DİŞİ KURDUN RÜYALARI V

 

 

CENGİZ AYTMATOV



DİŞİ KURDUN RÜYALARI V



-3-

Bozkırda uzun zamandan beri geleceğini belli eden yaz yağmuru, ufku
karartmış, akşam üzeri gürlemesi duyulmayan şimşeklerle bulutlarını
yoğunlaştırmış ve ancak geceyarısına doğru boşanmaya başlamıştı. Önce iri
damlalarla kuru toprağı dövmüş, sonra da bora halini almıştı. Kendine gelen
Abdias, hayata dönüşünün ilk armağanları gibi ağır damlaları hissediyordu
alnında.

Yolun kenarındaki bir hendekte uzanıp kalmıştı. Trenden atıldığı zaman
düşmüştü buraya: Nerdeyim? Yağmur yağıyor galiba...diye düşündü. Başı
kurşun gibiydi. İnleyerek kımıldamak istediği zaman, böğründe müthiş bir ağrı
duyarak tekrar bayıldı. Ama yağmur sayesinde az sonra yine kendine geldi.
Bardaktan boşanırcasına yağıyor ve sular kabarıp hendekte birikiyordu. Abdias,
suyun gittikçe yükseldiğini gördü, sürünerek ve canını dişine takarak, tehlikeli
olmaya başlayan o yerden uzaklaşmaya çalıştı. İlk anlar son derece güç oldu,
çünkü her yeri kırılan vücudunu oynatamıyordu. Ölmediğine de inanamıyordu
bir türlü. Çok dövülmüştü ve trenden çok hızlı düşmüştü. Ama, hala hayatta
olduğuna göre o müthiş felaketin pek önemi yoktu artık. Yaşıyordu ya,
sürünerek de olsa hareket edebiliyordu ya! Ağrılı uzuvlarının şifa veren suda
yıkandığını, uğuldayan ve ateşler içinde yanan başının şimdi bu suda
serinlediğini hissediyordu ya! Gücü yettiği kadar uzaklaşmak istiyordu oradan:
Yakında şafak sökecek ve sabahleyin yeni bir hayat başlayacaktı... O zaman ne
yapacağına karar verirdi, şimdi önemli olan ayağa kalkabilmesiydi.

Yük katarları birbiri ardından, yağmuru ve karanlığı delerek, rayları sarsarak
geçiyordu.

Katarların geçişi de bir sevinç kaynağı oldu onun için. Çünkü canlılar alemine
ait her şey ona bu anlarda eşsiz güzellikte görünüyordu...

Sağnağın ona iyi geleceğini anlayarak önce korunmayı hiç düşünmedi. Önemli
olan kol ve ayaklarının yerinde durması, kopmamış olmalarıydı. Yara berelere,
ezik ve çiziklere, mızmızlanmadan dayanacaktı. Korkunç acılar içinde sağa
doğru kaydı ve bir tümseğe çıkabildi. Burada boğulma tehlikesi yoktu. Yaşamak
için bütün gücünü toplayarak bu tümsekte hareketsiz bekledi...

Böylece yokluktan yüzeye, varlığa çıkmıştı. Paramparça olmuş elbisesini
orasından burasından tutup toplamaya çalışırken, o anda dahi düşüncelerinin pek
açık ve geniş olduğuna çok şaşıyordu.

Bir süre önce düşüncelerinde yaşattığı olaylara, o olaylarda kaldığı yere döndü
yine. Pilatus'un yanından ayrılan ve Golgotha Tepesi'ne doğru giden İsa'ya
seslendi: Efendim, buradayım! Seni kurtarmak için ne yapayım? Nasıl, nasıl
kurtarabilirim ey Tanrım? Şimdi hayata döndüğüm şu an Senin için çok, çok
korkuyorum!

Hayalden yoksun olmayan her insan, az çok tarihle eş zamanlı olabilir, geçici
ve çeşitli zamanları bir başka kılık ve ortamlarda düşünce halinde yaşayabilir.
Düşüncesinde yaşattığı bu zaman bazen yüzlerce, binlerce yıl uzakta da olabilir.
Fakat, uzak bir geçmiş bir insanın kendi gerçeğine, gerçek durumuna çok
yakınsa, çok uzak bir geçmişteki acı olayları bütün benliği ile benzer şekilde
bizzat yaşamışsa; bu, ancak bir mazlumdur, zamanın trajik bir kurbanıdır, çünkü
o olayların seyrini ve bütün sonuçlarını önceden bilmektedir. Hiç bir şeyi
değiştiremeyeceği için de ona sadece ıstırap çekmek kalır.

Yaşanan o olaylarda asla gerçekleşmeyecek olabilir adalet kavramı için, kendi
hayatını feda etmek kalır. Bununla beraber gerçeğin galebesini ta geçmişte bile
görmeyi istemek, bu susamışlık, kutsaldır. Büyük fikirler böyle doğar ve nesiller
arasındaki ruhani bağ böyle kurulur, dokunur, örülür: Dünyanın mayası budur,
bu sayede tecrübeler birikir ve sürekli olarak nesillere aktarılır. Ve bu sonsuz
anışta, iyi ve kötü insanlığın sınırlı zaman ve mekanında, aynı dalgalar üzerinde
yüzer giderler...

İşte bunun için şöyle denmiştir: Dün yaşayanlar bugün olanları bilemezler ama
bugün yaşayanlar dün olanları bilirler ve yarın, bugünküler dünküler gibi
olacaklardır.

Şu da söylenmiştir: Bugünküler dün olanları yaşıyor, eğer yarınkiler bugün
olanları unutur, hatırlamazlarsa, bu herkes için büyük bir felaket olacaktır...

Abdias, paskalya arifesindeki o gün, son derece endişeli ve umutsuz idi. Şehrin
aşağısında dolaşıyor, son yemeğin yendiği yeri bulmaya çalışıyordu. Bu son
yemekte O, ekmeği bölüp havarilerine dağıtmış, bu benim etimdir demişti,
onlara şarap vermiş bu benim kanımdır demişti. Belki daha sonra olacakları
sezdiği için böyle yapınıştı. Çünkü Yahuda'nın ihanetini anlamış ve O'na bu
tehlikeli yeri bir an önce terketmesi bildirilmişti. Abdias şimdi, kasvetli bir
alacakaranlıkta dolambaçlı sokakları dolaşıyor, belki tanıdık bir simaya
rastlarım diye, gelip geçenlere dikkatle bakıyordu. Fakat acele acele evlerine
dönen ya da hala açık olan küçük dükkanlarda son alışverişlerini yapan insanlar
arasında güvenebileceği hiç kimse yoktu. Bir çoğu İsa'nın adını bile
duymamışlardı. Bu şehirde serseriler çoktu. Çok konuksever olan biri paskalyayı
kutlamak için onu evine davet etti. Ama Abdias bu daveti kabul etmedi. Çünkü
İsa'yı haberdar etmek için vaktinde yetişebileceğini ümit ediyordu. Müthiş
sıkıntıdan başı da çatlayacak gibiydi şimdi. Hele pencerelerdeki bu ışıkların
önünde, sıcak buhar yüklü havaya dağılan yemek kokuları arasında, başağrısı
daha da artıyordu. Avlular ve sokaklar, hava biraz serinlenir umuduyla iyice
sulanmıştı. Sıkıntıyı artıran belki bu idi. Kudüs'ün dışına çıktı, Gelhsemani'ye
doğru yürüdü. İsa'yı buradaki zeytin bahçesinde havarileriyle dua ederken
bulabileceğini düşünüyordu. Ama boş bir ümitti bu. Burada da kimseye
rastlamadı. Çok geç olmuştu ve bahçe ıpıssızdı. Silahlı adamların İsa'yı
yakaladıkları büyük incir ağacının altında hiç kimse yoktu. Havarileri de,
kendisinin daha önce bildirdiği gibi kaçıp gitmişlerdi...

