FUKUYAMA-HUNTINGTON-AMERİKA'YA BAKMAK VE GÖRMEK-EDWARD SAID

 

Amerika’ya Bakmak ve Görmek

Edward Said


UMUT VE CESARETLE

FUKUYAMA-HUNTINGTON TEZLERİ ÜZERİNE

 

KOZMOPOLIT- NİSAN 2OO3 çEV:MURAT UYURKULAK



Fukuyama’nın tarihin sonunu ilan eden o muazzam safsatası veya Huntigton’ın medeniyetlerin çatışması teorisi, kültür tarihinin keskin sınırlardan veya giriş, gelişme ve sonuç aşamalarından menkul olduğunu varsaydıkları için yanlıştır. Gerçekte kültürel-politik alan, sandıklarının çok daha ötesinde bir kimlik, kendini ifade etme ve gelecek projeksiyonu mücadelelerinin arenasıdır.


Birkaç gün önce gazetelerde çıkan küçük bir haber, Suudi Arabistan’dan Prens İbn el Velid’in, Kahire’deki Amerikan Üniversitesi’nde bir Amerikan Araştırmaları Merkezi kurulması için on milyon dolar bağışladığını bildiriyordu. Genç milyarderin 11 Eylül saldırılarından hemen sonra New York kentine, kendisinden hiçbir talep olmaksızın on milyon dolar bağışladığı da hatırlanmalı. Bağışa eşlik eden mektubunda Prens, bir yandan New York kentine taziyelerini bildirirken, bir yandan da ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik politikalarını yeniden gözden geçirmesi gereğini gündeme getiriyordu. Amerika’nın İsrail’e sorgusuz sualsiz, topyekûn desteğini kastettiği açıktı, fakat nazikçe dile getirdiği sorun, İslam’ı kötüleyen, en azından ona karşı güvensizlik sergileyen genel Amerikan siyasetini de kapsıyor gibi görünüyordu.


Dünyanın en büyük Yahudi nüfusunu barındıran New York’un Belediye Başkanı Rudolph Guiliani bağış çekini büyük bir öfkeyle, gerisingeri Velid’e gönderdi. Bunu yaparken gösterdiği terbiyesizce acelecilik ve aşırılığı, ve ırkçı horgörü demekten kendimi alamayacağım tavrı, küçük düşürücü olmasının yanı sıra kötücül bir hazzı da yansıtıyordu. New York’a dair sabit bir imajın şahsi temsilcisi rolüne soyunan Guiliani, böylelikle kentin cesaretini kanıtlamış ve dış müdahaleye karşı ilke edindiği direnişi sergilemişti. Ve elbette başkan ders vermekten ziyade, tercihini çoğunlukla kitle halinde belirleyen Yahudi seçmenlerin gönlünü hoş etmiş oluyordu.


Guiliani’nin nobran tavrında şaşılacak bir durum yoktu. Yıllar önce (Oslo Barış Anlaşmaları’nın imzalanmasından hemen öncesine denk gelen 1995’te) aynı Guiliani, BM’de bulunan herkesin davet edildiği Filarmoni Salonu’ndaki bir konsere Yaser Arafat’ı sokmayı reddetmişti. Çapsız Amerikan büyük şehir politikacılarının kestiği ucuz roller düşünüldüğünde, New York Belediye Başkanının genç Suudi’nin hediyesine ne tepki göstereceğini tahmin etmek hiç de zor değildi. Söz konusu para, korkunç bir saldırıyla yara almış bir kentte insani amaçlarla kullanılsın niyetiyle verilmiş ve büyük ölçüde işe yarayacak dahi olsa, Amerikan siyasi sistemi ve onun başlıca aktörleri için İsrail her şeyin önünde geliyor; öyle ki, İsrail’in kendini işine vakfetmiş ve aralıksız çalışan lobicilerinin aynı tavrı gösterip göstermeyeceği şüpheli. Ne olursa olsun, Guiliani parayı geri çevirmeseydi neler yaşanacağını kimse bilmiyor, fakat durum gerektirdiğinde belediye başkanının, kendinden geçmiş İsrail yanlısı lobi aygıtından bile önce davranmış olduğu ortada. Ünlü romancı ve denemeci Joan Didion, New York Review of Books’taki son yazılarından birinde, esasları ilkin F. D. Roosevelt tarafından belirlenen Amerikan siyasetinin dayanak noktası haline gelmiş, mantık sınırlarını zorlayacak kadar çelişkili bir durumu sürdürdüğünden dem vuruyordu: Bir yandan Suudi monarşisini, diğer yandan da İsrail devletini desteklemek. “İsrail’e yönelik destek öyle büyük ki, İsrail’in mevcut hükümetiyle ilişkilerimize dokunur gibi algılanabilecek herhangi bir şeyi tartışamaz hale geldik” diye yazıyordu Didion. (s. 56, 16 Ocak 2003)


Prens Velid’in mektup eşliğinde yaptığı bağışla, reddedilmesine dair iki hikâye birbiriyle kusursuz bir uyum sergiliyor. Aynı zamanda Arapların Amerika’ya bakışında hiçbir değişiklik olmadığına dair nadide bir örnek de teşkil ediyor. En az üç kuşaktır Arap liderleri, siyasetçileri ve onların gittikçe artan sayıda Amerikan tedrisatından geçirilmeyen danışmanları, ülkeleri için, Amerika’nın ne olduğuna dair nereyse tamamen uydurma ve hayal ürünü fikirlere dayalı politikalar formüle etmiştir. Tutarlılıktan yana nasibini almamış bu fikirler, aslında “Amerikalıların” bütün o işleri nasıl yürüttüğünden ibarettir. Yine de ayrıntılarına inildiğinde, ortaya geniş ve elbette karmakarışık bir fikirler yelpazesi çıkar. Bir yanda Amerika’yı bir Yahudi komplosu olarak görenler vardır. Diğer yanda Amerika’nın müşfik iyi duygular ve mazlumlara yapılan yardımlarla dolu dipsiz bir kuyu olduğuna veya A’dan Z’ye Beyaz Saray’da bir Olympia figürü misali oturan, her şeye kadir bir beyaz adam tarafından yönetildiğine dair teoriler de eksik değildir.


