DİŞİ KURDUN RÜYALARI III

 

 


CENGİZ AYTMATOV



DİŞİ KURDUN RÜYALARI III



-6-

Yolculuğun dördüncü günü, şafakta, yüksek dağ kolları görünmeye başladı.
Yolcular Çuısk ve Mujunkum vadilerine yaklaştıklarını anladılar. Ama, geçici
ilk işaretlerdi bunlar. Tren bozkır içlerine dalınca dağ kolları da görünmez oldu.
Ufuktan yükselen güneş ışıkları kapladı her yeri. Bir ışık huzmesi de birbirlerine
hiç benzemeyen yolcuların dolduğu vagonları aydınlattı. Sonra yol hafifçe
dikleşti ve sisli bir bölgeye girdi. Burada tepeler sisten görünmüyordu.

Kaçakçılar Calpak-Saz'da trenden inecek, dağılacak, herbiri kendi imkanlarıyla
kendi yoluna, o belalı yerlere gidecekti. Ama aslında, onları kollayan,
görevlendiren, gölge ardında gizlenen meçhul şefin emrinde birleşmişlerdi. Bu
esrarengiz şefin kimliğini ancak çok alçak sesle, kapalı kelimelerle, dolaylı
olarak söylüyorlardı. Abdias'ı en çok şaşırtan olaylardan biriydi bu.

Calpak-Saz'a sadece üç saatlik yolları kalmıştı. Kaçakçılar uyanmış,
hazırlıklarına başlamışlardı. Petruha tuvalete gitti ve öbür yolcuların kuyrukta
beklerken homurdanmalarına hiç aldırmadan uzun bir süre kaldı orada.

Akşamdan kalma sarhoşluğunu gidermek, kendine gelmek için başını
musluğun altına sokmuş, yıkanıyordu. Akşam arkadaşlarıyla kafayı çekmiş,
körkütük sarhoş olmuştu çünkü. İştahlarını açmak için önce birkaç kadeh
şampanya içmişlerdi. Şampanya onların gözünde limonatadan farklı bir içki
değildi. Sonra, daha ciddi bir içki içmek için votkaya başlamışlardı. Ve o sabah,
karışık içmenin bütün etkileri görüldü. Lenka kütük gibiydi ve Abdias onu
güçlükle ayağa kaldırabildi. Calpak-Saz'a yaklaştıklarını duyunca nihayet başını
kaldırmış, ince ve kir içindeki boynu üzerinde sarkık tutarak kuşete oturmuştu.
Bu çocuğun uyuşturucu satarak para kazandığına ve daha gencecik iken
hayatının mahvolduğuna kim inanırdı!

Bozkırda ilerleyen bu trenin bir yerinde şef de bulunuyordu. Petruha onun
emirlerini almaya gitmeden önce, iyice uyanık olmak, kendine gelmek için
katran kadar koyu bir çay içti. Şef, çok alkol almasından hoşlanmazdı.
Abdias şefi henüz uzaktan bile görememişti. Yüzlerce yolcunun arasında nasıl
tanısındı onu? Bir şeyden emindi: Çalılıklar arasına sinmiş bir hayvan gibi
tedbirliydi bu adam ve yolculuk boyunca kimse onu tanıtacak bir şey yapmadı,
ihanet etmedi.

Petruha az sonra Şefin yanından döndüğü zaman dayak yemiş bir köpek
gibiydi. Aşırı şekilde kafayı çektiği için iyi bir zılgıt yediği belli oluyordu.
Operasyonun asıl safhası tren hedefe varır varmaz başlayacaktı ve bu Petruha
budalası da o derece sarhoş olduğu için bir hafta baş ağrısından kurtulamazdı.
Sanki bu duruma düşmesinden Abdias sorumlu imiş gibi ona hiddetle baktı ve

-Seninle konuşmamız gerek! dedi.

Sahanlığa çıkıp sigaralarını yaktılar. Tren gürültüsü seslerini boğuyordu.
Petruha, pis nefesiyle Abdias'ı zehirler gibi ona iyice sokuldu:

-Bak, bu çok önemli bir mesele!

Abdias onun pis nefesinden korunmak için başını öteye çevirerek cevap verdi:

-Pekala, söyle bakalım.

-Niye yüzünü öteye beriye kaçırıyorsun, kendini ne sanıyorsun sen! dedi,
Petruha alınganlık göstererek.

Abdias onu sakinleştirmeye çalıştı:

-Haydi Piotr, haydi, canını sıkmaya gerek yok. Sen içiyorsun, ben içmiyorum,
hepsi bu. Ama bunun ilişkilerimizle, arkadaşlığımızla ne ilgisi var? Mesele mi
edineceğiz? Sen bana Calpak-Saz'a varınca ne yapacağımızı söyle.

-Şef ne demişse onu yapacağız.

-Onu soruyorum işte, şef ne dedi?

