DİŞİ KURDUN RÜYALARI VI

 

 

CENGİZ AYTMATOV



DİŞİ KURDUN RÜYALARI VI



-4-

Abdias'ı Calpak-Saz Hastahanesi'ne götürdüler ve onu Doktor Ali
İsmailovna'nın bilgili ve özenli tedavisine bıraktılar. Kazak Doktor Aliye İsmail,
ciddi bir kadındı, biraz sert şekilde sordu:

-Durumunuz oldukça kaygı verici. Bacağınızı bir uzmana göstereceğim, bu
arada, enfeksiyonu durdurmak için antibiotik vereceğim size. Ama başınıza
geleni tam olarak bilmeliyim. Sadece merak ettiğim için sormuyorum bunu, bir
hekim olarak olayın aslını bilmem gerek...

Meydana gelebilecek sayısız olaylar arasında öyle bir istisnası vardır ki, o,
Yüce Yaradan'ın bir lutfudur. Böyle bir lutuf-olay'la her insan hayatında hiç
olmazsa bir defa karşılaşabilir. Ama böyle bir olayla karşılaşan insanın hiç
olumlu sonuç alamaması ihtimali de büyüktür ve bunu ancak daha sonra
düşündüğü zaman anlar, bu harikulade güzel mucizenin sürüp gitmemiş olması
kalbine ürperti verir... Çünkü, lutuf Tanrı'dandır ama onu değerlendirmek, sonuç
almak insanların kendilerine aittir.

Abdias da yakında böyle bir tecrübe geçirecekti. Hastahaneye gelişinin üçüncü
günü, bir daha görebileceğini asla ümid etmediği biri ziyaretine geldi. Onun
adını bile bilmiyordu daha. Ama o, rüyalarının en tatlı konusu idi. Bilindiği gibi
rüyaların sınırı yoktur...

İğneler ve ilaçlar sayesinde Abdias'ın ateşi daha ilk akşam düşmüştü ve şimdi
ancak 37,3 derece idi. Ama dizindeki şiş bir türlü inmiyordu. Radyografisine
bakınca, kaburga kemiklerinden birinin de çatlak olduğunu anladılar. Yine de
iyileşmekte olduğunu hissediyordu ve morali iyiydi. Çünkü Aliye İsmail
gerçekten çok iyi bir doktordu; insanın yalnız vücudunu değil, ruhunu da,
maneviyatını da tedavi ediyordu. Bütün tavırlarıyla, hatta sesinin tonuyla
hastalara güven veriyor, onların mücadele gücünü, dayanma gücünü artırıyordu.
Bu tür bir psikoterapi de, bunca maceradan sonra, ihtimam ve ilgiye çok ihtiyaç
duyan Abdias'a gerçekten yararlı oluyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse hasta
olmaktan, hasta oluşundan, iyi bir hekimin müşfik elleri arasında bulunmaktan,
bir bahçe içindeki küçük hastahanede istirahat etmekten oldukça memnundu.
O akşam çok sıcak olduğu için, bahçe yollarından birine bakan beyaz perdeli
pencereyi açık bırakmışlardı. İki oda arkadaşı biraz hava almak ve birer sigara
içmek için dışarı çıkmış ve Abdias yalnız kalmıştı. Sık sık dereceye bakıyor,
ateşini ölçüyordu. Ateşinin yeniden yükselmesinden çok korkuyordu çünkü.
Birden koridorda ayak sesleri duydu, biraz sonra da sesini tanır gibi olduğu bir
kadının nöbetçi hemşireye onun adını söyleyerek yattığı odayı sorduğunu!...
Kim olabilirdi bu? Kapı açıldı.

-İşte burada, dedi hemşire.

-Günaydın, dedi ziyaretçi genç kadın, siz Kallistratov musunuz?

Gözlerine inanamıyordu. Uçkunduk'ta gördüğü ve onu unutamayacağı şekilde
etkileyen motosikletli kızdı bu! Bu kızı (ya da genç kadını) karşısında görünce
aklı başından gitti. Kızın söylediklerini duymuyordu bile, yalnız tek tük
kelimeleri işitiyor ve bunlarla sözlerini anlamaya çalışıyor ve anladığını da
hissediyordu. Adının İnga Fiodorovna olduğunu, üç yıl önce buraya geldiği
zaman tanıştığı ve arkadaş olduğu Doktor Aliye İsmailovna'nın kendisinden
sözettiği için onu görmeye geldiğini söylüyordu kız. O da Abdias'ın kine benzer
bir işin içindeymiş. Bir botanist olduğu için, Mujunkum'da yetişen yabani
kenevirleri incelemekle görevlendirilmiş (Ama o bu yabani kenevire, ya da
haşhaşa, latince pek karışık bir ad verilmişti), Abdias'la bu yüzden konuşmak
istemiş, haşhaş konusunda yapacağı yazılar için bilimsel bulgulara ihtiyacı
varmış.

Abdias o anda bilimsel ya da değil, en ufak bir bilgi verebilecek durumda
değildi. Bu genç kadının birden bire karşısına çıkması onu kelimenin tam
anlamıyla, şaşkına çevirmiş, allak bullak etmişti. Kendini toparlayacak gücü
bulamıyordu. Ona, olağanüstü güzel görünen o gözlere bakmaktan başka bir şey
gelmiyordu elinden. O gözlere dalıp gitmişti ve milyonlarca yıldız arasından
yepyeni bir yıldız keşfeden bir astronom gibiydi. Göz kamaştıran bir yıldızdı bu,
ama onu öbür yıldızlardan yalnız bilen kişi ayırabilirdi...

Ancak o kız gittikten sonra sakinleşti ve olup biteni tam olarak anlayabildi.
Önce bir karacahil gibi davranmıştı. Ona damdan düşer gibi Her an sizi
düşündüğümü nereden bildiniz? gibi bir soru sormuştu. Ne gereği vardı bu
aptalca sorunun. Saçma bir soruydu bu ve kız da ne diyeceğini bilememişti de,
sadece kaşlarını kaldırmış ve esrarlı bir şekilde gülümsemişti. Daha da güzel
olmuştu bu haliyle. Eğer onun bu sorusunu basit bir iltifat saymışsa,
seviyesizlikle yorumlamışsa, kendisini affedemeyecekti. Ama, Tanrı'ya şükür, o
bunu yüksek ateşin sebep olduğu bir sayıklama gibi kabul etmiş, bu soruya pek
aldırmıyor görünmüştü. Sonra da o ilk karşılaşma üzerinde uzun uzun durmuştu.
Çok kısa bir karşılaşma olmasına rağmen kız da çok iyi hatırlıyordu o günü.

Ona ertesi gün helikopter geçerken iki haşhaş toplayıcısı ile otların arasına
yatıp saklandığını söyleyince de çok gülmüştü. Kız ona, Taşkentli kimyager ve
biyolojistlerden oluşan bir heyetle o helikopterde olduğunu, bu heyetin bir
araştırma enstitüsü adına, yabani keneviri tamamen yok edebilecek yeni bir ürün
ya da ilaç bulmak için çalıştığını da söylemişti. Abdias, böylece, toksimani'ye
karşı birkaç cepheden mücadelenin başlatılmış olduğunu da hayretle öğrenmiş
oldu. Fakat, bu bitkinin kökünü kurutmak, öyle kolayca halledilecek
meselelerden değildi. Haşhaşı bittiği yerde yok edecek bir madde, bir etken imal
etmek kolay olsa bile, onun daha da kötü bir sonuca, çok daha tehlikeli bir yan
etkiye sebep olması mümkündü. Çünkü insanoğlu ne zaman tabiatın dengesini
bozmaya kalkışsa böyle olurdu. Haşhaşın bitmesini engelleyecek bir ilaç
toprağın iki yüz yıl kısır, verimsiz kalmasına yol açardı ki, uyuşturucu ile
mücadele uğruna böylesine büyük bir ekolojik felaket göze alınamazdı.