Yaser Arafat’ı iyi tanıma fırsatı bulduğum şu son yirmi yılda, ona birçok defalar, Amerika’nın her türden akımın, menfaatin, basıncın ve tarihin, kendi içinde çatıştığı ve (örneğin) Suriye gibi yönetilebilmekten uzak, karmaşık bir toplum olduğunu anlatmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Arafat’a hep, Amerika’nın üzerinde kafa yorulması gereken farklı bir iktidar ve otorite modeli olduğunu anlatmaya çalıştım. Akademisyen ve politik aktivist olan eski arkadaşım İkbal Ahmed’in (kendisi Amerikan toplumu üzerine uzman düzeyinde bilgi sahibi biriydi, ama asıl, sömürgecilik karşıtı ulusal kurtuluş hareketleri hakkında belki de dünyanın en iyi teorisyeni ve tarihçisiydi) Arafat’la görüşmesini sağladım. Filistinlilerin 1980’lerin sonunda ABD ile yaptığı ön görüşmelerde kullanacağı daha parlak, daha ayrıntılı bir model geliştirebilmesi için başka uzmanları da devreye soktum. Ama hepsi boşa gitti. Ahmed, Cezayir’deki FLN’nin, 1954-62 savaşı sırasında Fransa ile ilişkileri ve Kuzey Vietnamlıların 1970’lerde Kissinger ile yürüttüğü pazarlıklar üzerinde titiz bir çalışma yapmıştı.


Bütün o asilerin çatışma halinde olduğu metropolitan toplumunun kılı kırk yaran, ayrıntılı bilgisiyle, Filistinlilerin Amerika’ya yönelik karikatür düzeyindeki (büyük ölçüde Time dergisinin dedikodu misali, gelişigüzel okunmasına dayalı) bilgileri arasındaki karşıtlık çarpıcıydı. Arafat’ın tek takıntısı, Beyaz Saray’a gitmek ve beyaz adamların en beyazı olan Bill Clinton’la konuşmaktı: Ona göre bunun, Mısır’ın Mübarek’i veya Suriye’nin Hafız Esad’ı ile görüşmekten hiçbir farkı yoktu. Bu arada Clinton, Amerikan siyasetinin en mükemmel yaratığı olduğunu kanıtladı, cazibesi ve sistemi manipüle etme yeteneğiyle Filistinlileri tamamen ezdi ve kafalarını karıştırdı, ama Arafat ve adamları için daha da kötü bir durum vardı: Amerika’ya dair basitleştirilmiş bakışları heykel gibi yerli yerinde kaldı, bugün de hâlâ öyle. Her şeye hâkim, tek bir süpergücün olduğu bir dünyada direnmek veya siyaset oyununun nasıl oynanacağını bilmek, son yarım asırdır olduğu gibi, bugün de Filistinliler için bir muammadan ibaret. İnsanların çoğu, hayal kırıklığına uğramış aşıklar gibi ellerini umutsuzlukla geri çekiyor: Amerika’dan umut yok, bir daha asla oraya gitmek istemiyorum, diyorlar sık sık, ama bu arada yeşil kartlar, yerleşim izinlerinin peşinden koşmalar, çocukları Amerikan üniversitelerine sokma çabaları da gözden kaçmıyor.


Hikâyenin daha umut verici olan tarafı, Prens Velid’in, üzerinde sadece tahmin yürütebileceğim son Kahire Üniversitesi bağışı gibi görünüyor. Ama bir şeyi iyi biliyorum: Arap dünyasının dört bir köşesine yayılmış üniversitelerde Amerikan edebiyatı ve siyaseti üzerine verilen birkaç kurs ve seminer dışında, Amerikan halkının, toplumunun ve tarihinin sistematik ve bilimsel analizi üzerinde çalışan tek bir akademik merkez kurulmadı bugüne kadar. Kahire ve Beyrut’taki Amerikan Üniversiteleri gibi Amerikan kurumlarında bile olmadı bu. Söz konusu eksiklik, Üçüncü Dünya’nın tamamı ve hattâ bazı Avrupa ülkeleri için de geçerli olabilir. İşaret etmek istediğim husus şu: Sınır tanımayan büyük bir gücün pençesinde tuttuğu bir dünyada yaşamak için, onun anafor halindeki dinamikleri hakkında mümkün olduğunca fazla şey bilmek, hayati bir gerekliliktir. Ve bunun aynı zamanda dilin kusursuz işleyen hâkimiyetine karşı çıkmayı da içerdiğine inanıyorum, ki pek az Arap lideri bunu dert edinmektedir. Evet, Amerika McDonald’sın, Hollywood’un, blue jean’lerin, Coca-Cola’nın, CNN’in ülkesi. Bütün bunlar küreselleşme ve çokuluslu şirketler sayesinde ihraç edilen ve her yerde bulunabilen, dünyanın kolay, rahat tüketime duyduğu iştahın göstergesi olan ürünler. Fakat bunların hangi kaynaktan geldiğinin bilincinde olmak ve nihai anlamda ne tarz kültürel ve sosyal süreçlerden türediklerini yorumlayabilmek zorundayız; bilhassa Amerika hakkında fazla basit veya indirgemeci ve statik düşünmenin tehlikeleri bu denli ayan beyan ortadayken.


