EDEBİYAT VE SİNEMA-RUŞEN ERGUN-yazimhane.com

 

Tarih: Çar Tem 30, 2008 7:58 am    İleti konusu: Edebiyat ve Sinema  

EDEBİYAT VE SİNEMA / RUŞEN ERGÜN

Edebiyat ve sinema arasındaki ilişki söz konusu olunca aklımıza en önce kitap sayfalarından beyaz perdeye aktarılan filmler gelir. Birbirinden bağımsız iki farklı disiplinin birbirleriyle etkileşim içinde kalarak gelişimlerini ve varlıklarını sürdürdüklerinin bir göstergesidir bu. Çünkü edebiyat her zaman sinema için besin kaynağı olmuştur.

Çoğunlukla tek taraflı bir etkileşimdir bu. Roman ve öyküler başta olmak üzere pek çok edebi yapıt sinema sektörünce “senaryo hammaddesi” olarak görülmüş, beyaz perdeye aktarılmıştır. Özellikle Hollywood, çok satan edebi yapıtları işleyerek sinema sektöründe “edebi yapıtların sinemaya uyarlanması” alanında çığır açmıştır. Dünya geneline baktığımızda yapıtları sinemaya en çok uyarlanan isimlerin başında Shakespeare’in geldiğini görürüz. Üç yüz civarında yapıtı filmlere konu olmuştur. Yine Arthur c. Doyle, Dostoyevski, Ernest Hemingway, Gabriel Garcia Marquez, Flaubert, Proust, Alexander Dumas, John Steinbeck gibi ünlü isimlerin yapıtlarının da defalarca sinemaya uyarlanmış olduğu bir gerçektir.

Türk sinema tarihine baktığımızda bu etkileşimin ülkemizde de yine aynı paralellikte gerçekleştiğini görürüz. Özellikle öykü dünyasının mihenk taşı kabul edilen isimlerin öykü ve romanları beyaz perdeye aktarılmış, edebiyat dünyasından bir çok isim film jeneriklerinde yer almıştır.

Ancak batıdakinden farklı olarak, ülkemizde sinemaya uyarlanan ilk yapıtlar Türk klasikleri olmamıştır. Sinema sektörümüz o yıllarda daha çok piyasa romanlarıyla beslenmiş, gereksinimini melodrama konu olabilecek ajitasyonu yüksek kitaplardan karşılamıştır. Ayrıca bu süreç içinde edebi değer taşıyan kitaplar göz ardı edilmiş, uyarlama sırasında bilinçli ve yöntemli bir değerlendirme de yapılmamıştır. Bu kategorideki kitapları araştırdığımızda karşımıza şu istatistiki bilgiler çıkar:

Muazzez Tahsin Berkant: Bülbül Yuvası (1961/ ve 1970 /), Küçük Hanımefendi (1961 / ve 1970 / Ertem), Mağrur Kadın (1962), Çiçeksiz Bahçe (1963), Kezban (1961 ve 1968), Gençlik Rüzgarı (1964), Mualla (1964 ve 1971), Aşk ve İntikam (1965), Garip Bir İzdivaç (1965), Sevgim ve Gururum (1965), İftira (1968), Sabah Yıldızı (1968), Sarmaşık Gülleri (1968), Saadet Güneşi (1970), Aşk Fırtınası (1972), Bir Genç Kızın Romanı (1971)

Kerime Nadir: Boş Yuva (1961), Şahane Kadın (1961), Aşk Bekliyor (1962), Esir Kuş (1962), Aşka Tövbe (1963 ve 1968), Hıçkırık (1965), Posta Güvercini (1965), Samanyolu (1967), Funda (1968), Uykusuz Geceler (1969), Son Hıçkırık (1971), Suya Düşen Hayal (1972), Günah Bende mi? (1969), Güller ve Dikenler (1970), Seven Ne Yapmaz (1970), Sisli Hatıralar (1972)

Esat Mahmut Karakurt: Sokaktan Gelen Kadın (1961 ve 1984), Son Tren (1964), Kadın İsterse (1965), Allahaısmarladık (1966), Son Gece (1967), Dağları Bekleyen Kız (1968), İlk ve Son (1968), Kadın Severse (1968), Ömrümün Tek Gecesi (1968 ve 1984), Ankara Ekspresi (1970), Bir Kadın Kayboldu (1971), Vahşi Bir Kız Sevdim (1972), Ölünceye Kadar (1970)

İstatistiki verilerden de anlaşıldığı gibi piyasa romanı denilen türde Esat Mahmut Karakurt’un 14, Muazzez Tahsin Berkant ve Kerime Nadir’in de 16 kitabı beyaz perdeye uyarlanmıştır.