Anlaşılıyordu ki o genç kadın ya da kız, riski daha az olan bir mücadele yolu
bulmak ümidiyle, haşhaş üzerinde inceleme yapıyordu. Tanrım! dedi Abdias
Kallistratov, yabani bir otla insanların ahlak çöküntüsü arasında ne büyük bir
bağ, bir ilgi var. Eğer tabiatın bilinci olsaydı gerçekten bir cani olabilirdi!

Abdias, İnga ile karşılaşmasını ne zaman hatırlasa, bu olayın hayatında yeni bir
dönem başlangıcı olduğunu söylerdi. Yeni bir çağ idi bu. Bunu, romantik
tiplerin bir abartması saymak hatadır. Gerçi onun bu kıza birden bire
vurulmasında korkunç bir aşırılık vardı, ama öyle gergin bir duyguya
kapılıyordu ki, halk arasında yaygın olarak söylenen aşk kelimesi ile ifade
edilemezdi. Küçük Prioksk şehrindeki evine dönerken, yol boyunca zamanının
en güzel anlarını ona kartpostal yazmakla geçirir, trenin beş dakikadan fazla
durduğu her istasyonda bu kartları ona postalardı. Dönüşünden bir gün sonra da
uzun bir mektup yazardı: Bana ne olduğunu anlayamıyorum! diye yazıyordu,
bugüne kadar kendimi oldukça ihtiyatlı, heyecan bakımından da, zihin
bakımından da çok dengeli bir insan sanırdım, oysa şimdi ruhi durumumu
anlayamıyorum, çok tuhaf ama, bu halimi incelemek, anlamak da istemiyorum.

Hala, beni adeta yere seren o eşsiz, o duyulmamış mutluluğun şoku altındayım.
Bir mutluluk çığı altında kalmış gibiyim; hani şu dağdan kopan kar
parçacıklarının yuvarlana yuvarlana büyüyerek, önüne çıkan her şeyi sürüp
süpürüp götüren çığın altında. Böyle bir çığı bir belgesel filmde görmüştüm. Ve,
bu beklenmedik sevinç yığının altında kalmaktan da sonsuz mutluluk
duyuyorum. Bu dünyada benimkinden daha büyük bir mutluluk hiç olmamıştır,
benim şansım eşsiz. Vahşi bir fanatik gibi, bu yaz boyunca bana getirdiği uğur
için, çıngırağımı durmadan sallıyorum. Çünkü bu çıngırak beni ölümden
kurtardı ve ölseydim tadamayacağım mutluluklar sundu bana. Aşk, her canlı için
bir ruh ihtilalidir! Çünkü onun yaktığı her şey, aynı zamanda bir rönesans, bir
yeniden doğuştur!

İnga, bütün saçma sapan sözlerimden dolayı senden özür dilerim. İşin aslı şu
ki, seni seviyorum ve senin benim için ne ifade ettiğini yeterince güçlü
kelimelerle anlatmaktan acizim...

Bırak bir nefes alayım... Yazı işlerine uğradım, başıma gelenleri de kısaca
anlattım. Röportajımı bir an önce yazmam için beni sıkıştırıyorlar ve
sabırsızlıkla bekliyorlar. Belki bu konuda daha sonra sürekli makaleler de
yazarım. Böylece gazetede devamlı bir işim de olur ümidindeyim. Tabii bunun
için vakit henüz erken. Hemen yarından itibaren işe koyulacağım. İsteyerek not
tutmadım, bu yüzden hafızama başvurmam, her şeyi hatırlamaya çalışmam
gerek.

Yine de, yargılanacak ve ağır cezaya çarptırılacak kaçakçıları düşündükçe
huzurum kaçıyor. Elbette onlar bunu hakettiler, ama ben onları tanımak ve
anlamak fırsatını buldum. Hayat onlar için gerçekten zordu ve talihsizliklerine
üzülüyorum. Özellikle küçük Lenka'ya çok acıyorum. Bu yollara düşmüş olması
o çocuk için çok korkunç. Hatırlarsın, benzer durumlarda ahlak meselelerinden
uzun uzadıya söz etmiştik. Ve sen çok haklısın: Dünyanın herhangi bir
noktasında işlenen her suç, her kötülük, hepimizi ilgilendirir. O kötülüğün
işlendiğini bilmesek ve çok uzağında olsak bile ilgilendirir. İtiraf edelim ki,
bazen, hasmımız ya da rakibimiz dediğimiz kişilerin başlarına gelen bir felaket
bizi güldürür. Gazeteler bu suçları anlatmalıdır. Yeryüzünde işlenen bütün
kötülükleri bilmek ve bunları ciddiye almak, konuya dört elle sarılmak
zorundayız. Çünkü insanların felaketleri arasında bir ortak nokta, bir denge
vardır ve onları birbirlerinden ayıran kötülükler, birleştirenlerden daha azdır.
Yalnız bunların asıl sebeplerini bilmemiz gerek. Bütün mücadelelerimize ve
çelişkilerimize rağmen bir evrensel uzlaşmayı sağlayabiliriz. Çünkü selamete,
kurtuluşa açılan tek kapımız budur.

Bütün düşüncelerimi seninle paylaşmak, beni dinleyen iyi kalpli birinin
bulunduğunu bilmek harika bir şey. Yakında mektuplarımla canını sıkmaktan,
seni bıktırmaktan korkuyorum: Sana hiç durmadan yazmak ihtiyacını
duyuyorum. Karşı gelinmez bir istek bu. Yazmasam, bu ayrılığa
dayanamayacağımı hissediyorum. Hiç olmazsa düşüncelerimle her zaman
seninle olmak istiyorum. En çok istediğim şey de, seni ilk gördüğüm anı tekrar
yaşamaktır: Bana, Mujunkum bozkırının ortasında bir motosikletle göründün.
Tıpkı, Olimpos dağından, modern kıyafete bürünerek inen bir tanrıça gibiydin
ve benim zavallı sapkın kalbimi o anda fethettin. Bunu söylemekten biraz
utanıyorum, ama Uçkuduk'ta seni görür görmez öylesine gözüm kamaştı ki,
kendimi hayranlık ve korku karışımı bir duygudan kurtaramıyorum...

Eski arkadaşlarımı düşündükçe, onlara karşı görevimi yapamadığım için
kendimi affedemiyorum. O insanların ıstırap yükünde kötü olanı zerre kadar
azaltamadım, iyi olanı da yine zerre kadar arttıramadım. Kalplerine Allah
korkusu girecek sanıyordum ama, onlarda para kazanma hırsı ağır bastı. Şimdi
de bu çocuklara yardım edebileceğim bir yol bulmak için kafa çatlatıyorum. Hiç
olmazsa onlara yardım etmek istiyorum, çünkü bu çevrede yalnız onları
tanıyorum. Bugün hiç rağbet görmeyen ama insan ruhunun en esaslı, en yüce
itiraf ve ifadelerinden biri olan pişmanlık duyma yolunu göstermek isterdim...
Çağdaşlarımızın ahlak anlayışında bu duygunun tamamen yok olduğunu da
söyleyebiliriz. Ama, hata ya da günahlarını bilmeyen bir insan tam bir insan
olabilir mi? Pişmanlık ve günahın kefaretini ödemek suretiyle ruhun
aydınlanmasından ürperti duyan ve gözü kamaşanlar, yalnız düşünce ya da
hareketlerindeki hatayı, günahı bilebilen insanlardır... Bizi gerçeğe götüren yol,
adım adım olgunluğa, mükemmelliğe, güzelliğe de yaklaştırır...

Aman Tanrım, işte yine başa döndüm! Beni bağışlamanı diliyorum İnga: Kendi
duygularımla boğuluyor ve her defasında tekrar tekrar aynı tutkularıma,
kafamdan çıkaramadığım düşüncelere dönüyorsam, bunun tek sebebi, varlığını
da işgal ettiğin yerdir. Sana anlatmak istediklerimin binde birini bile
yazamıyorum gibi geliyor bana...