Uzak denizlerin ve karaların üzerinde ay ışıyordu. Vakit gece yarısını geçmişti.
Kaçınılmaz kader günü yakındı. Bu günün olayı asırlarca anlatılacak ve bunun
sayısız sonuçları insanlık tarihinde yankılanmaya devam edecekti. Ama, o
dakikalarda Gethsemani ile, çevresindeki bağ ve bahçelerle kaplı tepeler çok
sakindi. Yalnız çalılıklarda gece kuşlarının ötüşü ve kurbağaların vıraklaması
duyuluyordu. Hep uyanık olan Şeria nehri ise, aşınmış kayaların kenarlarını
yalayarak şırıl şırıl akıyor, derelere bölünüyor, sonra yine toplanıp birleşiyordu.
Onun suları da pırıl pırıldı ay ışığında. Her şey yerli yerindeydi ve varlıklarını
devam ettiriyorlardı. Huzur ve sükun içindeydi bu yerler. Yalnız o, Abdias,
huzur ve sükunu bulamıyordu. Çünkü her şey nasıl yazılmışsa öyle oluyor ve o
hiç bir şeyi değiştiremiyor, facianın oluşmasını durduramıyordu. Gözyaşı
dökmesi, yalnızlıklar içinde Tanrı'ya yakarması boşuna idi. O günden bu yana
yaklaşık iki bin yıl geçmesine rağmen, kaçınılmazı kabul etmek istemiyor,
geçmiş yüzyılların burgacında kendini arıyor, düşünce yoluyla ilk kaynağa,
yazgı ipinin çıktığı yere doğru gidiyordu. İçinde bulunduğu gerçeği unutarak,
bütün sorularına cevap bulmak için zamanların ötesine dalıyordu. Oysa o anda
üzerine hortum hortum su boşanıyor, bu suların içinde kayboluyor, ara sıra da
olayları mantıklı bir şekilde değerlendirmek için gerçeğe dönüyordu.

Asil duyguları ve arzuları tarih karşısında ona iradeci bir tavır aldırmıştı. Son
Yargı'yı, Yargı günü'nü istemesi ve beklemesi de tarihe aykırı idi. Çünkü böyle
bir olay ancak çok çok sonra olabilecekti: Bu sözlerin, gölgesi insanların üzerine
düşmeye devam eden o kudretli valinin huzurunda söylenmesini çok arzu
ediyordu (Ve bunların arasında potansiyel halinde daha nice nice Pilatus'lar
görülebilecekti). Ama, Abdias, olayların akışını zorlayarak, dünyanın büyük
kanunlarının, bilinmedikleri zaman bile geçerli olmasını isteyen bir fikre göre
hareket ediyordu. Bir hak yasası gereğince ve bu yasanın açıkça ifadesinden çok
önce, büyük haksızlıkların cezalandırılacağı Son Yargı imajı, her zaman
zihinlere yerleşmiştir.

Bizim trajik bilincimizde, sıfırdan hareket eder gibi başlayıp asırlar boyu
sayageldiğimiz, düşüne geldiğimiz İsa kimdir? Bunu yapmamız niçin gerekli?
Sadece ebedi bir pişmanlık ve üzüntü içinde olalım diye mi? O'nun çarmıha
gerildiği günden bu yana, ölümsüz olduğunu iddia eden nice nice şeyler
unutulup gittiği, toz toprağa karıştığı halde, o olaydan ötürü zihinlerimiz niçin
hala sükunet bulmadı? Aslında insan hayatının sürekli olarak, ilerlemelere
bağımlı, bu ilerlemelerin egemenliği altında olduğu düşünülüyor mu? Bugün
yeni olan yarın eskimiş olacaktır ve her buluş, kendisinden sonraki buluşun
yanında solup gidecektir. Öyleyse, İsa öğretisinin eskimediğini, kuvvetini
koruyageldiğini nasıl izah edeceğiz? O'nun doğuşundan ölümüne kadar
meydana gelen, sonra da, çağlar boyu, nesiller boyu devam eden bu olaylar
gerçekten gerekli mi? İnsan macerasındaki bu gidişin, bu yolun anlamı ne?
Nereye vardık? Elimize ne geçti? Aydın zekaların iddia ve temin ettikleri gibi,
insanların bütün çabalarının amacı kendilerini arayıp bulmak ise, sahip
bulundukları muhakeme kabiliyetini geliştirmek ise; bu yol daha başlangıcından
itibaren niçin bir meşakkat, bir zulüm yolu olarak alındı? Kim böyle yaptı?
Niçin yaptı? Herkesin kendine göre yorumladığı şu meşhur hümanizm olmadan
yaşayabilecek miydik? Hıristiyan hümanizmi, dünya hümanizmi, egoist sınıf
hümanizmi ve prensip hümanizmi... tamamen soyut! Bugün, çok uzun bir
mesafede güçlerini tüketen bu inanışın faydası ne?

Evet, ne faydası var? Küçük çocuklar da dahil herkes her şeyi çok uzun
zamandan beri bildiğine göre faydası ne? Maddeci bilim, bütün öteki dinler gibi
Hıristiyanlığı da gömmeye, yok etmeye çalışmadı mı? Bunları olanca gücüyle
süpürüp atmaya, kuvvetli bir elle ilerlemelerin ve tek takip etmemiz gereken
kültürün dışında bırakmaya çalışmadı mı? Çağdaş insan, ilk bakışta hiçbir dini
inanca ihtiyacı yokmuş görünüyor: Bu inanışları, uzun zaman öncesine ait basit
işaretler gibi tarih bilgileri arasındaki yerine koymak yetiyor, çağımız insanına.
Din eski bir etaptır ve modası çoktan geçmiştir onun için... Peki, böyle
düşünerek nereye geldik? Konuya daha yakından bakalım: En gerçekçi
teorilerle gülünç durumlara düşürerek kaldırıp attığımız o eski fedakarlık,
sadakat ve merhamet kavramlarının yerini alacak ne var elimizde? İmanın
yerini alabilecek ne bulduk? Hiç şüphesiz son derece üstün bir şey olmalı, çünkü
yeni daima eskiye tercih edilir! İşte, öyleyse, yeni din, yeni ve eşsiz kudretteki
din, yakında bütün dünyaya hükmedecek yeni din: En müthiş silahlarla
donatılmış askeri güç! İnsan bu kadar bağımlı, böylesine buyruk altında
bulunmuş muydu hiç! İnsan hayatı her an, büyük devletlerin savaşı başlatmaları
veya bundan sakınmaları şıklarına sıkı sıkıya bağımlıdır. Böyle bir durumda,
atom silahlarına sahip devletler dışında hangi ilahlara bel bağlayacağız?
Sunaklarında, insanların tapması için bomba maketlerinin sergilendiği ve
duaların generaller portresi önünde yapıldığı bir tapınağın kurulması
düşünülmedi henüz... Ama, çağımıza uygun kiliseler işte bunlar olacak!

Abdias, alışkanlık haline getirdiği bu düşüncelerle, o gece, hafızanın maddi
olmayan akışı sayesinde ve geçici her şeyden azade olarak, geçmişin
kapılarından içeriye dalmıştı. Eski kıyılarda akıp giden yeni bir dere gibi geçmiş
bir zamana girmişti: Ve o paskalya öncesi günde, tehlikeyi haber vermek için
Efendisini aramıştı. Gelecek çağ için kaygılarını anlatacak, tarih arenasına yeni
bir Tanrı'nın gelişini bildirecekti O'na: Vicdanları veba gibi zehirleyen, herkese
kendi dinini, evrensel vurucu güç dinini empoze eden İlah-Calud'un gelişini. İsa
buna ne derdi? İnsanlığı mahvolmaya sürükleyen askeri çılgınlığın bu
başdöndürücü yarışını korku ile, dehşetle karşılamaz mıydı? Bir kere daha
günahlarımızın ağırlığını omuzlarına almak, çarmıh üzerinde ikinci defa ölmek
istese bile, yürekleri savaşçı yeni inanışla kararmış, daha kuvvetlinin
merhametsiz kanunlarıyla yönetilen bu insanlara bir şey anlatamaz,
açıklayamazdı...

Abdias İsa'yı bulamamıştı. Yahuda O'na ihanet etmiş ve O'nu alıp
götürmüşlerdi. Bu bahçede, bu dünyada yapayalnızdı ve ıssız Gethsemani'de,
bütün olanlara ve olacaklara ağlamaktan başka bir şey yapamazdı. Ağaç
gövdelerini yontarak yaptıkları pullara tapan ve kuzeyin karanlık ormanlarında
yaşayan kendi atalarının üzerinden atlayarak gelmişti oraya. Abdias adı
kullanılmıyordu daha o günlerde. Çok çok sonra da pek kullanılmayacaktı.
Kendisi de henüz çok uzakta olan 20. yüzyılda gelecekti dünyaya...
Sanki çektiği acıların dünyanın kaderini değiştirecek bir gücü varmış gibi,
Efendisinin tutuklandığı büyük incir ağacının altında uzun uzun, hıçkıra hıçkıra
ağladı...

Sonra, siteye dönmek için ayağa kalktı. Kudüs duvarlarının arasında şehrin
bütün sakinleri rahat bir uykudaydılar. Hiç kimse hiç bir şeyden şüphe
etmiyordu. Acılar içinde kıvranarak dolaşan ve düşünen yalnız o idi: Nerede?
Şimdi O'na ne yapıyorlar? diyordu. Sonra birden vaktin çok geç olmadığını
anlayarak ve var gücüyle bağırarak pencerelere vurmaya başladı: Kalkınız! Bir
felaket geldi! Efendimizi hala kurtarabiliriz! O'nu alıp Rusya'ya götüreceğim,
Oka üzerinde küçük bir ada var, oraya...

