DİŞİ KURDUN RÜYALARI IV

 

 

CENGİZ AYTMATOV



DİŞİ KURDUN RÜYALARI IV



-2-

O sabah Kudüs'te hava sıcaktı. Günün ilerleyen saatlerinde kızgın güneşin
ortalığı daha da kasıp kavuracağı anlaşılıyordu. Vali Pontius Pilatus, koltuğunu,
Herode Sarayının terasındaki kemerlerin altına koydurmuştu. Burada hafif bir
hava akımı vardı ve bu, sandaletli ama çorapsız bacaklarına hoş bir serinlik
veriyordu. Bahçede hafif hafif hışırdayan piramid şeklinde budanmış kavak
ağaçlarının yaprakları, vaktinden önce sararmışlardı o yıl.

Aşağıda, şehrin çevresi gökmavisi bir buharla kuşatılmıştı. Genel olarak pek
açık olan ama o gün, gittikçe akkor haline gelen bu atmosferde, yörenin lekesiz
çöl sınırı belli belirsizdi.

Şafak vakti tepenin üzerinden havalanan bir kuş, büyük bahçenin üzerinden
düzenli aralıklarla ve sessizce gelip geçiyordu. Görünmeyen bir ipe asılmış gibi,
kanallarını iyice açarak süzülen bu kuş bir kartal ya da bir çaylak olmalıydı.
Çünkü başka hiçbir kanatlı o kadar uzun süre dönüp duramazdı o boğucu
havada. İsa'nın bir an göz ucuyla bu kuşa baktığını farkeden vali, bundan
rahatsız olmuşçasına:

-Nereye bakıyorsun ey Yahudiler Kıralı? Üzerinde süzülen senin ölümündür,
dedi.

-Hepimizin üzerinde süzülüyor, dedi Nasıralı İsa yavaş bir sesle ve kendi
kendine konuşur gibi. Aynı anda, istek dışı bir hareketle, şişen gözünü korumak
istercesine elini yüzüne götürmüştü. Sanhedrin'e (Kudüs Mahkemesine)
götürülürken, yaşlıların ve din adamlarının kışkırttığı kalabalık üzerine atılmıştı.
Dövmüşler, tükrüğe boğmuşlardı onu. Böylece o, başrahip Kayfe'yi tutanların
kendisinden ne kadar nefret ettiklerini görmüş ve Kudüs Büyük Konseyi'nden
hiç merhamet görmeyeceğini anlamıştı. Bu hazır kalabalığın vahşeti, kendisini
bir serseriden başka bir şey olarak görmemeleri, onu çok şaşırtmıştı. Mabedlerde
ve meydanlarda onun vaızlarını coşkuyla, hayranlıkla dinlemiş olanlar aynı
insanlar değil miydi? Bir eşeğin üzerinde ve ardında eşeğin yavrusu ile Kudüs
kapılarından içeri girerken, onu sevinç naralarıyla karşılayanlar, yoluna çiçek
atanlar, umut dolu bir sesle Hosannah, kurtar bizi Ey Davud'un oğlu! En yüksek
mertebelerde ol! diye bağıran insanlar değil miydi bunlar?
Şimdi; Vali Pilalus'un karşısında ayakta duruyor, ağırlığını bir o ayağına, bir bu
ayağına veriyor ve olacakları bekliyordu.

Vali pek keyifsizdi, tereddütlerinden ve çok iyi hissettiği ama sebebini hiç
anlayamadığı bu can sıkıntısı durumdan dolayı kendisine de kızıyordu. Roma
ordusunda asker olarak geçirdiği zamanlarda ve vali olarak geçirdiği bunca
yılda, böyle bir durumla hiç karşılaşmamıştı. Son derece gülünç ve saçma
buluyordu bu durumunu. Aslında yapacağı şey, işi uzatmadan Sanhedrin'in
mahkumiyet kararını onaylamaktan ibaretti: Cellatlarıyla hazır bekleyen
başrahibi çağırtır, karşısındaki adamı ona teslim eder, o da daha önce verdiği
kararı uygulardı. Ama, böyle yapacağı yerde, bu sorgulamayı, sanki bir şey mani
olacakmış gibi, uzattıkça uzatıyor, boş yere vaktini ve gücünü harcıyordu. Oysa,
kendisini bu kadar sıkıntıya sokmaya değer biri değildi bu soytarı!

Ne çılgınlık! Kendinin Yahudilerin kıralı, Tanrı'nın sevgilisi, İsrailoğullarına
Cennetin yolunu açmak için gönderilmiş olduğunu iddia diyordu bu adam! Bir
alem ki orada Sezar'ın kudretine de, valilerine de ve onlara itaat eden sinagog
reislerine de yer yoktu. Sözde herkesin eşit olacağı ve ebedi mutluluğu tadacağı
bir yerde orası. O güne kadar bu en yüksek makama göz diken nice nice kişilerin
en beceriklisi, en kurnazı, şüphesiz bu idi. Eğer bu adam hükumetin dizginlerini
ele geçirecek olsa, elbette onu kendi selefleri gibi idare ederdi. Çünkü hayat,
kendisine ebedi'lik için açılmış yoldan başkasını takip edemezdi. Evet, evet! Bu
sefil bunu çok iyi biliyordu ve Yeni Çağ vaadleriyle saf bir kalabalığın
güvenini kazanarak, çok ustaca bir dolap çeviriyordu. Herkesin diğerini kendi
anlayışı ve kudreti derecesinde algılaması doğru ise, Pontius Pilatus da bu
kanundan yararlanmayı hayal edebilirdi. Çünkü İsa'da, gizlice özlemini duyduğu
kudreti görüyordu, ama buna bir gün kavuşacağını ümid edemiyor, ummaya
cesaret edemiyordu. Karşısındaki bu mahkuma kinle karışık bir ilgi duymasının
asıl sebebi buydu işte.

Vali, bu baldırı çıplağın çevirdiği dolapları iyice anlamaya çalışıyor, bunu
hayal ediyordu. Aslında amacı açıktı: Yeni bir çağın açıldığını ilan ederek, kendi
çıkarına olacak bir düzeni kurmak için ülkede isyan çıkartacaktı. Ne küstahlık!
Kudretli Roma İmparatorluğunun bütün Anadolu eyaletlerinin genel valisi
Pontius Pilatus olarak, kendisinin bile dile getirmeye cesaret edemediği böyle
bir tasarıyı, bu sefil Yahudi'nin gerçekleştirmeye cüret edebileceğini kim
düşünebilirdi?

Bu keskin görüşlü valinin kafasından geçenler işte bunlardı. İsa ile, kendini
onun yerine koymaya çalışarak oldukça orijinal bir şekilde sürdürdüğü konuşma
ilk izlenimini güçlendiriyor, yeni tür bir gasp saydığı bu duyulmamış derecede
kendini beğenmişlik karşısında, öfkesi daha da artıyordu.

Pontius Pilatus, gittikçe artan bir merakla, birbirine zıd iki ruh haliyle
tartışmayı devam ettirerek, bir yandan Kudüs duayenlerinin kararını bozmak, bir
yandan da bu adamın niyet ve teşebbüsü sonunda Roma iktidarını kaçınılmaz
şekilde sarsacak tehditleri önlemek ve uzaklaştırmak çarelerini arıyordu
kafasında...

Kuşa niçin baktığını sorduğu zaman İsa'nın verdiği samimi ama saygısız cevap
hoşuna gitmemişti. Sustuğu ve onun merhametini kazanmaya çalışacağı yerde,
ölümün herkesin üzerine kanat gerdiğini söylemek gibi kendini teselli eden
saygısızca bir cevap vermişti. Bu adam öldürülmekten hiç korkmuyormuş gibi
gerçekten kendini mahkum ettirmek istiyor galiba diye düşündü Pontius Pilatus.

-Konumuza geçelim. Sen bekleyenin ne olduğunu biliyor musun ey zavallı?

Boğuk bir sesle böyle derken, karışık ve terli yüzünü bilmem kaçıncı defa
silmişti. Sonra mendilini dazlak kafasında, kalın ensesinde dolaştırmış, İsa cevap
vermekle gecikirken, kötü bir alışkanlıkla her zaman yaptığı gibi, birer birer
parmaklarını çıtlatmıştı. Sorusunu tekrarladı:

-Sana bir soru sordum: Seni neyin beklediğini biliyor musun?

İsa büyük bir nefesle iç çekti ve göreceği işkenceyi düşündüğü için yüzü
sarardı. Sonra biraz zorlanarak cevap verdi:

-Evet, biliyorum, beni bugün idam edecekler.

-Biliyorum mu dedin! diye bağırdı vali alaylı bir şekilde sırıtarak. Bildiğinden
şaşmayan bu aksi peygambere kin ve nefret duyarak, aynı zamanda acıyarak
bakıyordu.

İsa'nın dağınık saçları boynuna sarkmıştı. Elbisesi lime lime, ayakları çıplaktı.
Sandallarını, vahşi kalabalık üzerine saldırdığı zaman düşürmüş olmalıydı.
Bulunduğu yerin gerisinde, terasın parmaklıkları arasından sitenin tepeleri
görünüyordu. Vicdansız şehir, pusuya yatmış avını bekliyordu. Çünkü bu yakıcı
hava onu kana susatmıştı. Kalabalık, karanlık içgüdüsü ile, sarhoş olup ulumak
için büyük heyecanlar istiyordu. Libya çölünde bir arslanın bir zebrayı
boğazladığını görerek ağızları sulanan ve cıyak cıyak ürüyen çakal sürüsü
gibiydi o kalabalık. Vali, hayvanlar arasında da, insanlar arasında da böyle
sahneleri görmüştü. Karşısındaki adamı da çarmıha gerilmiş gibi görünce
dehşetten ürperdi ve biraz acıma duygusu da taşıyan bir ses tonuyla sordu:

-İdam edileceğimi biliyorum dedin. Bu tam doğru değil. Bunu ancak oraya
vardığın zaman anlarsın.

-Evet, vali, oraya varacağımı sanıyorum ve bu düşünce beni ürpertiyor.

-Sözümü kesme ve öbür dünyaya gitmek için o kadar acele etme, daha vaktin
var! dedi vali. Cümlesini bitirmemişti.

-Beni bağışla vali, sözünü isteyerek kesmedim, hiç acelem yok. Biraz daha
yaşamayı isterdim.

