DİŞİ KURDUN RÜYALARI VII

 

 

CENGİZ AYTMATOV



DİŞİ KURDUN RÜYALARI VII


-5-

Ernazar, o feci kazanın olduğu güne kadar, yani üç yıldan beri, Boston'un
emrinde çalışmaktaydı. Çok iyi bir çobandı: Boston'un pek beğendiği ve
güvenebildiği bir çoban. Bir sonbahar günü Beş-Küngöy (Yamacın güneşe
bakan tarafı) merasına gelmiş, Boston'un çayını içmiş ve sonra, açık açık, bütün
içtenliğiyle konuşmuştu: Herhangi biriyle çalışmaktan bıktım artık, demişti, bir
ağıl reisi yapması gerekeni iyi yapmayınca, benim gibi çobanların bütün çabaları
boşa gidiyor. Birkaç yıl içinde evlenme çağına girecek iki kızım var. Vakit
çabuk geçiyor! Onları evlendirmek zorunda olacağım. Ölesiye-bitesiye
çalışıyorum, ama borçlanmaktan başka bir sonuç alamıyorum, hele kendime bir
ev yapmaya kalktıktan sonra borç gırtlağı geçti. Bir evin neye malolduğunu
herkes bilir. Ama biliyorum ki Boske, senin yanında çalışan bir insanın emeği
boşa gitmiyor. Kuzu, yün, et üretiminden bolca prim alınıyor. İşte bunun için,
bir itirazın yoksa, müdürle konuşsan da, beni senin ekibine birinci çoban olarak
naklettirsen, diyorum. Mükemmel bir sağ kol olurdum sana. Kendime
güvenmesem buraya gelmez, sana bunları asla söylemezdim...

Boston Ernazar'ı iyi tanırdı. Hem aynı sovhozda idiler, hem de karıları
birbirleriyle uzaktan akraba olurlardı. Hemen o anda ona güvenebileceğini
anladı ve daha sonra da bu hükmü verdiği için hiç pişmanlık duymaktı.
Birlikte çalışmaya çabuk arştılar. Ernazar da Boston gibi vicdanlı, sorumluluk
duygusu olan bir insandı, yani birçoklarına göre kendini iş için harcayan bir
enayi! O birçoklarına göre, sanki kendisinin hayvanları imiş gibi sovhozun
hayvanları için kendisini mahvediyordu. Devlete ait bir ağılın asıl sahibi
imişçesine kan ter içinde çırpınmanın ne gereği vardı? Fakat iş tutkusu, çalışma
tutkusu onun yaradılışından geliyordu ve o bu tutkudan yararlanmasını,
uzmanlaşmasını bilmişti. Herkeste en az bir nebze bulunan bu tutku evrensel
olmalıydı. Maalesef bu şekilde hareket edenler pek azdı. Kadın-erkek, genç-
ihtiyar birtakım tembeller, miskinler doldurmuştu bu dünyayı. Bu insanlar
tembelliğin, bütün sefaletlerin ve felaketlerin kaynağı olduğunu anlamıyorlardı.
Ama Boston ve Ernazar böyle değillerdi. Birbirlerini çok iyi anlıyor, birinin
ağzından çıkan ilk heceler, öteki için sözün tamamını belli ediyordu ve bu
yüzden mükemmel bir ekip oluşturmuşlardı. Bununla beraber, sahip oldukları bu
ortak karakter çizgisi, belki onların kaderlerinde de önemli ve kaçınılmaz bir rol
oynayacaktı.

Belki... Hayır, belki değil, kesindi, kaçınılmazdı bu. İşçi kolları sisteminin ve
aile tipi işletmelerin sözkonusu edilmesinden çok önce, Boston bu konuda bir
çeşit öncülük etmişti. Her fırsatta, kendi çobanlarının sürekli olarak ve
kendilerininmiş gibi bağlanacağı parsellere sahip olmaları gerektiği fikrini
ısrarla savunmuştu. Hiçbir ard niyet olmadan ileri sürdüğü bu basit görüş,
konformistleri çileden çıkarmaya yetiyordu. Boston, yaz mevsiminde, dağlarda,
sorumluluğu sovhoz kahyasına değil kendisine ait olacak yaylaklar, otlaklar
istiyordu. Burası yalnız onun ve çobanlarının olacaktı. Çünkü, beklenmedik
güçlükleri, meseleleri halledecek olan kişi kahya değil, kendisiydi. Her yaz ayrı
bir meraya götürmek istemiyordu koyunlarını. Her zaman kendisinin
kullanacağı, başkalarının yararlanamayacağı otlakları olsun istiyordu. Ona bu
izni, bu imkanı verirlerse, o zaman görsünlerdi üretimdeki artışı. Üretim yüz
misli artardı ve devletin anonim topraklarda öngördüğü plan hedeflerini aşar
giderdi. Bu anonim topraklarda insan bir ortakçıdan, bir yancıdan farksız oluyor,
bir sonraki sonbaharda nereye gideceğini, hayvanlarını nereye götüreceğini
bilemiyordu.

Bu meseleyi her ortaya atışında, herkes onu önce pek haklı bulur, meraların
bölüşülmesinin, aynı kişilerin kullanımında kalmasının daha rasyonel, daha çok
gelir sağlayıcı olacağını, kendilerini kendi meralarında hissedecek çobanların ve
ailelerinin işe daha gönülden sarılacaklarını kabul ederlerdi. Ama bu işin
olmaması için politikacı bir ekonomistin, bir yardakçının, bu işin sosyalizmin
yüce prensipleriyle bağdaşamayacağını, bu konuda şüphesi olduğunu söylemesi
yetiyordu. O zaman da meslektaşları hemen geriye çark eder, sosyalizmden
sapma suçlamasından korkarak, birçok tutarsız karşı görüş atarlardı ortaya.
Fakat Boston Urkunçiev, her toplantıda, bunun bir zaruret olduğunu bıkıp
usanmadan, inatla söylerdi. Toplantıya katılanlar arasında öğrenim görmemiş
olan yalnız o idi. Onu alaylı tebessümlerle, ama aslında içlerinden biraz da gıpta
ederek dinlerlerdi. Çünkü bu şanslı adamın işini kaybetmek, mesleğinde
başarısızlığa düşmek korkusu yoktu. Onun için düşüncelerini rahatça
söyleyebilirdi. Sonuçta, teorik açıdan ve sistemli şekilde onun teklifleri
reddedilir, sözde fikirleri çürütülürdü. Bu konuda, yani Boston'un fikirlerini
çürütmede en çok gayretkeşlik gösteren kişi de hücrenin sekreteri Koçkorbay
idi. Birçokları gibi Koçkorbay da partinin mahalli okulundan diplomalı bir
kocabaş idi. Boston'la aralarındaki gerginlik artık komik bir hal almış
bulunuyordu. Parti toplantılarına Koçkorbay(ev)'in başkanlık ettiği günden beri
çoban Boston onun, gerçekten iddia ettiği gibi bir sözde bilgiç mi, yoksa bir
çıkar için mi öyle göründüğünü bir türlü anlayamıyordu. Yumurta gibi şişik,
tüysüz ve kırmızı yanaklarıyla bu adam, daha çok bir hadım gibiydi. Yakasında,
kimbilir ne zamandan beri hiç değiştirmediği bir kıravat, koltuğunda da bir
dosya bulunur, her zaman telaşlı, endişeli görünürdü (bitip tükenmeyen işlerin
içinde boğuluyormuş görünürdü). Koşar gibi hızlı konuşurdu. Ağzından çıkan
kelimeler, gazeteden okuduğu kelimelerdi, aynı cümleleri tekrarlardı. Boston
bazen kendi kendine -Bu adam rüyalarını da mı kopya ediyor yoksa? diye
düşünürdü.

Çekişmeleri hemen hemen her zaman aynı kelimelerle olurdu. Yüksek bir
kürsüden konuşan Koçkorbayev:

-Yoldaş Urkunçiev, derdi, artık anlamış olmanız gerekir ki bizde topraklar
kişilerin değil, halkın malıdır. Anayasada böyle yazılıdır. Toprak yalnız halka
aittir. Ama siz, her şeyin size verilmesini istiyorsunuz: Kış ve yaz meralarının,
ağılların, çayırların özel mülkünüz, malınız olmasını istiyorsunuz. Sosyalizm
ilkelerine tamamen aykırı olan böyle bir şeyi kabul edemeyiz. Bizi ne büyük bir
hataya sürüklediğinizi anlıyor musunuz?

-Ben hiç kimseyi hiç bir yere sürüklemiyorum. Benim ağılım bana ait değil de
halka ait ise, gelsin, benim yerime işleri halk yapsın. Nasıl yapacağını görmek
isterdim doğrusu. Yaptığım işin sahibi ben değilsem, herhalde bir başka sahip
olmalı.

-Sahibi halktır yoldaş Urkunçiev. Kaç kere tekrarladım, iktidarın tek sahibi
Sovyet halkıdır.

-Halk mı? Peki sana göre ben neyim? Ben halktan biri isem, niçin hiçbir
gücüm, hiçbir şeyim olmadığını anlayamıyorum. Sen gençsin, okumuşsun,
birçok şey öğrenmişsin, ama nasıl oluyor da, ben, bana anlattıklarından hiçbir
şey anlamıyorum?

-Yoldaş Urkunçiev, beni kulak ağızlarıyla uyutamazsınız. Kulaklar devri
çoktan geçti ve hiç kimsenin doktrinimizin temellerini sarmasına izin vermeyiz.

-Tabii, tabii, benim ne yapmam gerektiğini siz yöneticiler benden iyi
bilirsiniz! Ama maalesef, koyunlarla uğraşan yine de benden başkası değil.
Beni, halkı bir tehdit aracı gibi kullanarak korkutamaz, susturamazsınız. Eğer
tek hakem halk ise, ben buna karşı değilim. Ama halkın da iyi düşünmesi gerek.
Sürülerimiz yıldan yıla artıyor. Şimdiden sadece küçükbaş hayvanların sayısı
kırk bine ulaştı. Birkaç yıl önce bu kadar artacağına kimse inanmazdı. Ama aynı
zamanda otlaklar küçüldü, yün üretme planı ise büyüdü. Bugüne kadar hayvan
başına 3,7 kg. yün elde ediyordum. Hepiniz biliyorsunuz, yirmi yıl önce 2 kg.
yün alıyorduk. Bu kadar zamanda, hayvan başına 1,7 kg. yün artışı sağladım.
Nasıl bir emekle, nasıl bir çaba ile oldu bu! Bu sene bu mikdarı 500 gram daha
arttırdılar. Nasıl elde ederim bunu? Sihirbaz mıyım ben? Plan hedeflerine
ulaşmazsam, adamlarım prim alamayacaklar. Hepsinin geçindirmek, beslemek
zorunda oldukları aileleri var. Bu şartlar altında kendilerini tüketmeleri neye
yarar? Bütün yıl tek bir gün dinlenmeden koyunlara bakmaları neye yarar? Her
ağılın şefi, diğerinin otlaklarına akbabalar gibi üşüşürse üretim nasıl artar?
Toprak herkese ait ise, kimseye ait değil anlamına geliyor, o zaman da herkes
alıyor ve anlaşmazlıklar sürüp gidiyor. Bu arada sen, parti sekreteri olarak, bu
işleri düzeltmek için parmağını bile oynatmıyorsun. Senin yüzünden de müdür,
elleri kolları bağlı kalıyor! Beni kör mü sanıyorsun!

-Benim çalışmalarıma yalnız komite karışır ve komite de senin tehlikeli
reformlarına hiç izin vermez yoldaş Urkunçiev! Ve tartışma böylece düğümlenip
kalıyordu...

Ernazar'ın gelişiyle Boston çok emin bir arkadaş bulmuştu kendisine. İkisinin
aynı düşüncede, aynı görüşte olduklarını görmek, karılarını da memnun
ediyordu: İkisi de, bir an bile dinlenmeden çalışmaktan başka bir şey
düşünmüyorlardı.

Bir gün Ernazar'ın aklına koyunları da Ala-Mengü dağının ötelerinde otlatmak
fikri geldi: Bütün yaz, her tutam ot için komşularıyla çekişerek yakın yaylalarda
kalmaktansa, sürüyü Kiçibel (Küçük bel) yaylasında otlatamazlar mıydı?
İhtiyarların anlattıklarına göre, eskiden çobanlar yılkılarını, koyun sürülerini hep
oralara götürürlermiş. Hatta o yaylalarla ilgili bir halk şarkısı da varmış. Yayla
pek büyük olmasa bile otları o kadar besleyici imiş ki, orada otlayan bir hayvan
beş gün içinde, başka yerde bir ayda alacağı kiloyu alırmış.

Boston için sürüyü Kiçibel yaylasına götürmek fikri yeni değildi, ama bunun
hiç de kolay bir iş olmadığını çok iyi biliyordu. Eskiden hayvan yetiştiriciler
hayvanlarını oraya, Ala-Mengü geçidinden geçirerek götürürlerdi. Tek geçiş
burasıydı. Savaş sırasında buralarda yalnız çocuklar ve ihtiyarlar kaldığı için,
kimse bu geçidi hayvanlarla aşmaya cesaret edememişti. Daha sonra, yörenin
küçük, fakir kılavuzları büyük bir sovhoz oluşturmak için birleşmişlerdi. Bu
olayın yıldönümü dolayısıyla da bu sovhoza altı kelimelik bir isim vermişlerdi.
Ama halk ona daha sonra kısaca Berik dedi. Bu isim de Berik Suvu (Berik
Suyu) deresinden dolayı verilmişti. O günlerin birleşme, değişme faaliyetleri
içinde Kiçibel yaylası unutuldu. Oysa ondan birkaç yıl öncesine kadar bazı
sürülerini yılın iki ayında hatta bütün yaz orada tutarlardı. Unutulmasının asıl
sebebi, o tırmanışın büyük bir çaba ve emek gerektirmesiydi ki bunu da
çobanlar, hayvanların sahibi devlet değil de ancak kendileri olursa yaparlardı.
Eskiden Kırgızlar birbirleriyle karşılaştıkları zaman merhabadan sonra
söyledikleri ilk söz "Mal, can amanbı?" (Mal, can aman mı, sağ mı?) olurdu.
Çünkü hayvanların durumu insanlardan önce geliyordu. Hayat şartları böyleydi.
Boston ve Ernazar, bu tasarının heyecanına kapılarak, nasıl
gerçekleştireceklerini düşünmeye, birtakım hesaplar yapmaya başladılar. Gidiş
dönüş sırasında epeyce yorulacak hayvanlar, aldıkları kiloların bir mikdarını
kaybetseler bile yine de denemeye değerdi. Kazançlı çıkacakları kesindi. İşin
pek masrafı da olmayacaktı. Yalnız tuz ve çobanlara da gerekli şeyleri taşımak
işi vardı. Ama, verim vaadeden bu iş, uygulanmaya geçilmezse bir fikir olarak
kalmaya mahkumdu.

Boston bu işi partinin mahalli sekreterine söylememeyi uygun buldu. O kasıntı
adam, komite toplantısında yine gazetelerden ezberlediği cümleleri tekrarlayarak
ve eski kıravatıyla caka satarak, bu işi mutlaka baltalardı. Onun için sektörün
sorumlusuna başvurdu, sonra da gidip sovhoz müdürü ile görüştü. Şöyle dedi
müdüre:

-İbrahim Çotbayeviç, Ernazar ve ben, Ala-Mengü'nün ötesindeki eski
yayladan yararlanmak istiyoruz. Önce ikimiz oraya gidip keşif yapmak, yolu ve
çevreyi öğrenmek niyetindeyiz. Sonra da bütün çobanlarla birlikte yazı orada
geçirmek istiyoruz. Her şey uz giderse, Kiçibel'deki o yaylanın bana verilmesini
isteyeceğim. Elbette, benim yaptığımı başka çobanlar da yapmak isterlerse,
onlara da yer bulunacaktır. Ama önemli olan, benim yıllarca kalmayı
düşündüğüm bir merayı nihayet bulmuş olmamdır. Sizi görmeye bunun için
geldim. Keşif gezisine iki gün sonra çıkmak istiyoruz. Biz yokken karılarımız ve
yardımcılarımız işleri aksatmazlar...

-Pekala Boske, bu işe karılarınız ne diyor? O geçidi aşmak öyle kolay bir iş
değildir de...

-Bize hak veriyorlar. Benim karım Arzıgül sağduyu sahibi, akıllı bir kadındır.
Ernazar'ın karısı Gülümhan da budala bir kadın değildir. Zaten ikisi çok iyi
anlaşırlar. Bu da bir şans. Kadınlar birbirleriyle anlaşamaz ve çekişmeye
başlarlarsa, hayat cehenneme döner... Bunu gördüm ben...

Laf lafı açtı ve uzun uzun konuştular. Bu arada Boston, bölgedeki en iyi
işçilerin sonbaharda Moskova'ya davet edildiklerini, davetliler listesinin başında
kendisinin bulunduğunu, orada adı biraz karışık olan bir sergiyi ziyaret
edeceklerini öğrendi. Serginin adı VDNKh ya da VDNKhy (SSCB'nin
Ekonomik Başarılar Daimi Sergisi. Moskova yakınındadır ve 200 hektarlık bir
alanı kaplar.) idi.

-İbrahim Çotbayeviç, oraya karımı da götürebilir miyim acaba? dedi, çok uzun
zamandan beri Moskova'yı görmeyi arzu ediyor da...

Müdür gülümsedi:

-Anlıyorum Boske. Çaresine bakarız, neden olmasın? Ama buna hücre
sekreterinin onayı gerek. Ona söylerim. Boston'un suratı asıldı:

-Koçkorbayeviç'e mi?

-Haydi Boske, ikinizin arası iyi değil diye, karını cezalandırmaya kalkacağını
sanmıyorsun ya? Bayağılık olur bu!

-Beni endişelendiren o değil. Moskova'ya gitmesek bile bu bir felaket
sayılmaz. Bak müdür, sana bir soru soracağım:

Onun gibi bir adama gerçekten ihtiyacın var mı senin? Ondan vazgeçemez
misin?

-Niçin sordun?

-Cevap vermeni istiyorum. Bir arabanın dört tekerleği varsa iyi gider. Ama bu
arabaya bir beşincisini eklemeye kalkarsan, bu tekerlek bir işe yaramamakla
kalmaz, öteki tekerleklerin hareketine de engel olur. Bu beşinci tekerleğe
gerçekten gerek var mı?

-Yaa, demek öyle?... dedi müdür.

Müdür, çekik gözlü, güçlü kuvvetli bir adamdı. Hatları geniş ve biraz kaba idi.
Birden suratını ekşitti. Masasını dolduran kağıtları sinirli sinirli karıştırmaya
başladı. Sonra elini yorgun gözlerinin üzerine götürdü. Yeteri kadar uyumuyor
galiba, kendini çok yoruyor diye düşündü Boston. Nihayet cevap verdi.

-Doğrusunu söylemek gerekirse, iyi bir hücre sekreteri faydalı biri olur...

-Peki, ya bu?

Müdür bir an Boston'un yüzüne baktı:

-Tartışmak neye yarar? Onu bize lokal komite gönderdi, biz hiç bir şey
yapamayız.

-Lokal Komite... Görüyorsun ya! Bazen sanıyorum ki kasten böyle hareket
ediyor. Herhalde bir çıkarı olmalı herkesin cesaretini kırmaktan, sanki ben
sosyalizmi sabote ediyormuşum gibi... Yok böyle bir şey. Ben sadece çalışma
şartlarını düzeltmek istiyorum. İstediğim o toprak benim değil, yine sovhozun
olacak, onu satacak ya da kiralayacak değilim ki. Ben ne istediğimi biliyorum, o
ne yaparsa yapsın, yaşadıkça böyle düşüneceğim...

-Her defasında bunları bana tekrarlaman bir işe yaramaz Boske. Ben kesin
hiçbir şey söyleyemem, elimden hiçbir şey gelmez.

-Niçin?

-İstemiyorum, hepsi bu!

-Bu bir cevap değil!

-Peki, başka ne dememi istiyorsun yani...?

-Bu tutumuna hiç şaşırmadım İbrahim Çotbayeviç, Lokal komitede iken bir
defa seni terslediler. Oysa sen işleri düzeltmek için, durumu değiştirmek
istemiştin, onlar ise kulağını çektiler. Seni onun için mi attılar buraya?