Abdias, kıyısında doğup büyüdüğü bu çayın üzerindeki adacıkta, İsa'nın güven
altında olacağını hayal ediyordu: Orada dünyanın bahtı için dua eder, riyazete
dalar, belki yeni bir ilahi ilham doğar, insanlığı, zamanları aşarak ilahi
mükemmelliğe ulaştıracak yeni bir yol keşfederdi. Ama bu defa, bizi o hedefe
ulaştırmasının bedelini kendi kanı ile ödemek zorunda kalmayabilirdi. İnsanlar
adına, bir gerçek adına yüklenmek; üstlenmek zorunda kaldığı ıstırap ve
aşağılanmalara da gerek kalmazdı. Cellatlarının korktuğu ve bu yüzden de
acımasız şekilde boğmaya çalıştıkları bir gerçekti o...

O gün gelecek nesillerin mutluluğu için, onları, tabiatta bulunmayan, yalnız
insanların eseri olan haksızlıklardan kurtarmak için göze aldığı işkencelere de
gerek kalmazdı. Ama, böyle bir teşebbüste gerçekten başarılı olabilir ve tarihin
akışını değiştirebilir miydi? Her şeyde kendi çıkarını gözeten, onu aklından
çıkarmaya, vicdanını susturmaya çalışan insana, O'nun hayatını feda ederek
verdiği ders de unutulup gitmeyecek miydi? İnsanlar her zaman yaptıkları gibi
kendilerini haklı çıkarmak için mazeret uydurmayacaklar mıydı? Kötünün kötü
tarafından mağlup edilmesi gerektiğini iddia etmeyecekler miydi? Yaradılışta
taçlandırılan insanın, sevinçte ve tasada, en acınacak yoksullukta ve en büyük
zenginlikte onu terketmeyen aşağılık ihtirasların boyunduruğundan kurtarılması
düşünülebilir, göze alınır bir iş miydi? Çünkü bu takdirde, bütün güçleri
ellerinde tutanlarla hiçbir gücü olmayanların bunları paylaşmaları da sözkonusu
idi. İsa, ölümü ile, başkasına hükmetmek gibi uğursuz bir ihtiyacı kesin olarak
yok edebilir miydi? Bu kendini tatmin etme ve başkalarını sevmeme olgusu,
kuvvetli olanı kuvvetini körükörüne kullanmaya, zayıfı da aşırı itaate,
dalkavukluğa, ihanete sürüklüyordu ve bütün bunların bir tek amacı vardı:
Cazibesi insanı her şey mübahtır görüşüne düşüren iktidara sahip olmak. Böyle
bir görünüm karşısında gerçekten ve hayatın anlamından söz etmek nasıl
mümkün olur? Toplumun son ferdine kadar bütün gönüllerin hiç bir şüpheye yer
bırakmadan kabul edip inanacağı daha yüce bir hedef nasıl gösterilir?

Sen işte bu amaçla işkenceyi göğüsledin; herkes evrensel iyi'nin, mağfiretin
sesini işitsin istedin. Ama insanın üzerine çöken, onun belini büken yük çok
ağır. Onda bu derece kökleşmiş kötü'lüğe karşı bir aşı bulunabilecek mi?
Bulunabilirse, onu bütün yaratıklardan ayıran akıl kanatlarıyla, ruhu, şimdiye
kadar ulaşılamamış yüksekliklere çıkaracaktır! Heyhat! Böyle bir şey mümkün
olsaydı! Ama, Senin fedakarlığın boşuna. Kendilerini asla doğru yola
sokamayanları Sen daha iyi duruma getiremezsin. Dur! Uğrunda ölmek istediğin
insanlar, yakında Seninle alay edecekler. İki bin yılı bile doldurmayan bir süre
sonra, materyalizm Tanrı inancını yok edince, Senin hayatını saçma bir efsane
sayacaklar ve Senin saflığınla alay edecekler: Ne zavallı bir kaçıkmış bu İsa,
ondan kimse bir şey istemedi, kendini böyle çarmıha gerdirmekte çıkarı neydi?
Bunun hiçbir orijinal yanı yok ve insanlar milim değişmedi diyecekler. Senin
bütün yaptıkların ve jestlerin onlara pek saçma gelecek, çünkü onlar maddenin
sırrını anlamış olacaklar ve çünkü onlar yerçekiminin üstesinden gelmiş, uzayı
fethetmiş olacaklar. Yeryüzü egemenliği için, kardeşin kardeşi öldürdüğü bir
kavgaya girişecekler ve sonra bütün galaksiye, bütün evrene hükmetmek
isteyecekler. Sonsuz olmasına rağmen evren onlara dar gelecek.

Başarısızlıklarının, yenilgilerinin öcünü almak için, sınırsız ihtiraslarını tatmin
etmek için, Senin üzerinde doğruluk dinini, kardeşliği yaymak istediğin bu
gezegeni yerinden uçurmak, toz duman halinde savurmak isteyeceklerdir.
Düşün: Tanrı yakında anlamsız bir kelime haline gelecek, çünkü onlar
kendilerini Tanrı'dan da üstün görecekler. Bunlar her şeyi yok ettikten, Senin
adın bile hafızalardan silindikten sonra ve bunu geleceğe ulaştıracak kimse de
kalmayacağına göre Senin Kendini feda etmen neye yarayacak? Ey benim
zavallı çok saf Efendim! Benimle Oka çayına gel, benim küçük adacığımda, bir
yıldızda oturur gibi oturacaksın. Herkes Seni görebilecek, ama hiç kimse
kötülük yapamayacak Sana. Gel! Henüz vakit var. Bu gece ve yarın sabah
bizimdir. Belki o korkunç akıbetten kurtulabilirsin. Vazgeç Efendim, seçtiğin bu
yol gerçekten seçebileceğin tek yol mudur?

Abdias Kudüs'ün sıcak, kasvetli sokaklarında, bakışları ıstıraplarla, aklı en
çılgın düşüncelerle dolu olarak dolaşıyor ve içinden, Tanrı'nın insanlara en etkili
trajik bir örnek olsun diye kurban olarak gönderdiği İsa'yı razı etmek için
yalvarıyordu... Faydasız bir örnek hareketi bu, çünkü, talihin korkunç bir
cilvesiyle, insanın tabiatını yeteri kadar dikkate almamış bulunuyordu...
Sitenin kapıları önünden geçerken, Abdias, üç ayağı üzerinde seke seke dolaşan
bir köpek gördü -hayvanın dördüncü ayağı kırılmış ve böğründe sarkıp kalmıştı-
Köpek ona üzgün ve düşünceli bir şekilde baktı.

-Zavallı topal, dedi köpeğe, sen de benim gibi bir yitiksin. Gel benimle.
Ve şafak vaktine kadar köpek onun peşinden ayrılmadı. Her şeyi anlıyor gibiydi
bu hayvan.

Sabahleyin şehir uyandı: Bedevilerin çölden getirdikleri develer, eşekler, çeşitli
ticaret eşyası yüklü katırlar pazar meydanlarına doğru akmaya başladılar. At
arabaları, yükleri altında iki büklüm olmuş hamallar, sitenin çeşitli noktalarına
doğru yöneldiler. Yavaş yavaş her şey canlandı, hareketlendi. Canlanmaya
başlayan pazar yerleri de alışveriş edenlerin gürültüsüyle doldu... Bu arada
heyecanlı bir kalabalık da tapınağın yanında toplanmış, buradan Herodes
Sarayı'na doğru yürüyordu. Vali Pontius Pilatus o sarayda idi. Abdias da katıldı
bu kalabalığa. Çünkü kalabalığı oluşturan insanların İsa'dan söz ettiklerini
anlamıştı. Ama silahlı nöbetçiler kalabalığı sarayın yakınında durdurdu onları.
Şimdi orada bekliyorlardı. Kavurucu sıcağa rağmen kalabalık her dakika
büyüyordu. Bazıları Pontius Pilatus'un, hiç dönmemek üzere Kudüs'ü terketmesi
şartıyla peygamberin hayatını bağışlayacağını, bazıları da, adet olduğu üzere,
paskalya şerefine affedileceğini söylüyorlardı. Üçüncü bir grup da onu
kurtarmak için Yahova'nın bir mucize göstereceğinden emindiler. Surların
ardında neler olup bittiğini bilmeyen diğerleri de uygun bir çıkış yolunun
bulunacağını ümid ediyorlardı. Birçoğu da, taht üzerinde hak iddia etmek gibi
gülünç iddialarının, hayatını yitirmesine sebep olacağını düşünüyor ve onu
görmek için sabırsızlanıyor, şöyle diyorlardı: Vali işi niye uzatıyor? İbret olması
gerek, oyalanmasınlar, bir an önce assınlar! Sıcakta beklemek çok zor, Golgotha
tepesinde iyice kavrulacağız! Bu İsa'nın dili biraz fazla uzun, herkesin kafasını
karıştırabilir. Şimdi muhakkak valinin kafasını şişiriyordur, umalım vali bu
sözlere kanmaz, yoksa boşuna beklemiş oluruz burada... Zaten bu Nasıralı bütün
güzel vaadleriyle ancak ölümü hakeder. Vaadettiği Yeni Saltanat'ın gölgesi bile
görünmüyor ve onu bir köpek gibi öldürecekler... Bu sonucu kendisi aradı
diyebiliriz...