-Peki, o saçma ve saygısız iddialarından vazgeçmeyi de düşünüyor musun?
İsa, çaresizlik belirten bir hareket yaptı. Bakışları bir çocuğunki kadar saf ve
yumuşaktı:

-İnkar edecek hiçbir şeyim yok vali bey, benim sözlerim bana Tanrı Babam
tarafından emredildi. Vazifem, O'nun buyruğunu yerine getirmek için bu sözleri
insanlara iletmektir.

-Durmadan aynı şeyleri tekrarlıyorsun, dedi Pilatus hiddeti artarak. Kemerli
büyük burunlu yüzünde, derin hatlarla çevrili ağzında, hor bakışları donup
kalmış gibi bir ifade vardı. Devam etti:

-Çevirmek istediğin dolabı çok iyi anlıyorum. Bu numaraların, bu yapmacık
davranışların sana hiçbir faydası olmayacak. Baba'nın sözlerini insanlara
iletmekten kastının ne olduğunu biliyorum. Onları saptırmak, baştan çıkarmak
istiyorsun. Halkı isyana teşvik ediyorsun! Ama, insanlara iletmek istediğin o
meşhur sözleri belki bana da iletirsin. Ben insan değil miyim?

-Şu anda senin buna ihtiyacın yok vali bey, çünkü sen acı çekmiyorsun ve yeni
bir düzen kurulmasını istemezsin. Senin Tanrın ve vicdanın sadece kuvvettir,
sen de bu kuvvete sahipsin. Senin için bundan daha yüce bir şey yok.

-Doğru, Roma'nın kudretinden daha üstün bir şey yoktur. Umarım sen de bunu
söylemek istedin?

-Bu senin düşüncen vali bey.

-Bu, bütün sağduyulu insanların düşüncesidir, dedi vali küçümseyen bir
tavırla. Devam etti: Onun içindir ki Sezar Allah değildir, ama Allah Sezar
gibidir demek adet olmuştur. Buna inanmıyorsan aksini ispat et bakalım! Ben,
İmparator Tiberius adına onu temsil ediyorum. Zaman ve mekan içinde
istediğimi yapmak ve olayları yönlendirmek imkanına sahibim. Ama sen, daha
üstün bir kudret olduğunu, senin temsil ettiğin başka bir gerçek bulunduğunu
iddia ediyorsun. Çok tuhaf, gerçekten çok tuhaf bu! Ben seni işte bunun için
burada uzunca bir süredir tutuyorum, oysa seni şehirde, Sanhedrin'in hükmünü
infaz için sabırsızlıkla bekliyorlar. Buna cevap ver bakalım!

-Ne dememi istiyorsun?

-Sezar'ın Tanrı'dan daha aşağı ve güçsüz olduğundan emin misin?

-O bir fanidir.

-Elbette o da ölümlüdür. Ama hayatta olduğu sürece, insanlar için Sezar'dan
daha kudretli bir Tanrı olabilir mi?

-Dünyaya başka bir açıdan bakınca, böyle bir Tanrı var.

-Senin iddiaların çok gülünç, dedi vali kaşlarını çatarak ve sahte bir tehditle.
Aslında bunlar gülünç fikirler bile değil, işte onun için de sen beni
etkileyemezsin. Bazı insanların sana niçin inandıklarını anlayamıyorum.

-Onları bana, uğradıkları zulüm, ebedi adalete susamışlık getiriyor. Böylece
sözlerimin tohumu, ıstıraplarla verimli hale gelen, acı gözyaşlarıyla verimi artan
bir toprağa düşmüş oluyor.

-Yeter! diye gürledi vali, seninle boş yere zaman kaybediyorum! İkisi de bir an
düşüncelere dalarak sustular. İsa'nın solgun yüzü terden ıpıslaktı. Ama,
omuzdan tutturulmuş üstlüğünün yırtık kolunu kaldırıp ya da avuç içiyle yüzünü
silmiyordu. Çünkü boğazını sıkan keder bir çeşit tiksinti de veriyordu ona.
Şimdi, olduğu yerde felçli imiş gibi hareketsiz duruyor, ter damlatan, zayıf ve
boğumlu ayaklarının bastığı mermer zemine düşüyordu.

-Bütün bu söylediklerinden sonra, ben Roma Valisinden, seni serbest
bırakmamı mı isteyeceksin? dedi vali boğuk bir sesle.

-Evet, iyi insan, bırak beni gideyim.

-Bırakırsam ne yapacaksın'?

-Dünyayı dolaşarak Tanrı'nın buyruklarını yayacağım.

Hiddete kapılan vali yerinden sıçrayarak gürledi:

-Beni aptal yerine mi koyuyorsun! Senin gerçek yerin bir haçtır, başka hiç bir
yer değil. Yalnız ölüm gelir senin hakkından!

-Yanılıyorsun kudretli vali, ruh karşısında ölümün hiçbir gücü yoktur, dedi İsa,
sakin ve emin bir sesle.

-Ne dedin? Ne dedin?

Böyle gürleyerek ona doğru bir adım attı. Öfke ve kinin kapladığı yüzünde
kara lekeler belirmişti.

-İşittiğin şeyleri söyledim vali bey.

Pontius Pilatus derin bir nefes alarak, bir şey söylemek ister gibi kollarını göğe
kaldırdı. Tam bu sırada sert ayak sesleri duyuldu ve silahlı bir lejyoner ona
doğru ilerledi.

-Ne istiyorsun? diye bağırdı vali. Silahlı asker elindekini uzatarak:

-Şunu iletmemi istediler, dedi.

Valinin karısından bir mesaj getirmişti asker, mesaj şu idi: Vali, sevgili eşim,
senden İsa denilen bu gezgine bir kötülük yapmamanı istiyorum. Herkes sana
onun dürüst bir insan olduğunu, hiç kimseye en ufak bir fenalık yapmadığını,
her türlü hastalıkları tedavi ettiğini söyleyecektir.

Onun, Tanrı'nın oğlu, bir Mesih ve hatta Yahudilerin kıralı olduğu yolundaki
söylentiler belki kötü niyetlilerin uydurmasıdır. Buna karar verecek olan ben
değilim. Bu Yahudi halkının ne kadar fanatik ve rezalet çıkarmaya eğilimli
olduğunu sen de bilirsin. Ya bir de bunlar doğru ise? Pleb (halk) ağzında
dolaşan söylentiler çok defa sonunda doğrulanır. Eğer öyleyse, gelecekte
lanetleyecekleri kişi sen olacaksın. Sinagoglardaki reislerin ve sitedeki
başpapazların İsa'dan korktukları, halk onu dinlemeye başladığı için ondan
nefret ettikleri, kıskançlık yüzünden ona iftira ettikleri ve halkı ona karşı
kışkırttıkları söyleniyor. Bugün onu taşa tutan kalabalık, daha dün ayaklarına
kapanıyordu. Bana öyle geliyor ki, bu zavallının mahkumiyetini onaylarsan, bu
olayın sorumluluğu senin omuzlarına çökecek. Biz de hep bu ülkede kalacak
değiliz. Şanınla, şerefinle Roma'ya dön. Senden rica ediyorum: Bu adamı
bağışla. Nöbetçiler onu sana götürürlerken gördüm. Genç bir ilah kadar
yakışıklıydı. Bir rüya da gördüm dün gece. Bu rüyayı sana anlatmalıyım. Çok
önemli bir uyarı, bir kehanet bu. Uğursuzlukları kendinin ve soyundan gelenlerin
üzerine çekme.

-Ey ilahlar! Size ne kötülük yaptım! diye mırıldandı Pontius Pilatus.
Bir hayal peşinde koşan kaçık için onun sahte kehanetleriyle boş yere vakit
kaybettiğini düşünerek, onu muhafızların önüne katıp, bir an önce, bahçenin
arkasındaki tepede Büyük Konseyin kararını uygulamak için bekleyen cellatlara
göndermediğine pişman oldu. Şimdi de karısı burnunu sokuyordu onun işlerine.
İsa'yı destekleyen gizli güçler varsa, ölümüne bu ilahi güçler engel olmak
istiyorsa, belki bu ona bir işaret sayılabilirdi. Ama her şeye rağmen, ilahlar
yeryüzü meselelerine genel olarak çok sınırlı bir çıkar için müdahale ederlerdi.
Karısına gelince, o politikadan ne anlardı? Niçin, ne adına, Roma'ya tabi olan
Yahudilerin başpapazını ve bütün Kudüs oligarşisini karşısına alacaktı?

Sezar'ları eleştiren, hareketleri çok şüpheli bir serseriyi kurtarmak için mi?
Hem sonra, bu adamın genç bir ilah kadar yakışıklı olduğunu da nereden
çıkarıyordu? Genç olmasına gençti ama, hepsi o kadardı işte. Her tarafı
morarmıştı, çekici hiçbir tarafı yoktu ve daha çok, dayak yemiş bir köpeğe
benziyordu. Onda ne buluyordu bu kadın?

Vali, mesajın içeriğini düşünerek, dalgın bir şekilde birkaç adım yürüdükten
sonra derin bir iç çekti ve yerine oturdu. Bu sırada, sık sık hatırladığı bir fikir
yine takıldı aklına: Gerçekte insanlar çok önemsiz, basit yaratıklardı.
Hayatlarını, büyük ve küçük aptestlerini yapmakla, çiftleşmekle geçirirlerdi.
Doğarlar, ölürler, sonra yerlerini başkaları alır, onlar da ölürlerdi. Sayısız
alçaklıklar yapar, sayısız suç işlerlerdi. Buna rağmen bütün bu iğrenç rezillerin
arasından, durmadan zeka fışkırmaları olur, geleceği haber veren hayalciler
çıkardı. Mesela şu karşısındaki, gözleri açıkken uyuyarak gördüğü rüyaları
gerçek sanmıyor muydu, kendi kehanetine inanmıyor muydu?