-Evet, doğru. Ve artık ceza görmek istemiyorum. Bir tecrübe yeter de artar
bile.

-Bu da gösteriyor ki herkes yalnız kendisini düşünüyor. Bunun fena bir şey
olduğunu söylemek istemiyorum. Yalnız, insan bunu daha akıllıca yapabilir.
Cezalandırılması gerekenler, yenilik getirenler olmamalı, yapması gerektiği
halde, bir şey yapmadan elini kolunu kavuşturup oturanlar olmalı. Ama bizde
her şey tersine zaten...

Müdür sırıttı:

-Çok iyi muhakeme ediyorsun.

-Bana hep böyle derler. Ama ben de artık gezgin bir misafir gibi yaşamaktan
bıktım. Durmadan yer değiştirince çobanlar çalışmak istemiyor. Bunda da
şaşılacak bir şey yok. İki üç gün gayret ediyor, sonra yoruluyorlar... Boş yere
çırpınıyor, kendimizi mahvediyoruz. Koçkorbay da tepende durup, hiç bir şey
senin değil, sen sahip değilsin, der durur.

-Bak Boske, bir şeyde iyi anlaşalım: Ne istersen yap, ama sorumluluğu benim
üzerime atmamak şartıyla...

Konuşma böylece sona erdi ve Boston bürodan ayrıldı.

Üçüncü gün, Boston ve Ernazar şafak vakti Kiçibel'e hareket ettiler. Onlar yola
koyulduğu zaman herkes uykudaydı daha. Boston bu defa Macar soylu al atına
binmişti. Henüz iki yaşında olan Donkulük'ü bu çetin yola çıkaramazdı. Dağ
geçidini dörtnala geçecek değildi ya: Daha ağır başlı bir hayvana ihtiyaç vardı
bu yolda. Ernazar da güvenilir bir at seçmişti kendisine. Atlar kıştan bu yana iyi
beslenmiş, kuvvetlerini toplamışlardı. Rahat ve keyifli yürüyorlardı. Geceyi
karlı bir yerde geçirmek ihtimaline karşı yulaf heybesini ve kürklerini de
almışlardı.

Seyahat etmek, hele çok iyi anlaştığınız bir insanla olursa, bir zevktir, neşe
kaynağıdır. İnsan rahat rahat gevezelik eder.

O sabah hava şaşılacak kadar berraktı. Gittikçe kalınlaşan ve buzlaşan tepelere
doğru ilerliyorlardı. Gerilerinde, ta aşağıda, Isık-Göl göz alabildiğine
uzanıyordu: Muazzamdı, hareketsizdi, koyu mavi yüzeyi pırıl pırıl yansıyordu ve
insan bu güzelliği seyretmek için tekrar tekrar dönüp bakmaktan kendini
alamıyordu.

-Ah insan o güzel mavinin birazını heybesine koyup götürebilse! dedi Ernazar.

-O zaman da atını yulaf yerine gökmavisiyle doyururdun...

İkisi de katıla katıla güldüler. Atalarının çok kullandığı bu patikada şimdilik
kolay ilerliyorlardı. O yüksek geçidi aşmak her zaman yaptıkları işlere göre daha
zordu. Günlük işlerden kurtulup böyle bir yolculuğa çıkmaları da hiç denecek
kadar az olurdu. Onun için hallerinden memnun idiler, kendilerini çok iyi
hissediyorlardı. Hele Ernazar pek neşeliydi. Bir tasarısının gerçekleşmekte
olduğunu görmek pek mutlu ediyordu onu. Savaşın başından bu yana, yani
yaklaşık kırk yıldan beri, o yüksek geçidi kimse aşmamıştı. Bu cesareti ilk defa
o ve Boston gösteriyordu.

Açık yürekli olan Ernazar, tartışmaktan ve başkalarının fikrini dinlemekten çok
hoşlanırdı. Askerliğini son süvari alayında yapmıştı. Bu alay savaştan sonra da
epey kaldı. Aradan uzun yıllar geçmiş olsa da, hala ata asker gibi biniyor ve
eyerin üzerinde çok güzel duruyordu. Gülümhan onun az daha aktör olacağını
sık sık anlatıp gülerdi: Bir gün Amerikalı bir film yöneticisi gelmiş, onun da at
üzerinde birkaç pozunu çekmiş ve Gülümhan'a Kocan Amerika'da yaşasaydı
Western filmlerinde ona mutlaka rol verirlerdi demiş ve onu razı etmeye
çalışmış. Ama Gülümhan kesin konuşmuş: Sizin sinema dünyasının ne olduğunu
bilirim ben. Bir gün bizim at çobanlarından bir gence bir çekimde rol
vermişlerdi, sonra bir daha onu gören olmadı, çünkü kadın artistlerden biri
kaçırmış onu. Ben size Ernazar'ımı kaptırmam demiş. İşte bu olay ne zaman
anlatılsa herkes gülerdi.

Boston, Kiçibil'den döndükten sonra, Ernazar'a sonbaharda kendi ağılının
sahibi olması için nasıl yardım edeceğini düşünüyordu. Artık ona bir ekibin
sorumluluğunu vermesinin ve geleceğini güven altına almasının zamanı
gelmişti. Onu bu işin alt kademesinde bırakmak doğru olmazdı. Eğer o, yani
Boston, müdür ya da hücrenin sekreteri olsaydı, kimi ne zaman, hangi işe tayin
edeceğini çok iyi bilirdi. Ama, ne demişler: Bir kem dünya (Bir kötü dünya).
Bir süreden beri karşılarına ne bir traktör çıkıyordu ne de atlılar. Ağıllar ise pek
seyrekti. Zaten manzara da birden değişmiş, soğuk iyiden iyiye artmıştı. Akşama
doğru kayalık, dar bir vadiden geçtiler ve nihayet yüksek geçidin dibine
ulaştılar. Güneş henüz batmamıştı, daha gidebilirlerdi. Ama yöreyi iyi tanımalı,
koyunları geçirir gibi geçmeliydiler oradan. Çok erken saatte, daha yıldızılar
kaybolmadan yola çıksalar bile, bir günde daha uzağa gidemezlerdi. Geceyi
orada geçirmeye karar verdiler. Çobanlar, geçide girmeden önceki bu son
geceye şıkama derlerdi. Koyunları dinlendirmek için de ideal bir yerdi burası.
Yüksek kayalar rüzgarı tutuyor ve buzullardan çözülüp, süzülüp gelen bir dere
buradan geçiyordu. Ama, yine bütün çobanlar bilirlerdi ki, geçiş sırasında en
büyük tehlike yukarılarda karşılaşacakları o dondurucu rüzgardır. Hemen
yakınlarında, gece yarısında esmeye başlar ve seher vaktine kadar devam ederdi,
Şıkamada asıl mesele, ertesi gün büyük geçidi aşacak olan koyunları
dinlendirmek, kuvvet toplamalarını sağlamaktı.

Attan indiler, hayvanların eyerlerini de aldıktan sonra, gece için bazı hazırlıklar
yaptılar. En uygun yer, yamaçta asılı gibi duran bir kayanın kuytusu idi. Biraz
odun topladılar. Ernazar tek-tük görünen çalıları toplamak için ta aşağılara kadar
inmişti. Ağıldan getirdikleri yiyecekleri de yedikten sonra, teneke çaydanlıkta
bir çay kaynattılar. Sonra da uzun yolun yorgunluğunu çıkarmak için yattılar.
Belin eteğinde hava çok çabuk karardı ve müthiş soğuk hemen kendisini
hissettirdi. Yaz, atla bir günlük geride kalmış ve birden bire kış çıkıvermişti
karşılarına. Şimdi, ellerini uzatsalar değecek kadar yakın görünen Ala-Mengü'nün
ebedi buzullarından gelen müthiş bir esinti kucaklayıvermişti onları. Boston bir
gazetede, o tepelerin milyonlarca yıldan beri karla kaplı olduklarını okumuştu.
Vadilerde yaşamak da ancak bu karlar sayesinde mümkün oluyormuş, çünkü bu
karların erimesiyle oluşan dereler, aşağılara akar, çorak toprakları verimli hale
getirirmiş. Gazetedeki bu yazıyı hatırlayınca, tabiatın gerçekten çok mükemmel
yaratıldığını düşündü.

Boston uykuya varmadan önce:

-Ernazar, dedi, ne müthiş soğuk değil mi? İnsanın iliklerine işliyor. İyi ki
kürkleri almayı unutmadık.

-Kürkler yetmez. Eskiden, Ala-Mengü'yü aşan çobanlar soğuktan korunmak
için bir dua okurlarmış. Buna Geçit duası derlermiş. Biliyor musun bu duayı?

-Hayır.

-Ben biliyorum, dedemden dinlemiştim.

-Söyle öyleyse.

-Çok iyi hatırlamıyorum, yarısını unuttum galiba.

-Hiç yoktan iyidir, hatırladığın kadarını söyle.

-Pekala, sen de benim söylediklerimi tekrar et Boston. Okuyorum:
Ey Gök Tengri! Ey bu soğuk göklerin Tengrisi! Buzlu geçidi aşarken yolumuzu
açık tut! Yardımını esirgeme!

Sürülerimizi ölüm kargaşasına düşürme! Onların yerine havada uçan kara
kargayı al!

Çocuklarımızı soğuktan öldürme! Onların yerine havada uçan guguk kuşunu
al!

Eyerlerimizin kolanlarını iyice sıkacağız, öküzlerimizin sırtına semerleri sıkıca
bağlayacağız ve sonra yüzümüzü sana döndüreceğiz.

Yolumuza engel çıkarma ey Tengri! Geçiti aşmamıza, yeşil otlaklara, serin
sulara ulaşmamıza yardım et.

Bizi öldürme. Canımız yerine bu duamızı kabul et, ey Tengri!..

-İşte bu kadarını hatırlıyorum ve sanırım doğru hatırlıyorum ama bundan
sonrasını unuttum...

-Yazık, keşki unutmasaydın...

-Boş ver! Zamanımızda bu tür dualara kimsenin aldırdığı yok. Okulda bize
bunların gericilik olduğunu, cehalet devrine ait şeyler olduğunu öğrettiler. Şimdi
insanlar uzayda geziyor.

-Uzayın ne ilgisi var bununla. Uzayda gezmek dua etmeyi unutmamıza sebep
olabilir mi? Zaten uzayda gezenlerin sayısını parmaklarınla bile sayabilirsin.
Ama bütün öteki insanlar yeryüzünde yaşamaya devam ediyor. Ve insanları
yaşatan uzay değil, dünyadır. Atalarımız, babalarımız hep dünyada yaşadılar.
Uzayla bir işimiz yok bizim. İsteyen gitsin uzayda yaşasın. Onların gelenekleri
onlara, bizim törelerimiz bize aittir...

-Söylemesi kolay Boske, Koçkorbayev gibi herifler eski adetlerimizi
yermekten, aşağılamaktan hiç geri kalmıyorlar. Hatta evlenme düğünlerimizi
bile gereği gibi yapmıyormuşuz. Nikah sırasında niçin öpüşmüyorsunuz?
diyorlar bize. Gelin kaynatasıyla niçin dansetmiyor? diyorlar. Çocuklarımıza da
iyi adlar vermiyormuşuz. Sözde, yeni doğanlara verilecek isimler için bir Yeni
isimler listesi varmış. Yukarıdakiler onaylamış bu listeyi. Bizim ananelerimize
uygun isimler yerine bunları vermeliymişiz çocuklarımıza. Hatta ölülerimizin
gömülmesine bile karışıyorlar. Ölülerimizi kendi adetlerimize göre
gömdüğümüz için bize çıkışıyor, kavga ediyorlar. Nerdeyse insanlara nasıl
ağlamaları gerektiğini de öğretecekler! Eski usule göre ağlamayın,
gözyaşlarınızı yeni usule göre dökmelisiniz, diyorlar.

-Haklısın Ernazar. Bütün bunları ben de biliyorum. Moskova'da olsam -Galiba
bir sergiyi görmem için bu sonbaharda beni Moskova ya göndereceklermiş- ne
diyordum, Moskova'da olsaydım, Merkez Komitesi'ne giderdim. Şeref sözü
veriyorum ki gideceğim. Yerel yönetimlerde bizim Koçkorbayev gibi
sekreterlerin gerçekten faydası var mı, yoksa bizi onun pençesine düşüren kara
bahtımız mı? diyeceğim onlara. Bu adama karşı kimse ağzını açamıyor. En ufak
itirazda sen partiye karşı geliyorsun diye boğazına sarılıyor insanın. Sanki
partiyi tek başına o temsil ediyor! İşi o kadar azıttı ki, müdür bile onun
karşısında eğilip büzülüyor. Asıl kötü tarafı, o yalnız değil, hemen hemen her
yerde var böyleleri... Neyse, lafını etmemek daha iyi. Sanırım artık uyuma
zamanı geldi. Yarınımız zorlu geçeceğe benzer.

İki adam, Ala-Mengü'nün yüksek argıtı dibinde, yavaş yavaş uykuya daldılar.
Dorukların değişken karanlığında yıldızlar ışıl ışıldı. Her biri yumruk
büyüklüğünde ve çok ağırmış gibi görünüyordu. Boston, tam uykuya varmadan
önce, bu ağır yıldızların gökyüzünde düşmeden nasıl durduklarına şaşıp kaldı bir
süre.

Soğuk rüzgar kayalıklar arasında ıslık ıslık, uğul uğul esiyordu. Rüzgar ilahı
Şamalu hiçbir yere sığmıyordu, hiç hoşnut olmuyor ve hep karamsar tasarılar
çiziyordu.

O gece dışarıda kurtlar uluyor, soğuk rüzgar camları dövüyor, pencere
kenarları gıcır gıcır inliyordu. Boston, acı anılara kaptırmıştı kendini. Ernazar'ı
düşünüyordu. Bir gün önce kendisine hakaretler yağdıran beş para etmez öteki
herifi de düşünüyordu. Bu tipler her zaman bayağı iftiralarıyla başkalarını
yıkmaya, hayatlarını karartmaya çalışırlardı. Ne de iyi becerirlerdi başkalarına
çamur atmayı! Dedikodu, iftira, kıral olsun çoban olsun herkesin uykusunu
kaçırırdı. Denenmiş bir metod idi bu. Bazı anlar öyle sanıyordu ki, bu
düşünceler onun acılarla körelmiş ruhunun zaptedilmez bir baskısıdır ve ruhu
geceleyin ağılın etrafında ağlayan, inleyen Akbar'la beraber dolanmaktadır.

Bu dayanılmaz ulumalara bir son verebilirdi, ana kurdu susturabilirdi.
Öfkelenmiyor da değildi ona: Nedir bu inadın dişi kurt! Ne istiyorsun benden!
İnan bana, seni bu acılardan kurtarmak, yardım etmek istedim. Yemin ederim ki
bu işte benim bir suçum yok. Bırak artık ulumayı Akbar! Yavruların burada
değil. Onları aldılar, kaçırdılar, sattılar! Votka için sattılar! Hiç bulamayacaksın
yavrularını! Unut ve sus artık! Daha ne zamana kadar bize işkence edeceksin?
Git artık Akbar, git, defol! Nasıl acı çektiğini biliyorum, ama yine de gitmelisin.
Eğer gitmezsen ve yoluma çıkarsan, seni öldürmek zorunda kalacağım zavallı
hayvan! Emin ol tereddüt etmeden vururum seni. Çünkü uyku uyutmuyorsun.
Benim derdim bana yeter, daha fazla zorlama beni. Evet, seni vurabilirim, seni
vurabilirim ya, bana hakaret edenlere, felaketime gülenlere bir şey
yapamıyorum. Bari sen beni rahat bırak. Git, penceremin dibinde uluduğunu
duymayayım bir daha! Aslında, senden önce onu, o artık düşmanımı öldürmek
isterdim. Anamın başı üzerine yemin ederim ki elim titremeden çekerdim tetiği.

Evet, o ortak düşmanımız senin yavrularını kaçırdı, o pis sarhoş diliyle de bana
iftira atmaya, çamur atmaya devam ediyor. O buz çukurunu, Ernazar'a
seslenmek için kenarına tutunurken tırnaklarımı kıran o ölüm kuyusunu,
acımasız dağlar arasında hıçkıra hıçkıra ağladığımı düşününce ve gözlerimin
önüne getirince, yaşamak istemiyorum. Eğer yanıbaşımda uyuyan şu çocuk
olmasaydı, her şeyi bırakıp ölüme koşardım. Bu ulumalar yüzünden annesi onu
bizim yatağımıza getirdi. Kadın korkuyor ve bu da çok normal. Ve masum
yavrum mışıl mışıl uyuyor. Tanrı onu bana, çalışmamın, dürüstlüğümün ödülü
olarak verdi. Benim kanım, benim canım o. Yeryüzünde benden kalacak son
parça. Ben kaderden bir şey istemedim. Her şey kendi kendine oldu... günün
doğması, akşamın olması gibi. Herkes bilir ki kaderden kaçılmaz. Ama o sersem
Bazarbay öyle iğrenç iftiralar uyduruyor ki, kendimi savunacak başka bir yol
olmadığına göre, onu bir köpek gibi boğmak isterdim... Ve o Koçkarbayev de, o
ayyaşın söylediklerini kelimesi kelimesine tekrar etmekten pek hoşlanıyor.
Benim yavruma zarar vermek istiyor... Senin acılarını nasıl anlamam Akbar,
nasıl anlamam!

Aslında, aklından ve kalbinden taşan bu düşüncelere rağmen, Boston, dişi
kurdun o tarifsiz, çok büyük acısını, bu acının derecesini anlayamazdı. Kurt,
bunu anlatacak kelimelerden, konuşmadan yoksundu ama, bu duygudan yoksun
değildi. Bu acıyı bütün varlığıyla hissediyor ve bundan kurtulamıyordu. Her
çareye başvurmuştu bu üzüntüsünü unutmak için. Dağlarda, göl kıyısında,
peşinden hiç ayrılmayan eşi Taşçaynar ile, bütün gücünü yitirip yorgunluktan
ölmek ümidiyle hiç durmadan koşmuştu. Yoluna çıkan her şeye umutsuz bir
hiddetle saldırmış, duyduğu ölçüsüz acıyı unutmak istemişti. Hatta bir defa
yuvasına da dönüp bakmış, hala boş olup olmadığını anlamak, son ümit ışığının
da söndüğünü görerek, kavuşma hayalinden kurtulmak istemişti...

Ne dayanılmaz, ne acımasız bir çile idi bu! O akşam, uzun uzun ve amaçsız
dolaştıktan sonra, birden Başat'a yönelmiş, yapılması gereken çok acele bir işini
hatırlamış gibi, gittikçe hızını arttırarak koşmaya başlamıştı. Taşçaynar da her
zamanki gibi peşinden geliyordu. Çılgın gibiydi. Kayaların, kar yığınlarının
arasından, çalıların üzerinden uçar gibi koşuyordu... Nihayet, her zamanki
yolundan sarıçalıların olduğu yere geldi, yavrularının orada olup
olmadıklarından iyice emin olmak için bir kere daha girdi inlerine. Her tarafı
koklayarak, yavrularının pek özlediği kokularını bir kere daha içine çekti ve
sonra inledi, uludu, uludu... Nerdesiniz? Ne oldu size yavrularım! Süte susamış
küçük yumuklarım! Bir gün büyüyecektiniz: Keskin dişleriniz olacaktı. Siz
yanıbaşımda yürürken kendimi ne kadar mutlu, ne kadar güçlü hissedecektim!
Siz yanımda oldukça ayaklarım yorulmak nedir bilmeyecekti.

Hala o pis kokuyu çıkaran şişenin bulunduğu yere, dereboyuna koştu. Yulafı
kuşlar yemişti, ama bazı taneler kalmıştı ve bunların üzerini kırağı kaplamıştı...

Nihayet, yavrularının olması gereken yere yuvarlanıp yattı, büzüldü. Taşçaynar
da yanına uzanıp kalın kürkü ile onu ısıtmaya çalıştı.

