FUKUYAMA TEORİSİ

 

İKTİBAS SAYI:280,NİSAN 2002

FUKUYAMA TEORİSİ-TARİHİN SORUNU

 

11 Eylül’ün Adaleti ve Sonraki Sürecin Akâmeti*

 

Mart 2002/ NİDA DERGİSİ

 

F. Bütün: 11 Eylül olaylarından sonra yapılan tartışmalar genelde batı tandanslı bir takım teoriler üzerine. Bunlardan biri "medeniyetler çatışması" iken diğeri "tarihin sonu" tezidir. Bu ve benzeri tezler hakkında neler düşünüyorsunuz?

M. Kürşad Atalar: 11 Eylül olaylarından sonra, Samuel Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" tezi ile Francis Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezlerinin yeniden gündem konusu olmalarının haklı nedenleri vardı; çünkü 11 Eylül olayları, tarihsel süreç içinde bir 'kırılma noktası' olarak görülüyordu. Huntington ve Fukuyama'nın tezlerinde de, insanlığın tarihsel yürüyüşüne ilişkin bir takım tespitler ve geleceğe yöne-lik öngörüler yer alıyordu. Mesela Fukuyama, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından ve komünizmin çöküşünden sonra, Hegelci tarih felsefesinin kavramlarından istifade ile, liberaldemokrasinin zaferini ilan ettiğini öne sürüyor ve durumun tarihin sonuna şahitlik ettiğini savlıyordu. Fukuyama'ya göre, liberal-demokrasinin zaferini, bundan böyle 'küresel' ölçekte hiçbir güç tehdit edemezdi. Buna din ve milliyetçilik de dahildi. Din evrensel ölçekli iddialara sahipti, ancak halihazırda güçsüzleştirilmişti ve ancak ulus-devletlerin denetiminde varlığını sürdürebiliyordu. Aslında bu konuda İslam'ı bir ölçüde ayrı tutuyordu Fukuyama, ama mevcut du-rum temelinde İslam'dan kaynaklanan bir tehdidin de var olmadığı neticesine ulaşıyordu. 1990'lı yılların başında tüm dünyada popülaritesi artan milliyetçiliği de şanslı görmeyen Fukuyama, milliyetçiliğin özünde evrensel olmaması nedeniyle liberal-demokrasiye tehdit oluşturmadığı değerlendirmesinde bulunuyordu. Ancak Fukuyama ve onun gibi düşünenlerin zafer sarhoşluğu fazla sürmedi. Birkaç yıl sonra Brzezinski ve Huntington, muhtemel tehlikelerden bahse

 

* Nida Dergisi’nin M. Kürşad Atalar ile yaptığı röportaj

den makaleler yazdılar. Brzezinski de kısa ve orta vadede Batı'ya yönelik ciddi bir tehdit görmüyordu ancak, asıl tehdidin Batı'nın kendi içinden geldiği uyarısında bulunuyordu. O, Batı insanına, cornucopia olarak tanımladığı ve dileyenin dilediğini yapabildiği, kayıtsızlığın alabildiğine arttığı Batı yaşam tarzının uzun vadede kendi geleceklerini tehdit ettiğini söylüyordu. İslam, Brzezinski'ye göre, önümüzdeki en azından 20-30 yıl içinde ciddi bir tehlike olarak görülmemeliydi. Fakat Brzezinski, İslam'ın bu yönde bir potansiyel taşıdığının altını çizmeyi de ihmal etmiyordu. Nihayet Huntington, 1993 yılında, "Medeniyetler Çatışması mı?" başlıklı makalesinde, özellikle Konfüçyüsçü felsefe ile İslam medeniyetinin sınırlarını çizen fay hatları üzerinde gelecekte çatışmaların çıkabileceği görüşünü ortaya attı ve bu tezi, o günden sonra çok tartışıldı. 11 Eylül olaylarından sonra, Hun-tington'un tezi üzerinde daha çok durulmasının nedeni, gelişen olayların, görünürde Huntington'un tezindeki kimi unsurlara tekabül ediyor oluşuydu. Ben bu 3 tez içerisinde Fukuyama'nın tezini, konjonktüre uygun yazılması nedeniyle 'yanlı' buluyorum. Fakat Brzezinski, genel olarak isabetli değerlendirmeler yapabilen biri olarak göründü bana. Huntington'un tezinde ise, zaman zaman Fukuyama'yı andıran bir hava gözlemleniyor. Yani tarihsel yürüyüşü birkaç başlık altında özetleme çabası var her iki makalede de. Bu nedenle biraz sansasyonel geliyor bana her ikisinin makaleleri. Huntington'un medeniyetleri ayıran fay hatları üzerinde çatışmaların yaşanabileceği tahmini, doğal olarak, 11 Eylül olaylarından sonra, Afganistan'ın bu fay hattı üzerinde olup-olmadığı tartışmasını beraberinde getirdi. Fakat görüldü ki, Huntington'un bahsettiği fay hattı burası değil! Aslında 11 Eylül olaylarının mahiyeti de henüz tam olarak anlaşılmış değil. Dolayısıyla bu tezler ölçeğinde 11 Eylül olaylarının so-nuçlarını değerlendirmek için henüz erken.