Ama artık ona ayağını yere bastırmak ve bu işi bitirmek zamanı gelmişti.
Vali kımıldamadan duran İsa'ya dönerek:

-Yine de bilmek istediğim bir şey var, dedi, farz edelim ki gerçekten
samimisin, iyilik yapmak isteyen bir adamsın, çok güvenen halkın arasına girip
onları isyana kışkırtmıyorsun, hatta bir adalet hükümranlığından söz ederken,
Sezar'ın dünyaya hükmetmesini, dünyayı idare etmesini kabul etmiyorsun,
diyelim ki ben de bunlara inandım. Öyleyse anlat bana, seni ölüme koşturan güç
nedir? Sebeplerini say, açıkla. Eğer bu yolla İsrailoğullarına hükmetmeyi
umuyorsan, seni elbette beğenecek, haklı görecek değilim, ama hiç olmazsa
anlayacağım. Bindiğin dalı niçin kesiyorsun? Sezar'ın iktidarını beğenmiyor ve
yeriyorsan, sen nasıl Sezar olacaksın? Senin hayatını bağışlamak ya da ölümüne
karar vermek yalnız bana ait bir şey değil, bunu çok iyi anlarsın. Niçin hiç bir
şey söylemeden duruyorsun? Korkudan dilin mi tutuldu?

-Evet, işkenceden korkuyorum vali bey, ve Sezar olmaya da hiç mi hiç niyetim
yok.

-Öyleyse bütün meydanlarda tövbe et, vaızlarında söylediklerini geri al, yalan
söylediğini, bir sahte peygamber olduğunu açıkla ve artık Yahudilerin Kıralı
unvanını taşıma, onları, asla olmayacak yeni bir adalet hükümranlığı gibi bir
umutla aldatma ki artık plebler senin peşinden gelmesin. Çünkü tek doğru olan
şimdi var olandır. İmparator Tiberius dünyaya hükmeder ve o ebedi bir düzenin
koruyucusu, dayanağıdır. Çabuk aldanan bir ayak takımını ayaklandırmak için
ileri sürdüğün, iddia ettiğin Cennet, sadece bir laftır, boş bir laf: İyi düşün!
Rahat durmasını öğren ve halkı da rahatsız etme. Hem, sen kimsin ki Roma
İmparatoru senden korksun? Bir serseriden, şüpheli bir vaizden, bu Yahudi
ülkesinde pek çok bulunan bir çarşı-pazar şarlatanından başka bir şey değilsin.
Ama zararlı doktrinlerinle kargaşalığı yaydın, büyük din reisinizi endişeye
düşürdün. Onun için söylediklerinin yalan olduğunu itiraf etmelisin. Sonra
Suriye'ye veya uygun göreceğin başka bir yere gidebilirsin. Ve ben, Roma Valisi
olarak, bunun için sana yardım edeceğim. Vakit varken bu teklifimi kabul et.
Niye sustun yine?

-Senin ve benim çok farklı insanlar olduğumuzu düşünüyordum vali bey. O
kadar farklı ki birbirimizi anlamak ihtimali pek az. Doğru olanı reddetmek
pahasına, doğrunun zararına, sırf senin ve Sezar'ın çıkarı için, İlahi Kelam'ı
niçin inkar edeceğim? İstemediğim halde niçin başka bir yere gitmek zorunda
kalacağım?

-Her şeyi birbirine karıştırma. Roma'ya yararlı olmaktan daha doğru bir şey
yoktur.

-Doğru olan gerçeğin kendisidir ve gerçek de yalnız bir tanedir: İki olamaz.

-Hala bana oyun yapmaya mı çalışıyorsun?

-Ben hiç kimseye asla oyun yapmadım, cevabım çok basit: Evvela gerçek
adına söylenenin reddedilmesi hiç iyi bir şey değildir. Sen de benden samimi
olmamı istemedin mi? İkinci olarak, insanın işlemediği bir günahı yüklenmesi
ve bu iftiradan arınması için suçu kabul etmesi de iyi bir şey değildir. Eğer bir
söylenti yalana dayanıyorsa, o zaten kendi kendine ölüp gider.

-Ama daha evvel sen öleceksin Yahudiler Kıralı! Seni kurtaracak çareleri
elinin tersiyle itip ölümü mü seçiyorsun?

-Benim yolum, selamete, kurtuluşa götüren tek yoldur.

-Hangi selamet?

-Dünyanın selameti.

-Bırak artık bu saçmalıkları! Sen apaçık ölümünü mü istiyorsun?

-Evet, çünkü başka seçeneğim yok.

-Ey ilahlar: diye mırıldandı vali. Yorgundu. Elini derin kırışıklı alnının
üzerine koydu. Ne kadar da sıcak, belki hava değişecektir diye, söylendi. Sonra
kendi kendine kararını verdi: Bu tartışma neye yarar? Hayatı istemeyen bir
insanın hayatını niçin kurtarayım? Gerçekten aptalım ben diye düşündü ve
sonra yüksek sesle:

-Madem ki öyle, günah benden gitti, dedi.

-Nasıl istersen, dedi İsa başını eğerek.

İkisi de sustu. Sessizlik uğursuz bir hava ile büyüyor, muhteşem sarayın ve
bahçenin duvarları ardında, Kudüs'ün sıcaktan kavrulan sokaklarında, her an bir
şeylerin patlak vereceğini her ikisi de hissediyordu. Şimdilik sadece, karışık,
ancak duyulabilen bir uğultu geliyordu kulaklarına. Büyük pazarların olduğu
yerlerde, insanların, binek ve yük hayvanlarının, türlü eşyalar arasında gelip
gitmelerinden, bağrışmalarından geliyordu bu uğultu. Bu iki alem arasında, yani
saray ve saraydakilerle, basit halkın bulunduğu şehrin arasında ise askerler
vardı. Bunların görevi, plebler denilen ve vadilerle tepelerde yaşayan basit
halkla saraydakileri birbirinden ayırmak ve asilleri basit halkın saldırısından
korumaktı. Lejyonerler surların dibinde devriye geziyor, daha aşağılarda, küçük
bir koruda, bir süvari birliği bulunuyordu. Terastan, sineklerden korunmak için
durmadan kuyruk sallayan atları görmek mümkündü.

Vali, sorumluluğu üzerinden atmış, bu yüzden de biraz rahatlamış
görünüyordu. Artık, mahkumu kurtarmak için elinden gelen her şeyi yaptığını
söyleyebilirdi. İlahlar şahitti ki, savunduğu doktrine hayatından daha çok önem
veren bu adamın inadından sorumlu olan asla o değildi. İddialarını,
söylediklerini geri almadığına, inkar etmediğine göre, yapılacak başka bir şey
yoktu. Aslına bakılırsa böylesi daha kolay, daha iyi olmuştu. Çünkü mahkum,
kendi idamını kendisi imzalamış durumdaydı...

Pontius Pilatus karısına ne söyleyeceğini de biliyordu şimdi. Yan gözle İsa'ya
baktı. İsa, dudaklarının ucunda belli belirsiz bir gülümseme ile akıbetini
bekliyordu. Şu anda ne; düşünüyor acaba? dedi vali kendi kendine. O ukala
teorileri için ödeyeceği bedelden dolayı bir pişmanlık mı duyuyordu? Kendi
tuzağına düşmüştü. Nasıl kurtulacaktı buradan? Bütün ülkeler, bütün insanlar ve
bütün zamanlar için bir tek Tanrı diyordu. Bir tek din, herkes için tek Cennet!
Elbette böyle olmasını herkes isterdi ve onun da amacı bu idi. Ama hayatta bu
tür hesaplar yapan ve ona göre dolap çevirenler her zaman cezalarını bulurlar.
Hakkı olmayan bir saltanata göz dikenlerin sonu her zaman hüsranla biter. O,
çok yükseklere göz dikti. Pleb'i ayaklandırmak, Sezar'a karşı kışkırtmak, sonra
bu kötülüğü toplumdan topluma, ülkeden ülkeye yaymak istedi! Bütün
gelenekleri yıkmak, dünyanın altını üstüne getirmek istedi. Çılgın! Evet,
gerçekten çılgın! Böyle bir deliyi sağ bırakmazlar. Ama, bu kadar acıklı halde
görünen birinin, böylesine büyük boyutları olan, ancak çok yüksek bir zeka eseri
olacak bir planı hazırlayabileceğine kim inanırdı?..

Pontius Pilatus, düşündükçe kendini haklı görüyor, böylece, Yahudi dininin
başı Kayfa ile huzursuzluk verebilecek bir tartışmadan kurtulduğu için de
seviniyordu. Kayfa, Sanhedrin adına, bu adamın idam edilmesini açıkça
istemişti.

İsa, valinin aklından geçenleri okumuş gibi:

-Şüphen olmasın ki bilge vali, dedi, vicdanın yatışacak ve yakında huzura
kavuşacaksın.

Vali alınganlık gösterdi ve kaba bir cevap verdi:

-Benim için endişe etme sen! Roma'nın çıkarı her şeyden önce gelir benim
için. Sen kendini düşünsen daha iyi edersin!

-Beni bağışla güçlü vali, düşündüğümü yüksek sesle söylememeliydim.

-Evet, öyle. Ve, artık vaktin tamamen geçmiş olacağı bir anda pişmanlık
duymayasın diye, düşünmen için biraz daha zaman bırakacağım sana. Şimdi
yanından ayrılacağım, döndüğümde hala fikrini değiştirmemişsen, seninle bir
işim kalmayacak artık... Kendini gerçekten Yahudilerin kıralı olarak görmekten,
dünyanın direği sanmaktan vazgeç. Olayların akışı hiç de senin lehine değil.
Senin vaktin çoktan geçti. Tatlı canını yalnız iddialarından, sözlerinden dönerek;
inkar ederek kurtarabilirsin. Bunu iyice anladın mı?

-Evet vali bey.

Pontius Pilatus, koca kel kafası ve iri gövdesiyle ayağa kalktı, omuzlarındaki
ihramın buruşuklarını düzelterek emin ve heybetli adımlarla oradan uzaklaştı.
Terasta yürürken, Kudüs semalarında mağrur uçuşuna devam eden o kuşa takıldı
gözleri. Bunun bir kartal olup olmadığını anlayamıyordu. Ama bu onu
endişelendirecek bir ayrıntı olamazdı. Onu rahatsız eden, bu yırtıcı kuşa bir şey
yapamaması idi. Bir Roma valisi olarak onun kudretinin bu kuş üzerinde hiçbir
etkisi yoktu. Onu korkutamıyor, inişe mecbur edemiyordu.