Seni bir an önce görmeyi, bütün dokularımla, bütün benliğimle arzu ediyorum:
Birbirimizi görmeyeli tam bir hafta oldu...

Gerçekte; bilmeni isterim ki, bu çok büyük ve gittikçe daha da büyüyen ayrılık
acısı, şu anda bütün ruhumu sarmış bulunuyor. Bundan gayri her şey, tuhaf bir
büyü ile, büyük ölçüde önemini yitirmiş, yavaş yavaş ikinci plana düşmüş
bulunuyor.

Temmuz sonunda, güzel bir günde, gazete idarehanesinden yıkılmış olarak
ayrıldım. Yazı işleri müdürünün bana karşı, röportajıma karşı gösterdiği ani
davranış değişikliğine çok üzüldüm. Bir süreden beri gazeteci arkadaşlarım da
çok tuhaf davranıyor. Beni bu yolculuğa teşvik eden ve yazmamı çok isteyen
arkadaşlar, düştüğüm bu durumdan kendilerini sorumlu tutuyorlar galiba.
Bu ortam beni çok sıkıyor, çok üzüyor. Birisinin benimle karşılaştığı zaman
rahatsız olduğunu anlayınca, ben de bir suçluluk hissine kapılıyorum ve onu bu
sıkıntıdan, benimle olduğu için acı çekmekten kurtarmaya çalışıyorum.
Artık, bir çeşit vicdan azabı verdiğim için, yazı işlerinde görünmemeye, oraya
gitmemeye karar verdim. İhtiyaçları olursa beni bulurlar, ihtiyaç duymazlarsa
kendileri bilir, ben de ne yapacağımı bilirim.

Ben Rusya'nın o güzel yazında caddelerde yürürken hep coşkular içinde
olurdum, ama bu defa taş gibi donuk ve katı idim. Namuslu bir vatandaşın örnek
hareketi, bir ruh haykırışı, ahlak yoluna bir çağrı olan bu yazımı yazabilmek için
nice sıkıntılara girmiş, nice tehlikelere göğüs germiştim. Ama şimdi, ülkenin
prestiji gibi tutarsız bir gerekçe ile benim girişimlerimi, bütün yaptıklarımı
mahvetmek istiyorlar. (Bu gerçekleri kendimizden niçin ve ne adına gizliyoruz
acaba?) Buna nasıl kızdığımı, öfkelendiğimi anlatmak için kelimeler pek
yetersiz kalıyor. Nihayet görüşebildiğim yazı işleri müdürü de bana şaşılacak
açıklamalarda bulunmuştu:

-Gerekirse yetkili uzmanlara ayrıntılı bir rapor veriniz, uygun gördükleri,
yararlı bulabilecekleri tedbirleri alırlar...

-Evet, aynen böyle söylemişti ve ben kendimi tutamamış:

-Ne zamana kadar felaketlerin de, faciaların da en alasının, en büyüğünün
bizde olduğunu iddia etmemeye devam edeceğiz? demiştim.

-Facialardan kastınızın ne olduğunu anlamadım?

-Uyuşturucu iptilasının sosyal bir felaket, bir facia olduğu aklınıza hiç gelmedi
mi?

Böyle dedikten sonra yanından ayrılmıştım.

Artık beni destekleyen, ayakta tutan yalnız İnga'nın mektuplarıydı. Onun
yokluğu kalbimi parçaladığı zamanlarda mektuplarını tekrar tekrar okuyordum.
Telepati denilen şey mutlaka vardır, aksi halde, derin üzüntülerimi ve
düşüncelerimi önceden sezip nasıl yazabilirdi'? Ne de olsa başarısızlığa uğramış
eski bir papaz okulu öğrencisiydim. Modern genç kızların hoşuna giden
süpermenlerin yanında pek silik kalıyordum. Yine de İnga'nın bana tam bir
güven duyması, hatta saygısı ve özellikle de satırlar arasında apaçık ifade edilen
içten duygusu, beni kendi gözünde büyütüyordu. Uzun bekleyişten sonra
talihimin beni yanıltmadığını görerek sevinçten uçuyordum. Ona, benim İnga'ma
rastlamak ne büyük bir mutluluk! Aşkın bütün sırrı bu karşılıklı ilgiye, sevgiye
dayanmıyor mu?

Bugüne kadar maddi konulara doğrudan doğruya değinmekten kaçınmıştık.
Çözülmesi gereken müşahhas meselelerim üzerinde durmamıştım. Önce
istikrarlı bir işim ve gelirim olmalıydı. Dönüşümden beri babadan kalma
kütüphanedeki kitapları satarak geçindim ve bu da hiç hoşuma gitmiyordu.
Asya'ya, İnga'nın yanına gitmeyi, orada bir iş bulup onun yanına yerleşmeyi de
çok düşündüm. Onun çalıştığı araştırma biriminde, beni çok ilgilendiren bir
alandaki araştırmalarına yardımcı olmak için, basit bir yardımcılık görevine
razıydım. Uyuşturucu felaketi ikimizin ortak meşgalesi idi. Ben bu felaketin
ahlak yönüyle ve o düzeyde mücadele etmek istiyordum, o da bilimsel alanda
mücadelesini sürdürüyordu. Onun, pek zevkli görünmeyen, zamanımızın o
moda işlerinden biri olmayan, parlak bir gelecek de vaadetmeyen bu çalışmaya,
heyecanla, can ve gönülden bağlanmasına büyük hayranlık duyuyordum.
Aslında yabani keneviri yok etme çarelerini ciddi olarak araştıran yalnız o idi.
İnga, Kırgız bozkırında, Cambul şehrinde doğmuş, öğrenimini Taşkent'te
yapmıştı. Herhalde bu tür meseleler o zaman ilgisini çekmiş ve bu ilgi meslek
seçiminde onu etkilemişti.

İnga'nın da bazı meseleleri vardı. Üç yıl önce, oğlu İgor doğduktan az sonra,
kocasından ayrılmıştı. İgor şimdi, İnga'nın, ikisi de doktor olan ve Cambul'da
oturan anne ve babasının yanında kalıyordu. Hava Kuvvetlerinde pilot olan eski
kocası ise yeniden evlenmeye hazırlanıyor, çocuğun durumu hakkında İnga ile
görüşmek istiyormuş. İnga, hele şimdi Demiryollarında Çalışanlar Cemiyeti'nin
ana okuluna kabul edebileceklerini bildirdikleri oğlunu, kocasına vermek
istemiyordu. Ben bu habere çok sevindim ve bu konuda bana tamamen
güvenebileceğini söyledim. O zaman bana, sonbaharda izin aldığı zaman
Cambul'a birlikte gitmemizi teklif etti. Böylece oğlunu, anne ve babasını
tanıyacaktım. Bu teklif beni çok duygulandırdı ve ona istediği anda onunla
geleceğimi, gelecekteki hayatımızın ortak çıkarlarımıza, özellikle de onun
çıkarlarına dayanacağını, benim için en büyük mutluluğun onu mutlu etmek,
istediklerini yerine getirmek olduğunu söyledim.

Böylece kaderimiz yakında birleşecekti. Şimdi bu buluşmanın gerçekleşmesi
ümidiyle yaşıyor, ama o yolculuk için çok da endişe duyuyordum. Çünkü,
geleceğimizi bu seyahatin sonucu tayin edecekti. Ama her şeyden önce para
bulmam gerekiyordu. Calpak-Saz'a gidiş bileti bile ateş pahasına idi. Önce
röportajımdan alacağım paraya güvenmiştim, ama artık onu düşünmemek daha
iyi olurdu. Sonunda, Belediye matbaasında gece muhasebeciliği gibi bir iş
buldum. Parası azdı...

Nihayet bir gün, sabırsızlıkla beklediğim mektup geldi: İnga benden, Ekim
sonunda Calpak-Saz'a gelip gelemeyeceğimi soruyordu: Oradan da birlikte yola
devam edecek, Devrim Bayramı'nda Cambul'da olacaktık...