Birbirini yineleyen filmlerin arasında yer alan ve yine kitapları ilk kez sinemaya aktarılan yazarlar arasında da şu isimleri görürüz:

Peyami Safa: Cumbadan Rumbaya (1961), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1967), Sözde Kızlar (1967), Sabahsız Geceler (1968), Cingöz Recai (1969)

Güzide Sabri: Yaban Gülü (1961 ve 1970), Hicran Gecesi (1968), Ölmüş Bir Kadının Mektupları (1969)

Aka Gündüz: Dikmen Yıldızı (1962), Üvey Ana (1967 ve 1971), Bir Şoförün Gizli Defteri (1967), İki Süngü Arasında (1973)
Melodram filmlerinin ağır bastığı bu dönemde, polisiye ve tarihi (kahramanlık) kitaplar da beyaz perdedeki yerlerini almaya başlamışlardır.

Ümit Deniz (Polisiye) : Ölüm Perdesi (1960), Sessiz Harp ( 1961), Azrail’in Habercisi (1963), Yakut Gözlü Kedi (1967)

Murat Sertoğlu (Tarihi – Kahramanlık): Dağlar Bizimdir (1964), Atçalı Kel Mehmet (1964)

Aptullah Ziya Kozanoğlu: Kolsuz Kahraman (1966), Karaoğlan Geliyor (1972)

Piyasa romanları sinemaya kaynak teşkil etmeye devam ederken bazı yönetmenler Türk klasiklerini keşfetmeye başladılar.

Ömer Seyfettin: Kara Peçe (1970)

Halide Edip Adıvar: Döner Ayna (1964), Vurun Kahpeye (1964 ve 1973), Sinekli Bakkal (1967)

Reşat Nuri Güntekin: Dudaktan Kalbe (1965), Akşam Güneşi (1966), Çalıkuşu (1966), Bir Dağ Masalı (1967), Yaprak Dökümü (1967), Değirmen (1986)

Hüseyin Rahmi Gürpınar: İç Güveysi (1970)

Halit Ziya Uşaklıgil: Kırık Hayatlar (1965)

Türk klasikleri 60 lı ve 70 li yıllarda beyaz perdede kaynak olarak kullanımını devam ettirse de, yoğun bir biçimde kullanılmaları 1980 sonrasına denk gelmiş ve bu dönemde altın çağını yaşamıştır.
Bu dönemi irdelediğimizde karşımıza şu istatistiki veriler çıkar:

Orhan Kemal: Avare Mustafa (1961 ve 1980), Murtaza (1965 ve 1984), Vukuat Var (1972), Mahpus (1973), Sokaklardan Biz Kız (1974), El Kızı (1966)

Fakir Baykurt: Yılanların Öcü (1961 ve 1985)

Necati Cumalı: Susuz Yaz (1963), Boş Beşik (1969), Dila Hatun (1977), Mine (1982), Tutku (1984), Dul Bir Kadın (1985), Adı Vasfiye (1985)

Çetin Altan: Mor Defter (1964)

Kemal Bilbaşar: Cemo (1972)

Bekir Yıldız: Bedrana (1974), Kara Çarşaflı Gelin (1975), Halkalı Köle (1986)

Yaman Koray: Kanlı Deniz (1974)

Rıfat Ilgaz: Hababam Sınıfı (1975), Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (1975), Hababam Taburu (1975), Hababam Sınıfı Uyanıyor (1976), Hababam Sınıfı Tatilde (1977), Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor (1978), İbişi (1980), Hababam Sınıfı Güle Güle (1981)

Kerim Korcan: Linç (1970)

Yaşar Kemal: Urfa İstanbul (1968), Alageyik (1969), Ağrı Dağı Efsanesi (1975), Yılanı Öldürseler (1981)

Halikarnas balıkçısı: Yazgı (1976)

Osman Şahin: Fırat’ın Cinleri (1977), Tomruk (1982), Derman (1983), Ayna (1984), Firar (1984), Gülüşan (1985), Kurbağalar (1985), Züğürt Ağa (1985), Su (1986)

Aziz Nesin: Gol Kralı (1980), Zübük (1980)

Füruzan: Ah Güzel İstanbul (1981)

Ferit Edgü: Hakkari’de Bir Mevsim (1982)

Tarık Dursun K. : Kurşun Ata Ata Biter (1985)

Pınar Kür: Asılacak Kadın (1986)

Oktay Akbal: Suçumuz İnsan Olmak (1986)

Muzaffer İzgü: Üç Halka 25 (1985)