Aşağıda olanlardan hiçbir kuşkuya kapılmadan, böylesine kaygısız ve rahat
uçan bu yaratığa biraz da öfke ile bakmıştı. Sonra kendi kendine bu kuşun
göklere hakim bir çeşit imparator olduğunu söyledi. Roma İmparatorluğunu
simgeleyen, sivri gagalı, keskin gözlü ve demir kanatlı kartal, gelişigüzel
seçilmiş bir simge olamazdı! Öteki insanların ulaşamayacağı yüksekliklerde
süzülmeli, kendisiyle herhangi bir kimse arasında en ufak bir eşitlik sözkonusu
olmadan, her şeyi dilediği gibi yönetmeli, hükmetmeliydi... Bir imparatorun
kendine özgü ilahları da olmalıydı. Sıradan ilahlardan çok farklı, basit
ölümlülerle hiç ilgilenmeyen, onları hor gören özel ilahlar! Herkesin ondan
korkması ve düzenin sapasağlam devam etmesi için, gerçek iktidar işte böyle
esaslara dayanmalıydı. Ama ne görüyorduk? Bu Nasıralı, imparatordan en adi
kölelere kadar herkesin eşit olacağı bir düzenden sözediyor, Tanrı'nın tek
olduğunu, herkes için olduğunu iddia ediyor, insanların tümünün eşit olacağı bir
Cennet vaadediyordu! Dünyaya reform getirmek için halkı rahatsız etmekle
sağladığı bütün kazanç, başlangıçta hayranı olanların sonunda yüzüne
tükürmeleri, onu sahte peygamber, sahte kahin ve dolandırıcı olarak taşa
tutmaları, dövmeleriydi... Ama, yine de çok tuhaf bir insandı. Bütün bu ümitsiz
durumuna rağmen, mağlup olan kendisi değil de onu mahkum edenlermiş gibi
davranıyordu...

İşte böyle düşünüyordu Roma İmparatorunun temsilcisi. Kendisi de hiç
olmazsa dünyanın bu bölümünde yarı imparator değil miydi? İsa'yı birkaç
dakika yalnız bırakmasının sebebi, ona ayakları dibindeki çukuru apaçık
göstermek, hissettirebilmek istemesi idi. Onun iradesini kırmalı, başını eğmeye,
tek Tanrı iddiasını ve insanlar arasındaki eşitlik masalını inkara, bu
iddialarından dönmeye mecbur etmeliydi. Sonra da onu, yarı ezilmiş bir yılan
gibi, İsrailoğullarının topraklarından atmalıydı. Başka yere gitsin ve uzaklarda
ölsündü. Zaten sürüldükten sonra uzun yaşamazdı. Müridleri artık ona inanmaz
ve bu yüzden de tutup öldürürlerdi...

Bilge Pontius Pilatus, içindeki şüpheleri yenmek için, en emin, en avantajlı
yolları arıyor, ayaklanmayı daha niyet halinde, fikir halinde iken bastırmak
istiyordu. Mahkumun yalnız kaldığı o anlarda aklını başına toplayacağını, nasıl
korkunç bir akıbete gittiğini anlayarak ayaklarına kapanacağını, ondan
merhamet dileyeceğini umuyordu. Ama, bu tuhaf adamın o sırada bu gibi
düşüncelere değil, kendi hatıralarına dalıp gittiğini öğrenince pek şaşıracaktı...
Geçmişi hatırlama yaşayanlara özgü değil midir? Hayata veda vakti geldiğinde
insanın elinde kalan ve tadını çıkaracağı son varlıklar, son zenginlik değil midir?
Vali yerinden ayrılır ayrılmaz, sanki İsa'nın kaçmasına en ufak bir ihtimal
varmış gibi, köşelerinde bekleyen dört nöbetçi terasa geldiler. İsa, kendisine
yakın nöbetçiye hitap ederek oturmak için izin istedi.

-Otur, dedi nöbetçi mızrağını yere vurarak.

İsa'nın beli bükülmüştü. Duvarın dibine ve mermerin üzerine kendisini bıraktı.
Bir elini gözlerinin üstüne götürdü. Dağınık saçları solgun ve çukurlaşmış
yanaklarına düştü. Su içmek ve bir derede yıkanmak isterdim diye düşündü. Çok
net bir şekilde serin bir derenin, geçtiği yerleri, kıyısındaki otları sulayarak sakin
sakin akışını canlandırdı gözünde. Derenin şırıltısını ve bir kayığın kürek
seslerini duyar gibi oldu. Onu çok uzaklara götürmek için kendisine doğru gelen
bir kayıktı bu. Kayıkla gelen annesiydi. Yüreği kaygılarla, korkularla dolu olan
annesi. Anne! diye mırıldandı işitilmeyen bir sesle, anne, bilsen kalbim ne kadar
sıkışıyor! Geçen gece Gethsemani'de, Zeytin Dağı'nda, karanlık denizler gibi bir
sıkıntı kapladı içimi, ruhum, kaçınılmaz akıbetinin korkunç azabıyla doldu.
Sükunet bulamadım ve bütün vücudumu ter bastı. O gece, müridlerimle hiç
uyumadan Tanrı'ya dua ettim: Baba, dedim, bu kupayı benden uzaklaştır. Ama
yine de benim değil, senin dediğin olsun. İşte o kupa şimdi hemen hemen
dudaklarıma değiyor. Ağzına kadar dolu ve önlenemez bir şekilde daha da
yaklaşıyor. Yakında senin sezdiğin şey olacak anne! Sen ki bana hayal nefesini
verensin, kaçınılmaz akıbetimi biliyordun da, yıllar yılı sessizce bu acıya nasıl
dayandın? Yazgısı bu büyük günü görmek olan beni hangi düşüncelerle, hangi
umutlarla büyüttün? Bundan daha korkunç bir şey olamaz. Çünkü bir adam için
kendi ölümünü aşan bir felaket yoktur, ama bir ana, karnında besleyip
doğurduğu evladının ölümüne tanık olunca, onun acısı iki kat daha fazla olur.
Anne, beni bağışla, senin kaderini tayin eden ben değilim, onu tayin eden Tanrı
Babam'dır. Onun için bakışlarımızı O'na çevirelim, hiç şikayet etmeyelim ve
O'nun takdirini kabul edelim!

Annesini hatırladığı o anlarda henüz beş yaşındayken yaşadığı bir macera da
geldi aklına. O zamanlar Mısır'da yaşıyorlardı. Çocuğun hayatına kıymak
isteyen Herodes'ten kaçarak ailece buraya gelmişlerdi. Herodes, falcıların
sözüne uyarak vermişti çocukları öldürme kararını. Bu tuhaf olay meydana
geldiği zaman büyük bir nehir kıyısında yaşıyorlardı (Belki bu Nil idi, çünkü
çok geniş ve derin bir nehirdi). Yöredeki birçok kadın gibi Meryem de sık sık bu
nehire çamaşır yıkamaya giderdi. O gün de çocuğu ile nehir kıyısında bulunduğu
bir sırada, kıyıya bir sandal yanaştı ve içindeki ihtiyar adam onlara selam verdi.
Meryem de ondan çocuğu biraz sandala bindirip bindiremeyeceğini sordu.

Çünkü çocuk çok istiyordu sandala binmeyi. Evet Meryem, dedi ihtiyar adam,
ben de bu kayıkla küçük İsa'yı gezdiresin diye geldim zaten. İhtiyar adamın
adlarını bilmesi Meryem'i şaşırtmadı. Herhalde o da buralarda bir yerde
oturuyordu. Ama, kürekleri çekmesini isteyeceği anda meçhul adam birden
kayboluverdi. Buhar olup uçmuştu sanki. Bu, kadını sandala binmekten
caydırmadı, çünkü çocuğu çok istiyordu. Kıyıda, sandalın yakınında koşup
zıplıyor ve ona binmek için annesine yalvarıyordu. Bunun üzerine Meryem
çocuğu sandala oturttu, kıyıya bağlanmış ipini çözerek biraz itti ve sonra kendisi
de binerek İsa'yı kucağına aldı. Akıntıda usul usul gitmeye başladılar. Rüzgarın
okşadığı sazlar ve renk renk çiçeklerle dolu kıyının yakınından, parlak suyun
üzerinde kayıp gitmek ne güzeldi: Güzel renkli kuşlar çalıdan çalıya uçarak
cıvıldaşıyor, ötüşüyor; ılık, sakin havada yiyecek arayan böcekler vızıldıyordu.
Ne harika bir geziydi bu! Meryem mutluydu, çünkü yavrusunun çok eğlendiğini
görüyordu. Ama, biraz ilerledikten sonra, sığ suda bir tomruk birden
kımıldayıverdi. Sonra suları yararak korkunç bir hızla onlara doğru yüzmeye
başladı. Tomruk sandıkları şey kocaman bir timsah idi ve büyük gözlerini
onlardan hiç ayırmıyordu. Çocuk korkup bağırmaya başladı. Meryem ise ne
yapacağını bilemiyordu. Hayvan bir kuyruk darbesiyle hafif sandalı devireyazdı.
Kürekleri bırakıp çocuğunu kucaklayan genç kadın dua etmeye başlamıştı:

Tanrım, bu Senin oğlun İsa! Kurtar onu, senin bana verdiğin çocuk o! Bırakma
Tanrım, kurtar onu, kurtar!

O kadar korkmuştu ki gözlerini kapayıp Tanrı'ya, İsa'nın Tanrı babasına
yalvarmaktan başka bir şey yapamıyordu. Bizi bırakma, Sana hizmet edecek o!
diye bağırıyordu durmadan. Kendi haline bırakılan sandal ise yön değiştiriyor,
timsahın saldırılarıyla meydana gelen dalgalarda sallanıyordu.

Meryem nihayet gözlerini açıp bakmaya cesaret ettiği zaman rahat bir nefes aldı:
Görünmez bir el sandalı kıyıya çekmiş, timsah ise yolunu değiştirmiş, süratle
uzaklaşıyordu. Meryem, çocuğunu kaptığı gibi sandaldan atlamış, koşmaya
başlamıştı. Hem ağlıyor, hem kurtuldukları için gülümsüyor, şükrediyordu. Bir
yandan da çocuğunu öperek durmadan konuşuyordu: İsa! İsa! Yavrum benim!
Baban seni tanıdı, seni. O'nun sevgili oğlusun! Çok büyük bir bilge olacaksın
sen. İnsanları eğiteceksin, gözlerini açacaksın onların! Ve onlar senin peşinden
gelecekler. Onları hiç, ama hiç terketmeyeceksin! diyordu bütün kadınlar
arasından seçilip kutsanmış olan o kadın.