F. Bütün: Kürşad Bey; Kissenger'in bu olayla bağlantılı olarak "İslam'a karşı İslam" tezi vardı. Ve bu paralelde 'radi-kal İslam' tartışmaları yaşanmaya başlandı. Sizce bu tartışmalar neye binaen gündeme geliyor ve böyle bir ayrım söz konusu mu?

M. Kürşad Atalar: Kissenger'dan çok önceleri bu yönde ayrımlar yapılıyordu zaten. Bu tür kategorik ayrıştırma çalışmalarını 1980'li yılların başlarına kadar götürmek mümkün. Özellikle İran Devrimi'nden sonra, Batılı araştırmacılar, İslam dünyasındaki farklı gruplar üzerinde ciddi analizler yaptılar ve kaba hatlarıyla bu grupları, "radikal İslamcılar" (veya' Fundamentalistler"), "Müslüman modernistler" ve "gelenekçiler" olmak üzere tasnif ettiler. Her bir grubun özelliklerini tanımladılar ve her gruba ilişkin farklı stratejiler takip ettiler. Müslüman modernistleri, kendi değerlerini içselleştirme yolunda kullanmayı denerken, gelenekçileri, İslam'ı, çağın dışında kalmış bir din olarak gösterebilmek açısından 'kullanışlı' buldular. Fakat Radikal İslam'la yıldızları barışmadı. Çünkü uzlaşmayı reddetmesinin yanı sıra, modern tezlere karşı cevap verebilme potansiyelini içinde barındırıyordu. Roy, Esposito, Shepard ve Fuller gibi araştırmacı ve analistler, Batı'ya yönelik gerçek tehdidin, Suudi selefiliğinden, Taliban fundamentalizminden, Guenon/Nasr gelenekçiliğinden ve Fazlurrahman modernizminden de-ğil, bilakis modern tezleri sorgulayan Radikal İslamcılıktan geldiği neticesine ulaşıyorlardı. Yani Batı'da ciddi tahliller yapabilen İslam uzmanlarının, İslam dünyasının anatomisini çıkarmak uğrunda çok çaba sarf ettiklerini hatırdan çıkarmamak lazım. Elbette ki bu gayretlerinin neticelerini de aldılar. İran Devrimi'nde 'hazırlıksız' yakalandıklarını tekrarlayan bu çevreler, bundan sonra hata yapmamak için ince eleyip sık dokudular. İslam Dünyası'nda çeşitli modeller denediler. Bunların içinde en işe yarayanı da, tehdit olarak gördükleri kesimleri sistem içine çekip eritme siyaseti oldu. 1990'lı yıllarda İslam dünyasının hemen her kesiminde bu politikanın sonuçlarına şahit olundu. Öte yandan, "İslam demokrasiyle bağdaşır" tezi temelinde 'entelektüel' bir zemin de oluşturmaya çalıştılar. Bunda da kısmen başarılı oldular. Ayrıyeten Taliban örneğini, İslam'ın imajını bozmak için kullandılar. Böylece asıl tehlike olarak gördükleri Radikal İslam'ı kuşatmış oluyorlar-dı. Zaten amaç buydu.'Yok edemiyorsan, kuşat" kuralını iyi işlettiler ve bu yönde sofistike planlar uyguladılar. Tabii bunu biraz doğal da karşılamak lazım. Bu durum, ringte rakibinden beklenmedik bir yumruk yiyen boksörün, kendini toparlama çabasına benzer. Batı, dinin, siyasal ve sosyal hayata bir daha asla karışamayacağı hülyasını gördüğü bir dönemde, İslam'ın modern dönemlerdeki bu ilk çıkışıyla önce şaşırdı ve ne yapacağını tam kestiremedi. Ancak daha sonra kendini toparlama çabasına girişti ve bizler şimdi sanırım bu dönemi yaşıyoruz. Tabii, tarihsel açıdan bu dönemin belirleyiciliği olup olmadığı konusunda bir yorum yapmak mümkün değil. Çünkü tarihsel yürüyüşte birkaç on yıllık sürenin çok önemi yoktur. Hatta o dönemde, tarihsel akışın tersine pek çok hadiseyle dahi karşılaşılabilir. Ancak o yürüyüşün çekimgücü, zaman içinde, ters akımların üste-sinden gelir ve yürüyüş devam eder.