Ona telgraf çekmek için deli gibi postahaneye koştum. Seyahat masrafımı elde
kalan son kitaplarımı satarak temin edecektim.

Bos, Calpak-Saz garında Abdias'a rastladığı zaman ekibini tamamlamaya
çalışıyordu. Bu şehirde o, bir yangın söndürme ekibini yönetiyordu. Ama şimdi
tamamlamaya çalıştığı ekip ayrı bir iş içindi. Ona, Mujunkum'da çalışacak
gönüllüleri toplama görevini veren, tam adamını seçmişti doğrusu. Kandalov
(yani Bos) eskiden bir inzibat taburunun komutan subayı imiş (belalı bir iş olsa
gerek). Bu tür işler için gerçekten ideal bir tip. Bölge yöneticilerine o meşhur Et
planı'nda yardımcı olur, onları sıkıntıdan kurtarırsa, geçmişteki hatalarını
unutturacağını, yeniden partiye alınması için üstlerini harekete geçirebileceğini
umuyordu. Zaten ona işten el çektirmelerinin sebebi hırsızlık ya da buna benzer
bir suç değildi. Kendine göre suçu ufaktı. Evet, onu kulamparalıkla, zorla ırza
geçmekle, rütbesini aşan ayrıcalıklar tanımakla suçlamışlardı. Tamam, bunları
kabul ediyordu. Ama o, ideoloji bakımından şüpheli, özellikle de yasaklanmış
inanç ya da siyasi görüşlere mensup olanlara, döneklere karşı sert davranmış,
onların ırzına geçmişti. Böylelerine acımamak gerekirdi. Hem sonra bütün
bunlar eski hikayelerdi ve şimdi üzerinden bir sünger geçirebilirlerdi. Zaten,
ordudan kovuldu diye karısı kendisini terkettiği için epeyce acı çekmişti. İçmeye
de bu yüzden başlamıştı. Evet, evvelce de içiyordu ama, çok daha az. Hem ona
ihtiyaçları olduğu, bu yeni işi vermelerinden de belliydi: Ciddi bir iş vermişlerde
ona ve o da çok kısa bir zamanda takımını kuruvermişti. Geceleyin gara gidip
çevreye bir göz atması, birkaç gün içinde iyi bir para kazanmak için peşinden
koşup gelecek züğürtleri, sefilleri bulmasına yetmiş, artmıştı. İşte, bu şekilde
bulduklarından biri idi Kallistratov Abdias.

Abdias onun teklifini paraya çok ihtiyacı olduğu için kabul etmiş değildi. Evine
gittiği zaman İnga'yı bulamaması yüzünden kabul etmişti bu işi. İnga'yı
bulamamak onu çok üzmüş, bir depresyon geçirmesine sebep olmuştu. Gerçekte
bu derece üzülmesine, endişe etmesine sebep olacak bir durum yoktu ortada.
Oraya kadar yolculuğu sadece iki gün sürmüştü. Önce Moskova'ya gitmiş,
Moskova hava alanında Alma-Ata'ya bilet bulmak için bir gün beklemiş, Alma-
Ata'dan trene binerek Calpak-Saz'a gelmişti. Hastahane yakınındaki laboratuara
bitişik küçük eve gelince kapının kapalı olduğunu görmüş ve kilit deliğine
sokulmuş kağıtta bir not bulmuştu. İnga bu notta, postahanede kendisine
yazılmış bir mektup olduğunu bildiriyordu. Abdias hemen postahaneye gidip
mektubu almış, küçük meydanda bir sıranın üzerine oturarak ve kalbi heyecanla
çarparak okumuştu:

Abdias, sevgilim, evde bulunmayışımı bağışla. Önceden bilseydim haber
verirdim, ama korkarım telgrafım oraya ancak ayrılışından sonra ulaşmış olacak.
Eski kocamın Cambul'da olduğunu, orada çocuğumu benden almak için
mahkemeye başvuracağını öğrendim. Bu durumda bir an önce orada olmam
gerektiğini anlarsın. Ona, hayatımı başka biriyle birleştirmek istediğimi
yazmıştım, böylece istemeden, tepki göstermesine sebep oldum. Onunla,
oğlumla ilgili olarak konuşmalıyım.

Senden tekrar özür dilerim sevgili Abdiasım. Belki bu işin, şimdi ele alınması
daha iyi olacak.

Mesele er-geç patlak verecekti ve kesin bir çözüme gerek vardı.
Eve gelince kapıyı kapalı bulacaksın. Anahtarı bizim laborant Savla
Alimheyova'ya bıraktım. İyi bir kadındır. Laboratuara gidince sana anahtarı
hemen verecek. Benim evim senin evindir, oraya yerleş ve dönüşümü bekle.
Yazık ki, bu günlerde Aliye İsmail izinde bulunuyor, onunla çok enteresan fikir
alışverişinde bulunacaktın. Bilirsin seni çok sever ve takdir eder. Bir hafta içinde
her şeyi hallederek döneceğimi umuyorum. İgor'u seninle tanıştırmak için
sabırsızlanıyorum, çok iyi anlaşacağınızdan da eminim. Hep birlikte
yaşamamızı çok istiyorum. Önce sen ve ben, kararlaştırdığımız gibi Cambul'a
gideriz, seni anne ve babamla tanıştırırım. (Babamın adı Fiodor Kuzmiç,
annemin adı da Veronika Andreevna'dır). Beklenmedik bu aksilikten dolayı
sakın canını sıkma. Sabırlı ol sevgilim. İşleri en iyi şekilde halletmeye
çalışacağım.

Senin Inga'n

NOT: Mesai saatleri dışında gelirsen, Bayan Alim bay'ı Abay sokak, 4l
numarada bulabilirsin. Kocasının adı Davudbeg Okşanoviç'tir.

Abdias bu mektubu bir solukta okumuş ve sonra derin bir düşünceye dalmıştı.
Beklenmedik bu engeller karşısında ne yapacağını bilemiyordu. Anahtarı
almaya gideceği yerde, valizini emanete bırakmak için gara gitti. Sonra yine o
küçük meydana dönüp bir yere oturdu. Az sonra da hastahanenin yanına döndü.
Orada tenha bir sokakta bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı...

Ekimin sonlarıydı ve hava soğumuştu. Renksiz gökyüzünde, köpüklü
dalgacıklar gibi flu bulutlar akıyordu. Sebze bahçeleri ıssız ve çıplaktı. Ağaçlar
yapraklarının yarısını dökmüş, kızıl-sarı yapraklar yeri örtmüştü. Hafif rüzgarın
sürüklediği örümcek ağı kalıntıları da, üzüntüsü gittikçe artan Abdias'ın yüzüne
gelip yapışıyordu. Yakın sokaklar ıssız, hareketsizdi. Ama demiryolu boyunda
büyük bir canlılık vardı. Sayısız yollarda katarlar manevra yapıyor, insanlar her
yöne koşuşuyor, hoparlörler bar bar bağırıyordu. Gar, bir nabız gibi çarpıyor,
mekanik gücüyle muazzam bozkırı eziyordu sanki.

Abdias bu yaz burada geçirdiği macerayı, kaçakçıların acı akıbetini hatırladı ve
düşünceleri onu bir defa daha pişmanlık duyup günah çıkarma konusuna
götürdü. Bu konuda düşündükçe, bu duygunun sıkı bir şekilde muhakemenin
gelişmesine bağlı olduğunu, yaşanılan tecrübeler derecesinde kuvvetlendiğini,
düşünme kapasitesini de derinleştirdiğini anlıyordu. Bu duygu insanlara özgü idi
ve bu yoldan insan ruhu yücelir, mükemmele, olgunluğa ulaşabilirdi. O halde
her ceza, işlenen suçtan dolayı pişmanlık da duyurmalı, ıslah etmeliydi. Sırf
cezalandırmış olmak için cezalandırmanın, değil insan, hayvanlar için bile hiçbir
anlamı yoktu.