Dünya Hegemonyası


Ben bu satırları yazarken, dünyanın büyük bölümü, Irak’a karşı hiç istenmeyen bir savaşa hazırlanan Amerika tarafından, savaşa acil onay vermesi için sıkıştırılıyor (İtalya ve İspanya gibi bazı ülkeler de, Amerika ile tamamen oportünistçe bir ittifak için kolları sıvıyor). Fakat, bütünüyle sıradan insanların başlattığı ve hâlâ süren küresel gösteriler ve protestolara katılanlar için savaş, gemlenemeyen uğursuz egemenin açgözlü saldırısından başka bir şey değil. Sokaklarda ve yerel yayınlarda sesini yükselten birçok Amerikalının yanı sıra Avrupa, Asya, Afrika ve Latin Amerikalıların gösterdiği gibi, nihayet ABD’nin (veya daha doğru bir deyişle, onu halihazırda yöneten bir avuç Yahudi-Hıristiyan beyaz adamın) niyetinin, dünya hegemonyası olduğu gerçeğine yönelik bir uyanış yaşanıyor. Öyleyse ne yapmalı?


İlerleyen satırlarda, bugünün Amerika’sının sunduğu olağanüstü panoramaya dair hızlı bir özet çıkarmaya çalışacağım; bunu yaparken, Amerikalı olduğum ve bu ülkede yıllar yılı rahatça yaşadığım unutulmamalı. Ama Filistinli kökenim sayesinde, hâlâ bir yabancının kıyaslayıcı bakışını da sürdürüyorum. Yani hem içeriden hem de dışarıdan bakılarak yazılmış bir özet olacak bu. Amacım, özellikle Arap ve Müslüman dünyada genellikle algılandığı anıtsallıkla hiçbir ilgisi olmayan bir ülkeyi anlama, ona nüfuz etme ve -deyim mazur görülürse- direnme yollarını ortaya koymaktan ibaret. Amerika’ya bakıldığında ne görülmeli?


Her imparatorluk kendinin tümüyle biricik olduğunu ve kendinden öncekilerin aşırıya kaçan ihtiraslarını tekrarlamamaya kararlı olduğunu ileri sürse de, Amerika ile geçmişin klasik imparatorlukları arasındaki fark şu: Bugünün imparatorluğu, neredeyse keşişçe bir fedakârlık ve iyi niyetli bir masumiyet içinde olduğu iddiasını, hayret verici bir doğruculukla ileri sürüyor. Bu tehlikeli yanılsamanın, daha da tehlikeli etkisi, eskinin solcu veya liberal aydınları üzerinde kendisini gösteriyor. Amerika’nın ülke dışındaki savaşlarına tarihsel olarak muhalefet etmiş aydınlardan menkul yeni bir tabur, bugün artık, ateşli vatanseverlik nutuklarından sinsi bir kötücüllüğe kadar çeşitli yöntemleri kullanan (ve adeta yalnız aziz figürünü anımsatan) erdemli imparatorluğun davasını gütmeye hazır. 11 Eylül olayları bu çark edişte rol oynadı, fakat şaşırtıcı olan, ne kadar korkunç olsa da, İkiz Kuleler-Pentagon bombalamalarına sanki meçhul bir yerden çıkıp gelmiş muamelesi yapılması. Okyanusun diğer ucunda, Amerikan müdahalesi ve dört taraftaki Amerikan varlığının çılgına çevirdiği bir başka dünya yokmuş gibi davranılması. Bu, her anlamda nefret edilesi olan İslami terörizmi temize çıkarmaz elbette. Fakat Amerika’nın Afganistan’a ve şimdi de Irak’a verdiği tepki dürüstçe analiz edildiğinde, tarihin ve insaflı güç kullanımının bütünüyle bir kenara bırakıldığı kolayca görülebilir.


Ne var ki, liberal şahinlerin özellikle görmezden geldiği şey, (sarhoşluk ve kendinden başka doğru tanımama konusunda İslami aşırıcılıktan pek farkı olmayan) Hıristiyan sağı ve onun bugün Amerika’daki yaygın ve su götürmez etkinliğidir. Bu zihniyetin taşıdığı özellikler, büyük oranda Eski Ahit kaynaklarından türüyor ve yakın müttefiki İsrail’inkilerle büyük benzerlik gösteriyor. İsrail’in, etkili neo-muhafazakâr Amerikalı destekçileriyle, Hıristiyan aşırılıkçılar arasındaki tuhaf ittifak, ikincisinin Siyonizmi, Mesih’in İkinci Gelişinin yolunu hazırlamak için bütün Yahudileri Kutsal Topraklara toplamanın bir yolu olarak desteklemesidir; bu noktada Yahudiler ya Hıristiyanlığa dönmek veya yok olmak durumunda. Kanlı ve azgın antisemitik teleolojilere nadiren atıfta bulunuluyor, İsrail yanlısı Yahudi sıra neferleri ise bunları ağzına bile almıyor.


Amerika dünyanın alenen en dinsel ülkesidir. Tanrı’ya yönelik referanslar, bozuk paralardan binalara kadar ulusal hayata ortak deyimler minvalinde nüfuz eder: Tanrı’ya çok şükür, Tanrı’nın ülkesi, Tanrı Amerika’yı korusun ve bu böyle gider. George Bush’un iktidarı, 60-70 milyon köktenci Hıristiyan üzerinde yükseliyor. Onlar, aynı Bush gibi, İsa’yı gördüklerine ve Tanrı’nın ülkesinde Tanrı adına çalışmak için bulunduklarına inanıyorlar. Bazı sosyologlar ve gazeteciler (Francis Fukuyama ve David Brooks da dahil), nüfusun yüzde 20’sinin o evden o eve durmaksızın sürüklendiği Amerika’nın çağdaş dininin, birlik beraberliğe duyulan arzuyla ve uzun vadeli bir istikrar duygusuyla şekillendiğini savunmuşlardı. Fakat bu arzuya dair göstergeler ancak bir noktaya kadar doğru; daha önemli olan ise, kahince aydınlanma, bazen kıyametimsi bir hal alan bir misyon duygusuna yönelik sarsılmaz inanç ve küçük ölçekli olgulara ve sorunlara karşı pervasızca bir kayıtsızlıkla biçimlenen dindir. Ülkenin, karmaşa içindeki dünyadan devasa coğrafi uzaklığı da bir başka faktör. Kıta komşuları Kanada ve Meksika ise, Amerika’nın şevkini kıracak güçten yoksun.