Abdias ümitsizce ve öfke ile onlara bağırıyordu: Böyle konuşmaya hakkınız
yok, nankör sefiller! O'nun asil öğretisine çamur atmaya nasıl cüret ediyorsunuz!
Onu takdir etmeli, yolundan gitmeliydiniz! Ve gözleri yaşla dolmuştu. Ama,
insanlar onu görmek ve duymak istemiyorlardı, çünkü henüz dünyada değildi o.
Onun doğumu çok sonra, taa 20. yüzyıl ortalarına doğru gerçekleşecekti...

Yağmur giderek yavaşladı ve durdu. Bulutlar, başka yerlerde de ansızın
gürleyip boşanmak için geldikleri gibi gittiler. Son seyrek damlaların da ardı
kesildi. Yeni yıkanmış, yıldızlarla süslü şafak yaklaşıyordu: Gökyüzünün
kenarında, henüz akik siyahlığında bir ufkun gerisinden sökmek üzereydi. Otlar,
dinlenmiş saplarını o belli belirsiz aydınlığa doğru uzatmışlardı. Nemli toprak
serinlemişti.

O saatte, bozkırın sayısız yaratıkları arasında hiçbiri, varolmanın mutluluğunu
Abdias Kallistratov gibi hissetmiyor, acınacak bir durumda olsa da, haline onun
gibi şükretmiyordu.

İyi ki hava, günboyu biriken sıcaklığın tamamını alıp götürmemiş ve böylece o
da hiç olmazsa soğuktan titrememişti. İliklerine kadar ıslanmış ve her tarafı yara
bere içinde olsa da, şafak sökünceye kadar uzanıp kalmış, geçmişi ve içinde
bulunduğu zamanı aynı anda yaşayarak, bu hayaller içinde yürüyerek, acılara
dayanmıştı. Şimdi, hayat ve düşüncenin sonsuz nimetlerini tekrar keşfediyordu.
Yağmur dindiği sırada bir demiryolu köprüsünün altındaydı. Son gücünü
toplayarak, sürüne sürüne buraya kadar gelebilmişti...

Bulunduğu yer çevresine göre daha kuru idi, sabahın olmasını burada
bekleyebilirdi. Ne var ki köprünün altı bir katedralin kubbesi kadar yankılıydı ve
trenler gelip geçtikçe ağır topların batarya ateşlerine hedef oluyordu sanki. Ama
zihni açıktı, derin düşüncelere, hakimdi. Bu düşünceler bir kaynaktan çıkıyor,
büyüyor, ruhunu ve aklını frensiz, sınırsız bir akıntı ile sürükleyip götürüyordu.
Abdias bütün geceyi İsa'nın akıbetini ve Pontius Pilatus'u düşünerek, onları
hayal ederek geçirmişti. Gelip geçen trenlerin müthiş gürültüsü onun hayalen
eski Kudüs'te dolaşmasına, gürültülü bir kalabalık tarafından kuşatılmış
Golgotha tepesine çıkmasına ve orada olanları kendi gözüyle görmesine engel
olamamıştı.

Birden, Moskovada geçirdiği son günü ve Puşkin Müzesi'ndeki Bulgar
korosunu hatırladı ve o korodaki ikizini düşünmeye başladı: Ona çok benzeyen
bu korocuyu, ağzını iyice açıp şarkısını söylerken görüyordu. Ne harika sesler
çıkıyordu o ezgiden, onları dikkatle dinleyenlerin ruhlarını ve kalplerini nasıl da
değiştiriyorlardı! Babası da kilise ilahilerini çok sever, onları dinlerken
heyecanlanır ve ağlardı. Son savaşları az sonra, bir gün ona, genç bir rahibenin
yazdığı bir dua kitabı vermişlerdi. Bu genç rahibe uzun zaman önce öğrenci,
sonra da öğretmen olarak bir Öksüzler Yurdu'nda yaşamış, sadece birbuçuk ay
beraber yaşadığı sevgili eşinin cepheye gitmesinden ve ölmesinden sonra da
tarikate girmiş. Kocası gemiciymiş ve gemisi bir Alman denizaltısı tarafından
batırılmış. Diyakos Kallistratov, o içten, o coşkulu yakarış metnini gözyaşı
dökerek okumuştu... Bu ruh dokümanı dediği metni genç Abdias'a yüksek sesle
okutarak dinlemekten çok hoşlanırdı. Küçük Abdias da bunu, daha çok eski
piyanonun başında, ikonaların yanında, ayakta durarak ve her kelimesini berrak
çocuk sesiyle heceleyerek okurdu. Çocuk Abdias okuya okuya bu duaları
ezberlemişti ve bugün niçin olduğunu Allah bilir, birden bire yine hatırlamıştı o
duaları:

Gökyüzü yeni yeni aydınlanmaya başladı, herkes uykuda, ben günlük duamı
okuyarak Sana sesleniyorum, her şeyi bilen Yarlıgayıcı Tanrım! Her şeyden
önce seni düşünüyorsam ve her gün sıkıntılarımı sana tekrarlıyorsam, bu
bencilliğimi bağışla. Ama ben, nefes aldığım sürece bunları söylemeyi tek amaç
bildim.

İyiliğin, Gerçeğin, Adaletin aslı Yüce Tanrım, durmadan dua edişimi de
bağışla. Çünkü ben asla kendim için dua etmiyorum. Kalbimin dünya nimetine
ihtiyacı yoktur. Senden ömrümü uzatmanı da istemiyorum. Ama, insanların,
insan ruhlarının selameti için dua etmekten vazgeçmeyeceğim. Ey bağışlaması
bol Tanrım! Bizi karanlıkta bırakma, bu dünyada iyiyi kötüden ayırmamıza
yardım et. Bizi aydınlat! Kendim için dilekte bulunmaya cesaretim yok. Bana
olacak her şeyi önceden kabul ediyorum. Beni ister ebedi Cennetine al, ister
Cehennemin ateşine at. Kaderimiz sana aittir ey dile sığmaz, gözle görülmez
Tanrım!

Ben kulunun, Senin şefkat dolu sözlerine itaat eden bu naçiz rahibenin, kendim
için bir tek dileğim var: Sevgilimin gemisi hiç durmadan yoluna devam etsin.
Gündüzler boyu, geceler boyu, birbirini izleyen çok uzun gecelerde ve
gündüzlerde, dünya Senin koyduğun yasaya göre dönmeye devam ettikçe, o hep,
dosdoğru, topları daima susmuş olarak ve rotasını hiç değiştirmeden yoluna
devam etsin. Okyanusları aşsın, dalgalar ona çarparak kırılsın, ebediyen
uğuldasın, kükresinler. Deniz onun üzerine yağmur olup şarıl şarıl dökülsün ve
o, acı köpüklerle dolu deniz havasını teneffüs etsin. Güvertenin gıcırdadığını,
makinelerin durup dinlenmeden gürül gürül çalıştığını, rüzgara uyarak uçuşan ve
bağrışan martıları işitsin. Böylece, uzak bir kıyıda hayal ettiği ve asla demir
atamayacağı bir ışık şehrine doğru yüzsün... yüzsün...

Benim tek dileğim budur. Her defasında aynı dilekte bulunduğum, her gün
şafakta batan bir gemi için dua ettiğim için beni bağışla ey yargılayıcı Yüce
Tanrım. Ölümlü ölümsüz bütün umutların sığınacağı liman Sensin. Sen her
yerde hazır ve nazırsın. Teselli veren Sensin. Her şeyin evrensel kaynağı Sensin.
Bunun için de, geçmişte, bugünde, gelecekte, bütün zamanlarda hep sana
yöneleceğiz. Artık hayatta olmayacağım, Sana yakaramayacağım, hiç kimsenin
yakaramayacağı zamanda da bu gemi yoluna devam etsin, ta sonsuzluğun
sınırlarına kadar... Amin.