Yusuf Atılgan: Anayurt Oteli (1986)

Görüldüğü üzere edebiyat tarihimizdeki bir çok değerli isim, yapıtlarıyla sinemada da yer bulmuşlardır. Bununla beraber bazı yazarlarımız edebiyatın dışına çıkarak senaryo yazımı ve film yönetmenliği ile de ilgilenmişlerdir. Sinema tarihimizde senaryo yazarlığını iş edinen ünlü edebiyatçılara da rastlarız. Örneğin; Nazım Hikmet ve Ali Kaptanoğlu takma adını kullanan Attila İlhan gibi…Yine kendi yazdığı romandan senaryo hazırlayarak kamera arkasına geçip kendi yapıtını beyaz perdeye aktaran Füruzan’ı bir kez daha anmadan geçmek olmaz. Işıl Özgentürk, İnci Aral, Feride Çiçekoğlu, Mehmet Eroğlu gibi yazarlar da yazma edimlerinin dışına taşarak sinema sektörünün içinde bizatihi yer almışlardır.

Piyasa romanlarının piyasa filmlerini yaratmalarının dışında gerçek ve çağdaş yapıtların sinemaya kazandırılmış olması, yönetmenlerin edebiyata olan ilgileri sonucu gerçekleşmiştir. Nitekim edebi yapıtları sinemaya uyarlayan yönetmenlerin yaşam öykülerini incelediğimizde okumaya tutkun biçimde bağlı olduklarını görürüz.

1980 sonrası edebi yapıtların beyaz perdeye uyarlanmasına ivme kazandıran yönetmenlerin başında Ertem Eğilmez, Erden Kıral, Memduh Ün, Feyzi Tuna, Şerif Gören, Atıf Yılmaz, Nesli Çölgeçen, Ömer Kavur, Başar Sabuncu, Süreyya Duru ve Erdoğan Tokatlı gibi isimler gelmektedir.

Edebi yapıtların sinemaya uyarlanması konusu dünyada halen tartışılan bir konudur. Pure Cinema (Saf Sinema) adındaki bir kuram edebi yapıt uyarlamalarının tamamının nitelikten yoksun olduğunu ve uyarlama işleminin hem edebiyata hem de sinemaya ihanet olduğunu varsayar. Kimi çevrelerce bu anlayış kabul görse de sinema ve edebiyat arasındaki alış veriş, sinemanın doğumundan bu yana halen varlığını sürdürmektedir.

Ülkemizde (bildiğim kadarıyla) henüz bir filmden kitaba uyarlanan herhangi bir yapıt mevcut değildir. Ancak dünyaya baktığımızda beyaz perdeden kitap sayfalarına aktarılmış bir çok filmi görmemiz mümkün. Matrix filmi konuya güzel bir örnektir. Film beyaz perdede izleyicisiyle buluştuktan sonra, üzerine bir çok yazı kaleme alınmış ve daha sonra William İrwin tarafından kitaplaştırılmıştır. Yine Spielberg’in “Saving Private I” isimli filmi, Max Allan Collins tarafından romanlaştırılmıştır.

Filmden kitaba, kitaptan filme dönüşüm sürecini irdelediğimizde sinemanın edebiyattan daha fazla etkilendiğini görürüz. Bu ayrışımdan sinemanın edebiyattan aldığı kadar edebiyata katamadığı sonucu ortaya çıkar ki, bu durumu etkileyen faktörler daha geniş bir çerçevede ele alınarak bir başka yazıya konu olmalıdır. Çünkü dönüşümün tek taraftaki ağırlığının ekonomik, kültürel ve sosyolojik olmak üzere bir çok önemli nedeni vardır. Konu tüm boyutlarıyla ele alınıp üstüne sayfalarca yazılması gerekir.

Edebiyat ve sinema arasındaki etkileşim yapıt uyarlama ile sınırlı değildir kuşkusuz. Her iki disiplin anlatım dili olarak da birbirlerini etkilemişlerdir. Bu etkileşimde de sinemanın aldıkları verdiklerinden yine daha çoktur.
İki ayrı sanat dalının birbiriyle etkileşim içinde olmasını yadsımalı mıyız?

Biliyoruz ki; batı edebiyatı uzun ve derin bir geçmişe sahip. (Petronius, Satrycon, M.S. 60) Oysa sinema çok genç. Dolayısıyla sinemanın gelişimini sürdürürken, edebiyat, tiyatro, müzik gibi kendisinden önce var olan köklü ve benzer sanat dallarından etkilenmesi, bu türlerin kimi özelliklerini alıp bünyesine katması çok doğaldır. Böylelikle disiplinler arası bir etkileşimle çoğalım ve yükselime olanak sağlanmış olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Edebiyat ve tiyatronun torunu sayılabilecek yaştaki sinema, kısa sürede önemli bir ivme kazanmasını bu etkileşime borçludur.
Anlatım dilindeki alışveriş de bu kaçınılmaz etkileşimin doğurduğu olağan bir durumdur.