Gece karanlığı iyice çökünce Akbar rüyasında yavrularını gördü: Memelerinde
biriken sütleri emiyordu yavruları. Onları emzirmek, memelerindeki sızıları
dindirmek istemişti uzun zamandan beri. Ve yavruları, küçük hırıltılarla,
ağızlarını doldura doldura emiyorlardı. Kendisi de onlara büyük şefkat
gösteriyor, hazdan mest oluyordu. Ama memelerinde süt hiç bitmiyordu, hep
doluydular... Bundan belli belirsiz bir kuşku duymaya başlamıştı: Sütünün
bittiğini, ağırlıktan kurtulduğunu niçin hissetmiyordu? Niçin bunca süte rağmen
yavruları doymak bilmiyordu? Olsun! Dördü de orada, kucağında idiler ya. En
hareketlisi, kuyruğunun ucunda beyaz bir leke olanı, sonra en çok emen ve
anasının memesi ağzında iken uyuya kalanı, hep ağlamaklı ve kavgacı olan
üçüncüsü ve mavi gözlü dişi yavrusu yani geleceğin Akbar'ı... hepsi
yanındaydı... Rüyası devam ediyordu: Mujunkum bozkırında, dört yavrusuyla
uçar gibi koşuyor ve yavruları da peşinden süzülüyorlardı. Taşçaynar da onlarla
beraberdi ve o da uzun sıçrayışlarıyla uçuyordu. Güneş parlıyor, serin hava
karınlarını okşuyor ve hayat gibi akıp gidiyordu...

Dişi kurt birden uyandı, katı gerçeğe çarparak ezilmişçesine bir süre hiç
kımıldamadan öylece kaldı. Neden sonra usulca kalktı ve yuvadan çıktı. O kadar
yavaş hareket etti ki Taşçaynar onun kalktığını duymadı bile. Akbar'ın gözleri
birden gökyüzündeki aya saplandı. Yıldızlı gökte, karlı dağların tepesinde, ay o
kadar parlak, o kadar yakın görünüyordu ki, elinizi uzatsanız değecekti sanki.
Şırıltısı hiç bitmeyen o geveze derenin kenarında, başı eğik ve tarifsiz kederler
içinde biraz yürüdükten sonra, durup arka ayaklarının üzerine oturdu, gözlerini
havaya dikerek uzun uzun baktı. Ve o gece, o sarı büyük yıldızda yaşayan Börü-
Anayı (kurtların tanrıçası) net bir şekilde gördü. Börü Ana'yı ilk defa bu kadar
yakından ve net görüyordu. Onun çift boynuzlu silueti şaşılacak derecede
kendisine benziyordu. Açık ağzı, arkaya doğru uzanan kuyruğu pek belirgindi.
Dişi kurt, Börü-Ana'nın kendisini gördüğünü ve duyduğunu hissetti. İşte o
zaman, sıcak nefesinden dalga dalga yükselen yakarışlarla, Börü-Ana'ya
seslendi:

Ey kurtların ilahesi Börü-Ana! Bana iyi bak. Karşında ben varım, ben Akbar.
Bu soğuk dağlarda karşına dikilen benim. Yapayalnız, talihsiz Akbar. Acılarım
çok büyük. Nasıl ağladığımı işitiyor musun? Nasıl uluduğumu, nasıl hıçkıra
hıçkıra ağladığımı duyuyor musun? Bütün varlığım ıstırap oldu, memelerim
yararsız sütle doldu... Süt verecek, besleyecek kimsem yok. Yavrularımı
yitirdim. Nerde yavrularım, nerde? Aşağılara in Börü-Ana, in de yanıma otur,
sen ve ben birlikte ağlayalım. Aşağılara in kurtların tanrıçası. Seni doğduğum
topraklara götüreyim, artık kurtların orada, o bozkırda yaşama hakları yok. Bu
hakkı aldılar bizden. Dağlarda yaşama hakkımız da yok. Hiçbir yerde kurtlara
yaşama hakkı yok... Aşağıya inmek istemiyorsan beni de oraya çek Börü-Ana!
Ben, Akbar, yavruları çalınan ana kurt! Seninle birlikte Ay'da yaşamak, oradan
kanlı gözyaşlarımı yeryüzüne akıtmak istiyorum. Beni işit Börü-Ana! Börü-
Anaaa! Börü-Anaaa! Beni anla, gözyaşlarımı anla Börü-Anaaa!

O geceyi aşacakları dağın dibinde geçirdiler. Sabahleyin ilk kalkan Ernazar
oldu. Sımsıkı sarınmıştı. Gidip atlara bir göz attı. Atlar bukağılı ve örtülü idiler.
Boston, kürkünün altından başını yavaşça çıkararak sordu:

-Çok soğuk mu?

-Yükseklerde sabahlar hep soğuk olur, güneş yükselir yükselmez biraz ısınır.

Sonra dönüp semer halısının üzerine oturdu. O saatte ortalık epeyce karanlıktı
daha.

-Atlar nasıl?

-Fena değiller.

-Sürüyü buraya getirip şıkama yaptığımız zaman bir çadır kurmamız
gerekecek sanırım. Bu kadar çok üşümeyiz o zaman.

-Çok haklısın. Çadır kurmak pek vakit almaz zaten. Önemli olan tutacağımız
yolu bilmektir. Gerisi bize kalmış bir iş.

Şafakta hava biraz yumuşadı, hafifledi. Ortalık yeterince aydınlanır
aydınlanmaz atları eyerlediler.

Boston, ata binmeden önce son bir defa daha baktı çevreye. Yamaçları,
kayaları gözden geçirdi. İki çoban, vahşi tabiatın ortasında küçücük
görünüyorlardı, ama kararlıydılar. Yüksek geçit korkutamaz bizi, diye düşündü
Boston, hayat memat meselesi bu, iş bu kadar ciddi olunca insanoğlu hiçbir
şeyden korkmaz, hiçbir engel durduramaz onu. Denizleri dağları aşar, yarları
uçurumları geçer. Biz de geçeceğiz.

Vaktiyle ataları tarafından açılan eski yolu buldular ve gördüler ki bu yol, bu
patika, iki tepenin arasında karlı, hafif bir çöküntüden geçmekte, dosdoğru
uzanmaktadır. Besbelli o yükseltiden sonra, Kiçibel'e doğru inişe geçeceklerdi.
Eskilerin dediğine göre, Kiçibel'de bir kayın ormanı, bir de dağlardan inen bir
dere varmış. Bazen tabiat, en güzel, en zengin köşelerini, aşılmaz görünen işte
bu tür engellerin arasına gizler. Ama, ekmeğini kazanmak zorunda olan insan,
her engeli göğüslemeye hazırdır, ona hiçbir engel dayanamaz, bu derece
güçlüdür yaşama arzusu...

Yamaç gittikçe dikleşti, kar kalınlaştı. Atlar kalın kar tabakasında çok zor
ilerliyorlardı. Güneş yükselince rüzgar dinmişti. Şimdi o sessizlikte yalnız
atların ve kendilerinin solumalarını duyuyorlardı.

-Ne dersin Ernazar, diye sordu Boston, karınlarına kadar kara batacak
koyunların buradan geçmeleri epeyce güç olmaz mı?

-Kesinlikle öyle olur Boske, zorlu bir sefer olacak bu! İşin en önemli yanı bu
yolu en kısa zamanda, olabildiği kadar çabuk aşmak olacak sanırım. Hem bir
geçit açabiliriz, hiç olmazsa karları bastırırız.

-Evet, ben de düşündüm bunu. Kürekleri unutmamalıyız.

İlerlediler. Kar atların dizine çıkmaya başlayınca, inip, hayvanları yedeklerine
aldılar. Az sonra dağın havası azaldı ve ağızlarından solumaya başladılar. Her
taraf bembeyaz olduğu için gözleri kamaşıyordu. Güneş gözlüklerini taktılar.
Dağ gezisi için bu gözlükler şarttı, ama artık şehirde de güneş gözlüğü takmak
adet olmuştu. Az sonra kürklerini de çıkarmak zorunda kaldılar ve onları eyerin
üzerine attılar. Atlar da ter içinde kalmıştı, zorlukla nefes alıyorlardı. Neyse ki
artık yokuşun doruğuna iyice yaklaşmışlardı... Ebedi buzlarla örtülü beyaz
doruklara güneş şimdi tam tepeden bakıyor ve açık gökyüzüne ışıklarını
saçıyordu. Yalnız yollarının üzerinde birkaç beyaz bulut vardı ve pamuk yığınını
andıran bu bulutların içinden geçiyorlardı. O anda, Issık-Göl kenarında
yazlıkçıların güneşten kavrulduğuna ya da rahat rahat güneşlendiklerine,
yandıklarına inanmak zordu doğrusu.

Az sonra yokuşun doruğuna ulaşmaları için sadece beş yüz metre kadar bir yol
kalmıştı ve şimdiden inişi düşünmeye başlamışlardı. İnişin çıkış kadar zahmetli
olmayacağını umuyorlardı...

Nihayet yokuş bitti. İki adam ve hayvanlar iyice yorulmuşlardı. Biraz nefes
almak için durup mola verdiler. Katettikleri yola ve çevreye baktılar. Ernazar,
mutlu mutlu gülümseyerek:

-Tamam Boske, dedi, sürüyü rahatça geçirebiliriz buradan, tabii hava güzel
olursa.

-Evet, evet, ancak hava güzel olursa. Ernazar saatine baktı:

-Tam ikibuçuk saatte tırmandık. Pek o kadar güç olmadı değil mi?

-Ama koyunlarla üç saat ya da daha fazla sürer. Neyse, sürüyü aşırmanın
mümkün olduğunu anladık ya. Haydi inişe geçelim ve öbür yamacın nasıl
olduğunu da görelim. Belki Kiçibel'i de görürüz uzaktan. Mera yemyeşil
olmalı...

Çevrelerinde kar tabakası dümdüz uzanıyordu, ama yer yer, rüzgarın
savurmasıyla ve yığmasıyla oluşan, yine dümdüz, ışıl ışıl setler görünüyordu. Bu
kar ovasının sınırsız, sonsuz olmadığını biliyorlardı. Yokuşu biraz daha indikleri
zaman, aşağıda başka bir dünya ile karşılaşacaklardı ve bu yolculuğun hedefi,
amacı olan o dünyaya bir an önce ulaşmak için sabırsızdılar şimdi. Bir devenin
çift hörgücünü andıran iki tepenin arasından neşe ile, coşku ile ilerliyorlardı.
İşte tam bu sırada, Boston, adımını hızlandırdığı bir anda, ayaklarının dibinde
yerin oynadığını hissetti ve ardında bir çığlık duydu. Dönüp ardına bakınca
dehşetten donakaldı. Ernazar ve atı yoktu! Onların olması gereken yerde, hemen
ardında, ince bir kar savruntusu vardı.

-Ernazaaar! diye bağırdı korkunç bir sesle. Dağların ölüm sessizliğinde
yankılanan sesi korkusunu daha da arttırmıştı. Yoldaşının kaybolduğu noktaya
doğru fırladı ve karşısında bir uçurumun, bir kuyunun açıldığını farkedince,
mucize sayılacak bir hareketle durup iki adım geriledi. Dipsiz, karanlık bir
kuyuya benzeyen o çukurdan, buhar gibi ama soğuk kar tanecikleri çıkıyordu.
Yüzükoyun yatarak çukurun ağzına kadar sürünmeye başladı. Olanı henüz
anlamamıştı, anlamak için düşünmeye de cesaret edemiyordu. İliklerine kadar
kaygı kesildi, korku sardı ve bu korku en küçük damarlarına girerek düşünce
yetisini felce uğrattı. Ama yine de sürünüyor, anlaşılmaz bir güçle hareket
ediyor ve nefes alabiliyordu. Dirseklerine dayanarak sürünürken, yüzüne gözüne
yapışan karları düşürmek için başını sallıyordu. Saniyeler içinde bir buz
tabakasının üzerinde süründüğünü anladı, kar altına saklanan derin uçurumların
bütün bir sürüyü bir anda yutabilecek boşlukların bulunduğuna dair anlatılanları
hatırladı. Sonra, birisini lanetlemek için söylenen kargışı da hatırladı:
Carıklarga ket! diyorlardı. Bununla, dipsiz yarıklara git, yok ol! demek
istiyorlardı. Ama, niçin, niçin Ernazar da böyle yok olsun!.

Onun suçuydu bu. Kesinlikle onun suçu! Doymazlığı için, var olanla yetinmek
istemediği için cezalandırılıyordu... Ah, böyle bir facianın olabileceğini
düşünseydi...

Nihayet çukurun ağzına kadar gelebildi ve korkudan ürpererek, sesi, nefesi
kesilir gibi oldu.

-Ernazar! diye fısıldadı boğuk bir sesle.

Sonra hüngür hüngür, ciğerlerini yırtarcasına ağlamaya başladı: Ernazar, orada
mısın? Emazar! Ernazar! Ernazar!

Sustuğu zaman aşağıdan, sakın yaklaşma! diyen bir ses duyar gibi oldu.

-Ernazar! Sevgili kardeşim, Can kardeşim! Hemen geliyorum, bekle beni, seni
çıkaracağım oradan!

Karları savurarak fırlayıp kalktı. Az daha kendisi de yuvarlanacaktı aynı
uçuruma. Atına doğru koştu. İp ve balta gibi işe yarayacak şeyler Ernazar'ın
atında idi. Onun için kendi atının kolanlarını, dizginini, üzengi kayışlarını kesti.
Bunları birbirine bağlarken parmakları kan içinde kaldı. Sonra yine uçuruma
doğru koştu. Bastığı buzun kırılıp çökebileceğine aldırmadan, soluğu kesilerek,
içten içe cançekişir gibi, arkadaşını kurtaramadan ölmek korkusuyla uçurumun
kenarına geldi.

-Ernazar! Ernazar! Sana bir ip getirdim, beni duyuyor musun? Bir ip getirdim.
Cevap ver can kardeşim, cevap ver! Kayışın bir ucunu bileğine dolayarak, öbür
ucunu kuyuya sarkıttı. Uçurumun ne kadar derin olduğunu, sarkıttığı kayışın
dibe ulaşıp ulaşmadığını bilemezdi.

Orada öylece bekledi bir süre. Çok, çok uzun gelen bir bekleyişti bu.

-Cevap ver Ernazar! Bir şey söyle! Tek bir kelime söyle! Ernazar, canım
kardeşim!

Ama çabaları boşuna idi. Korkusunu daha da arttıran kendi sesinin yankısından
başka bir ses gelmiyordu aşağıdan. Ve o durmadan söyleniyordu:

-Nerdesin Ernazar! Beni duyuyor musun? Ne yapmalıyım Tanrım?

Kendini tutamayıp yine hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Arada anlaşılmaz
şeyler söylüyor, ölü babasından, annesinden yardım istiyor, kızlarını, kız ve
erkek kardeşlerini ve özellikle de karısı Arzıgül'ü çağırıyordu durmadan...
Bilinci, bu acı gerçeği anlamak istemiyordu. Ernazar ölmüştü! Ölmüştü! Ve ona
yardım edebilecek, teselli edebilecek kimse yoktu yanında... Son nefesine kadar
duyacaktı bu ölüm acısını. Bağırmaya devam ediyordu: Duamızı duymadın mı?
Böyle bir şeyi nasıl yapabilirsin? diyor, kime hitap ettiğini kendisi de
bilmiyordu.

Neden sonra kalktı. Titriyor, bacakları üzerinde güçlükle durabiliyordu. Akşam
karanlığının çökmekte; havanın değişmekte olduğunu farketti. Kara kara
bulutlar görünmeye, soğuk bir rüzgar dalga dalga esmeye başlamıştı. Ne
yapacak, nereye gidecekti? Yalnız kalan atı da geldikleri yolu tutmuş, geri
dönüyordu. Onu, bayır aşağı rahat rahat giderken gördü. Ama yetişemeyeceği
kadar uzaklaşmıştı. Hem yetişse de pek işine yaramazdı artık. Dizginsiz,
üzengisiz, eyersizdi. Kızgınlıktan orada duran üzengisiz eyere bir tekme attı.
Sonra, çevreye dalgın dalgın bakarak, bir süre hareketsiz öylece durdu. Yüzü
şişmiş, soğuktan morarmıştı. Başında papağı yoktu. Uçuruma sarkarken
düşürmüştü onu. Ala-Mengü'nün iki tepesi arasında yapayalnızdı şimdi. Buz
gibi bir rüzgar, ruhunu kaplayan ümitsizliği arttırmaktan başka bir şey
yapmıyordu. Ne yapacak, nereye gidecekti? Her şey ne kadar güzel başlamıştı.
Niçin çıkmıştı bu lanet uçurum onların yoluna? Kendi ayak izlerine baktı ve
sadece iki metre kadar açıktan geçtiği için o dipsiz kuyuya düşmekten
kurtulduğunu anladı. Ernazar, biraz daha sağdan yürüdüğü için uğramıştı bu
felakete.

Arkadaşına yardım edemiyor, onun ölmüş olabileceğine de inanmak
istemiyordu. Birden bir ümide kapıldı. Belki sadece bayılmıştı ve hala
kurtulabilirdi, donup kaskatı olmaması için çok acele etmeliydi. Kürkünü çıkarıp
attı üzerinden. Olanca gücüyle bayır aşağı koşmaya başladı, ama iniş o kadar
kolay değildi. Ne yapıp yapmalı, bir an önce sovhoza haber vermeliydi. İplerle,
kazma küreklerle, fenerlerle yardımcılar gelmeliydi. Onlarla beraber buraya
dönecek, uçuruma kendisi inecek ve Ernazar'ı kurtaracaktı.

Birkaç defa düştü, bacağını kırmaktan korksa da, her defasında kalkıp nefes
nefese koşmaya devam etti.

Bazen atına yetişebileceğini düşünüyor ve sonra bundan ümidini kesip
koşmaya devam ediyordu.

Hava her dakika biraz daha bozuyordu ve kar yağmaya başlamıştı. Ama kar
değil fırtına bile kopsa, ancak bu yükseklikte olur, aşağılara ulaşmazdı. Kendisi
ulaşmalıydı aşağılara. Kardan, fırtınadan değil, yalnız Ernazar'ın akıbetinden
korkuyor, yalnız onu düşünüyordu. Eğer hala ölmediyse, kurtarıcılar gelinceye
kadar dayanabilir miydi? Kan damarlarını çatlatacaktı nerdeyse. Acele
etmeliydi. Karanlık yavaş yavaş koyulaşıyor ve karanlıkta koşmanın hiç de
kolay olmayacağını düşünüyordu bir yandan.

Dik ve kestirme bir yol sayesinde dağın eteğine inebilmişti. Çukurda bayırda
koşmaktan olduğu kadar, o feci kazanın ıstırabı ile de bitikti. Kafasında bin türlü
kurtarma planı yapıyordu. Bazen de, ne pahasına olursa olsun Ernazar'ı
terketmemesi, onunla beraber karlara gömülüp kalması gerektiğini düşünüyordu.
O karanlık buzlu hücresinde sevgili dostunun can çekişmesini, iniltilerini de
duyar gibi oluyordu. Ernazar'ın karısına, çocuklarına bu olayı nasıl
söyleyebileceğini düşününce de çıldırmak üzere olduğunu hissediyordu.
Bu büyük felakette, bu tarifsiz güçlükler içinde, bir nebze şansı da oldu: O gün,
dağda bir düğün yapılıyordu: Yöredeki çobanlardan biri, tatilden yararlanıp
yanlarına gelen üniversite öğrencisi oğlunu evlendirmişti. Sona kalan davetliler
de kamyonla evlerine dönüyorlardı. Vakit geçti, ay parlıyordu, gölden esen hafif
bir rüzgar vuruyordu dağın eteğine. Vadide, ay ışığında pırıl pırıl parlayan Isık-
Göl de görünüyordu. Bütün bu manzara düğüne gelenlere şarkı söylemek arzusu
uyandırıyor ve kamyondakiler de bağıra bağıra şarkı söylüyorlardı.

Boston bu sesleri duyar duymaz kamyonun geçeceği yola doğru koştu ve çılgın
gibi elini kolunu sallamaya başladı.

Kamyon, Berik sovhozu müdürünün kapısı önünde durduğu zaman saat
sabahın ikisi idi. Boston aralıksız bir şekilde pencere camını tıklattı. Havlayan
ve bacağını ısırmaya çalışan köpeğe aldırmıyordu bile.

-Ne var? Kim o? dedi içeriden kuşkulu bir ses.

-Benim, ben Boston Urkunçiev.

-Bir şey mi oldu?