Bütün bu etkenler, Amerikan doğruluğu, iyiliği, özgürlüğü, ekonomik başarısı, toplumsal ileriliğine dair bir fikrin etrafını kuşatırlar. Bu fikir, günlük hayatın dokusuna öyle ideolojik şekilde dokunmuştur ki, artık ideolojik bile görülmez, adeta bir tabiat yasası gibi kabul edilir. Amerika=iyidir=ona tam sadakat ve sevgi gösterilir. Benzer şekilde, ülkenin Kurucu Ataları’na ve Anayasası’na (etkileyici bir metin olduğu doğrudur, ama ne yazık ki nihayetinde bir insan eseridir) yönelik kayıtsız şartsız bir yüceltme de söz konusudur. Eski Amerika, Amerika’nın biricikliği ve sahiciliğinin dayanak noktasıdır. Bildiğim hiçbir ülkede, dalgalanan bir bayrağın bu kadar merkezi bir ikonografik rolü olduğuna tanık olmadım. Onu her yerde görebilirsiniz, taksilerde, erkeklerin ceket yakalarında, evlerin cephelerinde, pencerelerinde ve damlarında... Bayrak, kahramanca bir dayanıklılığa ve beş para etmez düşmanlarla savaşıldığına dair bir kuşatılmışlık duygusunu işaret ederek, ulusal imajın asıl vücut bulduğu sembol haline gelir. Vatanseverlik hâlâ en başta gelen Amerikan erdemidir; ABD’nin sadece içeride değil, bütün dünyada en doğruyu yaptığına ve doğru tarafta olduğuna dair adeta dinsel bir bağlılık söz konusudur. Vatanseverlik, tüketim harcamalarında da kendini gösterir; 11 Eylül saldırılarından sonra Amerikalılara, şeytani teröristleri hiç dikkate almaksızın, bol miktarda alışveriş yapmaları emredilmiştir. Bush ve onun Rumsfeld, Powell, Rice ve Ashcroft gibi elemanları, bütün olan bitenlerden, orduyu 7 bin mil uzakta, cümle aleme söylendiği şekliyle, Saddam’ı “ele geçirmek için” verilecek bir savaşa seferber etmek için yararlanmıştır. Bütün bunların altında kapitalizmin çarkı işlemektedir ve kapitalizm bugün radikal ve (bence) istikrarsızlaştırıcı bir değişimin peşine düşmüştür. İktisatçı Julie Schor, otuz yıl öncesine göre Amerikalıların çalışma saatlerinin epey arttığını, bunun karşılığında aldıkları ücretlerin azaldığını ortaya koymuştu. Fakat ortada hâlâ, serbest piyasanın sunduğu fırsatlar diye anılan dogmalara karşı ciddi, sistematik bir siyasi meydan okuma yoktur. İş dünyasıyla federal hükümet arasında kurulmuş ve Amerikalıların çoğuna hâlâ dişe dokunur bir genel sağlık güvencesi ve işe yarar bir eğitim sağlayamayan ittifakın değişmek zorunda olup olmadığı sorusu, sanki kimsenin umurunda değildir. Borsa haberleri, sistemin tekrar gözden geçirilmesinden daha önemli sayılmaktadır.


Bu, Amerika’nın üzerinde yükseldiği uzlaşmaya dair kabataslak bir özet. İşte aslında politikacıların sömürdüğü, durmaksızın sloganlar ve fikir kırıntıları halinde basitleştirmeye çalıştıkları uzlaşma bu. Fakat dikkatli bakıldığında, bu çarpıcı derecede karmaşık toplumda, söz konusu uzlaşmanın yanında yöresinde birçok karşı akımın ve alternatifin nasıl her daim hareket halinde olduğu da görülebilir. Bush küçümsemeye ve bilmiyormuş numarası yapmaya çalışsa da savaşa karşı artan direnç, madalyonun diğer yüzündeki gayri resmi Amerika’dan türüyor. Bu Amerika, yaygın medya (New York Times gibi tasdikli gazeteler, belli başlı haber ağları, büyük ölçüde kitap ve dergi endüstrileri) tarafından sürekli örtbas edilip görmezden geliniyor. Televizyondaki haberlerle yönetimin savaşa koşaradım gidişi arasındaki skandal boyutundaki suç ortaklığı, hiç bu denli utanç verici olmamıştı: CNN’i veya büyük haber kanallarından herhangi birini izleyen ortalama biri bile, size Saddam’ın kötülüklerini ve “bizim” onu çok geç olmadan nasıl durdurmamız gerektiğini anlatıyor. Ve bu durum yeterince berbat değilmiş gibi, radyo istasyonları, eski ordu mensupları, terörizm uzmanları ve, Ortadoğu’da kullanılan tek bir dili bilmeyen, belki bu bölgeyi hayatında hiç görmemiş Ortadoğu yorumcularıyla dolup taşıyor. Hiçbir konuda uzman olamayacak kadar eğitimsiz olan bu insanların hepsi, ezberlenmiş bir jargonla, bir yandan pencerelerimizi ve arabalarımızı yaklaşan zehirli gaz saldırısına hazırlamamız, diğer yandan Irak’la ilgili acilen bir şeyler “yapmamız” gerektiğinden dem vuruyor.