Edebiyat ve sinema arasındaki dil etkileşimine geçmeden önce her iki disiplinin kullandığı dilin özelliklerine bakmakta yarar var. Edebiyat, yazı dilini kullanır. Alımlayıcısıyla arasındaki araç; oluşturduğu yazılı metinlerdir. Bu metinler okurun imgelem gücünü harekete geçirerek bir görüntü, bir yaşantı elde etmesini sağlar. Okurun önünde somut bir görüntü yoktur ve çıkarsayacağı şeyler kendi yorumuna kalmıştır. Sinemada ise durum farklıdır. Sinema dili sinematografik bir dildir, görseldir, alımlayıcısıyla ilişkisini görüntülü metinler aracılığıyla kurar. Yazılı metinlere karşın izleyicinin önünde somut görüntüler mevcuttur ve izleyicinin imgelem gücünü harekete geçirmekle beraber ona gözle görülür kimi somut veriler sunmaktadır. Buradan yola çıkarak sinema dilinin yazı diline göre daha şanslı olduğunu söyleyebiliriz. Yazıya aktarılamayan bir çok şeyi görüntü yoluyla kolayca vermek mümkündür çünkü. Ancak sinema yapıtının romana göre uzunluk bakımından daha şanssız olduğu da bir gerçektir. Çünkü iki saatlik bir film için hazırlanan senaryonun yaklaşık 150 – 200 sayfa civarında olması gerekir. Bir roman ise yazarın dur dediği yere kadar gidebilir.

Tüm bu ayrılıklara rağmen her iki disiplin de birbirlerinin dilinden etkilenebilmişlerdir. Bunun sebebi ikisinin de bir iletim işi gerçekleştiriyor olmaları ve iletim sırasında çeşitli yöntemlere gereksinim duyuyor olmalarıdır. Örneğin; sinema, yazı dilinde var olan kurgulama, kesme, eksiltme, gibi teknikleri kendi bünyesine uyarlayarak zaman içinde dilini oluşturmuş ve başka tekniklerle de gelişimini sürdürmüştür. Bu teknikleri örneklemek için Cemal Aykın’ın “Batı Toplumlarında Roman ve Sinema ilişkileri II” adlı makalesindeki şu cümleye bakalım.
“[A]ynı bakış (kamera) açısından çeşitli alan derinliklerinde betimlemelerin (çekimlerin) zincirlenişi, betimleme açısının (alıcının) devingenliği, kaydırılması (travelling) yöntemleri de gerçekte, sinemaya olanaklar sağlayan roman teknikleri arasındadır.”

Sinema dilinin gelişimi ile yazı dilinin bu dilden etkilenmesi de kaçınılmaz olmuştur. Kimi yazarlar karakterlerini ve anlatıcılarını kamera gibi konumlandırarak onlara objektif işlevi kazandırmışlardır. Yine metinlerinde sahne kurma yoluna giderek okurun görüntü elde etmesine olanak sağlamışlardır. Sahnelemedeki sahne geçişleri, geçiş sırasındaki yavaş yavaş karartma ve silikleştirme gibi yöntemler de yine sinemanın edebiyata kazandırdığı yöntemlerdir.

Edebiyat ve sinema amaçları aynı olan, anlatma biçimleriyle birbirinden ayrışan iki farklı sanat dalıdır. Birbirlerinden ve başka sanat dallarından etkilenerek varlıklarını sürdürmeye devam etmektedirler. Her ikisinin de sınırları alabildiğine geniştir ve sanatsal varoluşlarını etkin biçimde yerine getirmektedirler. Aralarındaki etkileşim her iki sanat dalı var olduğu sürece tıpkı geçmişte olduğu gibi gelecekte de devam edecektir.


KAYNAKÇA
*Ertekin Akpınar, 10 Yönetmen ve Türk Sineması, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2005
*Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2003
*S. M. Eisenstein, Sinema Dersleri, Öteki yayınevi, İstanbul, 1999
*Tuncay Yüce, “Sinema ve Edebiyat Türleri Arasında Görülen Etkileşimler”, ZKÜ Sosyal Bilimler Dergisi, cilt 1, sayı 2, 2005

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    984280 Ziyaretçi