Böyle konuşuyor ve Tanrı oğlunun bir mucize sayesinde kurtulduğunu görerek
seviniyordu. Mısır'a çocuğun hayatını kurtarmak için gelen dülger Yusuf'un
oğlu İsa'nın, gerçekte kim olduğunu insanlar öğrensinler diye, bu olayın
Tanrı'nın bir işareti, bir uyansı olduğunu hiç düşünmeden, konuşmuştu öyle.
Meryem karaya ayak basar basmaz sandal nehre açılmış ve kaybolup gitmişti.
Genç kadının çığlıklarını ilk duyanlar ve koşup gelenler, orada çamaşır yıkayan
öteki kadınlardı ve bunlar daha sonra, Meryem oğlunu kucaklayıp koşarken,
çocuğun başında altın renkli bir hale bulunduğunu da söylemişler, sevinç ve
heyecandan hepsi gözyaşı dökmüşlerdi.

İsa, minik kollarıyla anasının boynuna sımsıkı sarılarak ve o çok hoş ana
kokusunu içine çekerek şöyle demişti: Büyüdüğüm zaman, artık bizi hiç
korkutmasın diye, bu timsahı kuyruğundan yakalayıp atacağım! Orada
bulunanlar bu sözlere gülmüşler, sonra birbirlerine o esrarengiz sandal sahibinin
kim olabileceğini sormuşlardı. Az sonra, onlarda oralardan onu tanıyan kimse
bulunmadığı da anlaşılmıştı. Yusuf, özür dilemek ve kayıp sandalın parasını
ödemek için onu günlerce boş yere aramıştı...

Geçmişte, pek geride kalan bu olayı hatırladıktan sonra, İsa, tekrar annesini
düşündü. Büyük acılar çekmesine sebep olduğu için özür dilemek istiyordu
ondan: Anne, sana şimdi veda ediyorum, dedi, işkence sırasında seninle
konuşma imkanı bulamazsam sakın gücenme. Ölümden korkuyorum anne.
Bugün hava çok sıcak olmasına rağmen ayaklarım dondu. Beni affet ve ben
ıstırap çekerken kaderine isyan etme. Metin ol. Bana gelince, insanlar arasında
gerçeğin hüküm sürmesi için tutacağım başka bir yol yok. Çünkü onlar Tanrı'nın
en ağır yüküdür ve onları kendilerinden ancak benim ölümüm kurtarabilir.

İnsanlara ulaştıran yol budur ve ben bu yoldan gideceğim. Elveda, beni affet
anne! Yazık ki o timsahı kuyruğundan yakalayamadım. Çok uzun ömürlüymüş,
insan ömründen iki-üç kat fazla yaşıyormuş. Ama, onu yakalamış olsaydım bile,
serbest bırakırdım... Belki o sandalın sahibi, ihtiyar bir adam gibi görünen bir
melek idi ve belki de ben onu yakında, öbür dünyada görebileceğim... Bu olayı
hatırlayacak mıdır? Ayak sesleri duyuyorum: Pontius Pilatus'tur bu gelen,
kendine rağmen celladım olan adam. Elveda anne, elveda!..

Vali, sert adımlarla terasa geldi. Nöbetçiler uzaklaştılar ve iki adam tekrar
başbaşa kaldı. Pontius Pilatus, o gelirken ayağa kalkan İsa'ya manalı bir şekilde
baktı ve onun herhalde tahmin ettiği gibi davranacağını düşündü, ama işi bir an
önce sona erdirmesi daha iyi olurdu.

-Pekala, dedi yerine geçerken, fikrini değiştirdin mi?

-Hayır.

-Yanlış hareket ediyorsun. Biraz daha düşün!

-Hayır, diye başını salladı İsa, olması gereken ne ise olsun.

-Yanılıyorsun, dedi yine vali, ama bu defa pek emin değildi bu ifadesinde.
Mahkumun kararlılığı onu sarsmıştı. Zaten hayatını kurtarmak için inkar ve
tövbeyi kabul etmesini de pek yürekten istememişti. Ve İsa onun bu düşüncesini
yüzünden okudu:

-Üzülme, dedi rahat bir şekilde gülümseyerek, senin samimiyetine inanıyorum,
seni anlıyorum. Elbette yaşamak isterdim. İnsan ancak ölümün eşiğine gelince
hayatın değerini anlıyor. Çok sevdiğini ve hep seveceğim ama sevgimi tam
olarak gösteremediğim anneme acıdım. Bununla beraber, vali bey, bilesin ki, sen
bir insanın hayatını kurtarabilirdin ve bu da çok asil bir hareket olurdu. Ama
benim kurtarmam gerekenler pek çok, bu çoklara bugünden sonra doğacaklar da
dahildir.

-Nasıl kurtaracaksın onları? Burada olmayacaksın ki!

-Doğru, artık insanlar arasında olmayacağım.

-Neyse... Akıbetinden tek sorumlu sensin. Bu konuya artık dönmeyeceğiz.
Ama son bir soruma daha cevap vermeni isterdim...

Daha fazla tartışmak istemeyen vali, böyle dedikten sonra sustu. Koltuğunun
yanında, ayakta duruyordu. Sonra birden kaşlarını çatarak sordu:

-Önce bana konuşma yapacak durumda olup olmadığını söyle, değilsen,
kendini boş yere zorlama, daha fazla tutmayacağım, Golgotha Tepesinde seni
bekliyorlar.

-Seni dinliyorum vali bey, emrindeyim, dedi İsa.

Parlak mavi gözlerini valiye doğru kaldırdı. Vali, işkence gerçeğini inkar eder
görünen bu bakıştaki güç ve kararlılık karşısında etkilenmişti.

-Teşekkür ederim, dedi beklenmedik bir şekilde. Bu durumda, sorumu
soracağım. Basit bir merakım bu benim. Serbestçe konuşabiliriz.
Söyleyeceklerin beni hiçbir şekilde bağımlı kılmayacak, kararımı
etkilemeyecek, yakında karşılaşacağın durumu değiştirmeyecek, sen de hiç bir
şeye ve kimseye bağımlı olmayacaksın zaten. Onun için çok samimi olabiliriz...

Vali koltuğuna oturarak konuşmaya devam etti:

-Müridlerine, sana inananlara (biliyorsun ben inanmıyorum) eğer seni çarmıha
gererlerse, üçüncü gün dirileceğini, sonra, kıyamete yakın bir zamanda, bugün
var olanları ve bundan sonra doğacakları yargılamak için dünyaya tekrar
geleceğini ve bunun, senin ikinci gelişin olacağını söyledin mi?

Pontius Pilatus'un sözü nereye getirmek istediğini anlayan İsa, tuhaf bir şekilde
gülümsedi. Yere basan çıplak ayaklarını hafifçe hareket ettirdi ve bu sorunun
cevap vermeye değip değmediğini kendine sorar gibi bir süre düşündü. Sonra
alaylı bir şekilde:

-Bütün bunları sana Yahuda'mı söyledi, dedi, ve bunlar seni bu kadar
korkutuyor mu kudretli vali?

-Ben Yahuda'yı tanımıyorum, bunları söyleyenler sizin yaşlılarınız, son derece
saygıdeğer insanlar. Yoksa bu sözler asılsız mı?

-Dilediğini düşünebilirsin vali bey, seni, aklının kabul etmediği şeye inanmaya
kimse zorlayamaz.

-Ama ben ciddiyim, alay etmiyorum. Yalnız düşünüyorum ki, sen ve ben,
konuşmamız için başka fırsat bulamayacağız. Seni bir defa götürdüler mi,
dönüşün mümkün olmayacak. Bir insanın öldükten sonra nasıl dirileceğini, hele
bunun tabii bir doğum dışında nasıl gerçekleşeceğini ve sonra evrendeki bütün
insanları nasıl yargılayacağını öğrenmek istiyorum. Bu yargılama nerede
olacak? Gökyüzünde mi? Sana inananların ebedi huzura kavuşmaları için bu
kadar uzun beklemeleri gerekecek mi? İzin verirsen evvela ben kendi görüşümü
açıklayayım, senin hesabın çok basit: Herkes sağlığında ve öldükten sonra kolay
ve huzurlu bir hayatı ister. Sen de onların bu özleminden, bu isteklerinden
yararlanıyorsun. İnsanlar ölümlü olduklarını bilmektedirler, buna alışmışlardır,
ama çok arzulayıp elde edemedikleri de her zaman vardır. İşte, güzel sözlerle bu
arzuları vaadederek onları cezbetmekten daha kolay bir şey olmaz. Seni, tıpkı
sadık köpekler gibi ölünceye kadar takip ederler. Farzedelim ki senin
söylediklerin, öğretilerin doğrudur. Ama yine de hayatının sonuna geldin, onu,
benimle konuşarak uzatmazsın...

-Daha fazla uzatmak istemem.

-O tepeye soruma cevap vermeden gitmeyeceksin. Bana göre, soruma cevap
veremeden gitmek senin için ölümden beterdir.

-Seni dinliyorum.

-Diyelim ki kehanetlerin doğrudur, peki, ikinci gelişin ne zaman olacak?
Söyleyebilir misin? Bekleyiş uzun olacaksa, çok uzun olacaksa, o meşhur
yargılama neye yarayacak? İnsanın ömrü kadar bir zaman içinde gelmeyen şeyin
insanoğlu için büyük bir önemi yoktur. Hem sonra, doğrusunu söylemek
gerekirse, böylesine inanılmaz bir şeyin gerçekleşebileceğini kabul etmek de çok
zor. Körükörüne, olmayacak bir şeyi beklemek mi gerekiyor? Hiç mantığı yok,
faydası da yok bunun.