F. Bütün: Burada gündeme gelen "Amerikancı İslam" neyin ifadesidir sizce?

M. Kürşad Atalar: "Amerikancı İslam" tabiri, az önce yapmış olduğum tanımlamalar içinde, Batı çıkarlarına ters düşmeyen, 'ılımlı' grupların yaklaşımlarına atfen kullanılıyor. Bu gruplar, daha ziyade 'gelenekçi', sufi ve 'modernist' kesimlerden oluşuyor. Tabii burada İslam dininin 'Amerikancı' sıfatı ile tavsifinin mümkün olup olmadığı sorusu akla geliyor hemen. Elbette böyle bir sorunun cevabı "mümkün değildir" şeklinde verilir. Ancak tartışma burada kavramsal düzeyde yürütülmediği için, cevabın içeriğe bakılarak verilmesi elzem oluyor. Yani burada kasıt nedir? Kendilerini İslam'a nispet eden kimi Resimler, Amerika'nın çıkarları doğrultusunda bir duruş sergiledikleri için bu isimle anılmaktadırlar. Burada belki bir not düşmek yerinde olur: Bu tabiri ilk kez kullanan kişi, rahmetli Seyyid Kutub'tur.O, daha 1950'li yıllarda bu bi|ince ulaşmıştır ve Allah yerine Amerika'yı razı edecek tavırlar içine giren kesimleri, sahih temeller üzerine inşa edilmiş Kur'ani zihniyete sahip muvahhidlerden ayrı tutmuş ve onları teşhir etmiştir. Bugün de, bu ayrım yapılmalıdır. Ancak, elbette ki İslam'ın kendi kavramlarını kullanmayı önceleme hassasiyetini de elden bırakmamak gerekir.

F. Bütün: Yukarıda bahsettiğimiz tartışmaların Türkiye'de de uzantıları oldu. Müslüman entellektüeller sizce nasıl bir sınav verdi bu tartışmalarda.?

M. Kürşad Atalar: Türkiye'de genelde çok düzeyli bir tartışma iklimi maalesef yok. Bunun da çok çeşitli nedenleri var. Kısmen birikim eksikliği, kısmen partizanca tutumlar, kısmen de nefsani faktörlerin etkisinden söz edilebilir. Genel, bir değerlendirme yapılacak olursa, daha çok hamasi yaklaşımlar sergilendi denilebilir. Örneğin Amerika'nın Afganistan operasyonunda çok duygusal çıkışlar yapıldı. Fakat stratejik tahliller ve analizler genellikle yoktu bu çıkışlarda. Elbette olayın insani yönü de vardı; fakat bu konu üzerinde yoğunlaşıp hamasi nutuklar çekmek, yaraya merhem olmak yerine, duyguların tatminine yaradı. Bu durumun, genel olarak entelektüel camia için dahi geçerli olduğu söylenebilir. Özellikle Müslüman entelektüeller arasında popülaritesi olan kimi isimlerin bu konuda ciddi bir tavır ortaya koyamadıklarını düşünüyorum. Fakat popüler olmayan ama sahiden entelektüel olan kimi Müslümanların, konuyu yine de en iyi değerlendirenler arasında sayılabileceğini de söyleyebilirim.