-Evet, büyük bir felaket.

Ertesi sabah, öğleden az önce, başlarında Boston olduğu halde, altı adam Ala-
Mengü geçidini tırmanıyordu. İpler ve başka gerekli aletler vardı ellerinde. Bir
jeeple olabildiği kadar yükseğe çıkmış ve şimdi, nefeslerini tüketmemek, daha
çok yorulmamak için hiç konuşmadan yürüyorlardı. Bir helikopter de o
saatlerde, geçidin oraya üç tecrübeli dağcıyı indirmiş olacaktı.

En önde yürüyen Boston, aynı yolu bir gün önce Ernazar'la, olacaklardan
habersiz tırmandıklarını düşünmekten kendini alamıyordu.

Şunu da anlıyordu ki, sevgili arkadaşı o lanet çukura düştüğü zaman ölmemiş
olsa bile, aradan geçen yirmi dört saatlik bir süre içinde donup ölmüş olmalıydı.
Buna rağmen bir mucize umuyordu.

Fırtınadan sonra şimdi geçidin doruğuna mutlak bir sessizlik hakim olmuş, ama
yoğun kar yağışı her yeri örtmüştü. Ernazar'ı yutan çukur görünmüyordu, ayak
izleri de yok olmuştu. Bu yüzden Boston kaza yerini birden gösteremedi. Neyse
ki adamlardan biri oralarda Boston'un kürkünü gördü, sonra bir başkası biraz
uzakta, atılan eyeri buldu. Bunlar sayesinde çukurun ağzını da keşfettiler ve
kazdılar. Altı katlı bir ev kadar derin görünüyordu çukur. O sırada helikopterle
dağcılar da gelmişti ve bunlar çukura indiler.

Dağcılar yukarı çıkınca, Ernazar'ın cesedini kaskatı donmuş olarak bulduklarını
bildirdiler, atının da aynı durumda olduğunu söylediler. Bunları çıkarmanın
imkansız olduğunu, ufak bir kazma darbesiyle çığ altında kalabileceklerini
anlattılar... Boston'un, bir de kendisinin inip aziz arkadaşına son defa veda
etmekten başka yapabileceği bir şey kalmamıştı.

Boston bu kabustan yıllarca kurtulamayacaktı: Onu iplere bağlayarak aşağı
indiriyorlardı. Uçurumun buzlu-saydam kenarlarını bir fenerle aydınlatıyordu.
Birini elinden düşürmesi ihtimaline karşı iki fener vermişlerdi ona. Gerçekten
birisini hemen düşürmüştü. Üzüntüsünden ve isyanından bağırmak istiyordu.
Ama yine de o buzlu, o dev çukura inmeye devam ediyordu. Sonra fenerin ışığı
birden, Ernazar'ın bir buz blokunun üzerindeki cesedini aydınlattı. Dizüstü
oturuyordu Ernazar. Kürkü başından kaymış, yüzü kan içinde, dudakları kapalı,
gözleri açık görüyordu onu (tıpkı kazanın ertesi gününde gördüğü gibi). Sonra
ona sesleniyordu: Ernazar! diyordu, bak ben geldim! Yardım fenerini sana
bırakacaktım -Burası çok karanlık, çok soğuk çünkü-ama kaybettim o feneri.
Anlıyor musun Ernazar, kaybettim. Olsun, bir tane daha var. Onu veririm sana.
Al, al bunu! Al bu feneri Ernazar, yalvarırım al!. Ama Ernazar feneri almak için
elini uzatmıyordu. Hareketsiz, öylece duruyordu. Bunun üzerine Boston
ağlamaya başlıyor ve her defasında gözyaşları içinde uyanıyordu.

Tekrar tekrar görüyordu bu rüyayı ve her defasında ertesi gün çok kötü
geçiyordu onun için. Bu rüyasını kimselere, özellikle de Gülümhan'a
anlatamazdı. Gülümhan'la evlendikten sonra bile anlatmamıştı ona. Ona da,
ailesinden herhangi birine de. Ernazar'ı son bir defa daha görmek için uçuruma
girdiğini söyleyemedi!

O faciadan sonra evine döndüğü zaman olayı herkes öğrenmişti. En zoru,
gözyaşlarına boğulan Gülümhan'la karşılaşması oldu. Kadın o kadar üzüntülü,
öyle umutsuz idi ki, onu öyle görmektense, orada kalıp Ernazar'la birlikte
ölmesinin ya da binlerce defa o uçuruma inmeye mahkum edilmesinin daha iyi
olacağını düşünmüştü. Kadın Ala-Mengü'ye gitmek istiyor ve hıçkırıklar içinde
durmadan bağırıyordu: İnanmıyorum! İnanmıyorum! Ölmedi o! Bırakın
gideyim, onu bulmak, onu görmek istiyorum! diyordu. Onun bu halinden
korkmaya başlamışlardı.

Kadın bir akşam kaçıp gitti. Boston da günlerce hiç elbisesini çıkarmamış,
hemen hemen hiç uyumamıştı. Taziyet için gelenlerin günlerce ardı kesilmemiş
ve Boston da ilgilenmek zorunda kalmıştı. Bölgenin bütün, sakinleri ağıla geliyor
ve bazıları, ta uzaklardan ağlamaya, dövünmeye başlayarak, Kırgız geleneğine
uygun ağıtlar okuyorlardı: Ernazar, ciğerparem benim, seni bir daha nerde
göreceğim! diyorlardı. Ve Boston onları karşılamaya çıkıyor, attan inmelerine
yardım ediyor, teselliye çalışıyordu...

Sonunda bir akşam nihayet yalnız kalabilmişti. Beline kadar soyunmuş, avluda
bir güğüm su ile yıkanmaya çalışıyordu. Daha sonra da biraz dinlenecekti. Çok
yorgundu çünkü. Tam bu sırada Arzıgül'ün kendisini çağırdığını duydu. O
faciadan sonra Arzıgül, bir şeyler yapar korkusuyla, Gülümhan'ı hiç yalnız
bırakmamıştı.

-Boston, Boston, nerdesin?

-Ne var, ne oluyor?

-Çabuk ol, çabuk, Gülümhan'ı yakala! Gitti, mani olamadım, iki çocuk ağlaşıp
duruyor...

Boston alelacele kurulandı, uzun kollu fanilesini sırtına geçirdi ve koşmaya
başladı.

Epeyce koştuktan sonra bir vadinin kenarında, dağlara doğru giderken gördü
onu.

-Gülümhan, dur! Nereye gidiyorsun? diye bağırdı.

Ama Gülümhan dönüp ardına bakmıyordu. Boston hızını arttırdı. Şimdi
kadının, kocasının ölümünden onu sorumlu tutabileceğini de düşünüyor ve çok
korkuyordu böyle bir suçlamadan. Onu en çok korkutan şey bu idi. Zaten
suçluluk duygusu içinde kendini yeyip bitirirken, bir de o, yüzüne karşı bu
suçlamayı yaparsa ne cevap verebilirdi?

Kendini savunmak için ağzını nasıl açabilirdi? Kadın da herhalde aklın sesini
dinleyebilecek durumda değildi galiba. Elbette, insanın hiçbir şey yapamayacağı
trajik anlar olabilirdi, ama bu kaçınılmaz anlar her zaman olağan karşılanmazdı.
Ve Ernazar'ın ölümünden sonra kendisinin nasıl hayatta kalabildiğini
Gülümhan'a anlatamazdı.

Nefes nefese nihayet Gülümhan'a yetişti.

-Gülümhan, nereye gidiyorsun? Dur, beni dinle... Eve dönelim...

Vakit epey geçti ama henüz karanlık iyice çökmemişti. Gün batarken de dağlar
iyice farkediliyordu. Gülümhan dönüp yüzüne baktığı zaman, uğradığı felaketin
onu bir tül gibi sardığını gördü sanki. Bir suyun dibindeymiş gibi bu tül yüzünü
deforme ediyordu. Daha düne kadar yüzünden sağlık fışkıran, neşe fışkıran bu
kadındaki o acılı değişikliği görmek dayanılır şey değildi. Onu, buruşmuş,
önden düğümleri çözülmüş dul kadın ipeklisiyle, yas tuttuğu için dağınık
bıraktığı saçlarıyla, deli gibi kaçarken görmek, Boston'un yüreğini cayır cayır
yaktı. Gülümhan'ın, aslında yepyeni kara çizmeleri bile pek üzüntü vericiydi.

-Nereye gidiyorsun Gülümhan? Söyle, nereye gidiyorsun? diyordu Boston onu
kolundan tutarak.

-Geçide gidiyorum, onu görmek istiyorum! dedi kadın şaşılacak kadar savruk
bir sesle.

Boston ona, Ala-Mengü'ye yaya gitmenin delilik olduğunu, dağlara çıkınca bu
elbiselerle bir saat içinde donup öleceğini söylemedi de, başka şeyler söyleyerek
yalvardı:

-Şimdi gitme Gülümhan. Az sonra karanlık basacak, başka zaman gidersin,
ben götürürüm seni oraya. Ama bu akşam olmaz, eve dönelim. Kızların
ağlaşarak seni bekliyor, Arzıgül kaygılar içinde. Az sonra gece olacak,
yalvarırım eve dönelim...

Gülümhan hiç cevap vermedi. Birden, çektiği acıların ağırlığı ile iki büklüm
olmuştu. Neden sonra başını iki yana sallayarak mırıldandı:

-Onsuz nasıl yaşarım ben? Orada yapayalnız kalamaz toprağa gömülmeden,
mezarı başında bir ağlayanı olmadan kalamaz!

Gülümhan'ın önünde, ayakta, zayıf omuzlarından sarkan fanilesiyle, birçok
çoban gibi bütün mevsim giydiği çizmeleriyle ve kurulanmak için aldığı, sonra
boynuna doladığı havlusuyla öylece duruyordu. Çok üzgün ve acınacak bir
durumdaydı. Gülümhan'ı yatıştırmak için ne söyleyeceğini bilemiyordu. Ne
söylese onun acısına merhem olamazdı çünkü. Eğer kendi canını verdiği
takdirde Ernazar'ın geri geleceğini bilse, hiç tereddüt etmeden yapardı bunu.
İkisi de kendi düşüncelerine dalarak bir süre sessiz durdular. Sonra Boston,
Gülümhan'ı yine elinden tuttu:

-Gel, dedi, bizim yerimiz orasıdır, insanların Ernazar'a ağlamak için geldiği
yerdir. Dönelim eve.

O zaman Gülümhan, başını onun omuzlarına dayadı, sayıklar gibi,
anlaşılmayan sözler söyleyerek titreye titreye, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Boston da koluna girdi, birlikte ağlaya ağlaya, ağılın yolunu tuttular. Yaz
akşamının karanlığı, dağlardaki otların kokusunu etrafa yayarak, yavaş yavaş
çöküyordu. Arzıgül de iki kızla onları karşılamaya çıkmıştı. İki kadın
birbirlerinin kucağına atılarak, uzun bir ayrılıktan sonra tekrar kavuşmuşlar gibi,
hüngür hüngür ağladılar...

Birkaç ay sonra Gülümhan göl kenarındaki küçük evine çoktan taşındığı ve
karısı Arzıgül hastahaneye düştüğü zaman, Boston bu sahneyi çok iyi
hatırlayacaktı.

Karısının başı ucunda oturup onun iyice zayıflamış soluk yüzüne büyük bir
üzüntüyle bakacaktı. O sıcak sonbahar gününde, oda arkadaşları çıkıp yalnız
kaldıkları zaman şöyle bir konuşma geçecekti aralarında:

-Sana bir şey söylemek istiyorum, diyecekti Arzıgül yavaş bir sesle ve
gözlerini güçlükle ona çevirerek. O zaman da Boston onun bir gün öncesine
göre daha da sarardığını, zayıfladığını görüp korkacaktı.

-Dinliyorum Arzıgül, ne söylemek istiyorsun? diyecekti şefkatli bir sesle.

-Doktoru gördün mü?

-Gördüm, dedi ki...

-Yoo, şimdi değil, doktorun ne dediğini daha sonra anlatırsın. Şimdi
konuşmamız gereken daha ciddi bir mesele var. Bu sözler üzerine Boston, kalbi
sıkışarak, sinirli bir hareketle mendilini çıkararak, alnındaki terleri silecek ve
boş yere konuyu değiştirmeye çalışacaktı.

-Belki ciddi konuların zamanı değil, daha sonra, iyileştiğin zaman bol bol
konuşuruz.

Ama karısının bakışları ısrarın faydasız olduğunu anlatacaktı.

-Her şey zamanında yapılmalı. Hastahaneye geldiğim günden beri çok
düşündüm. Zaten burada en iyi meşgale düşünmektir. Seninle birlikte
geçirdiğimiz hayattan çok memnunum ve kaderimden de hiç şikayet etmiyorum.
Allah'ın yardımıyla kızlarımız büyüdü ve artık kendi başlarına hareket
edebilirler. Onlar hakkında da konuşmam gerek ama, şimdi değil. Ben şimdi en
çok seni düşünüyor, senin için korkuyorum. İnsanlarla pek iyi geçinemiyorsun,
çok katısın ve kimsenin önünde eğilmek istemiyorsun. Artık genç olmadığını
unutma. Ben yok olduktan sonra, içine kapanıp kalma. Uzun zaman yalnız
yaşama. Cenaze töreninden sonra ne yapacağını iyi düşün. Ben, yeniden
evlenmeni istiyorum. Unutma ki çocuklar kendi hayatlarını yaşayacaklardır...

-Bütün bunları niçin söylüyorsun bana, böyle şeyler konuşmamalıyız.

-Yoo, Boston, bunları konuşmamızın tam zamanı! Şimdi konuşmalıyız, ben
öldükten sonra çok geç olur. İnan bana, bu söyleyeceklerimi çok düşündüm.
Biliyorsun, Gülümhan sık sık ziyaretime gelir. Onu iyi tanırsın, yabancımız
değil. Kader onu, hala bakıma muhtaç iki çocuğu ile dul bıraktı. Çok iyi bir insan.
Sen, işte onunla evlenmelisin. Benim tavsiyem budur. Elbette hareketlerinde
serbestsin, seni zorlayamam. Ama ben öldükten sonra bu konuşmamızı ona da
anlat... Belki bu evlilik gerçekleşir. Benim isteğim işte budur. Böylece,
Ernazar'ın kızları da yeniden bir babaya kavuşur...

Isık-Göl sakinleri göl yakınında yaşıyorlar ama, boşuna, kıyısında gezintiye
çıktıkları yok. Tatile çıkanlar eskiden beri hep böyle söyler, alay ederler. Ama o
akşam, Boston hastahaneden çıkar çıkmaz, hep uzaktan seyrettiği bu harika
güzellikteki sıvı mavinin kıyısında, yalnız dolaşmak ihtiyacını duyacaktı birden
bire.

Rüzgarın, görünmeyen bir saban demiri gibi suyun üzerinde oluşturduğu
muntazam çizgiler üzerinde koşuşan köpüklü dalgalara bakacak, ağlayacak, bu
dalgalara karışıp yok olmak isteyecekti... Dalgalar bir yükseliyor, bir devrilip
batıyor, sonra kendi köpüğünün içinden yine meydana çıkıyordu. Onların bu hali
gibi, onda da yaşamak arzusu, ölüp ölüp diriliyordu...

Hiç durmadan uluyan kurtların sesi, sonunda canına yetti ve onu çıkmaya
mecbur etti. Evvela küçük Kence uyanmıştı ağlayarak. Boston onu göğsüne
çekerek, kucaklayarak sakinleştirmeye çalışmıştı:

-Kence, Kence! Ağlama yavrum! Neyin var senin? Ben burdayım, annen de
burda bak. Şeker vereyim mi sana? Işığı yakayım mı? Korkacak hiçbir şey yok
yavrum. Kediler bağırıyor böyle, kedilerden başkası değil!.

Gülümhan da uyanmış, o da çocuğu yatıştırmak için bir şeyler söylemişti. Ama
çabaları boşuna idi, çocuk susmuyordu. Boston kalkıp lambayı yakmaya gitti.
Kapının önüne gelince durup sordu:

-Gülüm, ben dışarı çıkıp onları korkutmak istiyorum. Sabaha kadar
dayanılmaz bu ulumalara...

-Saat kaç?

Boston duvardaki saate baktı:

-Üçe yirmi var.

-Ne kadar geç, gördün mü? Saat altıda kalkacaksın! Bu kör olası Akbar da bizi
deli edecek sonunda. Tam bir bela bu, bir kırlagan!

-Haklısın, bir kırlagan, ama sinirlenme, bari sen korkmayı bırak! Çabuk
gelirim. Çıkarken kapıyı kilitleyeceğim, hiç endişe etme, uyumaya çalış.
Çıkıp evin etrafında bir tur attı. Çorapsız, alelacele giydiği çizmeleriyle ağır ağır
yürüyor, bir yandan da yüksek sesle ve aşağılayıcı sıfatların hepsini sayarak
köpekleri çağırıyordu. Umutsuzluktan çılgına dönen bu kurtlar onu öyle
sinirlendiriyordu ki, onlarla nihayet yüz yüze geleceğinden memnun oluyordu.
Kurtları başka türlü susturamayacağına göre yapılacak tek şey vardı: Tüfeğini
alıp onları vurmaya çalışmak.

Ama o gece de, her şeye lanetler okuyarak, sövüp sayardık eli boş döndü. O
yatağa tekrar girdi ama, gözüne uyku girmedi. Acılı, üzücü binlerce düşünce
üşüşmüştü kafasına.

Namuslu çalışmak her yıl biraz daha güçleşiyordu. Bugünün insanları, özellikle
de gençler, yalnız kendi çıkarlarını düşünüyorlardı ve zerre kadar iş ahlakına
sahip değillerdi. Savaştan önce, Çuısk kanalının inşaatında, hiçbir çıkar
beklemeden çalışmak için ülkenin dört bucağından gönüllü gençler gelmişti.
Şimdi buna kimse inanmazdı. Çünkü karşılıksız emek vermeyi akılları almazdı.
Hem artık hiç kimse çoban olmak istemiyordu. Herkes her şeyden kaçıyordu.
Tam bir bozgun, bir kokuşma idi bu. Ama, bu durumu da çok iyi anladıkları
için, herbiri bunun geçici olduğuna, düzeleceğine inanır görünüyor ve geleceği
ciddi olarak düşünme zahmetine kimse katlanmıyordu. Dobra dobra konuşanları
ise iftira etmekle, yabancı hayranı olmak ve onlarla işbirliği yapmakla
suçluyorlardı.

Bu acı düşüncelere karşı Boston'un tek tesellisi, karısı Gülümhan'ın ona karşı
çok anlayışlı davranması idi. Gülümhan, onun yılın üçyüz altmış beş gününde
hiç dinlenmeden çalışmasına ses çıkarmıyor, bundan şikayetçi görünmüyordu.
Sürüyü kendi haline, gözetimsiz, bakımsız nasıl bırakabilirdi? Ağıl bir fabrika
değildi ki istediği zaman makineleri stop ettirsin. Koyunlar sürekli bakım,
sürekli itina isterlerdi. Böyleydi ama, sovhozda hiçbir zaman yeteri kadar işçi
bulunmazdı. Oysa ülkede pek çok işsiz vardı ve sovhozda dilediği kadar işçi
bulabilirdi. Ne var ki insanlar yorulmak istemiyorlardı. Niçin böyle oluyor?
diyordu kendi kendine: Çalışmadan yaşamak, yaşamak mıdır? Kimbilir,
yaşamanın da, çalışmanın da bir başka türlüsü vardır belki. İşin en zor yanı,
kuzulama zamanında yardımcı işçi bulmaktı. Gençleri, gece gündüz kuzuların
başında tutmaya imkan yoktu. Çünkü bu iş büyük bir sorumluluk duygusuna
sahip olmayı gerektiriyordu. Hem onlar bu kadar az bir ücretle, uzaklara,
bucaklara gitmek istemezlerdi. Bir fabrikada ya da bir şantiyede günde sekiz
saat çalışmak çok daha iyiydi onlar için. Biz hep, nerede çok para verirlerse
orada değil, bize nerede ihtiyaç varsa orada çalıştık. Şimdi çalışma sırası,
kalkınmaya katkıda bulunma sırası, gençlerin olmalı. Hiçbir işe yaramıyorlar,
hiçbir şeye saygıları yok, tutundukları hiçbir şey yok! diyordu yaşlılar.
Birbirlerini anlamamaktan kaynaklanan nesiller arasındaki uyuşmazlık, giderek
daha da artıyor ve bütün ağırlığıyla vicdanların üzerine çöküyor.