Bu düşünceler pek tabii olarak Abdias'ı gara götürdü. Orada o öfkeli polis
şefini hatırladı ve gidip onunla görüşmek arzusu doğdu içinde: Belki o polis
kendisini hatırlar ve genç kaçakçıların akıbetini söylerdi. Ne pahasına olursa
olsun onu şiddetli bir baskı altına alan sıkıntıdan biraz kurtulmak istiyordu.
Çünkü şimdi gönül ufukları fırtına yüklüydü. Gelecekteki hayatı Cambul'da
olacaklara bağlıydı. Olayların akışını değiştiremeyeceğine göre, zihnini başka
şeylerle meşgul etmesi iyi olurdu. Ama ne yazık ki bu teşebbüsü de sonuç
vermedi. Büronun kapısını çaldığı zaman bir başka polis çıktı karşısına:

-Ne istiyorsunuz?

-Şeflerinizden biriyle görüşmek istiyorum, dedi Abdias, böyle dediği anda bir
sonuç alamayacağını sezmişti bile.

-Hangisini? Burada birkaç şef var.

-Maalesef adını bilmiyorum, ama görsem tanırım.

-Peki, ondan ne istiyorsunuz?

-Şey... sadece biraz konuşacaktım onunla. Polis Abdias'ın yüzüne kuşku ile
baktı:

-Pekala, girin bakın, belki içeridedir.

Abdias büroda oturan iki polisi daha önce hiç görmemişti. Orada,
arkadaşlarının tıkıldığı hücreye bir göz attı ve bomboş olduğunu gördü. Sonra da
gülümseyerek özür diledi ve çıktı oradan.

Beynini zonklatan düşünceler hala kafasından çıkmıyor, İnga'nın hayali
gözlerinden gitmiyordu. Gidip evin anahtarını alma işini de isteyerek
geciktiriyordu. Biliyordu ki dört duvar arasında tek başına kalır kalmaz,
terkedilmişlik duygusuna kapılacak, bu duygu büyüyecek, büyüyecekti. İnga'nın
ne yaptığını ve ne zaman döneceğini bilmek şartıyla birçok geceyi garda
geçirebilirdi. Onun karşılaşacağı güçlükleri de canlandırdı gözünde ve ona hiçbir
türlü yardım edemeyeceğine üzüldü. Belki anne ve babası, çocuğun iyiliği için
eski kocasıyla barışması hususunda ona baskı yaparlardı. Onu buna razı
ederlerse kendisinin Prioksk'a dönmekten başka yapacağı bir işi kalmazdı.
Abdias, İnga'nın kocasının nasıl bir insan olduğunu çok iyi hayal edebiliyordu:
Ünlü bir avcı uçağı pilotu olmalıydı. Şatafatlı, apoletli üniforması vardı elbet, en
azından bir binbaşı idi. Gerçi İnga rütbelerle, nişanlarla alay ediyordu ama, anne
ve babası aynı görüşte olmayabilirler, damat olarak parlak geleceği olan bir
subayı tercih ederlerdi. Üstelik o damat torunlarının babasıydı, kendisi ise ne
idüğü belirsiz acayip bir insan...

Akşam oluyor, saatler ilerledikçe Abdias'ın sıkıntısı büsbütün artıyordu. Loş ve
tıklım tıklım dolu holde de hava pek sıkıcı idi ve korkunç bir ormanda
kaybolmuş gibi hissediyordu kendini. O kalabalıkta yapayalnızdı. Ağaçların
tepesinde sonbahar rüzgarı uğulduyor, kar bulutları yağışa hazırlanıyordu. Belki
bu kar onu örtecek, bir iz bile bırakmayacak ve her şey unutulup gidecekti...

Birden ölmek istedi. O anda ona artık İnga'nın gelmeyeceğini ya da sadece
eşyalarını almak için gelip, avcı pilotun yanına döneceğini söyleseler, hiç
tereddüt etmeden kendini trenin altına atardı...

Bos Kandalov'la karşılaştığı zaman Abdias işte bu ruh hali içindeydi ve Bos
onun yıkım içinde olduğunu anlamakla psikolog yeteneğini de göstermiş
oluyordu. Abdias, o iç acıları içinde, bozkırda iki gün çalışarak yüksek bir ücret
alması teklifini hemen kabul etti. Zaten, İnga'nın gelmesini beklemek için
kollarını kavuşturup oturmaktansa her işi yapmaya hazırdı. Belki biraz para
kazanıp döndüğü zaman İnga da gelmiş olurdu. O zaman iki şey olacaktı: Ya
İnga onunla kalırdı (ne büyük mutluluk olurdu bu!), ya da giderdi, yani
kendisinin gitmesi gerekirdi. O zaman yaşmak için bütün gücünü toplaması
gerekirdi... Ama bu ikinci ihtimal çok korkunçtu doğrusu...

Bos, bu yeni gönüllüyü itfaiyeciler koğuşuna götürdü ve Abdias orada geceyi
bir kuşette yatarak geçirdi...

Sabah olunca, tamamlanan ekip bir kamyona binip Mujunkum yolunu tuttu.
Güzel bir kır partisi olmalıydı bu...

Ve şimdi, Bos Kandalov, Kepa, Hamlet Galkin ve yerli Uzukbay, Abdias'ı
yargılamaya hazırlanıyorlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse asıl yargılayacak
olanlar ilk üçü idi, diğer ikisi dinleyici ya da seyirci durumunda idiler, hatta
bunlar, çok zayıf bir şekilde de olsa, duruşmanın sertliğini yumuşatmaya
çalışıyorlardı.

Abdias, saygaların katledilmelerine dayanacak güçte değildi. Bir çeşit isteriye
kapılarak hayvanları öldürmekten hemen vazgeçmelerini istemiş, ceset
toplayıcısı bu sarhoşlara nutuklar çekerek onları Tanrı yoluna davet etmişti.
Sonra Galkin ve Uzukbay'ı kendi safına çekmeye çalışmıştı: Tabiata karşı
işlenen bu cinayete katılmamalarını, bu katliamın durdurulması için kendisine
yardımcı olmalarını istemişti onlardan.

Yüce Tanrı'dan af dileyelim, diye bağırmıştı onlara ellerini havaya kaldırarak,
O'nun merhametine sığınalım, bu dökülen kanlar için nedamet getirelim! Çünkü
ruhumuzu yalnız nedamet paklar ve selamete ancak böyle kavuşuruz.

Tıpkı son yaz marşandiz treninde, haşhaşlarını vagonun kapısından dışarıya
attığı zaman olduğu gibi, bir umutsuzluk hiddetine, çılgınlığına kapılmış, el-kol
hareketleri yaparak bağırıyor, onun faltaşı gibi açılan gözleri önünde, bütün
yeryüzü alevden köpükler arasında kayboluyordu sanki. Dünyanın sonu gelmişti
ve sanki o bu sonun başlangıcını yaşıyordu. Ama bütün çabaları boşuna idi ve
gülünçtü.

O, rubleye taptıkları için Mujunkum'a gelenleri Tanrı yoluna sokmayı istiyor,
bozkırın gerçek sahiplerini katur kutur ezen muazzam ölüm makinesini
durdurabileceğini hayal ediyordu...

Önlenemez olanı önlemek istiyordu o...

Bu yüzden, Mişaş'ın kışkırtıcılığı ile onun üzerine atıldılar, kollarını bağlayıp
hayvan ölüsüyle dolu kamyona attılar:

-Orada kal ve geber orospu çocuğu! dedi Mişaş, saygaların ne kadar güzel
koktuğunu göreceksin! Haydi şimdi Tanrı'nı çağır da gökten inip seni kurtarsın!
Akşam karanlığı çökmüştü. Ay, kıyameti andıran ve hayvan sürülerine yeri
doldurulmaz kayıplar verdiren o sürek avından sonra tarifsiz bir yıkıma uğrayan
bozkırın üzerinde yine ışıl ışıl parlıyordu.