F.Bütün: Birde yapılan tartışmalarda konu İslam'a geliyor ve "İslamcılar" birileri adına konuşuyorlardı. Oralarda konuşturanlara göre "İslamcı" yazarlar kimleri temsil ediyor ve kimler adına konuşuyordu?

M. Kürşad Atalar: Şimdi bu "İslamcılar" tabiri üzerinde biraz durmak gerekiyor. Son zamanlarda bu tabir çok yanlış bir şekilde kullanılıyor ve dolayısıyla zihinler de karışıyor. Müslümanlar arasında da pek çok kişi, bazı modernist ve laik akademisyenlerin söylemini kullanarak, İslamcılıkla hiçbir alakası olmayan (ya da kalmamış) kişileri, "İslamcı" olarak niteleme yanlışına düşüyor ve sonrasında onların işle-dikleri yanlışlar da İslamcılığa hamlediliyor. Böyle şey olmaz. Öncelikle, İslamcı kimdir, bunun bilinmesi lazım. Herkes bu kavramı istediği gibi tanımlarsa, zihni teşevvüş işte o zaman doğar. İslamcı, İslamı bir siyasal ideoloji olarak algılayan ve en özet tanımıyla, "İslam, bir hayat nizamıdır" düsturuna inanan kişidir. Fakat ne ilginçtir ki, medyada, "İslam'ı, Kutup ve Mevdudi radikalizmi ile tanımlamanın modası geçti" diyenlere "İslamcı" deniliyor. Halbuki "İslamcı" olarak tanımlanan bu kişiler, kendilerini, "sivil toplumcu" ve "demokrat" olarak tanımlıyorlar. Yani burada çok açık bir ironi var! Dolayısıyla biz öncelikle İslamcı derken ne kast ediliyor,bunu bilmeliyiz. Bu tabir, aslında bize Batı literatüründeki "İslamist" sözcüğünden tercüme ile geçmiştir. Batılı, İslamist sözcüğü ile, yukarıda aktardığım anlamı kast eder. Bunun tam karşısına ise, kimi zaman "Müslim modernist" (müslüman modernist) ya da "traditionalist" (gelenekçi) veya neo-traditionlist (yeni-gelenekçi) kategorilerini koyar. Bu durumda, medyada yaygın olarak "İslamcı" olarak nitelenen ama kendilerini sivil toplumcu ve demokrat olarak tanımlayanların Batı literatüründeki karşılığı "neotraditionalist" veya "Müslim modernist"tir. Şu halde bu kişilerin "İslamcı" olarak tanımlanması ve bu tanım üzerinde değerlendirmeler yapıl-ması doğru değildir. Bu nedenle bu kesimlerin, bu tartışmalarda öne sür dükleri tezleri de "İslamcıların tezleri" olarak görmek mümkün değildir. Bu kesimler, hoşgörü,demokrasi, barış, sivil toplum, insan hakları vb. gibi klişe kav ramlar temelinde aslında Batının/modernizmin havariliğini yapmaktadırlar. Zaten kendilerini tanımladıkları kavramlar da modernist söylemin en gözde kavramlarıdır.Tabii onların bunun farkında olmaması mümkün değil. Farkında oldukları halde bu söylemi kullanmalarını, 'içselleştirme' kavramından başkası açıklayamaz herhalde!

F. Bütün: Kısaca, bir zihniyet olarak Taliban'ı da değerlendirir misiniz?

M.Kürşad Atalar: Taliban, Batılıların "rejectionist traditionalist" (reddedici gelenekçi) olarak tanımladıkları kategoriye girer. Bu grubun en bariz vasfı, fıkhi kaideleri dini bir iştiyakla uygulama taassuplarıdır. Aslında Taliban, Şeyh el-Meraği'nin, Muhammed Esed'e Ezher'in avlusunda gösterdiği ezber yapan talebelerin zihniyetine sahiptir. Yani bu insanlar, binlerce sayfa kitabı okurlar ama özümsemezler. Taklitçidirler, mutaassıptırlar. Fakat Taliban'ın bir başka özelliği daha vardır ki o da siyasal alanda bir iddia sahibi olmalarıdır. Gelenekçilerin çoğu, siyasete karşı kayıtsız olmasına karşın, Taliban, siyasal alanda da varlık göstermeye çalışmıştır. Ancak, bunu konjonktürle açıklamak daha doğru olur. Çünkü Taliban'ın kendine özgü bir siyasal teorisi yoktur. Afganistan'da ortaya çıkan siyasal boşluk, onları iktidara taşımıştır. Yoksa kendilerine özgü bir siyaset teorisi olup da, bunu iktidarda denemiş ve başarılı olmuş bir grup değildir Taliban. Özetle, Taliban'ın reel hayatın sorunlarını çözmesi mümkün değildir. Çünkü bu sorunlar, ancak, dinin yaşayan ilkelerinin ihyası ile çözülebilir, fıkhın kurallarını olduğu gibi bugüne taşıma anlayışı ile değil.