Boston, dilini tutamadığı için pişman olduğu son toplantıyı bir kere daha
hatırladı. O toplantıda yine canını sıkan meseleyi ortaya atmış, insanların
işlerine sahip olmaları, dört elle sarılmaları gerektiğini söylemişti. Durumu
düzeltmenin tek yolu bu idi, kişisel çıkar sağlamak böyle olmalıydı. Alınacak
ücretler, sağlanan sonuç ya da verimle doğrudan ilgili bulunmalıydı. Özellikle
de çobanlar, onların yardımcıları ve aileleri, kendilerine ayrılan parsellerde
kendilerini bağımsız hissetmeliydiler. İşte o zaman, otlakları korumanın
faydasını daha iyi anlar ve korurlardı. Bundan başka çare yoktu...

Koçkorbayev her zamanki tavrı ile karşı çıkmıştı ona. Bu jurnalcı postası
-arkasından onu bu isimle anarlardı- müdürün sağında oturuyordu. Konuşma
süresince kaşlarını çatarak ve durmadan kıravatını düzelterek, küçümseyerek
bakmıştı Boston'a. Müdür İbrahim Çotbayeviç Çotbayev, onun ne düşündüğünü
anlamakta hiç güçlük çekmiyordu. Uzun tecrübelerden sonra, bu demagogun hiç
değişmeyen saplantılarını, mantığını çok iyi anlamıştı: Bir neo-kulak bu
Urkunçiev, yeni bir tür devrim düşmanı, hep bildiğini okuyor. Hiç ders, ibret
almamış. Bir yerlere sürmek gerek onu. Eskiden olsaydı çoktan cezasını
bulurdu... demek istiyordu Koçkorbayev.

Müdür Çotbayev, hücre sekreterinin, komitenin yeni eğitimcisine de not
vermek için bu toplantıyı fırsat sayacağını düşünüyordu. Bu, ihtiyatlı görünen
genç adam ilk defa toplantıya katılmıştı ve dikkatle not tutuyordu.

Boston konuşmasını bitirir bitirmez Koçkorbayev söz istedi. Sonra o odun gibi
diliyle ve bütün gücüyle, bir başyazı okur gibi, usta bir hatipmiş gibi,
konuşmaya başladı.

-Yoldaş Urkunçiev, bu şüpheli tekliflerinizle daha ne zamana kadar
huzursuzluk yaratmaya devam edeceksiniz? Sosyalist bir kolektivitede üretim
alanındaki ilişkiler sistemini, tarih uzun zamandan beri belirlemiş, kesinleştirmiş
bulunuyor. Siz istiyorsunuz ki ağıl şefleri mal sahibi olsun, yardımcılarını
kendileri seçsin, onlara verecekleri ücreti kendileri tespit etsin. Bu apaçık tarihe
karşı gelmek, ona saldırmaktır, devrim anlayışımıza karşı çıkmaktır. Siz
ekonomiyi politikadan üstün tutmak istiyorsunuz. Sürünüzden başka şeyi, daha
ötesini göremiyorsunuz. Sanki daha önemli hiçbir şey yokmuş gibi. Ama daha
ötede bölge var, cumhuriyet var, bütün bir ülke var! Siz bizi üretim alanında
uygulanan sosyalizm ilkelerinden saptırmaya çalışıyor, kışkırtmak istiyorsunuz!
Boston kendini tutamayarak sandalyesinden adeta fırlamıştı:

-Ben sizi asla kışkırtmıyorum! Bölgede olanlar, ülkede olanlar ya da dünyada
olanlar beni ilgilendirmez. Ben sadece bir çobanım. O konuları benden başka
düşünecek büyük başlar çok. Benim işim ağıla bakmaktır. Sekreter çalışma
şartlarım hakkında ne düşündüğümü anlamak istemiyorsa, beni bütün
toplantılara ne diye çağırıyorsunuz, yapacak çok başka işlerim var benim. Çene
çalmayı sevmem ben. Konuşmuş olmak için konuşmak belki bazılarına büyük
çıkarlar sağlar, ama bana değil. Müdür yoldaş, artık beni toplantıya çağırmanı
istemiyorum. Bırak da işime bakayım. Böyle toplantılarda işim yok benim!

-Haydi Boske; bunu nasıl söylersin? dedi Çotbayev koltuğunda sinirli sinirli
sallanarak. Sen sovhozun en iyi çobanısın, çok tecrüben var ve senin fikirlerin
bizim için değerlidir. Toplantılarımıza bunun için çağırıyoruz seni.

-Doğrusu beni şaşırtıyorsun müdür yoldaş. Dediğin gibi en iyisi olmanın bana
nelere malolduğunu da bilirsin. Ama, ben ağzımı açar açmaz Koçkorbayev
konuşmama engel oluyor. Bir savcı gibi beni suçlamaktan, benimle dalaşmaktan
geri kalmıyor. Sen de köşene çekilip sessiz oturuyorsun. Sanki bunlar seni hiç
ilgilendirmiyor! Niçin gerektiği zaman hiç müdahale etmiyorsun?

-Sakin ol Boske, sinirlenme, dedi Çotbayev.

Onun için bu tür konuşmalar son derece can sıkıcıydı. İçinden çıkılmaz bir
durum karşısında bir tavır alması gerekiyordu. O ise, hele eğitimcinin olduğu bir
yerde, jurnalci tarafından arkadan hançerlenmektense, tarafsız kalmayı tercih
etmekteydi. Bu jurnalci başı, kaşarlanmış kağıt kemiricilerinin oluşturduğu ve
onu desteklemeye hazır büyük bir zincirin sadece bir halkası idi ve bu yüzden de
çok tehlikeli bir adamdı: Hele bu defa hiç dolambaçlı yola sapmadan dosdoğru
Boston'a yönelmiş, onu Devrim nimetlerine karşı çıkmakla suçlamıştı. Böyle bir
suçlamadan sonra ona nasıl karşı çıkabilirdi?

Müdür, sivrilikleri nasıl yontup yumuşatacağını iyice düşünerek ayağa kalktı.
Boston haklıydı, bunu anlamıştı. Ama asıl dikkat etmesi, çekinmesi gereken kişi
Koçkorbayev idi:

-Bakın yoldaşlar, önce meseleyi ortaya koyalım. Nedir mesele? Anladığım
kadarıyla Boston Urkunçiev, sürüsüne, otlaklarına hakim olmak, sahip olmak
istiyor, basit bir işçi olmak istemiyor. Ve bunu yalnız kendisi için değil,
kendisiyle çalışan herkes için ve onların aileleri için istiyor. Bunu dikkate
almamazlık edemeyiz. Bu istekleri bazı somut esaslara da dayanıyor. Çoban
ekipleri bizim sovhozumuzun birer hücresidirler. Yine anladığım kadarıyla,
Urkunçiev, doğrudan doğruya her şeyin idaresini eline almak istiyor: Sığırları,
otlakları, yemleri, binaları, kısacası bütün üretim araçlarını. Bir iş kolu sistemini
kurmak istiyor ki bu sistemde herkes kendisinden sorumlu olacak ve herkes ne
kadar çok çalışırsa o kadar çok kazanacak. Ben böyle anlıyorum. Ve sanıyorum
ki Cantay İşanoviç, bu teklif dikkatle incelenmeye değer.

Kendisine hitap edildiğini gören Koçkorbayev kasıntılı, övüngeçli bir sesle
itiraz etti:

-Ben, sovhozumuzun, sizin ve benim birlikte yönelttiğimiz bu sovhozun parti
sekreteri olarak, Yoldaş Cotbayev, bir tek şeyi anlıyorum: Bizim sosyalist
sistemimizde, malsahibi olmak anlayışını teşvik etmeye, hele bunu bir üretim
ünitesinde yapmaya, kimsenin hakkı yoktur.

-Ama anlamanız gerekir ki bu teklif üretimi arttırmak amacına yöneliktir.
Gençler çoban olarak çalışmayı istemiyor artık, dedi müdür cüretini haklı
çıkarmak için.

-Bu da demektir ki, kitle için yaptığımız propaganda yeterli değil. Gençlere,
Pavlov Morozov'un (Pavlik Morozov (l9l8-l932): Bir kulak (çiftçi) çocuğudur.
Köyünün toprakları kolektifleştirildiği zaman onüç yaşındaydı. Ailesini jurnal
ederek kurşuna dizilmelerine sebep oldu. Az sonra da bir akrabası tarafından
öldürüldü. Onu Sovyet okullarında bir devrim kahramanı, devrim şehidi olarak
tanıtırlar, ve onun bir eşi olan Kazak Kiçene Cakupov'un (Küçük
Yakuboğlu'nun) kahramanlıklarını, yaptıklarını örnek göstermek gerekiyor.

-O, sizi ilgilendirir Koçkorbayev, dedi müdür. Propaganda sizin işiniz. Daha
fazla propaganda yapmanıza kimse engel olmaz.

-Biz de yapacağız, hiç endişe etmeyin. Birçok etkileme kampanyası tasarladık.
Ama en önemlisi, başka kılıklara bürüyerek ve dolaylı yoldan olsa bile üretim
araçlarını ele geçirmeyi çalışanları engellemek, yılanı daha yumurtada iken
ezmektir. Sosyalizmin esaslarına hiç kimse zarar veremez, buna müsaade
etmeyiz.

Bu görüş alış-verişi çok ciddi bir çekişme halini almıştı. Boston'un cesareti
iyice kırıldı. Hatta, kendine rağmen biraz ürktü. Bütün bunlara sebep, yaptığı
işin sorumluluğunu tam olarak üzerine almak istemesi, sonuna kadar
başkalarının emrinde çalışmak istememesi idi:

Sekreter devam etti:

-Hiç kimseye ayrıcalık tanımayacağız. Sosyalist üretim biçimleri herkes için
zorunludur. Bunu, özellikle, durmadan istisna avantajlar isteyen yoldaş
Urkunçiev için söylüyorum.

-İstisna değil. Tam tersine, herkesin yararlanması gereken avantajlar bunlar.
Daha iyi çalışmak için buna ihtiyacımız var bizim.

-Ben şüpheliyim. Hem bu şekilde şart koşmak da ne oluyor? Şunu yapın, bunu
yapın demek ne oluyor? Kendinize özel otlak edinmek için Ala-Mengü dağını
tırmanırken bir kişinin ölümüne sebep olmanız yetmedi mi?

Sırf kendisini mat etmek için, birçok basit kanıttan biriymiş gibi, Ernazar'ın
ölümünü bu kadar hafife alması ile, Boston'u can evinden vurmuş, çileden
çıkarmıştı:

-Konuş bakalım! diye bağırdı.

-Konuş bakalım demekle ne kastediyorsun? Söylediklerim doğru delğil mi?

-Hayır, doğru değil.

-Nasıl değilmiş? Ernazar'ın cesedi hala duruyor buzların arasında. Belki
binlerce yıl kalacak orada!

Bu hatırlatma çok canını sıktığı için Boston hiç cevap vermedi. Ama
Koçkorbayev onu iyice sıkıştırdığını görerek yangına körükle gitti:

-Niye susuyorsunuz yoldaş Urkunçiev? Herhalde kişisel çıkarı için oraya
giden siz değildiniz!

-Evet, gittim! Ama yalnız kendi çıkarım için değil. Herkesin iyiliği için
yapmak istedim bunu. Senin iyiliğin için de Koçkorbayev. Çünkü senin
yiyeceğini de ben temin ediyorum. Ve sen, yemek yediğin çanağa tükürüyorsun!
Sekreter bozulmuş, kıpkırmızı olmuştu:

-Ne demek oluyor bu? Ben ne alıyorsam partiden alıyorum.

-Peki, parti sana verdiğini kimden, nerden alıyor sanıyorsun?

-Böyle konuşmaya nasıl cüret edersiniz! diye kükredi. Böyle derken kasıntılı
bir şekilde kıravatını düzeltiyordu. Masanın öbür tarafında, Boston'un tam
karşısında, duvarın hemen yanında, ayakta dimdik duruyordu. Birbirlerini ölüme
mahkum etmişlerdi sanki. İkisinden birinin birden yere devrilmesi kimseye
sürpriz olmazdı.

O ana kadar kendi köşesinde hiç konuşmadan duran genç eğitimci birden araya
girdi:

-Sakin olun yoldaşlar, sakin olun. Sanırım yoldaş Urkunçiev prensipte
haklıdır. O bir işçidir ve ürünlerimizi temin eder. Bu yüzden de konuşmaya
hakkı vardır. Ama, hemen işi bu kadar aşırılığa götürmenin ne yararı var?

-Yoldaş Mambetov (Muhammedov), siz daha onu tanıyamamışsınız, diye
bağırdı Koçkorbayev, ihtirasının sınırı yoktur onun. İşte size bir örnek: Daha
geçenlerde, çobanlarımızdan biri olan Bazarbay Novgutov dağda bir kurt ini
buldu ve dört kurt yavrusuna el koydu. Böylece kurt sürüsünü kökünden
kurutmak için yapılması gerekeni yaptı. Sonra ne oldu dersiniz? Bu Urkunçiev
ona yapmadığını bırakmadı, kelimenin tam anlamıyla işkence etti ona. Önce onu
parayla kandırmak istedi, ama namuslu bir adama çattığı için bundan bir sonuç
alamadı. Bunun üzerine tehdit etmeye başladı onu. Novgutov'dan, bu kurt
yavrularını aldığı yere bırakmasını istedi. Herhalde bu yırtıcıların rahat rahat
üremeye devam etmesini istiyordu. Ben başka bir sebep göremiyorum. Bu
hareket başka nasıl yorumlanır yoldaş Urkunçiev? Kimbilir, belki de özel
otlaklarınız gibi, özel kurtlarınız, da olsun istiyordunuz, özel bir kurt sürüsü!
İstiyorsunuz ki sovhoz size, her şeyi bir yana bırakıp kurtlar da versin! Her şey
sizin olsun, önce toprak, sonra sürü ve nihayet kurtlar! Kurtlar hiç rahatsız
edilmeden çoğalsınlar, sürülerimizi boğazlasınlar, halkın mallarına zarar
vermeye devam etsinler mi istiyorsunuz?

-Felaket, şuradaki kurtlar halkın mallarına zarar verdiklerini anlamıyorlar, dedi.
Boston kendini toparlayarak.

Toplantıdakiler bu söze yüksek sesle güldüler. Bu duraklamadan yararlarak o
konuşmasına devam etti:

-Kurtlardan söz etmenin hiç sırası değildi, ama madem ki bu konu ortaya
atıldı, ben de kalbimden geçenleri söyleyeceğim. İnsan her şeyde akıllı hareket
etmelidir. Boş yere düşünebilen yaratıklar olarak yaratılmış değiliz biz. Ne var
ki bazıları düşünme yetisinden, sağduyudan yoksun bulunuyor, buna karşılık
aynı kişiler bir sürü maval okur, palavra satarlar. Bu kurt yavruları hikayesi de
buna çok güzel bir örnektir. Evet, sizin deyimini ile Bazarbay onlara el koydu,
ama daha doğru bir deyimle onları yuvalarından çaldı. Bu sözde başarı için de
birçok laf edildi. Ama sizin o kahramanınız, bu kurt yavrularını ne yapması
gerektiğini düşünmeden önce, onların ana babalarını da tuzağa düşürmeliydi.
Bunu hiç düşünmedi. Aksine, bir an önce onları satmaya çalıştı. Sattı ve parasını
votkaya verdi. Bazarbay'dan bu yavruları istedimse, ya da satın almak istedimse,
bu, ana ve baba kurtu kapana düşürmek içindi. Yavrularını yitirince kudurmuş
gibi olurlardı çünkü. Bu şekilde tahrik edilen bir kurt, en az on kurt kadar
tehlikeli olur ve öcünü almadan asla yatışmaz. Bütün çobanlar biliyor:
Bazarbay'ın yavrularını çaldığı ve Akbar ve Taşçaynar adlarıyla anılan bu iki
kurt şimdi ortalığı kasıp kavuruyorlar. Artık insanlara bile hiç tereddüt etmeden
saldırıyorlar, Provokatör denilen bazı kötü insanlar vardır, bunu gazetede
okumuştum. İşte bu Bazarbay da bu iki kurdu kışkırtmaktan başka bir şey
yapmış değil. Bunu ona söylemiştim, yüzüne karşı yine söylerim. O tıpkı alçak
bir provokatör gibi hareket etti...

Sana gelince, sekreter, senin bu tutumunu, bu hareketini hiç anlamıyorum.
Bizim sovhozumuza geldiğin günden beri, bütün gün gazete okur, vaktini benim
gibi çobanları korkutmaya çalışarak geçirirsin. Onları devrime karşı, Sovyet
iktidarına karşı olmakla suçlarsın. Hayvan yetiştiriciliğinden hiç mi hiç
anlamıyorsun. Anlasaydın, beni kurtların üremesine yardım etmekle
suçlamazdın. Bu kurtları bir yana bırakalım şimdi: Çünkü suçlamaların o kadar
gülünç ki üzerinde durmaya değmez. Ama, öteki suçlamanı cevapsız
geçiştiremem. Evet, Ernazar o geçidin üzerinde öldü. Ama biz oraya kendi
keyfimiz için gitmedik! Böyle bir sefere çıkışımızın gerçek sebebini hiç
düşündün mü? Yeni otlaklara çok ihtiyacımız olmasaydı o kadar uzağa gitmeyi
aklımıza getirir miydik? Durum gittikçe kötüleşiyor. Müdür de biliyor bunu. O
göreve başladığı zaman ne güzel otlaklarımız olduğunu söylesin sana. Ya
bugün? Otlakların yerini toz-toprak aldı. Verimsiz birkaç parseldeki seyrek
otlar; seyrek saplar için hayvanlarımız birbirleriyle dövüşüyor. Çünkü bu otlağa,
besleyebileceği koyun sayısının on kat fazlasını salıyoruz. Her yer çiğnendi,
kaskatı oldu. İşte, Ernazar ve ben Kiçibel'e bunun için gitmek istedik. Niyetimiz
çok iyiydi, ne var ki beklenmedik bir felaketle karşılaştık. Bunun sonunda ben
de o otlaklardan vazgeçmeye mecbur oldum. Susmaya da mecbur oldum. Çünkü
bu olay beni çok üzdü. Ama olaylar başka türlü gelişseydi, bir sergiyi görmek
için Moskova'ya gidecektim. Ve orada, yöneticilerimizi görüp senden söz,
edecektim. Koçkorbayev. Sadece partiyi düşündüğünü iddia eden, ama
palavracılıktan başka bir şey yapmayan senden. Evet, oraya gidecek, partinin
senin gibilere gerçekten ihtiyacı olup olmadığını soracaktım. Sen, hem hiçbir
şey yapmıyorsun, hem de başkalarının yapmasını engelliyorsun!

-Artık çok ileri gittiniz! diye bağırdı sekreter. iftira bu! Cevabını parti
huzurunda vereceksiniz!

-Ben de tam bunu istiyorum işte. Parti hakem olsun. Benim düşüncelerimi
beğenmiyorsa, beni çıkarırsınız. Çünkü o takdirde sizin aranızda yerim yok
demektir, beni tutmaya hiç gerek kalmaz. Ama, Koçkorbayev, sen de kendi
durumunu, ne olacağını düşünmelisin!

-Bunu düşünmeye hiç ihtiyacım yok yoldaş Urkunçiev, benim vicdanım
tertemizdir. Ben her zaman parti ile tam bir uyum içinde bulunuyorum.
Boston, dik bir yokuşu koşarak çıkmış gibi güçlükle nefes alıyordu. Sessiz duran
genç adama döndü:

-Eğitimci yoldaş, dedi, Komiteye hemen yazmanızı istiyorum. Özel duruşma
talep ediyorum. Bu duruma daha fazla dayanamam.