İnsanlar galip gelmişti. Aralarında yalnız Abdias kurban edilmiş durumdaydı...

O uğursuz, o korkunç alkoliklerin oluşturduğu bir mahkeme Abdias'ı
yargılayacaktı...

Mişaş ve Kepa, Abdias'ı kamyondan çıkardılar ve sürükleyerek Bos'un önüne
götürdüler. Bos, bir sandalyenin üzerinde, tahtına kurulmuş gibi, ayaklarını
açmış oturuyor, arkasında, paltosunun etekleri sallanıyordu. Farların ışığında
görüntüsü pek heybetli ve korkunçtu. Hamlet ve Uzukbay, ateşin yanında ve
ayakta idiler. Kızarmış antilop kokusu sarmıştı ortalığı. Şimdiden sarhoştular.
Birbirlerine dirsek vurarak, kaş göz işareti yaparak, hayvanca sırıtarak, alçak
sesle bir şeyler söylüyorlardı.

Kandalov, önünde diz çöktürdükleri sanığa kin dolu bir sesle sordu:

-Pekala, düşündün mü? Kararını verdin mi?

-Ellerimi çözün, dedi Abdias.

-Ellerini çözmek mi? Peki ellerin niçin bağlandı, bunu düşündün mü? Düzeni,
disiplini bozanların, hainlerin, kaçakların, asilerin ellerini bağlarlar! Anladın mı?
Asilerin ellerini! Abdias bir şey söylemedi.

-Pekala, ellerin çözülecek ve nasıl hareket ettiğini göreceğiz. Çözün şunun
ellerini çocuklar, az sonra ihtiyacı olacak.

-Orospu! Seni hiç çözmemeli! diye homurdandı Mişaş ipleri gevşetirken.
Bunun gibileri gebertmek, yılan gibi ezmek gerekir!

Serbest kalan Abdias omuzlarının ve kollarının iyice uyuştuğunu anladı.

-Pekala, dedi Bos, işte istediğini yaptık. Şimdi hayatını satın almak için bir
şansın var. Önce şundan biraz iç bakalım. Böyle derken ona bir votka kadehini
uzatmıştı.

-Hayır, içmeyeceğim.

-Geber öyleyse pis köpek! dedi Kandalov içki kadehini suratına fırlatarak.

Abdias yerinden sıçradı ama Mişaş ve Kepa üzerine atılarak onu yere
çivilediler.

-İçeceksin orospu çocuğu! Bunu ben söylüyorum! diye gürledi Mişaş. Size
söylemiştim, bu gibileri çarpmak lazım. Bos, bir daha içki ver, bak nasıl
yutturacağım ona bu votkayı, içmezse bir köpek gibi gebertirim!

İçki kadehi Abdiaş'ın sımsıkı kapanan dişlerine çarpa çarpa kırıldı, ağzı yüzü
kanamaya başladı. Kan karışan votkayı tükürüyor, ellerini ayaklarını kullanarak
içmemek için diretiyor, çırpınıyor, Mişaş ve Kepa da döve döve ağzına zorla
döküyorlardı içkiyi.

Galkin onların etrafında dolanarak inler gibi söyleniyordu:

-Bırakın çocuklar, içmezse içmesin, votka bize kalır! Uzukbay kamyonun
arkasına saklanmıştı ve oradan şaşkın şaşkın onlara bakıyor, ne yapacağını
bilemiyordu: Ya onlarla olacak ve böylece votkasız kalmayacak, ya da başını
bacaklarının arasına sokup o pis işi görmezlikten gelecek, karışmayacaktı...
Yalnız Bos, hiç kımıldamadan duruyordu. Hamlet ona doğru koştu:

-Sana yalvarırım Bos, durdur şunları, öldürürlerse hepimiz mahkemelik
oluruz!

-Mahkeme mi! Hangi mahkeme! Mujunkum'da mahkeme benim. Onun neden
öldüğünü kim, nasıl kanıtlayacak? Ölüsü bulunursa önce kurtlar bulur ve
karınlarını doyurur. Hiç kimse bir kanıt, bir delil bulamaz.

Abdias kendinden geçmiş gibiydi ama iki adam hala vuruyor, tekmeliyorlardı.
Şuurunu kaybetmeden önce son hatırladığı şey İnga oldu. O ne olacak, hiç kimse
onu benim kadar sevemez demişti kendi kendine. Sonra, duyamaz ve göremez
bir hale geldiği zaman, yine o bozkırda karşılaştığı dişi kurdun hayalini görür
gibi oldu...

-Dişi kurt, kurtar beni! dedi yere düşerken.

O sırada Akbar ve Taşçaynar'ın oraya, inlerinin yakınına ikinci defa
geldiklerini, Abdias anlaşılmaz bir şekilde hissetmiş ve onun için Akbar'dan
yardım istemişti. İki kurt, insanların oradan ayrıldığını ümit etmiş olmalıydılar.
Bu takdirde yuvalarına çekilir, biraz dinlenebilirlerdi...

Ama o canavar kamyon yine oradaydı ve bağrışmalar, darbe sesleri
duyuluyordu. İnsanlar geceleyin bile rahat bırakmıyordu onları...

Hayvanlar geri dönmeye, ayaklarını sürüye sürüye rastgele bir yöne gitmeye
mecbur oldular. Ay, yorgun, bitkin bu hayvanları ancak bir karaltı halinde
gösteriyordu...

Bu sırada yargılama devam ediyordu. Üç sarhoş, yargıladıkları kişinin
savunma yapamayacak duruma geldiğini farketmemişti bile.

-Haydi, ayağa kalk, pis papaz! diye bağırıyordu Mişaş. Kepa da tekmeliyordu
durmadan. Abdias'tan, zar zor duyulan bir iniltiden başka ses çıkmıyordu. Bos
nihayet ayağa kalktı, gelip Abdias'ın yakasına yapıştı ve onu yırtıcı bir hayvan
gibi sarstı:

-Demek böyle ha sefil kukla! Bizi Tanrınla korkutmak istedin ha! Korkarız mı
sandın sersem! Bizi kuş beyinli mi sandın! Tanrıyla manrıyla işimiz yok bizim!
Ne sanıyorsun sen kendini? Biz sadece hükumetin emirlerini yerine getiriyoruz
ve senin gibi bir papaz bozuntusu da hükumet planını bozmaya kalkışıyor!
Sürüngenin birisin, bir halk düşmanısın sen! Halk ve devlet düşmanı! Senin gibi
hainlere dünyada yer yok. Bizimle olmayan bize düşmandır! Stalin söyledi
bunu. Senin gibi ayak takımlarını acımadan yok etmek gerekir. Teslim olmayan
düşman gebertilir. Sen orduda bu tür bir propaganda yapmaya kalkışsan kurşuna
dizilirdin, kilise pisliği herif! Ama, toprağımızı daha fazla kirletmene izin
verecek değiliz. Hükumet çarkına çomak sokmanın ne demek olduğunu
öğreneceksin! Rahip olalım istiyorsun ha! Seni geberteceğim ve senin gibi bir
emperyalizm ajanını yok ettiğim için bana teşekkür edecekler. Belki sen, Stalin
öldü diye, senin gibilere artık dokunulmayacağını sanıyordun. Diz çök papaz
köpeği! Diz çök! Burada emirleri ben verirdim! Ya Allahını inkar edersin, ya da
senin için her şey biter!

Ama Abdias'ın kalkıp diz çökecek hali yoktu. Cansız bir kitle gibi düştü yere.
Kandalov bu defa onu ceketinden yakaladı:

-Ne bekliyorsun orospu çocuğu, haydi Tanrı'nın olmadığını söyle!

-Tanrı vardır! diye inledi Abdias.

-Yaa, demek öyle! diye kükredi Mişaş, inat ediyorsun ha! Başından beri inat
olsun diye yaptığını biliyordum zaten! Hiddetinden kuduran Kandalov, Abdias'ı
armut silkeler gibi silkeledi:

-Bunu sen istedin Tanrı'ya tapan budala! Şimdi bayram yapacaksın. Hey, siz,
götürün onu şu ağacın altına. Oraya bağlayın. Sonra da altına ateş yakıp ayak
parmaklarını kızartacağız!