Yönlendirilen ve kurgulanan bir durum olduğundan dolayı söz konusu uzlaşma, değişmez ve sonsuz bir ‘şimdi’ mefhumu üzerinden işliyor. Onun için tarih tiksinti kaynağı, kabul edilen kamusal diskur dahilinde, “tarih” sözcüğünün kendisi bile hiçlikle veya sıfırla eş anlamlı. Aynı o aşağılayıcı, tipik şekilde hafifseyici Amerikan vecizesinde olduğu gibi: “Tarih sensin.” Amerikalılar gibi bizim de Amerika hakkında, eleştirmeksizin, sadakatle, tarihselliği umursamadan bildiğimizi sandığımız, işte bu tarihtir; dünyanın, “yaşlı” ve genellikle yaya kalmış gerisi için geçerli olmayan bir tarih bu. Tam bu noktada şaşırtıcı bir zıt kutupluluk söz konusu. Popüler kanıya bakılırsa, Amerika tarihin üzerinde veya ilerisinde yer alıyor. Diğer taraftansa, küçük bölgesel meselelerden, dünya imparatorlarının uzandığı uç tasarılara dek, tarihin her çeşidine karşı şaşırtıcı bir genel ilgi var. Birçok kült, bu titizlikle dengelenmiş zıtlıklardan doğuyor; yabancı düşmanı vatanseverlikten, öte dünyadan verilen mesajlara ve reenkarnasyona kadar uzanan bir yelpaze bu.


Tarihe dair daha dünyevi bir başka örneği burada anmakta yarar var. On yıl kadar önce, okullarda ne tür bir tarih eğitimi verilmesi gerektiğine dair kamuoyu önünde büyük bir entelektüel tartışma yapıldı. Haftalarca süren bu tartışmada açıkça ortaya çıkan şuydu: Amerikan tarihinin genç zihinler için, bütünüyle pozitif rezonanslar taşıyan, kahramanlıklarla dolu bir ulusal anlatı olması gerektiği fikrini savunanlar, tarihin ille de gerçeği yansıtmak zorunda olmadığını düşünmüyorlardı. Onlara göre tarih esasen, öğrencileri, Amerika’nın kendisiyle ve dünyanın geri kalanıyla ilişkilerinde bir dizi temel temayı mutlak kabul etmeye hazır, uysal vatandaşlar haline getirecek temsillerin ideolojik doğrulanmasından ibaretti. Bu zaruret fikri, postmodernizm ve parçaların tarihi (yani azınlıklar, kadınlar, kölelik vs.) kavramlarının unsurlarını bünyesinden atıyordu, fakat ilginç olan o ki, bu denli gülünç standartların dayatılması söz konusu olduğunda sonuç tam bir başarısızlık oldu. Linda Symcox durumu şöyle özetliyordu: “Kültürel eğitime (neo-muhafazakâr) yaklaşımın, öğrencilere nispeten çatışmadan arındırılmış, uzlaşmacı bir tarih fikrini aşılamak yönünde incelikle perdelenmiş bir girişim olduğu söylenecektir ve buna ben de katılıyorum. Fakat proje tümüyle farklı bir yöne sapılması sonucunu doğurdu. K-12 öğretmenleriyle Standartları yazan sosyal tarihçilerin ve dünya tarihçilerinin elinde o Standartlar, hükümetin karşı koymaya çalıştığı çok kültürlü bakışın aracına dönüştü. Neticede, uzlaşma tarihi veya kültürel yeniden üretim, karşısında, sosyal adaletin ve iktidar paylaşımının daha karmaşık bir geçmiş anlatımını gerektirdiğini düşünen tarihçileri buldu” (3)


Anlatı Motifleri


Yaygın medyanın iplerini eline tutmak için yapmadığını bırakmadığı kamusal alanda, onca çeşitlilik ve farklılık görünümüne rağmen, tartışmayı yapılandıran, paketleyen ve denetleyen bir dizi anlatı motifi (narrathemes) varlığını sürdürüyor. Bunlardan sadece, bugüne müthiş denk düşmesiyle bana oldukça çarpıcı gelen küçük bir kısmını ele alacağım. En önce söz edilmesi gereken elbette, şu kolektif “biz” durumu; yani başkanımız, BM’deki dışişleri bakanımız, çöldeki silahlı kuvvetlerimiz ve menfaatlerimiz tarafından sorgusuz sualsiz temsil edilen bir ulusal kimlik. Ve o menfaatlerimiz ki, her daim kendini savunmakla ilgili, gizli niyetler içermiyor ve geleneklerine bağlı bir kadının masum, saf, günahsız olduğu sanısını andıran bir mutlak masumiyet gibi görülüyor. Bir diğer anlatı motifi ise, tarihsel bağlantıların yokluğu ve gayri meşru “ilişkilerin” reddinden oluşuyor. Sözgelimi ABD’nin vaktiyle Saddam Hüseyin ve Usame bin Ladin’i silahlandırıp teşvik ettiği gerçeği hesaba katılmıyor, veya Vietnam (adını anmak bile yeter aslında) ve onun eşi görülmemiş biçimde yıkıma uğramasının ülke için “kötü” olduğundan, veya Jimmy Carter’ın bir zamanlar dile getirdiği o unutulmaz yorumuyla, Vietnam savaşının bir “karşılıklı” kendi kendini yıkma biçimi olduğundan dem vuruluyor. Veya daha da şaşırtıcı olanı, hâlâ süregiden ve hattâ kurumlaşmış iki çok önemli ve Amerika’nın ayrılmaz parçası konumundaki deneyimin görmezden gelinmesi: Afro-Amerikan halkın köle olarak çalıştırılması ve yerli Amerikan nüfusunun topraklarına el konulup kısmen yok edilmesi. Bunlar hâlâ ulusal uzlaşmada ciddi bir biçimde yerini almış, tanınmış değil. (Washington DC’de büyük bir Yahudi Soykırımı müzesi var, ama ne bu kentte ne de ülkenin herhangi bir yerinde siyah köleler veya Amerikan yerlileri adına kurulmuş herhangi bir anıt bulabilirsiniz.)