-Şüphelerini anlıyorum, ama çok yüzeyde, çok basit düşünüyorsun. Senin
Grek üstadların da böyle düşünüyorlardı. Bu tespitim canını sıkmasın. Karşında
et ve kemik olarak durdukça, benimle tartışma imkanın var. Ama sen ve ben
birbirimize hiç mi hiç benzemiyoruz. Ateşle su kadar farklıyız birbirimizden.
Aynı şekilde düşünmüyor ve olaylara çok değişik açılardan bakıyoruz. Yine de
seni düşündüren meseleye geleceğim: Haklısın, benim yeniden gelişim çok, çok
uzun zaman sonra olacak. O günün ne zaman geleceğini kimse bilemez.
Dünyanın geleceğinde, onun Yaratıcısı tarafından belirtilmiş bir gündür o.
Bizim için binlerce yıllık bir süre, belki O'nun gözünde bir anlık bir zamandır.
Ama, önemli olan bu da değil. Yaradan bize, var olabilecek en değerli şeyi
vermiştir. Bu en değerli şey akıldır. Kendi irademize göre hareket ederek
yaşama hürriyetini de vermiştir bize. İşle bundan dolayı, tarihin akışı, insanlığın
O'nun bu lutfunu değerlendirmesine bağlıdır. Şunu inkar edemezsin ki, vali bey,
insanın varoluş sebebi ruhunu olgunlaştırmak, mükemmel hale getirmektir.
Hayatta bundan daha yüce bir amaç olamaz. Hayatın güzelliği de buradadır:
Ruhu en üst düzeye götüren sınırsız basamakları birer birer çıkmak. İnsan için
en güç olan, her gün insan olarak kalmasıdır. Sana doğrusunu söyleyeyim:
Benim dünyaya yeniden gelişime kadar geçecek süre, ki sen buna inanmıyorsun,
tamamen insanların kendilerine bağlıdır.

Poutius Pilatus şaşırdı, ayağa kalktı:

-Sahi mi'? Dur, dur bakalım biraz! Böyle bir olayın gerçekleşme tarihi
insanlara bağlı olamaz! Senin doktrinini kabul etmeyen ben, bunu da kabul
edemem. Eğer biz, böylesine ilahi bir olayın tarihini öne almak ya da geriye
atmak gücüne sahip olsaydık, ilahlara benzemez miydik, onlar gibi olmaz
mıydık'?

-Bunda kısmen haklısın, ama, gerçekle söylentileri birbirinden ayırmak gerek.
Maalesef söylentiler, dedikodular, gerçekleri daima değiştirir. Söylentiler, içine
su konan bir kap gibidir. Bu kap, bir süre sonra büyük bir göl oluverir.
İnsanların iyiliği için ıstıraplardan doğmuş en ışıklı, en asil fikirler, ağızdan
ağıza dolaşmaya başlayınca kaçınılmaz şekilde değişikliğe uğrar ve bu da ilk
çıkışındaki gerçeğin büyük ölçüde zararına olur. İşte bundandır ki, vali bey,
benim doktrinimle ilgili olarak duydukların, aslından sapmış yankılardan
ibarettir. Gerçek başka yerde.

-Bana bu gerçeği söyleyebilir misin?

-Evet, deneyeceğim bunu. Tartışmadan korkmuyorum. Zaten bu da öğretilerim
için son fırsattır. Şunu bil ki vali bey, ilahi irade asla; bir gün açık bir havada
birden patlayan fırtına gibi, insanlığın başına son yargıyı getirmek değildir:
Genel anlamı bu ise de, meydana gelecek olay bunun tersidir. Aslında aranıza
dönecek olan, şehri geçip Golgotha ya gidecek kadar zamanı bulunan ben
değilim, ama, çok uzak gelecekteki nesiller boyunca, adalet ve ahenk içinde, İsa
kanunlarına göre yaşamayı öğrenmek için, siz bana geleceksiniz. Benim gelişim
işte böyle olacak. Başka bir deyişle, ben, çekeceğim ıstıraplardan sonra,
insanların kalplerine gireceğim. Yeniden gelişimi onların ruhlarında, onların
şahsında kutlayacağım. İşte benim öğretilerim. Ben sizin geçmişinizde doğan
geleceğiniz olacağım, bu zamana kadar da binlerce yıl geçecek. Doruk noktası
İyi ve Güzel olan kaderine insanın bu yolla yükselmesi için Yüce Yaradan'ın
iradesi budur. İşte gerçek budur. Söylentilere gelince, bunlar, en halis niyetleri
bile bayağılaştıran masallardan başka bir şey değildir. Ama, insanların takip
edeceği bu yoldan daha uzun, daha meşakkatli bir yol yoktur ve bu yüzden senin
endişelerin de yersiz değildir. Bu yola girmek için ilk adım, bu kader gününde,
Tanrı'nın oğlunun öldürülmesinden sonra atılmış olacaktır. Bundan sonra
gelecek nesiller vicdan azabı çekecek ve herbiri, insanların günahını üzerine
almak, onların gözlerini açmak ve onlarda bulunan ilahilik vasfını uyarmak için
ödeyeceğim bedeli gözlerinin önüne getirerek ürperecekler. Gerçekte ben
dünyaya onlara ebedi bir örnek olmak için geldim. İçlerindeki kötülükle her gün
mücadele ederek, yürekleri Tanrı sevgisiyle, yakınlarının sevgisiyle, insanlık
sevgisiyle dolu olmadığı zaman ruhlarını saran kötülüğü, şiddeti, zulmü söküp
atmak için ıstıraplarıyla bana gelsinler. Benden umsunlar, beni örnek alsınlar...

-Tanrı ve insanlar bir bütündür demek istiyorsun gibi geliyor bana?

-Bir bakıma öyle. Denebilir ki bütün insanlık Tanrı'nın bu dünyadaki bir imajı,
bir görüntüsüdür. İnsanlık Tanrı'nın bir hypostase'ı (cevheri) dir. İnsanlık bir
Gelecek-Tanrıdır. Yaradılıştan beri sunulan sonsuz imkanların Tanrısıdır.
Herhalde sen de farketmişsindir ki, vali bey, arzuların hep geleceğe yöneliktir.
İnsan bugün kendini olduğu gibi kabul eder, ama onun tabiatında yarın başka
biri olmak vardır. Çok iyi yaşıyorsan bile, yarın çok daha iyi yaşamayı istersin.
Çünkü umut hep bizimledir, bizden ayrılmaz. O, Tanrı'nın ışığı gibidir ve hiç
sönmez. Gelecek-Tanrı sonsuzdur. Her şeyin esası, insanlığın bütün
özlemlerinin, bütün faaliyetlerinin sonucudur. Bundan dolayı da O'nun tabiatı,
iyi ya da kötü, merhametli ya da zalim, yani insanlar ne yapar, nasıl yaparsa,
öyle olacak. Ne ekerlerse onu biçecekler. Gelecek Tanrısı budur. İçlerinden her
biri Hakk'ın bir parçası olduğu için, dünya tamamen onların ellerindedir. Böyle
bir görüş yalnız kabul edilebilir değil, aynı zamanda zaruridir. Bu, insanlara
dünyanın kaderini tayin etme hürriyeti veren Yüce Yaratan'ın iradesine de
uygundur. İnsanlar, bütün günlerinin, bütün amellerinin tek sorumlusu ve
yargıcıdırlar.

-Öyleyse, haber verdiğin o korkunç 'son yargı' ne oluyor?

-Son yargı... Hiç düşünmedin mi vali bey, son yargı çoktan başlamıştır ve
devam etmektedir!

-Bütün hayalımızın son yargıdan başka bir şey olmadığını mı söylemek
istiyorsun?

-Gerçeğe yaklaşıyorsun bay vali, Adem'in işlediği günahtan bu yana, tarih,
maddi ve manevi ıstıraplarla akıp gidiyor. Yüzyıllardan beri insanlar birbirlerine
zarar vermek için dövüşüp duruyorlar. Kötü kötüyü, yalan yalanı doğuruyor. Bu
da, şu güneş altında yaşayan ya da yaşamış olanlar için az bir yük sayılmaz.
Cennetin kapıları kapanalı beri sayısız belaların kapıları açılmadı mı? Nice nice
savaşlar, haksızlıklar, işkenceler, katliamlar, adaletsizlikler ve saldırılara maruz
kaldılar. Dünyanın yaradılışından beri evrensel 'İyi'ye indirildi bütün bu
darbeler, eşyanın tabiatına aykırı olarak işlenen suçlar, herhangi bir son yargının
verebileceği cezadan daha mı azdır? Tarihin ilk hedefi akıl yolunda, her şeyi
sevgi ve merhametten oluşan ilahi yüceliklere yaklaştırmak değil miydi? Ama
insanlar yüzyıllar boyu pek çok sıkıntılar çektiler ve daha çok uzun zaman
çekecekler. Çünkü kötülük beldesi, sayısız dalgaları olan deniz kadar büyüktür.
Öyleyse hayat cehennemi hayal edilebilen dehşetlerin en büyüğü değil midir?

-Pekala Nasıralı İsa, sen bu kötülük tarihini durdurabileceğini sanıyor musun.?

-Tarihi durdurmak mı? Kimse durduramaz onu. Benim istediğim, insanların
düşünce ve hareketlerinden kötüyü söküp çıkarmaktır. Benim tek amacım budur.

-O zaman tarih de olmayacak.

-Hangi tarih? Seni endişelendiren tarihten mi söz ediyorsun vali? Maalesef o
tarihi kolektif hafızadan çıkaramayız, ama bugün hiçbir zaman olmadığı kadar
Tanrı'ya yakın olabiliriz.

-Senin görüşünü anlıyorum, ama gerçek tarih, insanlığın ruh atılımının tarihi,
henüz yayılmadı.

-Şimdilik benim görüşümü, görüş açımı bir yana bırakalım. İnsanları bu amaca
nasıl ulaştıracağını sanıyorsun?

-Sezarların kudretine hiç ihtiyaç olmayan bir Adalet Saltanatı'nın kurulacağını
ilan ederek.

-Bu yeterli olur mu?

-Herkes isterse yeterli olur...