F. Bütün: Peki bu ve benzeri zihniyetlerin tenkidinde "liberal" "laik" söyleme nazaran yerimiz nerelere düşüyor? Taliban zihniyetinin tenkidinde "laik" söylemden farklı olmamız gereken yer var mı?

M. Kürşad Atalar: Bu konuda, herhangi bir söyleme yakın ya da uzak duralım diye bir kaygı taşımayı doğru bulmuyorum. Burada bizim Müslümanlar olarak neyi nasıl söylememiz gerekiyorsa, öyle söylemememiz lazım diye düşünüyorum. Laik kesimler, Taliban'ı bahane ederek, elbette İslam'a yüklenmek isterler. Ancak bu, başka bir şeydir, bizim Taliban'ı İslami ilkeler nazarında eleştirmemiz başka bir şeydir. Biz, eleştirilerimizi, Taliban'ın veya benzeri zihniyete sahip başka grupların yanlıştan dönmesi için yaparız. Bir başkasının başka niyetlerle Taliban'ı eleştirmesi, bizim tavrımızı belirlememelidir. Fakat elbette bu kesimlerin Taliban bahanesi ile İslam'a yönelik saldırılarına karşı da uyanık olunmalıdır.

F. Bütün: Biraz daha genele inecek olursak bugün Batı gerek kültürel savaşını gerekse Epiküryen hangi yöntemlerle veriyor ve ne kadar etkili oluyor? Buna karşı bir entegras-yon mu, yoksa sistem içi bir değişim mi önerilmeli? Bu noktada Müslümanların tercihlerini genel itibarıyla değerlendirir misiniz?

M.Kürşad Atalar: Burada Huntington'un tezini hatırlamakta fayda var. O ne diyordu: "Din, kültürün en önemli öğesidir ve insanların aktivitelerini yönlendirmede çok etkili bir kurumdur." Batı, eğer bu sözün bilincinde ise, bu konuda çeşitli tedbirler almayı isteyecektir elbette. Daha önce buna klasik söylemle "kültür emperyalizmi" denilirdi. Elbette diğer milletlere karşı kültürel üstünlüğünü kabul ettirmiş bir medeniyetin önünde çok fazla bir engel kalmaz. Batı, geçtiğimiz asırda bunu çok denedi ve bu hususta epey de başarılı oldu. Fakat 19701i yıllardan sonra kendi içinde Postmodernizmin güçlenmesiyle, ardından da İslam dünyasında Yeniden Diriliş sürecinin başlaması neticesinde, "Batı'nın mağlubiyeti" söylemi güç kazanmaya başladı. İslam dünyasında, kendi kimlik değerlerine dönme yönünde ufak da olsa bir irade belirmeye başladı ve bu hakim güçlerin dikkati-ni çekti. 1980'li yıllardan sonra, bir "İlk Dalga" geldi ve Batı'yi bir anlamda gafil yakaladı. Fakat bunun aksü'l-ameli gecikmedi; Batı, toparlanıp, Uyanış sürecini durdurmak için çaba harcadı. Bu noktada, muhalif unsurları sistem içine çekip eritme siyasetine yoğun olarak başvurdu. Bu, "biraz senden, biraz bizden" taktiğiydi. Tabii, bu taktiğin amacı, muhalefeti yok etmekti aslında. Çünkü muhalif akımın kendi doğrularından taviz vermesi demek, daha işin başında mücadeleyi kaybetmek anlamını taşırdı. Bu yüzden, bu çarkın içine girenler, sisteme entegre oldular. Yani sınavı kaybettiler. Ancak, sözlerine sadık olanlar, bu sınav sonunda tebeyyün ettiler ve Talut'un ordusundaki bir avuç suyla yetinenler gibi, ırmağın karşı yakasına geçmeyi başardılar. Son yıllarda ülkede yaşanan tecrübeyi bu şekilde özetlemek mümkün sanıyorum.