Üçüncü bir anlatı motifi de, politikalarımıza muhalefet edenlerin, “bizim” demokrasimizi, özgürlüğümüzü, zenginliğimizi ve büyüklüğümüzü kıskandıkları veya açık ve ortalama bir düşmanlık besledikleri için Amerikan karşıtlığına sarıldıkları şeklindeki sorgulanmayan inançtır. Bunun son örneği, Fransa’nın, ABD’nin Irak’la savaşına gösterdiği direncin yarattığı saplantılı ruh durumu. Bu bağlamda Avrupalılara mütemadiyen Amerika’nın son yüzyılda kendilerini nasıl iki defa kurtardığı hatırlatılır, gerçek savaşın tümünü Amerikan askerleri verirken, çoğu Avrupalının öylece yerinde oturup olan biteni izlediği ima edilir. Ve iş, ABD’nin son elli yıldır olağanüstü karışıklıklara yol açtığı Ortadoğu veya Latin Amerika gibi bölgelere gelip dayandığında, bu kez dürüst arabuluculukta, tarafsız hakemlikte, tamamen iyilik için çalışan iyi niyetli uluslararası güç olmakta rakip tanımayan bir Amerika anlatısı ortaya çıkar; bütün bunların sonucunda elimizde, iktidarla ya da mali kazançlarla ya da kaynakların gaspıyla ya da etnik lobicilikle ya da (İran ve Şili örneklerinde olduğu gibi) zorla ve/veya el altından rejim değiştirmelerle pek az ilgisi olan bir fikir kırıntısı kalır; arada bir bunları hatırlatma çabalarını saymazsak, her tür dış etkiye kapalı bir düşünce biçimidir bu. Bu tarz bir realizmi en iyi yansıtan örnekler, düşünce kuruluşlarının ve hükümetin, yumuşak iktidar, projeksiyon ve Amerikan vizyonu gibi, nefret verici ölçüde yontulmuş deyimlerinde bulunabilir. Şaron yönetiminin Filistinli sivillere karşı giriştiği saldırılara arka çıkılması veya Irak’a yönelik yaptırımların neden olduğu korkunç sivil kayıpları ya da sıradan vatandaşlarını dudak uçurtacak boyutta insanlıkdışı yöntemlerle cezalandırması konusunda Türk ve Kolombiya rejimlerine destek verilmesi gibi, Amerika’nın doğrudan sorumlu olduğu vahşet veya baskı politikalarından söz edilmez, hatta bunlar ima bile edilmez. Ciddi “siyaset” tartışmalarında bütün bu meseleler yasak bölge kapsamındadır.


Son olarak, resmi otorite sahibi şahsiyetlerin (mesela Henry Kissinger, David Rockefeller, yanı sıra bugünkü yönetimin bütün üyeleri) temsil ettiği tartışmasız ahlaki erdemlere dair anlatı motifi, bir gıdım vicdan azabı duyulmaksızın tekrar tekrar ısıtılır. Sözgelimi Nixon döneminin ceza almış iki suçlusunun (Elliott Abrams ve John Poindexter) son dönemde önemli yönetim kademelerine atanmış olması dikkat çekmez, herhangi bir itirazla karşılaşmaz. Geçmişin veya bugünün otoritesine, suçsuz ya da suçlu olduğuna bakılmaksızın gösterilen körce bağlılık, çok değişik biçimlerde kendisini gösterir. Yorumcular ve köşe yazarlarınca kullanılan dil, saygılı, hatta arsız ifade biçimlerinden ibarettir. Bu dil, otorite figüründe, parlak görünümünden başka (örneğin armalı siyah kazak, beyaz gömlek ve kırmızı kravat) bir şeyi algılamaya yönelik mutlak bir gönülsüzlük üzerine kuruludur. Otorite figürünün geçmişinde ciddi bir vebal olmasından en ufak şekilde kaygı duyulmaz. Bütün bunları hesaba katınca, Amerika’nın gerçeklikle ilişki kurmasında felsefi bir sistem olarak pragmatizme inancının, anti-metafizik, anti-tarihsel ve, garip şekilde, anti-felsefi olduğuna inanıyorum. Her şeyi küçük cümlelere ve dilsel bağlama indirgeyen türden postmodern bir anti-nominalizm buna eşlik ediyor ve bu, Amerikan üniversitelerinde analitik felsefenin yanı başında varlığını sürdüren oldukça etkin bir düşünme tarzı. Kendi üniversitemde, sözgelimi Hegel ve Heidegger gibi şahsiyetlerin felsefe bölümünde öğretildiğine nadiren tanık olursunuz; onlar edebiyat veya sanat tarihi bölümlerinin konusudur.