-İşte bu çok ilginç. Pekala, senin nutkunu dikkatle dinledim Nasıralı, çok uzak
görüşlü olduğunu da söyleyebilirim. Fakat, kendinden biraz fazla emin
görünmüyor musun? İnsandaki imanın sağlamlığını hayal ediyor ve kalabalığın
içgüdülerini unutuyorsun. Sitenin surlarından dışarı çıkar çıkmaz bunu
hatırlayacaksın. Hayır, tarihin akışını değiştiremezsin, bunu kimse yapamaz.
Ama yine de bir nokta zihnimi hala işgal ediyor: Üzerinde ilk defa senin
yanacağın bir ateşi niçin tutuşturuyorsun? Sezarlar olmadan evren de olamaz,
birinin kudreti, öbürünün itaati şarttır. Senin yeni bir düzen kurma ve yeni bir
tarih meydana getirme çabaların boşunadır. Sezarların kendilerine ait ilahları
vardır. Onlar senin Müstakbel-Tanrı ya da Gelecek Tanrısı dediğin soyut,
belirli konturları olmayan, sonsuz geleceklerde oturan ve ayrım yapmadan
herkese ait olan ve demek ki kimseye ait olmayan bir Tanrı'ya tapmazlar.
Teneffüs ettiğimiz hava gibi olan bir Tanrı'nın değeri nedir ki? Herkese eşit
şekilde dağıtılan bir şeyin değeri yoktur ve kimseyi ilgilendirmez. İşte bunun
içindir ki Sezarlar dünyayı idare eder ve kanunlarını kabul ettirirler. Yeryüzünde
hüküm süren bütün monarklar arasından yüce Tiberiüs'e ilahlar ayrıcalık
tanımışlardır. Çünkü onun imparatorluğu, yani Roma İmparatorluğu, hepsinden
daha büyüktür. Ve ben, Tiberiüs'ün himayesinde, Yahudi ülkesinde hüküm
sürüyorum ve bunu varlığımın amacı sayıyorum, vicdanım da rahat. Çünkü,
yenilmez büyüklükteki Roma'ya hizmet etmekten daha büyük şeref yoktur!

-Senin durumun bir istisna değil vali bey. Herkes, ya da hemen hemen herkes,
iktidar sahibi olmak; başkalarına, kendi benzerlerinden bir tek kişi üzerinde olsa
bile, hükmetmek ister. İşin fena tarafı da bu zaten. Dünyanın böyle kurulduğunu,
başka türlü olmadığını söyleyeceksin. Kötü bir şey için her zaman mazeretler
bulunur, ama kudret sahibi olma isteğinin, insan türünde ilk uğursuzluğu, ilk
felaketi oluşturduğunu pek az kişi düşünür. Ve, pazarlardaki çöpçübaşından en
kudretli imparatorlara kadar hepsi yakalanır bu hastalığa. İşte bu fenalık,
fenalıkların en büyüğüdür ve insanlık bir gün bunu çok pahalı ödeme
tehlikesiyle karşı karşıyadır. Daha üstün, en üstün olmak ve yeni topraklar
edinme susamışlığını dindirmek için mücadele eden bütün milletler mahvolup
gidecekler, birbirlerini mahvedeceklerdir...

Pontius Pilatus sinirli bir şekilde birden sözünü kesti:

-Yeter! Ben hiç bir şey söylemeden seni dinleyecek müridlerinden,
hayranlarından biri değilim! Bu kadar yeter! Kırallıkları lafla devirmek kolaydır.
İstediğin kehanette bulunabilirsin, fikirlerin hükümsüz sözler olarak kalacaktır.
Dünya her zaman bir kuvvetler topluluğu olmuştur ve bu hiç değişmeyecektir:
Kuvvetli zayıfa hükmedecek, gelecekte de kuvvetli olanlar hükmetmeye devam
edeceklerdir. Bu, değişmez bir kanundur, gökte parlayan yıldızlar kadar
değişmez bir kanun. Onların konumunu kimse değiştiremez. İnsanların kaderi
için bunca sıkıntıya katlanmakla ve onları hayatın pahasına kurtarmaya
çalışmakla hata ediyorsun. Tapınakta söylenen hiçbir vaiz, hatta göklerde
yankılanan hiçbir ses, onlara bir şey öğretemez! Çobanın peşinden giden sürü
gibi yine Sezarların peşinden gideceklerdir. Yine zenginliği, kuvveti
onurlandıracak, yine en acımasız, en otoriter olanı sayacaklardır. Generallere
övgüler düzecek, seller gibi kan akan savaşlardan sonra galiplerin zaferini,
mağlupların aşağılanmasını kutlayacaklardır. Başka hangi başarılar ruhları
böylesine tutuşturabilir? Bundan daha güzeli yoktur ve bunun şöhreti de
nesillerden nesillere aktarılacaktır. Ve her zaman bayraklar rüzgarda
dalgalanacak, boru sesleri yankılanacak, kalpler daha hızlı, daha heyecanlı
çarpacaktır. Herkes düşman önünde bir adım gerilememek için yemin edecek,
millet adına savaşlar kutsal ilan edilecek ve çocuklar vatan düşmanlarına karşı
nefret duygusuyla yetiştirileceklerdir. Hepsinin amacı kendi şeflerini mutlu
etmek, başkalarının şeflerini mahvetmek, onlara diz çöktürmek ve milletleriyle
birlikte onları köle etmek, topraklarını ele geçirmek olacaktır. İnsanlar her
zaman bunun için yaşamış, bunun için ölmüşlerdir. Bunlar hayatın tadı ve
manasıdır. Ve sen ey Nasıralı, sen bunları kabul etmiyor, lanetliyor, yoksul ve
zayıflara saygı duyuyorsun. Bütün insanların iyi olmasını istiyorsun. Ama bizim
avını kendi yakalayan canlılar olduğumuzu, çatışmadan duramayacağımızı, kan
dökme zevkimizin ta içimize işlediğini ve yerleştiğini unutuyorsun. Ne büyük
hatalar, yanılgılar içinde olduğunu bir düşün: Zeytin Dağı'na çıkmadan önce
bunları düşünmen için son fırsattır bu. Ve sana veda niyetine şunu
söyleyeceğim: Bütün kötülüklerin kökünü bizim vazgeçilmez iktidar hırsımızda
ararken, milletleri tutsak edip topraklarını zor kullanarak fethetmemizi kınarken,
suçunu arttırmaktan başka bir şey yapmıyorsun. Çünkü kuvvete karşı
ayaklananlar yine bir kuvvete dayanırlar. Yeni bir dünyanın kurulacağını haber
verirken doğrudan doğruya Roma İmparatorluğuna saldırmış oluyorsun.
Hareketimizi kösteklemek, sınırlar aşırı topraklara yayılmamızı engellemek
istiyorsun. Yalnız böyle bir tasarı için bile idamı üç defa hakkedersin!

-Çok cömertsin, iyi insan, sanırım bir tek idam bol bol yeter. Golgotha'da beni
sıcaktan bunalarak beklemelerine rağmen bu tartışmayı biraz daha devam
ettirmek isterdim. Bu defa son arzumu tatmin için konuşacağım. Evet, vali,
güçlülerin elindeki gücün gerçek güç olduğunu anlamış bulunuyorsun. Gerçekte
ben de bunu söyledim sana: Başka türde de bir güç var ve bu iyi'nin gücü, iyi
güç. Şüphesiz bunu sezmek, anlamak daha zor, ama iyilik için mücadele de,
kanlı savaşlara girişmek kadar cesaret ister. Beni dinle vali bey, beni son
dinleyen sen olacaksın ve sana içimi açmak istiyorum. Yalnız, şefaat için en
ufak bir ricada bulunacağımı sanma.

-Zaten şu andan sonra böyle bir şey çok gülünç olur.

-Ben de işte onun için önceden söylüyorum ki bu hususta için rahat olsun. Dün
gece, önce anlamsız sandığım sıkıntılar kapladı ruhumu. Gethsemani'de hava
pek boğucu değildi, zira hafif bir rüzgar esiyordu tepelerden. Ama rahat
edemiyordum, sıkıntı ve üzüntü bütün vücudumu sarmıştı. Kalbimden ölüm
sesleri, yas sesleri çıkıp göğe yükseliyordu sanki. Müridlerim uyanık kalmak
için ellerinden geleni yaptılar ama, onların yanımda oluşu da bana bir huzur
getirmedi. Kader saatinin yaklaştığını, ölümümün kaçınılmaz olduğunu
biliyordum. Bu düşünce beni çok korkuttu... Çünkü bir insanın ölmesi onun için
dünyanın sonu demektir.

Vali, İsa'ya, onda bir hoşnutsuzluk sezer gibi baktı:

-Nasıl olur? Peki, öbür dünyadaki hayatını ne yapıyorsun? Hayatın ölümden
sonra da devam ettiğini söylemedin mi?

-Bir defa daha belli oluyor ki söylentilere çok kapılmışsın! Öbür dünyada ruh,
tıpkı suların üzerinde kayan gölgeler gibi sessiz dolaşır. O, bizim maddi
olmayan düşüncelerimizin bir yansımasıdır. Ama, anlaşılması pek güç olan o
alemde, etten vücudun o boyutlarda var olması mümkün değildir. Orada zaman
farklıdır ve o zamanın akışı bizim bildiğimiz zamanın akışına hiç benzemez.
Ben sana yeryüzündeki hayattan söz ediyorum: Soyut, ölçülebilen bir hayattan,
bu akşam Gethsemai'de yitireceğimi sezdiğim hayattan... Herkes tarafından
terkedildiğimi hissediyordum, bir hayalet gibi şurada burada durup dinlenmeden
dolaşıyordum. Sanki bu dünyada, düşünebilen tek yaratık bendim. Dünyanın
üzerinde uçuyorum gibi geldi bana. Orada tek canlı bulamıyordum. Her canlı
ölmüştü ve her yer muazzam yangınların külleriyle örtülmüştü. Bütün evren
harabeden başka bir şey değildi. Ne ormanlar, ne tarlalar, ne deniz üzerinde
gemiler... Hiç, hiç bir şey yoktu. Yalnız uzaktan uzağa, rüzgara takılmış bir inilti
gibi, çok zor işitilen bir ses vınlıyordu. Toprağın derinliklerinden çıkarılan
madenin yakınması gibi, kasvetli bir çan sesi gibi bir vınlama. Ben gökyüzünde
ve müthiş bir önsezinin verdiği korkular içinde süzülüyordum. Kendi kendime
dünyanın sonunun geldiğini söyledim. Sınırsız bunalımlar, acılarla
kıvranıyordum. Nereye gitmişti bu insanlar ve ben nereye gidecektim? O zaman
Tanrı'ya seslendim, ona acı acı yakardım: Herkesi bekleyen kaçınılmaz son
demek, işte bu! İşte kıyamet! İşte düşünen yaratıkların sonu... Böyle bir şey nasıl
olabilir? Niçin böyle son bireyine kadar yok oldular? Bütün gelecekleri ve onlardan
gelecek nesiller niye tamamen yok oldular?.. Birden içimde korkunç bir his
belirdi: İnsanları sevmenin, onları kurtarmak için kendimi feda etmemin cezası
idi sanki bu. Zalim insanlık, kızgınlıktan kendi zehirini akıtıp intihar eden akrep
gibi mi mahvolmuştu. Bu korkunç son, toplum örgüsünü oluşturan sayısız
uyuşmazlıkların sonucu muydu? İnsanların kendi aralarındaki ve
imparatorlukların sınırlar üzerindeki anlaşmazlıklarının, fikir uyuşmazlıklarının,
hırs ve gururdan gelen anlaşmazlıklarının sonucu muydu? Tepeden tırnağa
silahlı, sahte şanlarla sarhoş ve körükörüne peşlerinden gelen sadık ordularıyla
yapacakları amansız savaşta kazanacakları zafere susamış kudretli Sezarların,
kendi aralarındaki anlaşmazlıklarının sonucu muydu? Yeryüzünde insanların
varoluşlarını anlatan kitabın son sayfası böylece kapanmış ve onlar ilahi lutuf
olan akılı da beraberlerinde götürmüşlerdi mezarlarına. Tanrım! Onlara niçin
akıl ve konuşma kabiliyeti verdin!