Abdias, birden kendi kendine, Uçkuduk'ta gördüğü motosikletli genç kadın
yanında olsaydı ona bu duayı okuyacağını söyledi. Bir an sonra da bu
düşüncesini pek gülünç buldu ve koca bir budala olduğunu düşünerek katıla
katıla güldü. O kız onu bu halde, uzun yol soyguncusu ya da talihsiz bir haydut
gibi bu köprünün altında büzüşüp kalmış görse, kimbilir nasıl şaşırırdı. Ne
düşünürdü acaba? Herhalde bir bu eksikti! der, ona inanmaz ve inanmamakta
da haklı olurdu. Ama, onun gözünden iyice düşmek pahasına da olsa, şu anda
onu getirmeyi çok istiyordu... Gün doğuncaya kadar, geçen trenlerin uğultusu
altında, öylece hareketsiz bekledi.

Petruha, Lenka ve ötekiler nerdeydiler şimdi? Ve anlaşılmaz, uğursuz Grişan
nerdeydi? Herhalde, Calpak-Saz'a varmışlardı ve oradan da Moskova'ya doğru
yollarına devam ediyorlardı.

Abdias kendi başarısızlığına ve kötü'nün başarısına pek üzüldü. Bütün bunlar
basit bir hesap hatasından ileri geliyordu. Ama kendi kendine çabalarının pek
boşa gitmediğini ve bu mücadeleden daha da büyüyerek çıktığını da söyledi.
Kaçakçıları doğru yola sokamamış olsa bile, kendi kıt imkanlarıyla, yazacağı
yazı için bütün belgeleri toplamıştı. Ama, hala doğru yola sokulabilecek tek
kaçakçı olan Lenka'yı hatırlayınca ve bunu yapamadığını düşününce, çabalarının
pek boşa gitmemiş olması zayıf bir teselli olarak kalıyordu. Heyhat, vazifesini
yapamamıştı...

Seyahatinin çeşitli safhalarını, özellikle mavi gözlü dişi kurdun onu
parçalayacağı yerde üzerinden atlayıp geçişini hatırladı. Tuhaf bir olaydı,
gerçekten şaşılacak bir şeydi bu. O vahşi hayvanı ve o vahşi hayvanın
gözlerindeki hikmet dolu parıltıyı unutamıyordu.

Güneş nihayet yükseldi. Yağmurdan sonra havanın kokusu çok güzeldi. Sıcak
henüz bastırmamıştı, her şey pırıl pırıl ve netti. Gökyüzünde toygarlar ötüşüyor,
öteki kuşlar oradan oraya cıvıldayarak uçuşuyor, çok ötelerde insanların olanca
hızlarıyla yaşadıklarını, hareket halinde olduklarını gösteren trenler, bozkırı bir
ufuktan öbür ufka yarıp geçiyordu.

O sabah, toprağın hafif nemli bu köşesinde, huzur ve ahenk vardı.

Güneş yeteri kadar yükselince, Abdias elbiselerini kurutmayı düşündü. Ama,
çıkarmak istediği elbisesine şöyle bir bakınca, üstündekilerin lime lime
paçavradan ibaret ve iğrenilecek kadar berbat olduğunu gördü. Giyilesi pırtılar
değildi bunlar. Vücudu da yaralarla, çiziklerle, morartılarla doluydu. İyi ki
yanında bir ayna yoktu. Olsaydı, yüzünün halini görünce büyük bir korkuya
kapılabilirdi. Ama, aynaya bakmasa da, yüzünün insan yüzü olmaktan çıktığını
hissediyordu. Öyle ağrılar içindeydi ki yüzü, en ufak bir temas dayanılmaz acılar
veriyordu.

Yine de her şeyi filozofça karşıladı; kendi kendine daha da kötü olabileceğini,
hayatta kaldığına şükretmesi gerektiğini söyledi. Üstündeki pırtıları çıkarırken
çok can sıkıcı bir durumla daha karşılaştı: Pasaportu iyice yırtılmış, ıslanarak
nerdeyse hamur halini almış ve kullanılmaz hale gelmişti. Az çok korunabilmiş
bütün parası da, biri yirmi beş, öteki de on rublelik iki banknottan ibaretti. Bu
kadarcık az bir para ile ta Moskova ya, oradan da Oka nehrinin kıyısındaki
küçük kasabaya gitmesi gerekiyordu.

Abdias şimdi bitikti, güçsüzdü, çaresizdi. Papaz Okulundan kovulduğu
günlerde de parasızlık yüzünden çok güç şartlar altında yaşamıştı. Çocukken
çalmayı öğrendiği eski piyanoyu kız kardeşinin de rızası ile satmak zorunda
kalmış, ama umduğu fiyatın ancak yarısına satabilmişti. Kullanılmış eşya alan
mağazanın sahibi ona, kullanılmış eşya pazarında müzik aletlerinin, özellikle de
piyanoların, hatra eski teyplerin de pek çok olduğunu söylemişti. Çaresiz, razı
olmuştu eskicinin verdiği fiyata. Evet, daha önce de zor günler yaşamıştı, ama
hiçbir zaman şu andaki kadar parasız ve yalnız kalmamıştı.

Yine de, yeni bir gün başlıyordu, içinde bulunduğu güç durumdan kurtulmak
için bir çare aramalıydı. Bir kere daha ülküsüne bağlılığı, mevcut somut şartlar
altında zorlanıyordu.

Geceyi hayal dünyasına dalmış olarak geçirmişti ama şimdi sabah olmuştu, bir
yerleşim noktasına ulaşmalı ve biraz da yiyecek bulmalıydı.

Nihayet talih bir kere daha güldü. Her şeyi apaçık görmeye başladığı zaman,
küçük bir köy yolunun kenarında bulunduğunu anladı. Elbette o köprünün
altında trafik pek yoğun olamazdı ve Abdias, tesadüfen geçecek bir arabayı
beklemektense en yakın demiryolu istasyonuna kadar yürümeyi, oradan da
Calpak-Saz'a gitmeyi düşünüyordu. Kuruyan pırtıları tekrar üzerine geçirdikten
sonra, yakınında değnek gibi kullanabileceği bir dal, bir ağaç parçası aradı. Öbür
yaraları bir yana, dizi o kadar şişmişti ki ayakta pek güç durabiliyordu. O sırada
aklına tuhaf, olmayacak bir şey geldi ve acı acı gülümsedi: Belki Grişan
bastonunu trenden aşağı atmıştır. Petruha beni onunla iyice dövdükten sonra,
bastonun işi bitmiş olmalı, belki de Grişan'ın bu bastona hiç ihtiyacı olmamıştı
diye düşünmüştü.

Oralarda bastona benzer bir şey bulamadı ama, birden, bir aracın kendisine
doğru geldiğini farketti. Bu, eski bir kamyondu. Oturma yeri kontrplakla
örtülmüştü. Sürücünün yanında bir kadın oturuyordu ve kadının kucağında bir
çocuk vardı. Sürücü, hafif esmer, iri yarı bir Kazak idi. Abdias'ın yanına gelince
frene bastı ve kapının yan açık camından ona hayretle baktı:

-Seni bu hale Çingeneler mi soktu evlat? dedi şaşkın şaşkın.

-Hayır, onlar değil, trenden düştüm.

-Sarhoş değilsin ya?

-Hiç içmem.

Sürücü ve karısı, kendi aralarında besbelli acıyarak, iç çekerek, Kazakça
konuştular. Abdias Kazakça bilmiyor, onların ne söylediklerini anlamıyordu.
Ama ikisinin de sık sık "biçare" diye bir kelimeyi tekrarladıklarını farketti.

-Gel bizimle, dedi şoför, biz Calpak-Saz'a gidiyoruz. Seni burda bırakırsak
ölüp gideceksin, biçare, burdan pek az araç geçer.

Abdias'ın boğazı tıkanır gibi oldu. Sevinçten ağlamamak için kendini zor tuttu,
nasıl teşekkür edeceğini bilemedi.

-Sağ ol arkadaş, dedi elini göğsüne koyarak, ben de sizden o yöne gidiyorsanız
beni de almanızı rica edecektim. Bu ayağım yüzünden çok zor yürüyorum. Sağ
olun.

Şoför, kamyonun arkasına bindirmek için ona yardım etmek üzere aşağı atladı.

-Şöyle gel, bana dayan, biçare... Bin, korkma, yukarısı yumuşak, yün
taşıyorum. Sovhozun yünleri, onları şehirde bir yere teslim edeceğim. Burada
rahat edersin, ama sigara içme.