Amerika’nın yeni örgütlenen (özellikle Arap ve İslam ülkelerine yönelik) enformasyon çabası, işte bu şaşırtıcı ölçüde dayanıklı büyük hikayelerin bir şekilde yayılması amacına dayanıyor. Bu süreçte açıkça gözlerden gizlenen şey, bir kenarda akan veya bu bir avuç büyük anlatının tam kalbinde yer alan hayret verici ölçüde direngen muhalif geleneklerdir –Amerika’nın, geniş kesimler tarafından bilinmesi engellenen gayrı resmi karşı-tarihidir bu. Ne yazık ki bu muhalif cephe, yabancı yorumcuların da pek az dikkatini çekiyor. Bünyesinde ileri ve geri unsurlar barındıran bu kümeler, normalde fark edilemeyen büyük anlatılar arasında görünür bağlantılar kuruyor; dikkatli bir gözlemci bu bağlantıları yakalayabilir. Sözgelimi, Bush’un Irak’a karşı girişmek istediği savaşa karşı heyecan verici ve güçlü direnişin bileşenlerine iyi bakıldığında, çok farklı, oldukça hareketli bir Amerika resmi ortaya çıkıyor; uluslararası işbirliğine, diyaloğa ve olumlu adımlar atılmasına çok daha yakın duran bir Amerika. Savaşa, kan dökülmesi ve yıkım gibi insani nedenlerin yanı sıra zaten kötü durumdaki ekonomi üzerinde yapacağı vahim etkiler temelinde karşı çıkan hatırı sayılır miktarda insanı bir kenara bırakacağım. Amerika’nın, kalleş yabancılar, Birleşmiş Milletler ve Tanrıtanımaz komünistler tarafından karalandığına inanan Sağcıların yalpalayan fikirlerini de tartışmayacağım. Buna ek olarak, Sağ ve Sol’un tuhaf bir bileşimini oluşturan özgürlükçü ve izolasyonist cepheden de daha fazla söz etmenin gereği yok. Ele almayı gerekli görmediğim kategorilere, Amerikan dış politikasına, neredeyse her yönüyle (özellikle de ekonomik küreselleşme anlamında) derin şüpheyle yaklaşan, idealist saiklerle yola çıkmış çok sayıda üniversite öğrencisini de katacağım: Bu ilkeli ve bazen kısmen anarşist topluluk, Amerika’da üniversite ve yüksek okul kampuslarını, geçmişte Vietnam savaşı, Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı ve ülke içindeki sivil hak mücadelesi gibi konularda canlı tutmuştur.


Bilinç ve tecrübe birikimine sahip bir dizi muhalif hareketi burada hızla ele almak zorundayım. İki parti aygıtının hâkimiyetinin çok güçlü olduğu ve örgütlü parlamenter bir solun veya sosyalist bir hareketin esasen hiç sahneye çıkmadığı 2. Dünya Savaşı sonrası Amerika’sında, bu hareketler genellikle, Avrupa ve Afro-Asyalı anlamında, sola yakın duruyor. Bugün Demokrat Parti, kısa süre içinde kurtulamayacağı bir enkazın altında. Afrikalı-Amerikalı toplumun, bozulmamış ve hâlâ namuslu radikal kanadı için yeni bir başlangıç imkan dahilinde; bunlar, polis baskısına, iş ayrımcılığına, barınma ve eğitim imkansızlıklarına karşı mücadele eden, önderliğini Rahip Al Sharpton, Cornel West, Muhammed Ali, (gözden düşse de) Jesse Jackson gibi efsanevi ve karizmatik şahsiyetlerin yanı sıra, kendilerini Martin Luther King Jr. geleneğinin devamcısı sayan birçok başka isimlerin yaptığı şehirli topluluklar. Latinlerin, Yerli Amerikalıların ve Müslümanların oluşturduğu, çok sayıda eylemci etnik kolektifler bu hareketle birleşiyor; bunlardan bazıları elbette egemen sistem içine sızmak konusunda enerji sarf ediyor, yerel ve ulusal yönetimlerde siyasi güç kazanmaya çalışıyor, prestijli televizyon programlarında boy gösteriyor ve vakıfların, üniversitelerin ve şirketlerin yönetim kurullarında yer alıyor. Fakat bu grupların önemli kısmını harekete geçiren asıl etken hâlâ adaletsizliğe ve ayrımcılığa yönelik tepki; beyazların ve orta sınıf mensuplarının tekelinde görünen Amerikan rüyasında kendilerine yer verilmediğini düşünüyorlar. Sözgelimi Sharpton veya Ralph Nader gibi kişilerde ve Nader’in onu protestolarda takip eden, ancak Yeşil Parti’yle hâlâ didişen yandaşlarında ilginç olan taraf şu: Göz önünde ve belli bir dereceye kadar benimsenmiş olmalarına rağmen, esas olarak sistemin kıyısında duran, fazlasıyla uzlaşmaz ve toplumun sunduğu genelgeçer ödüllere pek rağbet etmeyen dışlanmışlar olarak kalmayı sürdürüyorlar.


Kadın hareketinin, kürtaj hakları, kötü muamele ve taciz gibi konuların yanı sıra iş koşullarında eşitlik temelinde faaliyeti olan büyük bir kanadı da, Amerikan toplumundaki muhalif akımın önemli değerlerinden biri. Benzer şekilde, normalde sessiz duran, menfaat ve başarı zemininde hareket eden meslek grupları da (doktorlar, avukatlar, bilim adamları, kısmen akademisyenler, yanı sıra bazı sendikalar ve çevre hareketinin bir kolu), her ne kadar toplumun istikrarlı işleyişinden ve bu istikrardan türeyen gündemlerden önemli çıkarlar sağlayan ticari yapılar da olsalar, burada sıraladığım karşı-akımların dinamiğine güç katıyorlar.


Oldukça örgütlü yapılarıyla kiliseleri de, değişimin ve muhalefetin filizlendiği yerler olarak saymamak mümkün değil. Mensupları, yukarıda sözünü ettiğim köktenci ve televanjelist hareketlerden açıkça farklı. Sözgelimi Katolik Piskoposlar, Episkopal kilisesinin sivil çalışanları ve din adamları, yanı sıra Quaker’lar ve Presbitaryen ruhani meclisi (seks skandallarını da içeren bazı sancılarına rağmen) savaş ve barış meselesinde sürpriz şekilde liberal bir tavır aldı; uluslararası insan hakları ihlallerine, tavana vuran askeri harcamalara ve 1980’lerin başından beri kamusal alanı tarumar eden neo-liberal ekonomi politikalarına karşı seslerini yükseltmeye kesinlikle gönüllü bir tutum içindeler. Tarihsel olarak, azınlık hakları mücadelesine ülke içinde ve dışında destek olan örgütlü bir Yahudi kitlesi de hep oldu, fakat Reagan döneminden beri neo-muhafazakâr hareketin kurduğu hâkimiyet, ABD’de İsrail ile dinci sağ arasında var olan ittifak ve İsrail’e yönelik her eleştiriyi antisemitizmle bir tutan ateşli Siyonist propaganda ve hatta yeni bir Amerikan Auschwitz’inden duyulan korku, bu gücün olumlu etkisini önemli ölçüde törpülemiş durumda.


