yazmaya başladığı dönem “ideolojik motivasyon”un ortadan kalktığı, rutinleşmenin, pratik siyasetteki yüzsüzlüklerin açıkça görüldüğü bir zamandır. O hâlde Aytmatov’un beklenmedik yüksek atlayışını sağlayan ve onu ta 90’lara kadar adeta uçuran rüzgar nedir? Büyük eserler sadece iyi bir eğitimle, doğuştan getirilen olumlu genle ve bilgi ile yaratılamaz. Bütün bunlar var olduğu hâlde bu dünyanın konforuna dalıp doğru dürüst bir eser bırakmadan giden insanların sayıları belki meraklılarını şaşırtacak kadar çoktur. Kaliteli bir eğitim ve bilgi ortaya ancak teknik başarılar çıkarabilir.



Aytmatov’un “edebî kaderi” çocukluğunda başlayan ve uzun süren bir trajedinin sonucudur. Onun temel motivasyonu babasını alıp götüren ve habersizce kurşuna dizen Sovyet ideolojisinden öç almak duygusudur.



Babası Törükul Aytmatov, Moskova’da tutuklanınca Aytmatov dokuz yaşındaydı. Kaderini gören baba Aytmatov, ailesinin Kırgızistan’a Talas şehrinin Şeker köyüne dönmesini istedi. 1937 yılından itibaren yirmi yıl belki de her gün Aytmatov annesi ve kardeşleriyle birlikte babasını bekledi. Uzun yıllar Talas’taki KGB’ye giderek babasını sordu. Tam yirmi yıl sonra öldürüldüğünü anladılar ve ümitlerini kestiler. Çocukken kaybettiği ve delikanlı iken bir gün bulacağını ümit ettiği babasının öldürüldüğünü haber alan bu çocuk ne düşünür? Bence Aytmatov’un ta derinliklerinde saklı olan duygu bu uzun süreç içinde mayalandı ve değişik şekillerde yüzeye çıkan bir intikam motivasyonuna döndü. İntikam motivasyonu, muhatabı yok etmekten çok var oluşu simgeleyen, kendini büyük başarılarla ispatlayan ve düşmanlarının “yok edici paradigmaları”na karşı “eleştiriyel var oluşu” ya da bütün azametiyle hayatı savunan onarıcı bir güçtür. Yani Cengiz Aytmatov, babası yok edildiği için var oldu. O, babasını kendisinden alan Sovyet’ten en büyük nişanları alarak intikam aldı. Bunun için onun edebî kaderi, yaşadığı trajik süreçten beslendi denebilir. Babası tutuklanıp öldürülmeseydi de Moskova’da hayatını sürdürseydi, Aytmatov bu derecede başarılı yazar olabilir miydi? Varlık mücadelesi, babasının ömrüne de ömür katan büyük bir çabaya döndü ve yaradılıştan getirdiği üstün yeteneği Gorki Edebiyat Enstitüsündeki teorik ve pratik çalışmalarla zirveye çıktı. 90’lı yıllara kadar bütün eserlerinin derin yapısına veya satır aralarına sinmiş olan sistem eleştirisinin altında da bu duygunun baskın bir neden olduğunu düşünüyorum.



Aytmatov’un diğer bütün duyguları ve motivasyonları az veya çok bu “babasının yok edilmesine karşı kendini var etme” çabası etrafındadır. Bu bağlamda ikinci motivasyonunun kendisi ve kardeşleriyle birlikte babasını bekleyen ve kim bilir ne ümitlerle birlikte ne acılar çeken annesidir. Ali İhsan Kolcu’nun onda baskın iki temanın “anne ve su” olduğuna dair tespitine katılıyorum. (Cengiz Aytmatov’un Eserlerinde Ana İzleği, C.Aytmatov, Doğumunun 75.Yılı İçin Armağan, KTMÜ Yayınları Bişkek, 2004) Nayman Ana Başta olmak üzere dişi ana kurt Akbar, Toprak Ana’daki Tolgonay, ana etrafında dolaylı olarak ayrıntılanan tasvirler eserlerinin ruhunda anne ve onun duyguları mündemiçtir.



Aytmatov’un bir diğer motivasyonu bence mıncıklanan halkının destanlarından dünya çapında eserler yaratarak varlık ispatı yapmasıdır. Büyük Kırgız destanları ve sözlü tarihin bütün yansımaları burada onun harsî malzemesidir. Canlı tarihin ulu dağları, o dağlardan akan soğuk, hızlı ve köpüklü sular, yüksek dağların arasındaki muhteşem vadiler, atlar, çadırlar… Tabii ki onu modern destana ve masala götürür. Ak Gemi böyle değil mi, Gün Uzar Yüz Yıl Olur böyle değil mi? Kıyamat böyle değil mi?



Kaynakları unutulmuş duyguların, heyecanların içindeyiz. Bir yazar için en büyük etkilerden biri de gerilimdir. 90’lara kadar içindeki gizli öç duygusuyla gerilim anları yakalayan Aytmatov, başka alanlarda başkalarının da yaşadığı fetreti yaşar. Babasını yok eden ama kendisini aynı sebeplerle var eden bir ideolojik ara kesitin yok olmasıyla birden rakibi gardını düşürmüş bir boksorün güç kaybını yaşar. Batıya gitmesi ve diplomat olması da bana göre onu ana motivasyon ocağından uzaklaştırmıştır. Batıda yeni motivasyon kaynaklarına ulaşması için de artık yaşı ilerlemiştir. Ve bence Aytmatov’un Kasandra Damgası bu batı ara kesitinin deformasyonudur. Sardal Kızla asıl temasına dönüşü ise bu kaymanın ispatıdır.

Aytmatov son yıllarında “mor inekleri” kaybetmiştir. Böyle bir korkuyu sezen Aytmatov bir söyleşide: “Sıkıntısız, sorunsuz, gerilimsiz bir gün ve zamanın” kendisi için büyük can sıkıntısı olacağını belirtmiştir. Siyaset ve diplomasinin insanı kendi kurallarına bağlayan ve yaratıcı sanatı olumsuz etkileyen havası da Aytmatov deformasyonunun sebebidir.



Ala Dağların muhteşem gölgesinde yüzyıllardır yaşayan Kırgızlar dünyaya ne verdi? sorusuna Aytmatov, “Manas’ı verdi” der. Kalık İbrahimov ise soruyu şöyle sorar ve cevap verir: Ala Dağ’da uzun yıllar boyunca yaşayan ak kalpaklı, Kırgız halkı, 20.yüzyılda bu dünyaya ne yaptı; insanlık âlemine ve onun kültürüne nasıl katkıda bulundu, ne verdi? diye sorulunca bundan sonra bizim bir cevabımız da “Cengiz Aytmatov’u verdi” olur. (Cengiz Aytmatov Fenomeni Hakkında Birkaç Söz, Çev. Muhittin Gümüş, Cengiz Aytmatov Doğumunun 75. Yılı Armağanı, KTMÜ Yayınları Bişkek 2004)


Hüseyin Özbay


  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980726 Ziyaretçi