Boston, ertesi gün, Koçkorbayev'le kendi arasında geçenleri herkesin
öğrendiğini anlamıştı. O gün göle kadar inmiş bulunuyordu. Ağaçlar
çiçeklenmekteydi, ilkbahar geçmek üzereydi ve o daha ne kendisinin ne de
Gülümhan'ın elma ağaçlarıyla meşgul olacak zamanı bulamamıştı. Evlendikleri
günden beri iki küçük evleri ve iki evlek toprakları vardı. Bunlara bakmak
zorundaydılar. Oysa, işi çobanlık olduğu için vaktini daha çok dağlarda
geçiriyor, bahçe ile çok az ilgileniyordu. İşleri ertelemeye devam ederse,
mevsim gelip geçecekti. Ağaçları zamanında ilaçlayamazsa, haşarat bir anda
çoğalır, ürünü mahvederdi. Gülümhan da, bir gününü bile ayıramıyorsun diye
kızmaya başlamıştı zaten. Ağaçlarla meşgul olamayacaksa, bunu komşulardan
birine yaptırabileceğini söylüyordu.

-Ev idaresinden hiç anladığın yok! Sürülerle olmadığın zaman o toplantıdan
bu toplantıya dolaşıp duruyorsun. Oraya kadar gidemiyorsan bari bir gün evde
kal da, Kence'ye bak. Onu hiç gözden ayıramayız, ben gidip bahçe işlerini
yaparım, demişti.

Gülümhan haklıydı ve ona itiraz edememişti.

O sabah erkenden Donkulük'a binmiş, göl yolunu tutmuştu. Tam formunda
olan Donkulük sabırsızlanıyor, gözlerinde şimşekler çakıyor ve dörtnala koşmak
için can atıyordu. Baharda otlar da güçlenir, atlar da diyordu bir atasözü. Ama
Boston yarışırcasına at sürecek durumda değildi. Hayvanı koşturmuyordu. Sakin
sakin düşünmek istediği birçok meselesi vardı çünkü. Onu Ernazar'ın
ölümünden sorumlu tutan sekreterle dalaşmasından sonra gece gözüne uyku
girmemişti ve bundan karısına da söz etmemişti. Biliyordu ki ilk kocasının adını
söyler söylemez bir tartışma başlayacak ve bu ikisi için de iyi olmayacaktı.
Çünkü Ernazar'ın vücudu hala Ala-Mengü dağında, hala kefensiz, mezarsız,
ebediyen donmuş durumda, buzların arasında, karanlık geceler kadar korkunç
bir uçurumun dibindeydi. Tam rahat bir nefes alacakları zamanda da, ağılın
yakınındaki tepede kurtlar dolaşmaya, yitik yavruları için ulumaya
başlamışlardı. Eskiden onların ulumasını duyunca acırlardı, ama son gece artık
canlarına tak etmişti ve bu yüzden de o iki hayvanı öldürmeye, hayatlarını zehir
etmeye başlayan bu dertten kurtulmaya karar vermişti. Üstelik toplantıya
katıldığı son gece, Akbar ve Taşçaynar, kendi sürüsünden üç koyunu
öldürmüşlerdi. Sürüyü koruyan yardımcılar onları korkutmak için sopalarını
kaldırarak bağırıp çağırmış, ama onlar hiç korkmadan koyunları boğmuş ve
sonra çekip gitmişlerdi. Bu olay Boston'u büsbütün çileden çıkarmıştı. Bu böyle
devam edemezdi. Aksi halde, bütün yardımcıları, bu kurtlarla başedemedikleri
için utanacak, çekip gideceklerdi. Koyunları boğduktan sonra giden kurtlar,
hemen o akşam yine dönmüş, evin etrafında ulumaya başlamışlar, böylece,
kendi ölüm fermanlarını da imzalamışlardı. Boston bunun planını yapmıştı bile.
Eğer elma ağaçlarına bakmak işi olmasaydı bu planı o gün uygulayacaktı.
Karısını da memnun etmek için önce elmalarla meşgul olmayı yeğ tuttu.
Kurtlara daha sonra sıra gelecekti...

O gün akşam olmadan bahçe işlerini halletti. İlaçlama ve dayaklama işini
köyden bir delikanlı yapacak, o da ona, kendisine ait kuzulardan birini verecekti.
Bu işi böylece hallettikten sonra Kence'ye bir oyuncak almak için Madaniyat
(Medeniyet) mağazasına gitti. Bir ay kadar sonra iki yaşma basacak olan bu
sevimli afacan onun en büyük kıvancı, neşe kaynağı idi. Öğrendiği ve söylediği
her yeni kelime bu yaşlı babayı keyiften mestediyordu. Çocuğuna ve çocuğunun
annesine bağlılığı, varlığının en büyük anlamı ve amacı gibi geliyordu ona.
Karısını ve çocuğunu sevmek, bu dünyada sahip olunacak en büyük servet, en
büyük amaç değil miydi? Başka hiçbir şey beklemiyordu hayattan. Duygularını
hiç dile getirmese de Gülümhan'ın da aynı şeyleri hissettiği belli oluyordu.
Patlak gözlü ve zıplayan bir kurbağa aldıktan sonra -herhalde çok hoşuna
gidecekti bu- tam atına binip gideceği zaman, birden çok acıktığını hissetti.
Sabahtan beri hiçbir şey yememişti. Oyuncak mağazasının yanındaki yolüstü
lokantasına girip, başına gelecekleri bilmeden, bir şeyler yemeye karar verdi.
Loş ve ağır yemek kokularına boğulmuş lokantaya girip kapıya yakın bir
masada oturmuştu ki, arkadaki masada konuşan Bazarbay'ın sesini tanıdı. Dönüp
bakmasına gerek kalmadan, onun çanak yalayıcıları ile kafa çekmekte olduğunu
anladı. Günün tam ortasında içki sofrası kurduruyor, ne yüzsüz! dedi kendi
kendine. Kötü bir olaya meydan vermemek için kalkıp gitmek istedi ama, sonra
bundan vazgeçti. Bu cansıkıcı herifin orada olması aç kalmasına sebep oluyor
muydu? Kendisine bir borç çorbası ve köfte ısmarladı. İşte o zaman, az
gerisindeki masada birden sessizlik oldu. Düşmanca bir sessizlikti bu. Sonra
yine yüksek sesle konuşmaya başladılar ve Bazarbay'ın kuyruklarından biri olan
Kör Samet kalkıp Boston'un masasına geldi.

-Bu Samet, ayyaşın, küfürbazın biriydi. Bir kavgada gözünü çıkarmışlardı ve o
zamandan beri Kör Samet diyorlardı ona.

-Selam Boston, selam! dedi elini uzatarak ve manalı manalı sırıtarak. Boston
da uzatılan eli sıkmak zorunda kaldı. Sonra Kör Samet devam etti:

-Burada yapayalnız ne yapıyorsun. Bak, yanıbaşında Bazarbay da var. Uzun
zamandır görüşmedik, arkadaşlarla bir araya gelmek istedik. Gel sen de bize
katıl, Bazarbay davet ediyor.

-Söyle ona, hiç vaktim yok, yemeğimi yer yemez kalkıp gideceğim, dedi
Boston olabildiği kadar sakin bir sesle.

-Pöh, ne acelen var, dağlar bir yere kaçmaz nasıl olsa?

-Yoo, teşekkür ederim, ama gerçekten işim var.

-Pekala, senin bileceğin iş, ama inan bana, daveti reddetmekle hiç iyi
etmiyorsun...

Hemen sonra Bazarbay'ın kendisi geldi, arkasından da kuyrukları. Şimdiden
sarhoş olduğu belliydi:

-Nazik davetimi niçin reddediyorsun? Kendini başkalarından üstün mü
görüyorsun?

Boston, başka yerde ve başka zamanda olsa bir yudum bile içmeyeceği o kötü
çorbayı kaşığını doldura doldura yutarak sükunetle cevap verdi:

-Söyledim ya, hiç vaktim yok.

-Seninle konuşmam gerek, dedi Bazarbay. Böyle derken sandalyeyi çekip
onun karşısına oturmuştu. Arkadaşları da ayakta duruyor, olacakları merakla
bekliyorlardı.

-Birbirimize anlatacak şeylerimiz olduğunu pek sanmıyorum.

-Var, var, mesela şu kurt yavrularından söz ederiz.

-Bana göre o konu çoktan kapandı. Yeniden üzerinde durmaya ne gerek var?

-Sanırım pek ilginç olacak!

-Benim için değil. Bırak da rahat rahat yemeğimi yiyeyim, sonra da kalkıp
gideceğim.

-Bu kadar acele nereye gideceksin, köpek!

Aynı anda yerinden sıçramış, Boston'un üzerine eğilmiş, kızgınlıktan yüzü
kıpkırmızı olmuştu. Konuşmaya devam etti: Acelen ne pis herif! Demek
kurtlardan söz etmek istemiyorsun! Müdüre gidip benim provokatör olduğumu
söyleyen sen değil misin? Kurtların benim yüzümden insanlara saldırdığını
söylemedin mi! Provokatörün anlamını bilmediğimi mi sanıyorsun? Sana göre
ben bir faşistim, namuslu olan da yalnız sensin!

Boston da ayağa kalkmıştı. Şimdi yüzyüze, göz göze idiler.

-Bırak bu aptallıkları, sana hiç faşist demedim ben, oysa pekala diyebilirdim.
Ama sen gerçekten bir provokatörsün, beyinsiz, rezil herifin birisin. Bunu
evvelce de söyledim, şimdi de söylüyorum. Canımı daha fazla sıkmadan uslu
uslu gidip masana otursan iyi edersin.

-Ne yapacağımı söyleyemezsin bana! Benim amirim değilsin ve senin yüzüne
tükürürüm! Bana provokatör diyorsun, ya sen nesin? Ernazar'ı nasıl öldürdüğünü
kimse bilmiyor mu sanıyorsun? O daha hayatta iken sen karısıyla düşüp
kalkıyordun, pis, bayağı herif! Karının artık gebereceğini anladın ve o süprüntü
Gülümhan'la evlenebilmek için kocasını öldürmeye karar verdin, sonra da
uçuruma ittin onu! Doğru olmadığını söyle bakalım! Ernazar düştü de sen niye
düşmedin o çukura? Beraber yürümüyor muydunuz? O ölünce senin nasıl
hayatta kaldığını kimse sormayacak mı sandın? Şimdi, sen ve o orospu çok iyi
bir çift oldunuz! Ernazar Ala-Mengü'nün buzları arasında mezarsız yatıyor, sen
ise onun karısıyla yatıyorsun. Bu kancıkla rahat rahat yaşıyorsun! Üstelik parti
üyesisin! Bir Stahanovist (Bir maden işçisiydi. Ondört defa çalışma normunu
alarak üretim rekoru kırmıştı.) gibi gösteriyorsun kendini. İş kahramanı ha!
Çizmelerime anlat sen onu! Mahkeme sandalyesine oturman gerek senin!
Besbelli Bazarbay onu bir rezalete karıştırmak istiyordu. Boston onun pis
çenesini kapatmak için az daha üzerine atlayacaktı. Ama dişlerini sıkıp kendini
tuttu. Hiddetten köpürerek:

-Seninle dalaşmak istemiyorum, suçlamaların umurumda değil, senin seviyene
inmek de istemiyorum. Hakkımda ne düşünürsen düşün, ne istersen söyle. Şimdi
bırak yakamı. Garson, al yemek parasını!

Garsonun eline beş ruble sıkıştırıp hemen gitmek istedi. Ama Bazarbay
yakasına yapışmış, bırakmıyordu:

-Biraz sonra gidersin o orospunun yanına. Belki şu anda başkasıyla
sevişiyordur, onları rahatsız edersin!

Boston, yanındaki masada boş duran bir içki şişesini kaptı, havaya kaldırdı.
Kor gibi gözlerini Bazarbay'ın gözlerine dikerek boğuk bir sesle bağırdı.
Bazarbay'ın yüzü de birden sararıvermişti.

-Bırak beni! Çek elini, bir daha tekrar ettirme! Anlıyor musun!

Boston o şişeyi elinden ancak atına binip hareket ettikten sonra attı. Şişeyi bir
çukura fırlattıktan sonra da doludizgin sürdü atını. Uzun zamandan beri bu kadar
hızlı at sürmemişti. Ama bu çılgın koşu aklını başına getirmişti. Katil olmasına
ramak kaldığını düşünerek irkildi. Saniyeden az bir zaman daha geçseydi
patlatacaktı kafasına şişeyi. Tanrı korudu, şükürler olsun!

Bir traktörün römorkuna doluşan insanlar onun ok gibi hızlı geçişine şaşıp
kalmış ve gözlerine inanamamışlardı. Boston Urkunçiev, o ağır başlı adam, o
yaşta, bir çocuk gibi koşturuyordu. Onu gözleriyle uzun zaman takip ettiler.
Boston ancak bir derenin kenarında durup serin bir su içtikten sonra kendine
gelebildi. Üstünün başının tozunu sildikten sonra tekrar atına bindi ve bu defa
yavaş yavaş ilerledi. O şişeyi adamın kafasına indirmediği, katil olmadığı için
memnundu.

Ama, sahneyi bir defa daha gözünde canlandırdığı zaman birden somurttu:
Çünkü Kence için aldığı oyuncak kurbağayı lokanta penceresinin kenarında
unutmuştu. Ucuz bir oyuncaktı bu ve elbette bir daha şehre indiği zaman
başkasını alırdı. Ama yine de canı sıkıldı, unutmuş olması iyiye alamet değildi.
Bir çocuğa vermek için alınan şeyin bir yerlerde unutulmasını uğursuzluk
sayarlardı...

Kendini böyle batıl bir inanışa kaptırdığı için de irkildi ama, ard arda gelen ve
biriken bu dertlerden ne pahasına olursa olsun kurtulmalıydı artık. En önemlisi,
bütün sıkıntıların kaynağı gibi görünen bu kurtlardan kurtulmalıydı. Onları
hatırlar hatırlamaz, hiddetten nefes alması bile zorlaşıyordu.

O lokantada az daha bir adam öldürecek hale geldiyse, bunun da sebebi yine o
kurtlardı...

Boston, planı üzerinde iyice düşünüp ayrıntıları da belirledikten sonra, ertesi
gün uygulamaya karar verdi. Bundan karısına söz etmedi ve bu ondan sakladığı
ilk ciddi işti. Bazarbay'ın iğrenç sözlerinden sonra, kurtları hatırlar hatırlamaz,
Ernazar da geliyordu gözlerinin önüne. Böyle bir hatırlama ona çok büyük bir
üzüntü verdiği için konuyu pek düşünmek de istemiyordu. Evine döndükten
sonra sanki dili tutulmuş, tuhaf bir suskun oluvermişti. Akşamı küçük Kence ile
oynayarak geçirdi. Gülümhan'ın sorularını da tek hecelerle, tek kelimelerle
geçiştirdi. Bu davranışının karısını şaşırtacağını, endişelendireceğini biliyordu
ama, bir şey yokmuş gibi kendisini daha rahat göstermesini de beceremiyordu.
Ona, o Bazarbay canavarı ile arasında geçen olayı anlatamazdı. O iğrenç
iftiraların er geç Gülümhan'ın kulağına geleceğini de biliyordu üstelik.
Evliliklerinin sebep olduğu birçok söylentiyi, bazan düşmanca olan tepkileri de
hatırlıyordu. Evlilik hayatları çok zor şartlar altında başlamıştı. Bir sürü
dedikodu atmışlardı ortaya. Ama, bir kerecik olsun, Ernazar'ın dulu ile
evlenmekten pişmanlık duymamıştı. Hatta bugün, onsuz hayatı düşünemiyordu
bile. Onun varlığı, hayatının özü, vazgeçilmez şartı olmuştu artık. Evet, evet,
onsuz, ya da başka biriyle yaşayamazdı artık. Bazen tartışıyorlardı, Gülümhan'ın
haksızlık ettiği oluyordu ama, onun kendine çok bağlı olduğunu biliyordu ve
önemli olan da bu idi. Zaten bu duyguları da karşılıklıydı ve hiç sözünü
etmiyorlardı. Kence'ye gelince, bu neşeli, gözleri, ışıl ışıl, evin içinde küçük,
tombul bacaklarıyla koşup duran ve henüz çok az konuşabilen çocuğun, kendisi
için ne ifade ettiğini soracak olsalar, Boston nasıl cevap vereceğini bilemezdi.
Kence'nin, kendisinin bir başka görünümü olduğunu anlatmak için kelime
bulamazdı.

Karısının ve oğlunun yanına yattıktan sonra sakinleşti, yumuşadı. O kadar ki,
lokantada olanları bile unutacak bir noktaya geldi. Hatta kurtlara tuzak
kurmaktan bile vazgeçebilirdi. Tabii yine gelmezlerse. Huzura susamıştı artık...
Fakat, özellikle ve inadına hareket ediyorlarmış gibi, Akbar ve Taşçaynar o gece
yine geldiler. Kence ağlayarak uyandı ve Gülümhan uykulu sesiyle kargışlar
okumaya başladı. Boston'u yine sinir bastı. O kadar kızmıştı ki, bu iki lanet
hayvanı ortadan kaldırmak için dünyanın öbür ucuna kadar takip edebilirdi. O
arada o iğrenç Bazarbay'ın o iğrenç küfürlerini üzerine kustuğunu da
hatırlayarak, onun kafasını kırmadığına pişman oldu birden bire! O şişeyi
kuvvetle kafasına indirmesi yeterdi ondan kurtulmak için. Asla bir pişmanlık
duymazdı bundan. Aksine, insan yüzlü bu yılanı ezmek büyük bir zevk olurdu...
Ve kurtlar hiç durmadan uluyordu...

Boston, o gece de, hiç olmazsa onları biraz uzaklaştırmak için evden çıkmak
zorunda kaldı. Bir-iki el ateş yerine ard arda tam beş el ateş etti. Sonra, uykusu
iyice kaçtığı için, gidip antreye oturdu, iyice kendini vererek silahını
temizlemeye, parlatmaya koyuldu. Sabah olur olmaz kurtların işini bitirmek için
harekete geçmeye kesin kararlıydı.

Silah seslerinden ürken iki hayvan, uzaklaşıp geçide doğru koştular. Geceyi
oralarda bir yere saklanarak geçireceklerdi. Akbar her zaman olduğu gibi önden
koşuyordu. Karanlıkta, henüz dökmediği ama yumaklanmaya başlayan kışlık
kürküyle, ışıl ışıl parlayan fosforlu gözleriyle ve sarkan diliyle öyle korkunç bir
görünümü vardı ki kudurmuş sanırdınız. Aslında en çok acı çeken o idi. Acısı,
zamanla azalacağı yerde daha da artıyordu. İçgüdüsü, yitik yavrularının ancak
Boston'un evinde bulunabileceğini söylüyordu ona. Çünkü o facia akşamında,
Taşçaynar'la birlikte, onların izlerini tam buraya kadar takip etmiş ve burada
kaybetmişlerdi. Şu son günlerde bu iki yırtıcının öldürdüğü koyunlar; sovhoza
verdiği zarar çok artmıştı. Yalnız karınlarını doyurmak için değildi bu;
hiddetlerini taze et ve kan gölünde boğmak, içlerindeki o korkunç boşluğu böyle
doldurmak istiyorlardı sanki. Bu ağılın evleri çekiyordu onları. Her akşam
buraya gelmekten ve çevrede dolaşmaktan kendilerini alamıyorlardı. Boston
planını işte buna göre hazırlamıştı.

Ertesi sabah yardımcılarına, hayvanları ağıldan çıkarmamalarını, her
zamankinden daha fazla yem vermelerini, su oluklarını da yemlik olarak
kullanmalarını emretti. Sonra, kuzuları ile birlikte yirmi kadar koyunu sürüden
ayırdı. Daha çok melesinler, daha çok ses çıkarsınlar diye, ikiz yavrulu
koyunları seçmişti. Uzun bir değnekle bunları önüne katıp, meranın karşısına
düşen bir yere doğru sürdü. Temizlemiş, parlatılmış ve doldurulmuş tüfeğini de
omuzuna atmıştı. Evlerden olabildiğince açılmak için küçük sürüyü epeyce
uzaklaştırdı.