-Ben sigara içmem, korkmayın, dedi Abdias sesinin en ciddi tonuyla. Geceyi
dışarıda, yağmur altında geçirdim, hala her tarafım ıslak, ama burada biraz
dinlenirim.

-Elbette, elbette, sıkma canını. Ben öylesine söyledim sigara içme diye. Rahat
et biçare.

Kadın arabanın kapısından başını sarkıtarak bir şeyler söyledi.

-Kocası da onun söylediklerini tatlı bir tebessümle tercüme etti:

-Karım aç olup olmadığını soruyor.

-Ha, evet, dedi Abdias, yiyecek bir şeyiniz varsa çok minnettar kalırım.

Ona, bir şişe içinde koyun sütü ve güzel kokulu tandır ekmeği verdiler.
Abdias'a bu, gece çektiği ıstıraplara karşılık ilahi bir lütuf gibi geldi.

Karnını doyurduktan sonra, keskin kokulu yapağı balyalarının üzerinde sallana
sallana derin bir uykuya daldı. Sağnağın getirdiği serinlik tamamen gitmemişti
ve Abdias'a bu uyku, bunca felaketten sonra bir ilaç gibi geldi.

Kamyon durduğu zaman Abdias da uyandı.

-İşte geldik, nereye gitmek istiyorsun?

Şoför yere inmiş, ona kuşku ile bakıyordu. Cevap alamayınca tekrar sordu:

-Hey evlat, sağ mısın?

-Evet; evet. İyiyim. Sağ olun. Calpak-Saz'a geldik mi?

-Geldik. Biz depoya gideceğiz. Sen nereye gitmek istiyorsun?

-Ben istasyona gideceğim. Yardımınıza tekrar teşekkür ederim. Karınıza da
çok teşekkür ederim. Minnettarlığımı nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum.
Adam onun inmesine yardım etti. Abdias inerken acı bir uf çekmekten kendini
alamadı.

-Çok kötü durumdasın biçare. Hastaneye gitmelisin. Hem sonra sana bir
değnek lazım, daha kolay yürürsün bir bastonun olsa.

İstasyon çok yakındı ama Abdias oraya sürüne sürüne ancak yarım saatte
varabildi. Bereket versin yolda bir tahta parçası bulabilmiş, onu koltuk değneği
gibi kullanmış, biraz daha kolay yürümüştü.

Yavaş yavaş ilerlerken, bozkırın sessizliğine alışmış kulaklarına bin türlü
gürültü geliyordu: Yollardan, büğetlerden, şantiyelerden, projektörlerden,
vinçlerden, ardı arkası kesilmeyen konvoylardan, istasyon meydanından,
kısacası her taraftan gelen gürültüler. Lokomotiflerin keskin düdükleri
duyuluyor, hoparlörler trenlerin geliş-gidiş saatlerini bildiriyordu. Her yöne
koşuşan telaşlı insanlar vardı. Çünkü Calpak-Saz, Türkistan'ın en önemli
demiryolu kavşaklarından biriydi ve Abdias bir anda kendini gürültülü bir
hareketin içinde bulmuştu.

Şimdi, cebinde kalan sadece otuz beş ruble ile kendi şehrine ulaşabilmek için
ne yapması gerektiğini düşünüp bulmalıydı.

Moskova'ya kadar en ucuz mevkide yolculuk için bile otuz ruble ödemesi
gerekiyordu. Üstelik her zaman bilet bulunmazdı ve bu yüzden o gün trene
binemeyebilirdi. Hem sonra, başkente ulaşsa bile beş parasız ne yapacaktı?
Karnı acıkacak, bir şeyler yemesi gerekecekti. Vücudu da yara bere doluydu...
Burada bir hastahaneye mi gitmeliydi, yoksa bir an önce bu haline rağmen
yoluna mı devam etmeliydi? Yolda hep bunları düşünmüş ve nihayet istasyona
gelmişti. Kalabalık, gürültülü salonlardan geçip, üstündeki pırtılarla, şişik
yüzüyle ve elindeki tahta parçasıyla herkesin dikkatini çekmişti. Afiş tahtasının
yanında bir polis memurunun da kendisine dikkatle baktığını farketti.

-Dur bakalım delikanlı, dedi polis ona yaklaşarak. Sert bakışlarında merhamet
sezilmiyordu. Yanına gelince sordu:

-Burada ne işin var? Kimsin sen?

-Ben mi?

-Evet, sen!

-Şey, trene bineceğim, tarifeye bakıyorum.

-Kağıtların var mı?

-Ne kağıtları?

-Ne demek ne kağıtları? Bir pasaport, bir kimlik kağıdı, bir çalışma belgesi!

-Evet, pasaportum var, ama bakın, doğrusunu söylemek gerekirse...

-Ver bakalım. Abdias bocaladı:

-Mesele şu ki... yoldaş... şey, yoldaş...

-Yoldaş Polis Şefi, diye fısıldadı öfkeli memur.

-Bakın şef yoldaş, önce açıklamama izin verin de...

-Sonra açıklarsın. Kağıtların!?

Abdias cebinden, eskiden onun pasaportu olan ve şimdi ne olduğu
anlaşılmayan kağıt blokunu çıkardı, memura uzattı.

-Bu mu pasaport? diye gürledi memur, sen benimle alay mı ediyorsun! Bu bir
pasaport ha? Al onu da benimle karakola kadar gel bakalım. Orada anlarız kim
olduğunu...

Kılığından ve sözde koltuk değneği olan elindeki tahta parçasından utanç
duyan Abdias, başına toplanan meraklı kalabalık karşısında nasıl davranacağını
bilemiyordu. Yine de itiraz edecek cesareti buldu:

-Size açıklayacağım şef yoldaş, dedi pek kendinden emin olmayan bir sesle,
beni anlıyor musunuz, ben bir gazeteciyim ve...

Böylesine yüzsüzce ve arlanmadan söyleniyor diye daha da kızan polis gürledi:

-Gazeteci ha! Başka yalan bulamadın mı! Haydi yürü gazeteci beyefendi!

Orada bir meraklının sesi de duyuldu:

-Duydunuz mu, bir gazeteci olduğunu iddia ediyor. Bir başkası alaylı bir sesle:

-Belki dışişleri bakanının ta kendisidir, neden olmasın? dedi.

Abdias, büyük bekleme salonunda polisi takip ederek ilerlemek zorunda kaldı.
Herkes ona bakıyor, yolcular birbirlerini; onu göstererek alaylı işaretler
veriyorlardı. Ana kapının önündeki ahşap sıranın üzerinde eşyalarıyla oturan bir
ailenin yanından geçerken, kendisi için söylenen bazı sözleri duydu:

Küçük kız: Anne, anne, şuna bak, kim o?

Kadın: Kötü bir haydut o, bak polis yakalamış onu.

Bir erkek sesi: Yok canım, haydut olamaz o. Bir yankesici, olsa olsa bir
hırsız...

Kadının sesi: Pek emin değilim Mişa, görünüşe aldanmamalı. Bakınca bir şeye
benzemiyor ama, geceleyin dar bir sokakta karşına çıkmayagörsün, boğazını
keser insanın...

Ama asıl bundan sonra daha korkunç şeyler duyacak, görecekti. Polisin
peşinden giderek garın içinde birçok kapıdan geçtikten sonra kendisini geniş bir
odada buldu. Odanın penceresi meydana bakıyordu. Masanın başında oturan
daha küçük rütbeli bir polis memuru, onlar içeri girince ayağa kalktı ve:

-Bir vukuat yok şef yoldaş, dedi.

-Otur Begbulat, bak ne acayip bir kuş getirdim sana. Görünüşü pek gururlu
değil mi Gazeteci olduğunu iddia ediyor!

Abdias az daha bir çığlık atacaktı. Kapının solunda, kalın ve kaba
parmaklıkların odadan ayırdığı bir hücre vardı ve içine tıkılmış eski arkadaşları!
Tıpkı bir hayvanat bahçesindeki vahşi hayvanların hücresi gibi bir yer. Hepsi
oradaydılar: Petruha, Lenka; Mohaç, Kolia, iki sabotajcı ve diğer bazıları. Hepsi
on-oniki kişi, yalnız Grişan yoktu aralarında. Besbelli o yakayı kurtarmıştı.

-Ne oldu size? diye bağırdı Abdias, nasıl düştünüz buraya?

Hiçbir cevap vermedi ona. Kaçakçıların kılı bile kıpırdamıyor, birbirlerine
sımsıkı yaslanarak oturdukları yerde, şaşkın şaşkın bakıyorlardı. Gerçekten
tanınmaz haldeydiler. Bakışları sönüktü, boştu.