F.  Bütün:  Malumunuz son  olaylarda ABD adını "sonsuz adalet" "devamlı özgürlük" olarak koyduğu bir harekete girişti. Mezkur ülkenin başını çektiği dünyada hakikaten bir hak arayışı, adalet savaşı mevcut mu?

M. Kürşad Atalar: Amerika'nın giriştiği operasyonun adına elbette "sonsuz adalet" denilemez. Çünkü bu operasyonun arkasında adalet gibi bir insani ve ilahi değer yatmıyor. Bunu de herkes biliyor. Zaten Makyavelist çıkarcılığı, politik stratejilerinin merkezine yerleştirmiş bir dünyadan bu şekilde bir tavrı beklemek abestir. Batı ülkeleri için en önde gelen değer, 'çıkar'dır. Daha doğrusu, Batılı ulus devletlerin, diplomasideki kriterleri 'çıkar' kavramıyla belirlenmiştir. Dolayısıyla Amerika'nın bir ülkeye karşı giriştiği her hangi bir operasyonda öncelikle çıkarma bakılmalıdır. Buradan hareketle pek çok tavrını anlamak mümkün olacaktır. "Ebedi özgürlük" sloganı ise, benim için, hem içi boş hem de 'anlamsız' bir tabirden başka bir şey değil. Belki de bu, biraz da 'özgürlük' sözcüğüne inançsızlığımdan kaynaklanıyordur. Ama biliyorum ki, Amerika, "ebedi özgürlük" sloganını boşuna kullanmadı. Çünkü Batı insanının en değer verdiği birkaç kavramdan biridir özgürlük. Bununla Batı kamuoyunu arkasına almak istedi Amerika ve kısmen de başarılı oldu. Ope-rasyon sonucunda, Batı insanı şöyle düşündü: "Mağaradaki adam" (bin Ladin), mağlup edildi ve Afganistan, Batılı değerlere açık bir ülke haline getirildi. Operasyondan sonra, medyada, kadınların burkalarını atmaya, tiyatro salonunda oyunlar sergilenmeye ve Karzai'nin içki kadehi tokuşturmaya başladığına dair haberlerin yer alması, bu 'özgürlüğün' ne anlama geldiğini gayet açık bir şekilde gösteriyor!

F. Bütün: Bahsettikleri "insan hakları", "özgürlük" vb. söylemler neyi temsil ediyor?

M. Kürşad Atalar: "İnsan Hakları" ve "özgürlük" kavramları, benim kanaatime göre, püre (saf) anlamda Batılı kavramlardır ve içlerine İslam pompalanamaz. Nitekim bugün bütün Batılı İnsan Hakları Örgütleri'nin en çok öne çıkardıkları kavramlar bunlardır. Zira Batı felsefesinin, dünya görüşünün ve hayat anlayışın temelini oluşturur bu kavramlar. Bu terkip içinde yer alan 'insan' sözcüğünün Batı dilindeki muadili 'human'dır ve bu bizim basit anlamda kullandığımız 'beşer'den farklıdır. Batılı insan, bunu özel anlamı'yla kullanır. Human, Batı'da Reform ve Rönesans hareketlerinden sonra 'yeniden tanımlanan' insandır. Bu insanın Tanrı ile bağı kesin bir şekilde koparılmıştır. Rasyoneldir, kendi kararım kendisi verir ve bu kararından dolayı kınanamaz. Bu süreç Aydınlanma döneminde zirvesine ulaşmış ve Pozitivizm ve Nihilizm gibi iki uç ürün dahi vermiştir. Burada kişi, doğuştan gelen haklara sahiptir. İşte 'özgürlükler' içinde yer alan, ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, vicdan özgürlüğü gibi sloganik terkipler, hep bu felsefi öngörülerden çıkmış; somut halini ise 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nde almıştır. Burada, Batı insanının 'özgürlük' olarak gördüğü, fakat İslam'ın asla onaylayamayacağı unsurlar vardır. Örneğin İslam'ın zina olarak gördüğü ve yasakladığı fiili, Batı'da iki rasyonel insan karşılıklı rıza ile icra ediyorlar ise, buna karışılmaz. Bu, onların özgürlük alanına müdahaledir. Bu konuda pek çok örnek vermek mümkündür. Kısaca şunu söylemek istiyorum: Batı insanının 'özgürlük talebi'nin anlamı bellidir ve bu talep, İslam'ın açık emirlerine aykırıdır.