İlkbaharın o gününde hava çok sıcak olacağa benziyordu. Dağlar güneş
ışınlarını alçak tepelerde ve çukur yerlerde yeşil otlara dönüştürmek için
oburcasına yutuyordu. Yer yer, lekesiz beyaz bulutlar da görünüyordu
gökyüzünde. Toygarlar ötüşüyor, keklikler kayalıklar arasında toy-düğün
yapıyorlardı. O gün ışıl ışıl gülüyordu doğanın yüzü. Yalnız, ufukta gökyüzüyle
birleşen ve fırtına yüklü karlı doruklar, uzaklarda ise rüzgarın kümelendirdiği
birkaç kara bulut, bu güzelliğin geçici olduğunu hatırlatıyordu insana.

Ama o saatlerde güzel havanın devam edeceği anlaşılıyordu. Koyunlar
Boston'un önünde usul usul yürüyor, zıplaya zıplaya koşan kuzular yürürken de
analarının memelerini yakalamaya çalışıyor, koyun-kuzu melemesi ta
uzaklardan duyuluyordu. Boston, kurtlara ve Bazarbay'a duyduğu kızgınlık
yüzünden bu güzelliğin tadını çıkaracak durumda değildi. Kurtlar ve Bazarbay!
İki ucu pisliğe batmış değnek gibiydi. Hangisini ele alacaktı? En iyisi şimdilik
Bazarbay'a dokunmamaktı, ama kurtları bir an önce ortadan kaldırmalıydı.
Planı çok basitti: Küçük sürünün varlığı ve melemesi o iki yırtıcıyı mutlaka
davet edecekti ve biraz şansı yardım ederse, ikisini de vuracaktı o zaman. Ama,
ne diyorlardı: İsteyen insan, veren Allah'tır...

Nerdeyse öğle oluyordu ama kurtlar hala gelmemişlerdi. Boston, koyunları
kuytu bir çukura bıraktı, yün kazağını çıkarıp, kayaların ve seyrek çalıların
gerisine serdi. Pusu yeri orasıydı. İyi bir nişancıydı Boston. Avlanmayı daha
çocukluğunda öğrenmişti ve o güne kadar bir hayli de kurt avlamıştı. Onun için,
başaracağından emindi. Koyunlar ve kuzular tam onun istediği gibi çok gürültü
ediyorlardı. Ama vakit geçiyor, Akbar ve Taşçaynar hala görünmüyordu
ortalıkta. Geleceklerdi, gelmeliydiler! Çünkü o azgın halleriyle güpegündüz
saldırıyorlardı sürülere.

Güneş yavaş yavaş kızdırmaya başlamıştı. Başka zaman olsa, o durumda
Boston yatıp uyurdu. Ama bugün çok uyanık olmalıydı. Zaten, Ernazar'ın
ölümünden dolayı kendisine yöneltilen suçlamalar kafasından çıkmıyor, onu
allak bullak ediyordu. İki düşmanı, Koçkorbayev ve Bazarbay, ona karşı birlikte
saldırmak için sözleşmişlerdi, onu çileden çıkarmak istiyorlardı sanki.

Birbirinden bu kadar farklı iki insan nasıl oluyordu da böylesine vahşi bir kinle
kendisine karşı birleşebiliyorlardı? Öte yandan, kurtlar yüzünden evinde bile
rahat edemiyordu. Ve bütün bunlar, karısı lokantadaki olayı duyduğu zaman
olacakların yanında hiçti!

Bazarbay o iğrenç küfürleri savunurken birçok tanık vardı yanında ve bunlar
hiç de iyi niyetli kişiler değillerdi...

Kurtlar hala gelmiyor, çevreyi gözetleyip duran Boston da sabırsızlanıyordu.
Kurtların gelişini uzaktan görmeli ve saldırıya geçtikleri zaman ateş etmeye
hazır olmalıydı ve bu da kolay bir iş değildi: Evcil koyunlar uzaktan koku
alamaz, iyi de göremezlerdi. Bu yüzden de kurtların yaklaştığını haber
veremezlerdi ona. Koyunlar çok sakar, çok aptal hayvanlardır, kurtlar için ideal
bir avdırlar, onları yalnız insanlar koruyabilir...

Hiçbir şeyden kuşkulanmayan koyunlar otlamaya devam ediyor, ancak rahat
rahat emmeye bıraktıkları kuzularına cevap verme gereğini duydukları zaman
başlarını kaldırıp meliyorlardı. Tehlikenin yaklaştığını yalnız Boston farketti...

Az ileride iki dağ saksağanı birden korku ile gaglayarak havalandılar ve kendi
yönüne doğru uçtular. Boston, kulağı kirişte, gözünü dört açarak tüfeğini
kavradı. Arkasına saklandığı çalıların arasına iyice sindi. İyi nişan almalıydı.
Onları açık hedef haline düşürmek için birkaç koyunu feda edebilirdi. Ama
kurtlar da bir şeyden şüphe etmiş olmalıydılar. Belki saksağanlar onları da
uyarmıştı. Çünkü bulundukları yerden havalanıp Boston'un daha yakınına konan
kuşlar, onları korkutacak bir hareket yapmadığı halde, daha telaşlı ve korkulu
gaglamaya başlamışlardı. Kurtlar ise, birbirlerinden açılarak harekete geçtiler.
Akbar, Boston'un bulunduğu yerin tam karşısındaki kayaların arasında, sürüne
sürüne ilerliyordu. Taşçaynar ise öbür taraftan, arkadan sokulmak için bir
manevra yapmıştı.

Ama o anda Boston onları hala görememiş ve böyle bir manevradan
şüphelenmemişti.

Kurtların her an görünebileceklerini beklerken, çevreye endişe ile göz atıyor,
nereden çıkacaklarını anlamaya çalışıyordu. Saksağanlar susmuştu, ortalık sakin
görünüyordu. Koyunlar rahat rahat otluyor, kuzular zıp zıp zıplıyor, yalnız kuş
cıvıltıları ve yakındaki derenin şırıltısı duyuluyordu. Boston, gözü ileride, eli
tetikte beklemekten bıkar gibi olduğu bir sırada, kayaların arasında boz bir
siluetin süzüldüğünü gördü. Koyunlar da ancak o zaman tehlikeyi anladılar.

Birden oldukları yerden bir iki adım geriye giderek durdular, sonra, kararsız, ne
yapacaklarını bilemeden, korku ile beklemeye başladılar...

Boston, kurtların, çobanı saklandığı yerden çıkarmak için koyunları isteyerek
ürküttüklerini anlamıştı. Kımıldamadan bekledi. Böyle durumlarda çoban, avaz
avaz bağırarak koyunların yanına koşardı. Ama Boston planını iyi yapmıştı ve
orda bulunduğunu belli edecek bir harekette bulunmadı. O zaman boz siluet
fırladı, birkaç sıçrayışta koyunların yanına geldi. Akar idi bu. Boston silahını
doğrulttu, ama tam tetiğe basacağı sırada hafif bir gürültü duyarak arkasına baktı
ve o iri hayvanın üzerine atıldığını görerek, namluyu çevirip ona ateş etti. Bütün
bunlar saniyeden bile kısa bir zamanda olmuştu. Kurşun Taşçaynar'a, üzerine
atılmak için ayakları yerden kesildiği anda isabet etmişti. Vurulur vurulmaz
düşmedi. O hızla, dişlerini göstererek, gözleri kin ve hiddetten ateş püskürerek
ve son bir kuvvetle ayaklarını açarak, adeta süzüldü ve sonra Boston'un sadece
yarım metre yakınında yığılıp kaldı. Boston bu defa silahını hemen Akbar'a
çevirdi, ama geç kalmıştı. Öldürdüğü koyunu orada bırakarak kayaların arasında
kaybolmuştu bile. Kalkıp peşinden koştu, onu derenin öbür yakasına atlarken
gördü. Ateş etti ama vuramadı...

Durup biraz nefes aldı. Beti benzi sapsarıydı. İşin ancak yarısını bitirebilmişti
ve kaçırdığı dişi kurdu bir daha ele geçirmesi artık çok zordu. Elbette, tam
vaktinde ardına bakmasaydı, ya da erkek kurdu vuramasaydı, durumu besbeter
olurdu. Anladı ki kurtlar tuzağı sezmiş, Taşçaynar onun Akbar'a nişan aldığını
görünce hiç tereddüt etmeden üzerine atılmıştı...

Dağılan koyunları topladıktan sonra dönüp öldürdüğü kurda bir göz attı.
Taşçaynar yüzükoyun yatıyordu. Dudakları kocaman iri dişlerinin üzerine
sarkmış, gözleri şimdiden donuklaşmıştı. Bir at başı kadar iri olan başına
dokundu; Bu kadar ağır bir başı nasıl taşıyordu bu hayvan? Diye sordu kendi
kendine. Sonra, o koca ayaklarını tutup tarttı eliyle. Ne kadar güçlüydü bu
bacaklar! Nice mesafeler aşmıştı bu ayaklar! Nice avları parçalamıştı bu
pençeler!

Boston biraz düşündükten sonra bu hayvanın derisini soymamaya karar verdi.
Eksik olsundu bu post! Postu için, ganimet için vurmamıştı ki onu. Zaten dişi
kurt hala hayatta olduğuna göre sevinmeye, onu duvara asmaya hiç hakkı yoktu.
Biraz daha oyalandıktan sonra, gidip Akbarın öldürdüğü koyunu omuzladı ve
sürüyü ağıla getirdi.

Bir süre sonra elinde bir kazmayla döndü. Günün bundan sonrasını, o taşlı
zeminde zar zor bir çukur kazmakla geçerdi. Çukuru kazarken, Akbar çıkıp
gelebilir diye, ara sıra çevreye göz atıyordu. Elini uzatır uzatmaz alabileceği bir
yere bırakmıştı tüfeğini. Gelirse, bu defa onu elinden kaçırmayacaktı.

Ama Akbar ancak geceyarısı geldi. Yeni örtülmüş çukurun üzerine uzanıp yattı
ve şafak vaktine kadar hareketsiz, öylece kaldı...

-6-

İlkbahar sona ermiş, yaz gelmişti. Yazın ilk günleri yaylaya çıkma zamanıdır.
Kışı dağ eteklerinde geçiren çobanlar yaz gelince, daha yükseklerdeki otlaklara
gider, vadilere geçitlere dalar, dağın boyunlarına kadar çıkarlardı. Tarım
alanlarında bulunan çobanlar ise, o güne kadar kapalı tuttukları hayvanlarını,
bahar artığı otlara doğru sürerlerdi. Koyunların gücü ile birlikte herkesi bir telaş
alırdı. O günlerde yapılan kırkma işinin bir an önce bitirilmesine çalışılır,
çobanlar hangi işi yapacaklarını bilemezlerdi. Herkes bir an önce yola düşmek,
en iyi otlakları kapmak isterdi. Yoğun bir çalışma, hummalı bir hareket
görülürdü her yerde...

Akbar'a gelince, o artık hayata yabancı olmuştu. Hiçbir şeyden zevk almıyordu.
Hatta insanlar onun varlığını bile unutmaya başlamışlardı. Çünkü Taşçaynar'ın
ölümünden sonra ortalıkta hiç görünmemişti. Artık geceleri Boston'un penceresi
dibine gelip ulumaktan da vazgeçmişti.

Felaketler Akbar'ın yakasını hiç bırakmamıştı. Dünyaya yabancı, her şeye
ilgisizdi artık. Bu yüzden zamanının çoğunu, bıkkın, bitkin bir halde kuytularda
dolaşarak, önüne çıkan küçük hayvanlarla beslenerek geçiriyordu. Yaylaya çıkış
mevsimi bile onu canlandırmadı. Oysa bu kargaşada sürüden ayrılan kuzuları,
hatta koyunları yakalaması çok kolay olurdu:

Artık her şeyden el-etek çekmişti ve yalnız anılarla yaşıyordu. Bütün günlerini
başını ayakları arasına alarak, Mujunkum bozkırında, Aldaş bölgesinde ve Isık-
Göl'ü çevreleyen buradaki dağlarda yaşadığı acı tatlı anıları düşünerek
geçiriyordu. Taşçaynar'la birlikte geçirdikleri mevsimlerin hayali onulmaz acılar
vererek bir bir canlanıyordu gözlerinde. Bu acılar çok dayanılmaz olduğu zaman
usulca kalkıyor, üzüntülü üzüntülü dolaşıyor, sonra yine yatıyordu. Yine ve hiç
durmadan anılar üşüşüyordu kafasına. Yitirdiği bütün yavrularını tekrar tekrar
hatırlıyordu: Son defa çaldıkları dört yavrusunu, Mujunkum bozkırında sürek
avı sırasında ölen yavrularını, sazlıkta yanarak ölen yavrularını... En çok da
Taşçaynar'ı, sadık ve güçlü eşini getiriyordu gözlerinin önüne. Bazen, haşhaşlar
arasında rastladığı, çıplak, savunmasız, yavrularıyla oynayan o tuhaf adamı da
hatırlıyordu: Boğazını dişlemek için üzerine atılışını, onun korkudan yere çöküp
başını elleri arasına almasını... Sonra, bir kış arifesinde ve şafak vaktinde onu bir
saksavul ağacına asılı gördüğünü, ebedi bir suskunluğa varmadan önce
kendisine bir şeyler mırıldandığını...

Geçmiş hayatı artık onun için hiç geri gelmeyecekti, bir rüya idi. Yine de,
kalbinin ta içinde, içinin bir köşesinde, küçük bir umut kıvılcımı parlıyordu.
Bazen son yavrularının hala hayatta olduklarına inanmak hoşuna gidiyordu.
Boston'un ağılının yakınına sık sık gitmesi bundandı. Ama artık oraya gidince
eskiden olduğu gibi ulumuyor, belki bir yel yavrularının ürümesini ya da onların
kokusunu duyurur umuduyla, havaya kulak vererek sessizce bekliyordu... Böyle
bir şey olsa, birden nasıl canlanır, nasıl atılırdı onlara! İnsanlara ve köpeklere
rağmen tutsaklıktan kurtarırdı yavrularını. Sonra hepsi birden kanatlanır, uçar,
başka yerlere kaçarlardı: Kurtlara özgü, bir yaşama hakları olan bir yere...
Boston şu son zamanlarda, yayla göçü ile ilgili işlerinin başından aşması
yetmiyormuş gibi yöneticilerle de uğraşmak zorunda kalıyordu. Koçkorbayev,
onun hakkında mahalli komiteye bir şikayet dilekçesi göndermişti. Komite de
konuyu incelemek için bir komisyonu görevlendirmiş bulunuyordu. Ama
komisyon üyelerinde bir görüş birliği yoktu. Bazısı Boston Urkinçiev'in partiden
atılmasını istiyordu. Çünkü o, parti sekreterine hakaret etmişti, bu da bütün
partiye yönelik, bütün partiyi küçük düşüren bir suç sayılırdı. Diğer bazısı da,
Çoban Urkunçiev'in görüşlerini söylemekte haklı olduğunu, çünkü amacının
kendi işinin verimini, üretimi arttırmaktan başka bir şey olmadığını
söylüyorlardı. Komisyon, Boston'un sözde tekrar yuvalarına bırakılmasını
istediği kurt yavrularıyla ilgili olarak, Bazarbay'a da bir yazı göndermişti...
Kısacası, olay iyice kızışmıştı...

Boston son iki toplantıya gitmedi. Hayvanları ve eşyaları yaylaya çıkarmak
için hazırlandığını, çok işi olduğunu, kendi kendilerine toplanmalarını, hakkında
verecekleri her karara uyacağını bildirdi onlara. Onun bu davranışı da
Koçkorbayev'i fazlasıyla sevindirdi. Çünkü bu hareketiyle onu eli-kolu serbest
bırakmış oluyordu.

Ama Boston gerçekten başka türlü hareket edemezdi: Yaylaya çıkışta en ufak
bir gecikme olmamalıydı. Birkaç yıldan beri çobanlar sürüyü bir gün önce yola
çıkarır olmuşlardı. Çadırlar ve diğer eşyalar kamyonlarla bir gün sonra
yükleniyor, bunlar olabildiği kadar dağın yüksek bir yerine çıkıyor, oradan
itibaren asıl kamp yerine kadar atlar taşıyordu eşyaları. Bu şekilde iki aşamada
yapılan göç, hayvan yetiştiricilerinin işini çok kolaylaştırıyordu.

Vakti gelince Boston da yardımcıları ile birlikte ve diğerleri gibi, sürüyü yola
çıkardı. Sonra yalnız olarak kışlığın yolunu tuttu. Ertesi gün eşya taşınacaktı
çünkü...

Ve ertesi gün oldu...

Bir önceki akşam Akbar eski yuvasına bir defa daha gitmişti. Taşçaynar'ın
ölümünden sonra, bugüne kadar pek gitmek istememişti oraya. Yuvasının boş
olduğunu, kendisini bir bekleyen bulunmadığını biliyordu çünkü. Yine de o
akşam, o kör ümid, tekrar hissettirdi kendisini ve bu yüzden yuvaya gitmek
için dayanılmaz bir istek duydu içinde. Kimbilir, belki yavruları oraya gelmiş,
onu bekliyorlardı.

Bu aldatıcı duygu ve ümide kapılarak koşmaya başladı. Kayaları atladı, dereleri
aştı, yeni otlaklarda çobanların yaktığı ateşlerin yakınından geçti. Yolunda
havlayan köpeklere, kulaklarında vınlayan kurşun seslerine hiç aldırmadı...
Gökyüzünde, çok çok yükseklerde parlayan ayın altında, deli gibi koştu. Ama,
yuvasına kadar geldikten sonra, kenarlarını örten gür bitki yüzünden tanınmaz
hale gelen o yere girmeye cesaret edemedi... Geri dönmeye de gücü kalmadığı
için tekrar Börü-Ana'ya seslendi: Acı acı uludu, korkunç kaderine ağladı,
yakardı... Kendisini de oraya, insanların bulunmadığı o yerlere almasını istedi
ondan...

Boston da o gece dönmüştü kışlık ağıla. Sabaha kadar yaylada kalabilirdi ama
o zaman da ancak akşam üzeri dönebilir ve bir bütün gün kaybetmiş olurdu ki
bunu hiç istemezdi. Hem sonra evde Gülümhan, küçük Kence ve gece
bekçisinin karısından başka kimse kalmamıştı. Ötekilerin hepsi sürü ile birlikte
gitmişlerdi ve şimdi yeni otlakta idiler.

Donkulük, her zamanki gibi çok iyi gidiyordu ve Boston, altında yere sağlam
basan, hızlı giden böyle bir at olmasından memnundu. Donkulük'ün al yelesi ve
kulakları ay ışığında pırıl pırıl parlıyor, sağrısı karanlıkta ışıldayan bir su gibi
dalgalar oluşturuyordu. Hava güzeldi ve otlar güzel kokularla dolduruyordu bu
havayı. Tüfeği de omuzundaydı. Çünkü insan dağlarda nelerle karşılaşacağını
hiç bilemezdi. Eve varır varmaz, beş kartuşu ile tüfeğini yerine asacak ve
hareketine kadar tüfek orada kalacaktı.

Boston eve şafak vaktinde varacağını hesaplıyordu. O gün, o kısa ayrılık
karısına ve çocuğuna ne kadar bağlı olduğunu bir kere daha hissettirmişti ona.
Bir an önce onlara kavuşmak istiyordu. O yokken dişi kurdun gelip
ulumasından, onları korkutmasından, da endişe ediyordu. Ama, eşinin
ölümünden beri Akbar'ın hiç ortalıkta görünmemiş olması da biraz
rahatlatıyordu onu.

O gece için korkuları gerçekten boşuna idi.

Akbar, ininin yanında, Börü-Ana ya yakarmakla meşguldü. Zaten o yokken
kışlık ağıla gelse bile, herhalde kimseye zarar vermezdi: Yalnız kaldığı günden
beri oraya ancak bazı sesleri dinlemek için geliyordu...

Boston kalktığı zaman güneş epeyce yükselmişti. Tahmin ettiği gibi eve
sabahın beşinde gelebilmiş ve ancak dört saat uyuyabilmişti. Oğlu
uyandırmasaydı herhalde daha çok uyuyacaktı. Gülümhan, çocuğun babasını
rahatsız etmemesi için elinden geleni yapmıştı ama, o kadar işi vardı ki, Kence
onun dikkatinden uzak kaldığı bir sırada yatağa koşmuş, bir şeyler söylemeye
çalışarak babasının yanaklarını okşamaya, mıncıklamaya başlamıştı. Boston
gözlerini açmak zorunda kaldı ve sınırsız bir şefkatle, gülümseyerek kucakladı
yavrusunu. Etinden bir parça olan Kence'yi görmek ne büyük bir mutluluktu! Ne
kadar uyanık, ne kadar sağlıklı ve daha iki yaşına henüz basmış olmasına
rağmen ne kadar zeki idi! Anne ve babasını da çok seviyordu. Hem yüz
hatlarıyla, hem karakteriyle daha çok babasına benziyordu. Yalnız gözleri, kara
üzüm taneleri gibi parlak o iki gözbebeği, annesinden geliyordu. Boston bu
kadar güzel bir çocuğu hayal edemezdi ve bu onu gururlandırıyor,
umutlandırıyordu.