-Sen de bu çeteden biri olmayasın? dedi öfkeli polis şefi manalı bir şekilde
sırıtarak.

-Elbette onlardan biriyim, bunlar benim arkadaşlarım, dedi Abdias.

-Sahi mi! dedi polis şaşırarak ve ona şüphe ile bakarak. Sonra tutuklulara
döndü:

-Sizden biri mi? dedi.

Ama tutuklular hiçbir şey söylemedi. Başlarını çevirip bakmadılar bile.

-Hey size söylüyorum! Cevap vermek istemiyor musunuz? Pekala, size
konuşmayı öğretirim ben, sizi kusturmasını bilirim, yemin ederim ki, beni ve
317. maddeyi çok iyi hatırlayacaksınız sonra. Hem, yaşınız küçük diye, rüşt
çağında değilsiniz diye, sabıkanız yok diye, yargıcın size hoşgörülü
davranacağını hiç sanmayın: Hoşgörü hiç yok. Söylemedi demeyin. Tam
suçüstü yakalandınız!

Böyle dedikten sonra haşhaş dolu ve bir kenara yığılmış bagajları gösterdi.
Bazıları açılmış ya da yırtılmıştı ve oralara dağılmış kuruyan otların ağır kokusu
duyuluyordu. Abdias masanın üzerinde, telefonun yanında, kenevir özü dolu
kibrit kutularını ve küçük kavanozları da gördü. Polis gittikçe hiddetlenerek
bağırıyordu:

-Evet, konuşturacağım sizi! Dilsiz numarası mı yapıyorsunuz bana? Suçüstü
bu! Bana inanın cezanız büyük olacak. Bütün deliller elimde: Bütün kokain
pisliğiniz burada. (Böyle derken uyuşturucu dolu valizleri, torbaları
tekmeliyordu). Kaçan o küçük arkadaşınızı da yakalayacağım. Haydi kalkın
ayağa pis herifler! Derhal kalkın! Burası bir salon değil. Kalkın ve gözlerimin
içine bakın! Sizi iyi tanırım ben: Sizin gibi sümüklü serseriler daha önce de ateş
ettiler bana. Bu yaşlarda silahlanan sizin gibi ayak takımlarına bırakmam bu
meydanı. Benden merhamet beklemeyin. Sizin gibi çirkeflere ne yapacağımı
bilirim ben! Nereye saklanırsanız saklanın, bulur tepelerim. Kuduz köpekler gibi
geberteceğim sizi! Haydi bakalım, size bir soru sordum: Kendini gazeteci
göstermeye çalışan bu sefil kim? Söyleyin, kim bu serseri?

Abdias'ı elinden tutup iyice görmeleri için parmaklıkları çekti ve devam etti:

-Tepem atmadan cevap vermenizi tavsiye ederim! Sizden biri mi
Kaçakçılar hala susuyordu ve Abdias asık suratlarına bakarken bunların daha
dün bozkırın ortasında trenleri durduran, esrar çeken ve kendini hızla giden
trenden aşağı atan o korkusuz çocuklar olduğuna inanamıyordu. Şimdi
kafesteydiler, bellerinde kemerleri, ayaklarında ayakkabıları yoktu. Herhalde
yüz numaraya götürürlerken kaçmasınlar diye almışlardı ayakkabı ve
kemerlerini. Sefil, bitik bir durumdaydılar.

-Son defa soruyorum, dedi polis şefi hiddetle soluyarak, bu herif sizden biri
mi, değil mi?

-Bizden değil, dedi Petruha istemeye istemeye ve gözucuyla bakarak.
Abdias parmaklığa daha da sokularak bağırdı:

-Bunu nasıl söylersin Piotr? Beni unuttunuz mu yoksa? Size ne kadar acıdım,
nasıl oldu bu iş?

Polis daha da konuşmasına engel oldu:

-Bu çeşit bir başsağlığı dileme yeri değil burası, dedi ve yine kaçakçılara
döndü:

-Hepinize tek tek soracağım, yalan söyleyeni mutlaka anlarım, hiç
çırpınmayın, yalan söyleyenler için, fazladan, ayrı bir sorgulama daha
yaptıracağım. Şimdi sen söyle bakalım! dedi Mohaç'a.

-Bizden değil, dedi Mohaç yüzünü ekşiterek. Polis şefi Lenka ya döndü:

-Sen söyle!

-Bizden değil, dedi Lenka derin bir iç çekerek.

-Bizden değil, diye tekrarladı Kolia. İstisnasız hepsi onu tanıdıklarını inkar
ettiler.

Onların bu davranışlarına Abdias'ın çok canı sıkıldı. Tuhaf bir duygu ile
aşağılanmış, reddedildiği için küçülmüş hissediyordu kendisini. Birden sinir
krizi geçirmeye, hiddetlenmeye, başı dönmeye başladı. Kekeleyerek:

-Beni tanıdığınızı nasıl inkar edersiniz, ben sizinle...

Polis Şefi alaylı bir tonla sözünü kesti:

-Hiç çeneni yorma Sayın New-York Times muhabiri! Niçin tanımadıklarını
biliyorsun. Artık senin nerede olduğun, ne yaptığın benim umurumda değil.
Ayaklarımıza dolanma yeter. Seninle uğraşmaktan başka işlerimiz de var bizim.
Çek git artık. Bu herifleri de rahat bırak. Onların yaptıklarını, suçlarını
cezalandıracak kanunlar var; acımasız kanunlar! Onları kodese tıkacaklar, hiçbir
hafifletici sebep yok. Haşhaş toplayamayacak, uyuşturucu kaçakçılığı
yapamayacaklar artık. Buradan def olup git, bir daha seni gözüm görmesin!
Abdias olduğu yerde, ağırlığını bir sol, bir sağ ayağının üzerine veriyor ve
oradan gitmek istemiyordu.

Önündeki kağıtlara bir şeyler yazan ikinci polis başını kaldırdı:

-Şef yoldaşın dediklerini duydun, fikrini değiştirmeden gitsen iyi edersin.
Teşekkür et ve toz ol!

Abdias parmağı ile hücreyi göstererek sordu:

-Herhalde şu kapının anahtarı vardır sizde?

-Var, ne olacak, sana ne bundan? dedi afallayan polis şefi.

-Açın öyleyse kapıyı.

-Daha nesi! Kendini ne sanıyorsun sen? Seni de şimdi...

-Evet evet, beni de onlarla birlikte hücreye sokmanızı istiyorum. Benim yerim
orası!

Abdias'ın beti benzi atmış, tıpkı bir gün önce o çok değerli haşhaşı vagonun
penceresinden atarken olduğu gibi, büyük bir hiddete kapılmıştı. Bağırarak
konuşmaya devam etti:

-Tutuklanmam ve yargılanmam hususunda ısrar ediyorum; yolunu yitirmiş,
dünyanın sayısız kötülükleri, çelişkileri, darbeleri ile yitip gitmiş bu zavallılar
gibi yargılayın beni! Ben de onlar kadar suçluyum. Onlar ne yaptıysa ben de
yaptım. Kapıyı açın ve beni oraya kapatın. Mahkemede benim suçumu
söyleyeceklerdir. Ruhumuzu temizlemek için günahlarımızın cezasını hep
beraber çekeriz...

İkinci memur elindeki kağıtları bırakıp ayağa fırladı:

-Şef yoldaş, zır delinin biri bu! Şuna bakın, normal olmadığı besbelli.

-Yoo, aklım başımda benim, diye itiraz etti Abdias, onlar gibi cezalandırılmayı
hakettim ben. Bunun delilik neresinde?

-Sakin ol, sakin ol, dedi şaşkına dönen polis şefi.

Bunca yıllık meslek hayatında böylesine hiç rastlamamıştı. Bunu anlatacak olsa
kimse inanmazdı. Kısa bir süre sessizlik oldu. Sonra birden hüngür hüngür bir
ağlama sesi duyuldu. Lenka idi ağlayan. Yüzü duvara dönüktü ama
gözyaşlarının çeşme gibi aktığı görülüyordu. Petruha elini onun ağzına
götürmüş, kulağına da besbelli tehdit dolu bir şeyler fısıldıyordu.

-Bak yoldaş, dedi polis şefi birden sakinleşen bir sesle, seninle dışarıda bir tur
atalım, biraz konuşalım. Söyleyeceklerini dikkatle dinleyeceğim, ama burada
olmaz. Gel çıkalım biraz, haydi...

Çıktılar ve tekrar uğultulu kalabalığın doldurduğu holde buldular kendilerini.