F. Bütün: Peki Batı'nın vaadettiği ve bir çok müslümanın ümit bağladığı "inanç hürriyeti" "A/HM" gibi kurumların dünyadaki işlevi ne, ne kadar müslümanların yaralarına mer-hem olabilir?

M. Kürşad Atalar: Ancak Türkiye'de pek çok Müslümanın bu hususun ayırdında olamadığını söyleyebiliriz. Bu yüzden de, örneğin başörtüsünü savunmak için 'inanç özgürlüğü  sloganının arkasına sığınıldığını görüyoruz. Bu, Müslümanın kendisiyle çelişmesinden başka bir şey değildir. Daha doğrusu, işin akıbetini düşünmemenin ve zanna tabi olmanın adıdır bu yaklaşım. Zira basit bir düşünüşle dahi, inanç özgürlüğünü savunmanın ileride doğurabileceği sonuçlar görülebilir. Bu kişiler, bugün inanç özgürlüğü adı altında kapılarını çaldıkları kesimlere, İslam'ın iktidarında yasak hükmüne girecek hususlarda özgürlük talep etme hakkı tanımak zorunda kalacaklarını görememektedirler. Bu durum, tıpkı 17 Ağustos depremini 'ilahi ceza' olarak görenlerin, ileride aynı musibet kendi başlarına geldiğinde içine düşecekleri durumu algılayamamalarına benzemektedir! Bu nedenle, samimi niyetlerle de olsa, Müslümanların batılla iştigal etmemeleri gerekmektedir. Zira batıldan hayır çıktığı görülmemiştir. AİHM gibi kurumlara, hak talep etmek için başvuranları da aynı kategoride değerlendirmek mümkündür. Bu kurumlara başvurmak, her şeyden önce, onların meşruiyetini kabul anlamına geleceği için, bir Müslüman için başlı başı-na bir züldür.

F Bütün: Globalleşmeyle terkip ettikleri 28 Şubat sürecinde Müslümanlar sizce neler öğrendiler?

M. Kürşad Atalar: 28 Şubat Süreci, her şeyden önce, sistem içi değişimi mümkün görenlerin tezlerini boşa çıkarmıştır. Bu tez daha önce de pek çok kez boşa çıkmış olmasına rağmen, bu süreçle birlikte, 'içerden dönüşüm' yönteminin, bir kez daha tutulası bir yol olmadığı görülmüştür. Taviz, daha çok tavizi getirir ve her taviz kişilik kaybı anlamına gelir. Kişiliğini kaybedenin başarısı ise, ancak nefsin başarısıdır, o ideal ve ilkenin değil. Dolayısıyla kişi ancak sabrederek ve taviz vermeden başarıya ulaşabilir. Aksi halde ulaşılan bütün sonuçlar hüsrandır. Cesur Yürek filminde William Wallace'in İngiliz kralından bağışlanma talep etmesini isteyenlere karşı: "eğer özür dilersem, işte asıl o zaman ölürüm!" cevabını vermesinin anlamı iyi düşünülmelidir. Taviz, kişiliğin ölümüdür. Taviz verene güven duyulmaz. Zira taviz vererek kendi doğrularına güvenmediğini gösteren kişiye, başkaları hiç güvenmez. İşte 28 Şubat sürecinde bu kişiler, birer birer dökülmüşlerdir. Arkalarına taktıkları yığınlara da yoğun bir ümitsizlik mirası bırakmışlardır.Fakat bu sürecin, sözüne sadık Sıddıyk'ların ortaya çıkmasını sağladığını da görmek lazım. Zira böylesi zorluklar, eğri ile doğrunun ayrışmasını beraberinde getirmeleri açısından bir nevi hayra da vesile olurlar. Bu açıdan, bu süreci, Sıddıyklar açısından çok da olumsuz bir dönem olarak görmediğimi ifade etmek istiyorum.

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980483 Ziyaretçi