Abdias'ı ihtiyar saksavul ağacının altına sürükledikten sonra, Bos, Kepa'ya
kamyondan ip getirmesini emretti. Kepa emri yerine getirirken, Bos birden
farketti ki adamlarından ikisi yok olmuş.

-Hey, siz ikiniz, nerdesiniz? Uzukbay! Pis yerli! Orospu çocuğu! Hey sen bok
aktörü! Çabuk gelin buraya! Gelip yardım etmezseniz bir damla votka vermem
size!

Bu korkunç tehdit karşısında iki ayyaş saklandıkları yerden çıkıp, zavallıyı
ağaca bağlamak için yardıma koştular. Başlangıçtaki kötü şaka şimdi bir linç
etme olayına dönüşüyordu.

Abdias'ın kollarını bağlamak için dal kıran Mişaş yine küfrediyordu.

-Orospu! Ne çivi var ne de gerçek bir çarmıh. Onu gerçekten çarmıha germek
kıyak bir şey olacaktı!

-Zararı yok, iple de olur bu iş, dedi Bos. Kollarını açar, bacaklarını gereriz, hiç
kımıldayamaz. Böylece sabaha kadar bırakırız. Bu süre içinde Allah var mı yok
mu düşünsün dursun. Seni temin ederim ki bu geceyi uzun zaman
unutamayacaktır. Bu çirkefe kim olduğumu göstereceğim. Orduda iken bundan
beter olanları da yola getirdim ben! Haydi, kaldırın onu... Öteki dala, daha
yukarıya! Bu kolunu buraya, o ayağını da şuraya!

En ufak bir direniş gösterecek durumda olmayan Abdias, göz açıp kapayıncaya
kadar bir zamanda kol ve ayakları gerilerek ağaca asılmıştı. Kurutulmak için
güneşe bırakılmış bir post gibi duruyordu orada. İşkencecilerin küfürlerini
anlaşılmayacak kadar az duyuyordu. Hiç kuvveti kalmamıştı ve karnının sağ
tarafında müthiş bir yanma duyuyor, sırtı da çok ağrıyordu. Ağrıları o kadar
şiddetliydi ki başka hiçbir şeyin farkında değildi. Ayaklarının dibinde yakmak
için topladıkları ot ve dallar pek yaş olduğu için tutuşmadı. Sarhoşlar benzin
döküp tutuşturmayı da akıl edemediler ve sonunda yakmaktan vazgeçtiler. Sonra
da ağaç üzerine gerilmiş korkuluk gibi duran Abdias'ı güzel bir manzara imiş
gibi seyrettiler bir süre. Hepsi, özellikle de Bos, çok zevklenmişti. Bos kendisini
çok iyi bir iş yapmış, çok anlamlı bir infazı yerine getirmiş sayıyordu:

-İşte, bize karşı olanların sonu budur! diye bağırdı hiddetle. Uyum sağlamayan
pisliklere ancak böyle davranılır. Hepsini köpekler gibi asacağım. Dünyanın
çevresini sıra sıra darağaçlarıyla dolduracağım! Kimse ağzını açmaya cüret
edemeyecek, herkes itaat edecek ve tıpış tıpış yürümesini öğrenecekler: Koca bir
yudum daha içelim şimdi. En kuvvetli biziz...

Buna bir diyecekleri yoktu ve hep birlikte kamyona döndüler. Kandalov,
herhalde yalnız kendisinin bildiği tuhaf bir şarkı mırıldanıyordu:
Pantalonları giyeceğiz Tabancaları takacağız Bir-ki... bir-ki...

Ve halk komiserleri de votkalarını bir solukta içerek neşe ile koro halinde
tekrar ediyorlardı: Bir-ki... Bir-ki...

Bir süre sonra, Abdias bir motor sesi duydu. Farlar yanmış, kamyon harekete
geçmiş ve yavaş yavaş bozkırın karanlıklarında kaybolmuştu. Her şey sessizliğe
gömüldü ve gecenin karanlığı onu da örttü. Yapayalnızdı. Göğsü yanıyordu,
ağrıları dayanılmaz haldeydi ve bilinci, med dalgalarına gömülen bir adacık gibi
yavaş yavaş batıyordu.

Oka üzerindeki adacığım... Seni kim kurtaracak ey benim Yüce Peygamberim?
Düşüncesinin son çıkan kıvılcımlarından biri bu söz idi. Hayatı yavaş yavaş sönüyordu.

Geniş bir alanı kaplayan bir su görür gibi oldu, sonsuz ufuklarda ucu bucağı
olmayan, sessizce kımıldayan bir deniz... Beyaz köpükler de, rüzgara kapılmış
hafif kar taneleri gibi sessizce, yalnız Tanrı'nın bildiği bir yere doğru akıyordu.
Uzakta, suların üzerinde bir insan karaltısı gördü ve onu tanıdı. Bu onun babası
Diyakos Kallistratov idi. O zaman, batan gemi için dua okuyan kendi çocuk
sesini duydu. Bu duayı babasına okuyordu ama babası çok uzaktaydı ve
kelimeler sonsuz uzayda dağılıp gidiyorlardı:

Gökyüzü yeni yeni aydınlanmaya başladı, herkes uykuda...

İyiliğin, Gerçeğin, Adaletin aslı Yüce Tanrım, durmadan dua edişimi bağışla.
Çünkü ben asla kendim için dua etmiyorum: Kalbimin dünya nimetine ihtiyacı
yoktur. Senden ömrümü uzatmanı da istemiyorum. Ama insanların, insan
ruhlarının selameti için hep dua edeceğim. Ey bağışlaması bol Tanrım!

Bizi karanlıkta bırakma, bu dünyada iyiyi kötüden ayırmamıza yardım et. Bizi
aydınlat. Kendim için dilekte bulunmaya cesaretim yok. Bana olacak her şeyi
önceden kabul ediyorum: İstersen beni ebediyen Cennetine al, istersen
Cehennem ateşine at. Kaderimiz Sana aittir ey dile sığmaz, gözle görünmez
Tanrım!..

Benim bir tek dileğim var...

Benim bir tek dileğim var, bu mucizeyi yarat: Sevgilimin gemisi hiç durmadan
yoluna devam etsin. Gündüzler boyu; geceler boyu, birbirini izleyen çok uzun
gecelerde ve gündüzlerde, dünya senin koyduğun yasalara göre dönmeye devam
ettikçe, o hep dosdoğru, topları susmuş olarak, rotasını hiç değiştirmeden yoluna
devam etsin. Bütün okyanusları aşsın, dalgalar ona çarparak kırılsın, uğuldasın,
gürlesinler. Deniz yağmur olup onun üzerine şarıl şarıl dökülsün ve o, acı
köpüklerle dolu deniz havasını teneffüs etsin.

Güvertenin gıcırdadığını, rüzgara uyarak uçuşan ve bağrışan martıları işitsin.
Böylece uzak bir kıyıda hayal ettiği ve asla demir atamayacağı bir ışık şehrine
doğru yüzsün... yüzsün... Amin.

Abdias, kendine ait olan bu sesin gittikçe zayıfladığını duyuyordu. Ses, ıssız
bozkırın ortasında, dünya okyanusunun üzerinde, küçücük bir dalganın iniltisi
gibi kaybolup gitti.

Ayın parlak ışığında, onun çarmıha gerilmiş vücudu kanatlarını açmış büyük
bir kuşa benziyordu: Havada uçarken öldürülmüş, öylece bir saksavulun dalları
üzerine atılıvermiş...

-O beş adama gelince, o hunharlığı yaptıktan ve iyice sarhoş olduktan sonra,
oradan bir kilometre kadar uzaklaşmış, sayga ölüsüyle dolu kamyona binip
birbiri üzerine leş gibi yığılmış, kendi kusmukları içinde uyuyorlardı.