Birden ıssızlaşan, sessizleşen evrende böyle inliyor, gözyaşı döküyordum.
Kaderimi lanetliyor ve şöyle sesleniyordum Tanrı'ya: Merhametinden dolayı,
Senin kendi elinle yapmayacağın bir şeyi, insan kendi kendisine yaptı...

Evet, vali, bilesin ki dünyanın sonu gelecekse, bu, benim yüzümden
olmayacak, kışkırtılan kızgın unsurlar yüzünden de olmayacak, size özgü iç
savaşlar, büyük savaşlar yüzünden gelecek dünyanın sonu. Sizlerle o meşhur
zaferlerin arası kin ve düşmanlık doludur, dünyanın sonu işte bunun için
gelecektir. Ama sen, kudret seni kör ettiği için, bu zaferlere çok değer
veriyorsun...

İsa derin bir nefes aldıktan sonra konuşmaya devam etti:

-Geçen gece Babam'ın bana gösterdiği görüntüler işte bunlardı. O gece
gözümü kırpmadan dua ederek ruhumu güçlendirdikten sonra bunları
müridlerime açıklamak istedim. Ama tam işte o sırada büyük bir kalabalık
göründü. Yahuda da onlarla beraberdi. Bana yaklaştı, soğuk dudaklarını yüzüne
değdirdi ve şöyle dedi: Sevin üstadım, sevin!. Daha önce, kendisiyle gelenlere,
öpeceği kişiyi yakalamalarını söylemişti. Ve onlar da beni yakaladılar. Ve işte
karşındayım Romalı vali. Golgotha Tepesi'ne gitmem gerektiğini biliyorum.
Bana nazik davrandın ve ben ölmeden önce, Gesthemani de gördüklerimi birine
anlatabildiğim, duyurabildiğim için mutluyum.

-Bütün bu saçmalıklara inandığımı mı sanıyorsun?

-Bu seni ilgilendirir vali bey, inanır ya da inanmazsın. İnanmamış olman
mümkündür, çünkü birbirimizden çok farklıyız. Ama beni sonuna kadar
dinledin, hiçbir şey işitmediğini söyleyemezsin, söylediklerim üzerinde
düşünmeden de edemezsin. Ben de, bu son vahyin benimle beraber
kaybolmayacağını bilerek teselli bulacağım. Artık vicdanım rahat.

-Söyle bana Nasıralı, pazar yerlerinde hiç kışkırtıcılık yapmadığından emin
misin?

-Hiç yapmadım, niçin sordun?

-Oynadığın oyunu anlamıyorum: İşkence ile gerçekten alay ediyor ve hiç
korku duymuyor musun? Senin için bunları söylemek, seni dinleyecek birinin
bulunup bulunmaması bu kadar önemli mi? Madem ki öleceksin, neye
yarayacak bunlar? Bu bir övüngeçlik, hiç yararı olmayan bir serap değil midir?

-Öyle deme, asla övünme değil. Ölümün eşiğinde söylenmiş düşünceler
doğrudan Tanrı'ya ulaşır. Başka yaratıklardan üstün yarattığı bir kimsenin ölmek
üzere iken ne düşündüğü O'nun için önemlidir. Son düşünceler saf, samimi,
riyadan uzak olurlar. Herkesin gerçeği yalnız onlardadır. Hayır, seni temin
ederim ki vali, oyun oynadığımı sanıyorsan yanılıyorsun. Çocukluğumda
oynadım, ama o kadar. İşkenceden korkup korkmadığıma gelince, bunu
saklamaya hiç gerek görmüyorum: Sana daha önce de söylediğim gibi, acı
çekmekten korkuyorum, çok korkuyorum! Ve Tanrı'ya, Rahim ve Rahman olan
Babam'a, bana acılara dayanma gücü vermesi, bir hayvan gibi bağırmamı
önlemesi, beni bu utançtan esirgemesi için dua ediyorum...

Evet, vali, gördüğün gibi artık hazırım, senden, beni burada daha fazla
tutmamanı rica ediyorum. Vakit geldi...

-Pekala, Golgolha Tepesi'ne gideceksin. Bana bir de kaç yaşında olduğunu
söyler misin Nasıralı?

-Otuz üç yaşındayım.

-Ne kadar gençsin! Benden yirmi yaş daha küçüksün, dedi vali acıma
ifadesiyle başını sallayarak. Sonra düşünceli bir tonla devam etti: Bildiğime göre
evli değilsin, arkanda yetimler bırakmayacağını bileceğiz...

Vali bir an durakladı, bir şey daha soracaktı ama fikrini değiştirerek susmayı
tercih etti. Susmakla da iyi etti. İsa'ya, bir kadınla yatıp yatmadığını sormak
istemişti çünkü. Bu soru onu mahcup ederdi. Onun çapında bir adamın böyle
basit bir merakı olmamalıydı.

İsa'ya bir göz atınca, yüzünün ifadesinden, dile getirmediği soruyu tahmin
ettiğini anlamıştı ve sorulsaydı cevap vermeyeceği kesindi: Parlak gözleri birden
kararmış, içe kapanmışlık belirten bir ifade almıştı. Çok sakin görünüyor, ama
içinde ne müthiş bir kuvvet var diye düşündü vali. Sonra, ayağını tekrar düşen
sandalına soktu. Aklından geçen asıl soru imiş gibi, başka bir soru sordu:

-Pekala, galiba sen terkedilmiş bir çocuk imişsin?

İsa, güzel, parlak dişlerini göstererek alaylı bir şekilde gülümsedi:

-Bir anlamda öyle sayılır.

-Doğru mu, yanlış mı?

-Doğru.

Pontius Pilatus'un sesindeki öfkeyi anlamıştı. Çünkü bu gibi ayrıntılarda bir
Roma valisini ilgilendirecek şeyler olamazdı. Devam etti:

-Evet, bir çeşit terkedildim: İlahi Babam tarafından Kutsal Ruh aracılığı ile
anneme emanet edildim.

-İyi, yakında bu gibi saçmalıklarla kimse başını ağrıtmayacak, dedi vali
yorgun bir sesle: Bari bana seni dünyaya getiren kadının kim olduğunu söyle.

-Adı Meryem'dir, Celile'de oturuyor. Bugün tam vaktinde geleceğini
hissediyorum. Bütün gece yol yürüdü. Biliyorum bunu.

Vali, bu akıl hastası ile sürdürdüğü uzun konuşmayı noktalamak ister gibi:

-Oğlunun akıbetine hiç de sevinmeyecek, dedi.

Kalktı. Beyaz ihramlı uzun silueti, kemerlerin altında pek heybetli
görünüyordu. Son defa, geniş suratını ve ciddi bakışlarını Nasıralı'ya çevirdi:

-Pekala, her şeyin kurallara uygun olması için karar zaptını yazabiliriz: Baba
adı neydi? -Yusuf. Ana adı: Meryem. Doğum yeri: Nasıra. Otuz üç yaşında. Evli
değil. Çocukları yok. Vaızlarıyla halkı isyana kışkırttığına, Kudüs tapınağını
yıkma tehdidinde bulunduğuna ve onun yerine üç gün içinde bir başkasını
yapmak istediğine, Yahudilerin kıralı olduğunu iddia ettiğine kanaat getirildi...
İşte kısaca senin kimliğin.

-Artık benden söz etmeyelim. Hiç bir şey söylemeyeceğim. Pontius Pilatus,
adın tarihe geçecek, dedi İsa sert bir şekilde gözlerinin içine bakarak, ve hiç
silinmeyecek.

-Haydi canım! dedi vali, bu kehanet hoşuna gitmişti. Ama birden sesinin
tonunu değiştirip ciddileşti: Tarihe geçip orada kalacak olan büyük imparator
Tiberiüs'tür. Adı var olsun! Bana gelince, ben onun sadık temsilcilerinden
sadece biriyim, başka bir şey değil.

-Yine de, yüzyıllar boyu anılacak olan sensin Pontius Pilatus, dedi Golgotha
yolcusu.

Ve o kuş, kartal ya da çaylak, sabahtan beri bir şeyler bekler gibi sarayın
üzerinde süzüldükten sonra, yavaşça Golgotha Tepesi'ne yönelmişti. Kalabalık
bir atlı muhafız grubu da Yahudiye valisinin bizzat yargıladığı ve bunun için
uzun zaman ayırdığı mahkumu, tehlikeli bir cani imiş gibi, elleri bağlı olarak
oraya götürüyordu.

Pontius Pilatus, korku karışık bir şaşkınlıkla terasta öylece duruyor; konvoya
refakat etmek istercesine o tarafa yönelen o garip kuşa bakıyordu...

-Bunun neye işaret olduğunu merak ediyorum doğrusu... diye mırıldandı
endişe içinde.

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980673 Ziyaretçi