Polis onu boş bir sıraya oturttu, kendisi de yanına oturdu:

-Senden bana bir iyilik yapmanı istiyorum yoldaş, dedi güven veren bir sesle.
Bizim işimizi güçleştirme. Canını sıkan bir şey yaptımsa özür dilerim. Senin
dışında da meselelerimiz çok bizim. Gördüğün gibi hiç de rahat bir meslek değil
bizimki. Onun için senden rica ediyorum, biletini al ve istediğin yere git.
Serbestsin. Yalnız, bir daha buralara gelme. Anlıyorsun değil mi?

Abdias o tuhaf davranışını polise anlatmak ve uyuşturucu kaçakçıları
hakkındaki görüşlerini bildirmek için toparlanmaya çalışırken, polis ayağa
kalkmış, kalabalığın içinde kaybolup gitmişti.

Treni beklerken canları sıkılan yolcular, şişkin suratı, paçavralardan ibaret
giyimi ve acayip değneği ile herkeste şüphe ve aşağılama duygusu uyandıran
Abdias'ın etrafında birikmeye başladılar. Bu görünümünden başka; onu oraya bir
polis memurunun getirmiş olması da arttırıyordu şüpheleri.

Abdias gittikçe kendini daha kötü hissediyordu... Ateşi yükseliyor, başı
çatlayacak gibi ağrıyordu. Bir gün önceki olaylar, yediği dayak, sağnak altında
geçen gece, şişen dizi ve son olarak da, şimdi cezalarını çekecek olan eski
arkadaşlarıyla karşılaşmış olması, çığ gibi gelen bütün bu felaketler, nihayet onu
yıkmıştı. Vücudu tiril tiril titriyordu. Bazen yakıcı, bazen dondurucu dalgalar
kaplıyordu vücudunu. Ayağa kalkmaya gücü kalmadığı için oturduğu sıranın
üzerinde iyice büzülmüş, başı omuzlarına sarkmış, elindeki tahta parçası da
ayaklarının dibine düşmüştü.

Etrafındaki her şeyin üzerine tuhaf bir sis çökmüştü sanki. Gitmeye hazırlanan
yolcuların yüzleri, siluetleri belli belirsizdi. Dalgın gözleriyle onlara, şekil
değiştiren aynalara bakar gibi bakıyordu: Esniyor, geriniyor, yassılıyor,
birbirlerinin üzerine yığılıyor gibiydiler. Bir ara içi bulandı. Beyni de
zonkluyordu ve ona tamamen yabancı insanlarla dolu bu yerde nefes almakta
güçlük çekiyordu. Durumum gerçekten çok kötü, diye düşündü, insanlar da çok
tuhaf, kimse kimsenin derdiyle ilgilenmiyor. Ne boşluktur bu! Hiçbir bağlılık,
hiçbir dayanışma yok insanlarda...

Herhalde bu krizi atlatırdı. Yakında gücünü toplar, ceza kamplarına
gönderilecek o zavallı çocuklara yardım etmek için bir çare bulurdu. Dün akşam
kendisini öldürmeye çalışan bu çocukları affetmişti bile. Onda kin ve nefret
duygusunu uyandırmaları gereken bu kötü kişilere, bu katillere o, sadece
acıyordu. Peşinde koştuğu ülkü, gerçeğin verdiği korkunç dersleri düşünmesine
engeldi, mantığı ona hiçbir yardımda bulunmuyordu. Ta içinden gelen bir hisle,
kaçakçıların uğradığı başarısızlığın aynı zamanda kendi başarısızlığı olduğunu,
başkalarına yardım etme, iyilik etme inancında başarısızlığa uğradığını
düşünüyordu. Çünkü, onları eğitememiş, bu genç yitikleri doğru yola
sokamamış ve şimdi uğradıkları akıbetten kurtaramamıştı. Aynı zamanda, en
büyük tehlikeler karşısında ne derece yılmaz, bükülmez davrandığını da
anlamıyor değildi...

Her şeye rağmen bu dünyada, hatta böyle bir kavşak istasyonunda bile iyi
insanlar vardı. Oldukça yaşlı, beyaz saçlı ve başı örtülü bir kadın, Abdias'ın tam
karşısında oturuyordu. Bu kadın onun hasta ve yardıma muhtaç olduğunu
anlamıştı.

-Beyim, diye söze başladı kadın... Sonra da birden resmiyeti bırakıp ana
kalbiyle konuştu: Neyin var oğlum, hasta mısın?

-Şey, hastayım galiba, ama benim için endişe etmeyin, dedi ölgün bir sesle ve
zorla gülümsemeye çalışarak.

-Nasıl endişe etmem evladım? Aman Allahım, baksana ne haldesin, bir yerden
mi düştün?

Böyle derken elini onun alnına koydu ve:

-Ateşin var, dedi, zaten hasta olduğun gözlerinden de anlaşılıyor. Buradan
ayrılma çocuğum, gidip soracağım, herhalde buralarda bir revir vardır, belki bir
hastahaneye götürürler. Seni böyle bırakamam...

-Sizi temin ederim efendim, zahmet etmenize gerek yok...

-Hiç olmaz mı, burada durup beni bekle, hemen dönerim.

Kadın, eşyasını küçük çocuklarla oturan başka bir kadına emanet ederek kalkıp
gitti.

Abdias bir şey söyleyemedi, çok geç kalırsanız? diye soramadı. Gittikçe
kötüleştiği besbelliydi. Nihayet soğuk aldığını anladı, çünkü boğazı ağrıyor,
tükrüğünü bile yutamıyordu. Herhalde anjin olmuştu. Çok bitkindi. Bıraksalar
orada yere uzanıp yatar, gelip geçen yolcuların onu çiğnemelerine bile
aldırmazdı. Öylesine uyku akıyordu gözlerinden...

Tam uykuya dalmak üzere idi ki çevresindeki kalabalık hareketlendi ve
bağrışmalar duydu. Gözlerini açıp bakınca, uyuşturucu kaçakçılarının
karakoldan başka bir yere götürülmekte olduklarını gördü. Birçok polis vardı
yanlarında. Kortejin başında hiddetli polis şefi yürüyor, işsiz güçsüz meraklıları
sağa sola iterek yolu açıyordu. Tutukluların elleri kelepçeliydi ve tek sıra
halinde yürüyorlardı. Onların oradan çıkmak üzere olduklarını anlayınca
insanüstü bir gayretle doğruldu, o tahta parçasını aldı eline ve peşlerine düştü.
Sözde koşuyordu, ya da öyle sanıyordu ama yetişemiyordu onlara. Sonra,
meraklı bir kalabalığın arasında kalakaldı. Yalnız, bulunduğu yerden, iki polisin
o gençleri demir parmaklıklı bir araca ite kaka bindirdiklerini, kendilerinin de
aynı araca bindiklerini, polis şefinin sürücünün yanına oturduğunu görebilmişti.
Demir parmaklıklı büyük araba meçhul bir yere gitmişti onları alıp.
Seyirciler kendi aralarında konuşmaya başladılar:

-Caniler çetesini toptan yakalamışlar...

-Bahse girerim ki bunlar ev ev dolaşıp adam öldüren haydutlardır...

-Ne korkunç!

-Pek katil olacak yüzleri yok, daha çocuk bunlar...

-Çocuk mu dedin! Bu zamanda çocuklar, kim olursa olsun, gözlerini
kırpmadan adam öldürüyorlar!

-Yok canım, bunlar haşhaş toplayıcılarından başkası değildir. Biliyorsunuz ya,
buralarda pek çok böyleleri. Marşandiz trenlerine gizlice binerek taşıyorlar
mallarını.

-Ardı arkası kesilmiyor bunların, ne kadar çok yakalanırsa, o kadar da çok
yenileri türüyor...

-Gerçekten utanç verici.

Abdias, polisler ve tutuklular gözden kaybolunca, tuhaf bir boşluk hissetti...

Tekrar hole döndü, ama az önce oturduğu sırayı bir türlü bulamıyordu. Garın
içinde, ayaklarını güçlükle sürüyerek bir o yana, bir bu yana yürümeye başladı.
Sonra birden, ona yardım etmek isteyen o kadınla karşılaştı. Kadının yanında
beyaz önlüklü bir hemşire vardı:

-İşte burada! diye bağırdı kadın. Neredeydin oğlum, her tarafta seni arıyoruz.
Bak, bir hemşire getirdim, bulaşıcı bir hastalığın olmasından korkuyor.

-Bulaşıcı olduğunu sanmıyorum, dedi Abdias. Hemşire elini onun alnına
koydu:

-Ateşiniz çok yüksek, ishaliniz var mı? Çürük kokan sıvı dışkı falan?

-Yok.

-Yine de benimle gelmeniz gerekecek, doktor muayene etmeli.

-Gelirim efendim.

Eşyalarınız nerde?

-Eşyam yok.

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    984263 Ziyaretçi