Vücutlarını saran hava, yüksek sesle horlamalarından çıkan pis kokularla
dolmuştu. O Tanrı yanlısına verdikleri ders kusursuz olsun diye ve
güçsüzlüğünü, akıbetinin kendi ellerinde olduğunu anlaması için, yapayalnız
bırakmışlardı. Şüphesiz, terkedildiğini anlayınca korkudan ödü patlayacak,
peşlerinden koşup gelmek için can atacaktı. Ağaca asılı olarak geçirdiği o
geceden sonra herhalde Allahı'nı inkar edecek ve asıl güçlü olana, yani
kendilerine boyun eğecekti...

Onu öyle bırakmak fikri, tekrar Bos'un gözüne girmek isteyen Hamlet'ten
(Galkin'den) çıkmıştı. O sert, ama, yanmış boğazından geçen tatsız tuzsuz bir su
gibi geçen votkayı içtikten sonra ortaya atmıştı bu fikri.

Şafağın ilk ışıklarında, kurtlar, üçüncü defa inlerinin yolunu tutmuşlardı. Artık
iyice zayıflamış olan Akbar önde gidiyor, ağır Taşçaynar da topallıya topallıya
peşinden geliyordu. Görünüşe göre insanlar gitmişti, ama iki hayvan yine de,
mayın dolu bir alandan geçiyorlarmış gibi, çok tedbirli, yavaş yürüyorlardı. Her
adımda tuhaf ve kötü bir engel çarpıyordu ayaklarına: Sönmüş ateşten kalanlar,
konserve kutuları, kırık şişeler, kamyon tekerleklerinin açtığı çukurlarda sert
maden ve lastik kokuları, pis pis kokan boş şişeler... Artık yaşanılır olmaktan
çıkan bu yerleri tamamen terketmeye karar verdikleri bir sırada, Akbar birden
durdu: İhtiyar saksavulun orada bir insan görmüştü. Bulundukları yerde
pustular. Ama adam hiç kımıldamıyordu. Yalnız hafif rüzgar saçlarını sallıyor,
solgun yüzüne indiriyordu. Dişi kurt yere iyice sindi. Kasları kasılmıştı,
saldırmaya hazırdı. Artık onun en büyük düşmanı, bütün felaketlerin sorumlusu
insandı. Şimdi üzerine atılıp boğazını dişleyecekti. Yine birden duraladı: O
ağaca asılı duran adamı tanımıştı. Evet, yazın üzerine atıldığı, kokulu otlar
arasında yavrularıyla oynayan o kaçık adamdı bu. Üzerinden atladığı zaman
şaşkın ve korkulu gözlerle kendisine bakan, onun için de onu parçalayacağı
yerde başının üzerinden teğet geçtiği çıplak adam...

Ve işte o adamı şimdi bu saksavulun dallarına asılmış görüyordu! Hareketsizdi,
hiç ses çıkarmıyordu, başı hafifçe yana kaymıştı ve dudaklarının ucundan
incecik bir kan sızıyordu. Yaşayıp yaşamadığı belli değildi.

Akbar, saldırıya hazırlanan Taşçaynar'ı durdurdu, sonra ağaca sokularak yavaş
yavaş inlemeye, ölen yavruları ve altüst edilen bozkır için ağlamaya başladı.
Çünkü, ölmek üzere ve onu teselli edemeyecek durumda olan bu adamdan
başka, önünde gözyaşı dökebileceği kimse yoktu. Ama adam, o sırada güçlükle
nefes alarak gözlerini açabilmiş ve dişi kurdu görmüştü. Son bir gayretle
mırıldandı:

-Geldin... geldin...

Bu onun son sözleri oldu. Ve başı, cansız, önüne sarktı. Bir motor sesi duyuldu.
Ve uzakta, hızla oraya yaklaşan bir kamyon görüldü. Yaklaştıkça tehlikeli bir
şekilde büyüyor, doğmakta olan güneş ışıkları ön camlarından yansıyordu.
Bos'un çetesi cinayetin işlendiği yere gelmekteydi...

Kurtlar daha fazla bekleyemezlerdi. Kaçtılar. Hiç arkalarına bakmadan
koşuyor, Mujunkum bozkırını bir daha dönmemesiye terkediyorlardı...

Akbar ve Taşçaynar, Aldaş gölü yakınlarında tam bir yıl kaldılar. Bir batında
en çok yavruyu burada doğurdu Akbar. Tam beş yavru doğurmuştu. Bunlar,
sazlarla örtülü binlerce hektarlık bu alanda güçlükle büyüyorlardı. Büyük bir
yangın felaketine kadar burada yaşadılar. Savaştan az sonra bu bölgede
keşfedilen değerli madenlerin çıkarılmasına başlanmış ve devam ediyordu. Bu
madenlere ulaşmak ve sonra taşımak için durmadan yol inşa eden adamlar,
isimsiz Posta Kutusu Sitelerinden birini daha inşa etmek için, çalışmalarında
güçlük çıkaran bu sazları yakmaya karar vermişlerdi. Üstelik bütün gölü
kurutmaları ihtimali vardı. Korunmaya alınmış, sit alanı ilan edilmiş olsun
olmasın, tereddütsüz yakacaklardı o bölgeyi. İnsanoğlu, çıkarı uğruna yerküreyi
bir limon gibi sıkabilirdi.

Kurtlar önce, kendi alanlarında, tutuşturucu bir madde serpmek için alçak uçuş
yapan uçakları gördüler. Geceleyin ateş yakıldı. O tutuşturucuyu emen sazlar,
barut gibi, çatır çatır yanmaya başladılar. Muazzam alevler gökyüzüne çıkıyor,
dumanlar bozkırdaki kış sisi gibi gökyüzünü kaplıyordu.

İlk tehlike belirtilerinden sonra kurtlar şaşırmış, oradan oraya koşmaya
başlamışlardı. Kuş sürüleri gölün üzerinde toplanmış, çığlık çığlık öterek havada
dönüp duruyorlardı. Sazlığın bütün sakinleri, domuzlardan yılanlara kadar bütün
canlılar, kaçacak, sığınacak yer arıyorlardı korku ve çaresizlik içinde.

Kurtlar yavrularını birkaç defa bir yerden başka yere taşıdılar. Ama
hayatlarındaki ikinci kıyamet de kopmuş, alevler etraflarını sarmıştı. Tek
kurtuluş yolu, gölden yüzerek kaçmaktı.

Akbar ve Taşçaynar birer yavruyu dişleri arasına aldılar, diğer üçünü oldukları
yerde bırakarak suya atladılar. Ama gölün karşı, kıyısına geldikleri zaman,
bütün gayretlerine rağmen, ağızlarında taşıdıkları iki yavrunun boğularak ölmüş
olduklarını gördüler.

Bir kere daha, gerilerinde ölü bir toprak bırakarak gittiler. İçgüdüleri dağlara
çıkmalarını söylüyordu ve onlar da dağ yolunu tuttular.

Kurtların yolu çok uzundu. Birçok defa, geceleyin, farları göz kamaştıran
arabaların yolundan karşı tarafa geçmek zorunda kaldılar. Karanlıkları delerek
koşan bu ışıklar, bu yolculukta unutamayacakları en korkunç görüntüler oldu.
Kurday Yaylasını aşıp, Ak-Tuz geçidine ulaştılar... Burasını da pek emin
görmedikleri için yola devam ederek sonunda Isık-Göl'e geldiler ve burada
kalmaya karar verdiler. Daha uzağa gidemezlerdi. Göl, aşamayacakları kadar
büyüktü...

Üçüncü defa yeni bir hayata başladılar. Yeni yavruları oldu. Bu defa dört yavru
doğurdu Akbar. Akbar ve Taşçaynar'ın soylarını devam ettirmek için, bu,
son çabaları oldu. Çünkü bundan sonra hayatları büyük bir facia ile son
bulacaktı.

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980750 Ziyaretçi