Sonuç olarak, mitinglerde, protesto yürüyüşlerinde ve barışçı gösterilerde boy gösteren çok sayıda grup ve birey, 11 Eylül sonrası dönemin beyinleri dumura uğratan vatanseverliğinin dışına adım attı. Bunlar, Terör ve İç Güvenlik Yasası’nın tehdidi altındaki sivil haklar (ifade özgürlüğü ve anayasal güvenceler de dahil) etrafında bir araya toplanmıştır. İdam cezasına karşı mücadele, Guantanamo Üssü’ndeki tutuklu kampının temsil ettiği türden ihlallere karşı sık sık düzenlenen protestolar, ordudaki sivil otoritelere duyulan genel güvensizlik, yanı sıra sosyal güvenlik sistemlerinin giderek özelleştirilmesinden ve dünyada, birçoğunu renkli erkek ve kadınların oluşturduğu sefalet orduları yaratmasından duyulan rahatsızlık, hüküm süren orta sınıf toplum düzenindeki çatlamaları yansıtıyor. Bunun bir bileşeni de elbette, resmi ve gayri resmi Amerika’nın üzerinde sürekli didişip durduğu şu siberuzay hayhuyudur. Ülke ekonomisindeki hızlı gerilemenin, zengin ve yoksul arasındaki uçurumun giderek açılması gibi rahatsızlık verici konuların, şirketlerin tepesinde oturanların olağanüstü savurganlığı ve yolsuzluklarının ve küstahça bir açgözlülükle girişilen özelleştirme furyasının sosyal güvenlik sistemi açısından doğurduğu açık tehlikelerin neden olduğu mevcut huzursuzluk, Amerika’nın biricik sayılan kapitalist sisteminin o ünlü ve sıkı sıkı korunan erdemlerine ağır darbe vurmaya devam ediyor.


Amerika gerçekten de Bush’un, onun saldırgan dış politikasının, tehlikeli derecede akılsız ekonomik vizyonunun arkasında birleşmiş durumda mı? Bu, Amerikan kimliğinin sonsuza dek değişmemek üzere kurulmuş olup olmadığını sormanın bir başka şeklidir. ABD’nin rakipsiz askeri gücüyle birlikte (bugün onlarca ülkede Amerikan askeri bulunuyor) yaşamak zorunda kalan bir dünyada, o dünyanın, Amerikan askeri varlığı her yere demir atarken sessiz kalmaya rıza göstermeyen kısımlarının icabına bakma çabasında, bütün “Amerikalıların” tam desteğini almanın garantisi olup olmadığı sorusudur aynı zamanda. Amerika’nın aslında, genellikle göründüğünden daha büyük iç mücadelelerin hüküm sürdüğü, sorunlu bir ülke olduğuna dair başka bir bakış açısını ortaya koymaya çalıştım. Amerika’yı, dünyanın geri kalanında hüküm süren mücadelelerde muadilleri ve muhatapları olan, ciddi bir kimlik çatışmasına girmiş şekilde kavramak bana daha doğru geliyor. Amerika, durmadan söylendiği gibi, Soğuk Savaşı kazanmış olabilir, fakat bu zaferin Amerika içindeki gerçek sonuçlarının ne olduğunu kestirebilmek çok zor, mücadele henüz bitmiş değil. Amerikan yöneticilerinin sahip olduğu askeri ve siyasi güç üzerinde çok fazla odaklanmak, süregiden ve en ufak şekilde yatışma eğilimi göstermeyen ülke içi diyalektikleri görmezden gelmektir. Kürtaj hakları ve evrim teorisini öğretmek gibi konular bile hâlâ net bir çözüme bağlanamamıştır.


Fukuyama’nın tarihin sonunu ilan eden o muazzam safsatası veya Huntigton’ın medeniyetlerin çatışması teorisi, kültür tarihinin keskin sınırlardan veya giriş, gelişme ve sonuç aşamalarından menkul olduğunu varsaydıkları için yanlıştır. Gerçekte kültürel-politik alan, sandıklarının çok daha ötesinde bir kimlik, kendini ifade etme ve gelecek projeksiyonu mücadelelerinin arenasıdır. Fukuyama ve Huntington, daimi hareket halindeki akışkan, çalkantılı kültürlere, gerçekte hiçbir yerde var olmayan sabit sınırlar ve iç düzen kuralları dayatmaya çalışan köktencilerdir. Kültürler, bilhassa da etkin bir göçmen kültürüne sahip olan Amerika’nın kültürü, diğer kültürlerle etkileşir ve küreselleşmenin muhtemelen niyet edilmeyen sonuçlarından biri, küresel yararları gözeten uluslarüstü toplulukların ortaya çıkmasıdır; insan hakları hareketi, kadın hareketi, savaş karşıtı hareket ve benzerleri bunun örnekleridir. Amerika bunların hiçbirisinden yalıtılmış değil, fakat derinlerde ne olduğunu görebilmek için, yüzeyin yanıltıcı yekpareliğinin ötesine geçmek gerek; ancak böylelikle ABD’nin de, dünyanın geri kalan birçok bölgesinden farksız nice çatışmalar yaşadığı anlaşılabilir. Bu şekilde bakılırsa, orada duran umut ve cesaret de görülecektir.


(çev. Murat Uyurkulak)

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980707 Ziyaretçi