-Oo, canım balam, ne istiyorsun? Kalkmamı mı istiyorsun? Öyleyse çek
kolumdan, yardım et bana. Oo... ne kadar da kuvvetli! Şimdi de beni öp
bakalım, demişti.

Bu arada Gülümhan çayı pişirmiş, içine Kazak usulü, kavrulmuş un, süt ve tuz
da koymuştu. Koyunlar, hatta köpekler bile burda olmadığına göre, Urkunçiev
ailesi bir kere olsun, huzur içinde, hiç acele etmeden kahvaltılarını
yapabilirlerdi. Çobanların hayatında böyle anların pek az bulunduğunu
düşünmek insana zor gelir. Hayvanlar gece gündüz, aralıksız, yıl boyunca bakım
ister. Boston, yaklaşık bin baş hayvanla -kuzular olduğu zaman en az bin beş
yüz hayvanla- uğraşıyordu. O günkü gibi bir sabah, Allah'ın bir lutfu sayılırdı.
Alçak sininin başında, kilimin üzerinde kurulup oturan bu küçük aile, o
müstesna dinlenme anlarının zevkini, tadını çıkara çıkara yaşıyordu. Eşyaları
getirecek kamyon öğle üzeri gelecekti ve o zamana kadar hazırlık için epey
zamanları vardı.

-Aa, bir türlü inanamıyorum, ne rahat, ne sessiz bir gün! diyordu Gülümhan.
Sonra ilave ediyordu: Sen ne düşünürsün bilmem ama, ben hiç gitmek
istemiyorum yaylaya. Burada kalamaz mıyız? Kence, babana burada kalmak
istediğini söyle.

Boston, oğlunun cıvıl cıvıl konuşmasına kulak vererek gülümsemişti:

-Niçin olmasın, bu yaz burada kalabiliriz.

-Haydi haydi! hemen yarın sabah koşarsın koyunlarına ve öyle hızlı koşarsın
ki Donkulük'a binseler bile yakalayamazlar seni!

-İşte bu doğru, Donkulük'la bile! diye memnun memnun bıyıklarını
sıvazlıyordu Boston.

Kence durmadan sofradan kalkıyor, koşuyor, oynuyor, bir annesinin, bir
babasının yanına oturuyordu. O gün o kadar hareketliydi ki, onu yerinde
tutamadıkları için yemeğini yedirmekte güçlük çekiyorlardı.

Kahvaltıdan sonra, çok sıcak olduğu için kapıları açtılar. Kence de bundan
yararlanıp hemen avluya koştu ve orada, peşinden civcivlerini sürükleyerek
dolaşan bir tavuğu zevkle seyre daldı. Tavuk ve civcivler gece bekçisi
Kıdırmat'ın idi. Yalnız onun karısı Aslıgül kalmıştı Urkuçiev'lerle. Sabahleyin
onlara uğramış, her şeyi hazırladığını, hareket edinceye kadar biraz çamaşır
yıkayacağını söylemişti. Tavuk ve civcivleri de kamyon geldiği zaman tutup bir
sepete koymayı düşünüyordu.

Bundan sonraki saatler hazırlık yapmakla geçti. Güneş hayli yükselmişti ve
herkes meşguldü. Boston ve Gülümhan kapkacağı topluyor, Aslıgül çamaşır
yıkıyor ve gerdeldeki sabunlu suyu da şarıl şarıl avluya döküyordu. Kendi haline
bırakılan küçük Kence ise oralarda dolaşıyor, içeri giriyor, sonra hemen çıkıyor,
pek sevdiği civcivleri seyretmeye gidiyordu.

Tavuk civcivlerini toplayıp avlunun uzak bir köşesine götürünce, çocuk da
peşlerinden gitti ve az sonra garajın arkasına çıkmış oldu. Civcivler otların
arasına düşen dulavrat tanelerini, kuzukulaklarını gagalıyor, çocuk da onları
tutup yumuşak tüylerini okşamaya çalışıyordu. Ana tavuk, usul usul, sessizce
yürüyen, iri, boz bir köpeği görünce, korkuyla gıdaklamaya, yavrularını oradan
uzaklaştırmaya çalıştı. Kence ise bu köpekten hiç mi hiç korkmadı. Kuyruğunu
sallayarak, tuhaf mavi gözleriyle dostça bakıyordu çocuğa. Bu köpek, Akbar'dan
başkası değildi!

Ana kurt, şafaktan beri dolaşıyordu oralarda: Ne ses, ne havlama vardı,
ortalıkta kimseler görünmüyordu. Onun için, analık acısının dürtüsü ile ve hiç
yok olmayan bir umut kalıntısıyla, oraya kadar sokulmuştu. Daha önce bomboş
iki ağılı dolaşmış, yavrularının en ufak bir izine rastlamamıştı. Anlaşılmaz bir
içgüdü ile, Kence'nin de kendi yavruları gibi bir yavru olduğunu hemen
anlamıştı. Ne var ki bu bir insan yavrusuydu. Çocuk bu köpeğin yumuşak
tüylerini okşamak için elini ona uzatınca, hayvanın kalbi şefkatle, heyecanla
çarpmaya başladı. Yanma gelip onun yanağını yaladı. Çocuğun hoşuna gitmişti
bu. Kollarını uzatıp sevinçle boynuna doladı. Akbar mest olmuş, gönlünü
kaptırmıştı bile. Onunla oynamak için uzanıp ayakları dibine yattı. Ah bir de
memelerine yapışıp sütünü emse ne kadar mutlu olacaktı. Ama çocuk onu
emmedi, sırtına bindi, sonra indi. Onu eve çağırıyordu: Cür! Cür! (yürü! yürü!)
diyordu ona. Akbar onunla gitmeye cesaret edemiyordu, çünkü evde insanlar
olduğunu biliyordu. Olduğu yerde hareketsiz duruyor, mavi gözleriyle üzgün
üzgün bakıyordu çocuğa. Çocuk tekrar onun yanına geldi, okşadı. Kurt da onun
elini yüzünü yalıyordu ve çocuk bundan çok hoşlanıyordu. Ve ana kurt, dalga
dalga, özlem dolu şefkatini sunuyor, hala körpe olan çocuğun kokusunu sindire
sindire çekiyordu içine. Bu insan yavrusunu bomboş duran inime götürsem,
orada hep benimle kalsa ne iyi olur diye de düşünüyordu. Böyle düşündü ve onu
küçük ceketinin yakasından, canını acıtmamaya dikkat ederek usulca yakaladı
ve çevik bir hareketle sırtına attı. Kurtlar kuzuları da böyle götürürlerdi.

Kence işte o zaman, yaralanmış tavşan yavrusu gibi bir çığlık attı. O sırada
oraya çamaşır asmaya çıkan Aslıgül gördü onu ve hemen elindeki gerdeli
fırlatarak Boston'ların evine koştu:

-Bir kurt! Çabuk, çocuğu kurt kaçırıyor! Çabuk! Çabuk! Boston deliye döndü,
silahını kaparak fırladı, ardından da Gülümhan...

-İşte! Kence orda! Bakın, kurt götürüyor! diye bağırıyordu kadın. Dehşete
kapılmış, başını elleri arasına almıştı. Boston Akbar'ı, sırtında cıyak cıyak
bağıran oğlu ile kaçtığını görüyordu.

-Dur Akbar! Dur! diye koştu peşinden.

Akbar hızını arttırdı.

-Bırak oğlumu Akbar! Yalvarırım bırak! Sana hiçbir şey yapmayacağım artık.
Senden olanlara hiç dokunmayacağım! Dur! Ver oğlumu bana Akbar! Ver
oğlumu!

Şaşkınlıktan, kurdun onun seslerinden bir şey anlayamayacağını unutmuştu.
Onun sesini duyan kurt ise daha hızlı, daha hızlı koşuyordu şimdi. Boston
peşlerinden koşarak yalvarmaya devam ediyordu:

-Akbar, ver oğlumu! Akbar! Akbar!

Gülümhan ve Aslıgül de, umutsuz çığlıklar atarak, kargışlar yağdırarak olanca
güçleriyle koşuyorlardı.

-Ateş et! Ne duruyorsun, ateş et! diyordu Gülümhan. Kurşunun çocuğa isabet
edebileceğini düşünemiyordu. Akbar çocuğu bırakmamaya kesin kararlıydı.
Kovalandığı için yırtıcılık içgüdüsü de uyanmıştı şimdi. Çocuğun yakasına daha
sıkı yapıştı ve yukarılara doğru tırmanmaya başladı. Ne havaya atılan ilk kurşun,
ne de kulakları dibinden vınlayarak geçen ikincisi, ona ağzını açtıramadı. Çocuk
ağlıyor, ana-babasına bağırıyor, çağırıyordu. Ne yapacağını bilemeyen Boston
bir defa daha havaya ateş etti. Ama kurt da kayalara doğru kaçmaya devam
ediyordu. Bir kere kayaların arasına girse, izini kaybettirir ve artık onu
yakalayamazlardı. Boston çaresizdi. Üzüntüden ölecekti. Ne yapacaktı şimdi?
Kence'yi nasıl kurtaracaktı? Böylesine büyük bir felaket nasıl olabilirdi!?
Hangi suçun cezasıydı bu!

-Bırak Akbar! Yalvarırım alma oğlumuzu! diyor, son hızla sürülen bir at gibi
soluyor, hırıltılar çıkarıyordu.

Üçüncü defa havaya ateş etti. Kayalıklar pek yakındı ve şarjörde sadece iki
mermi kalmıştı. Bir dakika sonra çok geç kalmış olurdu. Çaresiz, hayvana nişan
alacaktı artık. O hızla koşarken diz çöktü, hayvanın ayaklarına nişan almaya
çalıştı, ama nefesini tutamıyor, göğsü körük gibi kabarıp iniyor ve elleri
titriyordu. Tüfeğin gezi de titriyor ve ana kurt, kabarmış bir denizin dalgaları
arasında koşuyor gibi görünüyordu. Sonunda çekti tetiği. Vuramamıştı. Çok
aşağı nişan almış ve kurşun toprağı sıyırarak bir toz bulutu kaldırmıştı. Yeniden
nişan aldı. Şimdi tek kurşunu kalmıştı. Çekti tetiği. Patlamanın sesini hiç
duymuyordu, ama dişi kurdun sendeleyip yere kapaklandığını görmüştü.
Bir rüyada imiş gibi atıldı ileriye, çok çok yavaş koşuyormuş gibi geliyordu ona.
Uçsuz bucaksız bir boşlukta koşuyor gibi bir türlü ulaşamıyordu çocuğuna...
Nihayet, dehşet içinde, vurduğu kurdun yanına gelip durdu, eğildi, sendeleyip
iki büklüm oldu. Çığlığı boğazında tıkanıp kalmış, sesini çıkaramamıştı. Hala
nefes alan, can çekişen kurdun yanında, oğlu cansız yatıyordu. Kurşun
göğsünden geçmişti.

Artık hiç ses yoktu, bütün sesler yok olmuştu. Bütün evren susmuş, dipsiz bir
boşluğa, sessiz alevlere gömülüp gitmişti. Boston, son bir ümitle kan içinde
yüzen çocuğunun üzerine eğildi, onu kucaklayıp yavaşça kaldırdı, göğsüne
sımsıkı basarak bir iki adım geriledi. Can çekişen ana kurdun mavi gözleriyle
ona bakışından, tuhaf bir şekilde irkilmişti. Döndü, oraya koşan iki kadına doğru
yürüdü...

Gülümhan'ın siluetini ne kadar büyük görüyordu. Yüzü değişmiş bir devdi o.
Ve iki dev kolunu upuzun uzatarak ona koşuyordu.

Üçü birden evlerine doğru ilerlediler. Boston kucağında yavrusunun cesediyle
önde, sendeleyerek, ayakları birbirine dolaşarak kör gibi yürüyor, karısı çığlıklar
atarak peşinden geliyor, komşu kadın da, gözyaşları içinde, Gülümhan'ın kolunu
tutup ona destek olmaya çalışıyordu.

Boston uzun süre hiçbir ses duymadı. Sonra birden büyük bir çağlayanın
gürlemesiyle dünya üzerine yıkıldı. O zaman olanları anladı, gözlerini
gökyüzüne kaldırarak korkunç bir çığlık attı.

-Neden, neden gazabını bana yönelttin? Neden! Neden! Çocuğun cesedini, o
sabah kamyona yüklemek için kapının önüne çıkardıkları yatağa koydular. Ve
Gülümhan birden yere yıkılarak, tıpkı geceler boyu pencerelerinin dibinde
uluyan Akbar gibi, acı haykırışlarla dövünmeye başladı.

Aslıgül de onun yanına çökmüş kalmıştı.

Boston onlara hiç bir şey söylemeden tüfeğini alıp evden çıktı, bir savaşa
hazırlanır gibiydi. Bir şarjörü namluya sürdü, bir ikincisini cebine koydu...
Donkulük'u eyerledi, bir sıçrayışta bindi ve gitti... Ağıldan biraz ayrılır ayrılmaz,
Taban'a doğru doludizgin sürdü atını.

Dünyanın öbür ucuna da kaçsa yakalayacağı kişinin, şimdi gittiği yerde
olduğunu biliyordu.

O gün, Bazarbay Novgutov'un evinde de büyük bir göç telaşı vardı. Çobanlar
eşyaları kamyona doldurmakla meşgul oldukları için Boston un geldiğini, az
ötede durup atından indiğini ve tüfeğini eline alıp yaklaştığını görmemişlerdi.
Ancak kamyonun yanına geldiği zaman birden farkettiler onu. Bazarbay aracın
içindeydi, onu görünce atlayıp indi. Şaşkın şaşkın, onun kömür gibi kararan
yüzüne baktı.

-Ne istiyorsun? dedi ensesini kaşıyarak. Niye geldin buraya? Bana niye öyle
bakıyorsun? Yine o kurt yavruları yüzünden mi? Başka işin yok mu senin? Şey
ben o yazıyı yazdım ama onlar istedi yazmamı...

-Benim için ne yazdığın umurumda değil. Bütün bildiğim, senin yaşamaya
layık olmadığındır. Onun için de seni kendi ellerimle geberteceğim!

Bazarbay'ın kendisini savunacak bir durum almasına fırsat bırakmadan bastı
tetiğe. Tüfeği doğrultmuş, ama nişan almadan ateş etmişti. Bazarbay
sendeleyerek kamyonun arkasına geçmek istedi, ama bunu yapamadan ikinci
kurşunu yedi sırtından. Sonra kendi ekseni etrafında bir kere dönerek gidip
kafasını bir sandığa çarptı, yuvarlanıp düştü, çırpınarak toprağı tırnaklamaya
başladı.

Şaşkınlıktan herkes olduğu yere mıhlanıp kalmıştı. Gök Tursun çığlıklar atarak
kocasının üzerine abanıncaya kadar öylece kaldılar. Sonra onlar da bağıra çağıra
koşup geldiler aynı yere.

-Kımıldamayın! dedi Boston silahını doğrultarak. Kimse yerinden
kımıldamasın! Ben gidip kendim teslim olacağım. Hepiniz burada kalın! Bakın,
uyarıyorum sizi, yeteri kadar kurşunum var. Böyle derken şarjör bulunan cebine
eliyle dokunmuştu.

Çobanlar afallamış, öylece kalmışlardı. Korkunç olay ve şaşkınlıktan dillerini
yutmuşlardı sanki. Yalnız, zavallı Gök Tursun, bin defa lanetlediği kocasının
cesedine abanmış, ağlaya ağlaya konuşmaya devam ediyordu:

-Köpek gibi yaşadın, köpek gibi öleceğini biliyordum zaten! diyordu. Boston'a
bakarak da: Beni de öldür katil! Beni de bir köpek gibi öldür! diye bağırıyordu.
Bir an bile rahat yüzü görmedim, sevinmedim ben! Bezdim, bıktım bu hayattan

İki adam onu oradan zorla uzaklaştırmaya çalışırken bağıra bağıra konuşmaya
devam etmişti. Bazarbay'a bu kurt yavrularını almakla büyük hata ettiğini,
başına gelenleri hakettiğini, ama o canavarın hiç laftan anlamadığını, içki parası
için kurtları sattığını söylüyordu.

O sırada Boston etrafına sert sert bakarak, alçak ama etkili bir sesle:

-Bu kadar yeter! dedi, size söyledim, olduğunuz yerde kalın. Ben gidip teslim
olacağım. Anlıyor musunuz? Kendim teslim olacağım!

Kimse ağzını açıp tek kelime söylemedi. Boston o anda anladı ki, görünmez bir
sınır onu, yıllar yılı yanyana çalıştığı, her biriyle ayrı ayrı dost olduğu, çok iyi
tanıdığı bu insanlardan ayırmaktadır. Bu insanların yüzleri birden değişmiştir ve
onlar şimdi sanki ilk defa gördüğü yabancılardır. Bu yüzler şimdi bir red, bir
uzaklaşmadan başka bir şey ifade etmemektedir. Artık onların gözünde yaşayan
bir ölüden başka bir şey değildir...

Başını öne eğerek, ardına bakmadan çekip gitti. Sadık atı Donkulük'un
dizginini yakalayarak göle doğru yürüdü. Karakola gidecek, teslim olacaktı.
Hayatının sonu gelmişti.

-Dünyanın sonu geldi! diye bağırdı yüksek sesle. Korkunç bir gerçekle karşı
karşıya olduğunu çok iyi anlıyordu şimdi. O, bütün evreni hep içinde yaşatmıştı.
Ölen, işte o evrendi. Gökyüzü, yeryüzü, dağlar... onun içindeydi. Bunlar o idi.
Dişi kurt Akbar, büyük deniz ve onda gördüğü her şey kendisiydi. Ala-
Mengü'nün buzları arasında sonsuza kadar donmuş olarak kalacak Ernazar,
kendisinin son yansısı olan ve kendi elleriyle öldürdüğü küçük Kence, ruhundan
söküp atmak için öldürmek istediği Bazarbay, hep o idi. Evet, hayatı boyunca
görebildiği, tanıyabildiği her şey, bütün bu küçük evren, bu mikrokosmos, hep o
idi. Her zaman, ama bilmeden, bütün dünyayı içinde taşımış, içinde, yaşatmıştı.
İşte şimdi o dünya batmış, yok olup gitmişti. Kalıbıyla yine kendisine
benziyordu ama, artık başka yerlerdeydi. Yabancı olmuştu dünyasına. Bu
yüzden de artık o başka biriydi. Onun tek ve benzeri olmayan evreni, hiç bir
zaman hiç bir yerde olmayacaktı. Onun kaybı işte bu kadar büyüktü: En büyük
bunalımı yaşamıştı o...

Birden durup atının boynuna sımsıkı sarıldı ve ağlamaya başladı:

-Ah Donkulük, neler yaptığımı anlayamazsın! Oğlumu öldürdüm ben, onu
mezarına gömmeden ayrıldım, sevgili karımı terkettim.

Atın kolanlarını sıktı, karnına çarpmasın diye üzengilerin kayışını kısalttı.

-Elveda! dedi. Haydi git, eve dön! İstediğin yere git. Bir daha hiç
görüşemeyeceğiz!

-Atın sağrısına hafifçe vurdu ve hayvan serbest bırakılmasına şaşarak, yürüyüp
gitti.

Boston, yalnız, yapayalnız devam etti yoluna...

Gölün maviliği yavaş yavaş, büyüye büyüye yaklaşıyordu. Onun sularında
erimek, yok olup gitmek istiyordu şimdi. Yaşamak arzusu doğup doğup
ölüyordu içinde. Tıpkı şahlanan, sonra düşen, kendi köpükleri arasından tekrar
yüzeye çıkan dalgalar gibi...
SON

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980469 Ziyaretçi