-Takma kafana. Acemi olduğun için, Lenka ve benimle geleceksin, üçümüz
beraber gideceğiz yani. Ötekiler de birer ikişer dağılacaklar.

-Peki, nereye gideceğiz?

-Bu beni ilgilendirir, sen bizi takip et yeter. Mujunkum sovhozuna kadar
otostop yapacağız. Sonra kimseye rastlamayız. Yürüyeceğiz.

-Yaya mı.?

-Elbette. Ne sandın! Özel arabayla mı götürecektik seni? Oralarda kendini
belli edersen işin biter. Araba ya da motorla gitmeye kalkarsan hemen enselenir,
hapı yutarsın.

-Yaa? Peki. Şef yalnız mı yoksa başka biriyle mi gidiyor?

-Bundan sana ne? Niçin hep ondan söz ediyorsun? Onun işine burnunu sokma.
Belki hiç gitmeyecek, sana rapor mu versin yani!

-Yoo, diyordum ki, madem ki bizi yöneten odur, bulunduğu yeri bilsek fena
olmazdı.

-Hayır, bilmemek daha iyi, dedi Petruha böbürlenerek, bu işe karışma. Sana
ihtiyacı olursa, dünyanın öbür ucunda olsan bile işaretini çakar, sen de tıpış tıpış
gelirsin.

Petruha bir an sustu. Söylediklerinin Abdias üzerinde ne etki yaptığını anlamak
istercesine tepeden bakıyordu. Sonra ilave etti:

-Şef dedi ki, işini iyi yaparsan her zaman bizimle gelirsin, ama bir gaf
yaparsan, senin kaltaklık ettiğini çakarsa, ya da kalleş, gevşek biri olduğunu
anlarsa, şimdiden çekip gidebilirsin. İstasyonda trenden inince arkana bakmadan
usul usul düş yoluna! Sana kimse bir şey yapmaz. Ama bizimle gelirsen bir daha
geri dönemezsin. Pes etmeye kalksan bile kurtulamazsın, anladın mı?

-Tabii, çok iyi anladım. Aptal değilim.

-İyi öyleyse: Bunları iyice kafana sok. Sonra gelip bana sızlanma. Seni
uyardım, aksini söyleyemezsin!

-Tamam Piotr, tamam, aynı şeyi yüzlerce kere söylemene gerek yok. Ben de
omuzlarımın üstünde bir baş taşıyorum. Ne yaptığımı, neleri göze aldığımı
biliyorum. Şimdi sen dinle beni: Bugünden itibaren Lenka'ya içki içirme, o bir
palaz daha. Sen de içmezsen iyi olur. Hele bu sıcakta fitil olursan, hiçbir şey
yapamaz, hiçbir yere varamayız.

-Tamam, bunda haklısın. Söz! Bir damla bile içmeyeceğim. Lenka da
içmeyecek.

Bu pazarlıkta anlaştıktan sonra sustular.

Calpak-Saz bir kruazman istasyonu idi ve burada trenin lokomotifi de,
kondüktörü de değişecekti. Yolcuların çoğu bagajlarını toplamış, inmeye
hazırlanıyorlardı. Sahanlığa Lenka da geldi. Yüzünden başının ağrıdığı pek
belliydi ve kuşkulu kuşkulu bakınıyordu:

-Ne kaynatıyorsunuz, dedi, bir saat sonra varıyoruz, eşyaları hazırlamak
gerek...

-Dert etme, dedi Petruha. Hazırlayacak eşyamız yok bizim. Sırt çantalarımızı
alıp gideceğiz.

-Gel Lenia, yaklaş, dedi Abdias, başın ağrıyor mu? Sorudan rahatsız olan
Lenia başıyla hayır işareti yaptı.

-Piotr ve ben karar verdik, bugünden itibaren içki yok. Tamam mı?

Lenia sessizce kabul etti.

-Biz de hemen geliyoruz. Daha vakit var, telaş etme, dedi Abdias.

-Evet, daha bir saatten fazla var, dedi Petruha saatine bakarak. Lenka gittikten
sonra da konuşmaya devam etti: Lenka konusunda haklısın, bu it hep içmek
ister, sonra da ayakta duramaz. Ama artık tamam. İş iştir. Akşam, yolu
kısaltmak için biraz kafayı çektik. Hem sonra onun parasıyla içtiğimi sanma ha!
Kafayı iyice bulmasından da sorumlu değilim. Tamamen onu ilgilendirir bu.
Kafa çekecek kadar param var benim.

-Benim endişem o değil, yalnız bu çocuğa yazık oluyor da...

-Tabii, dedi Petruha içini çekerek ve acır gibi.

Bu konuşma onda nice zamandır içini kemiren bir kuşkusunu uyarmıştı:

-Baksana Abdias, dedi birdenbire. Sen bizimle gelmeden önce ne yapıyordun?
Karaborsacılık mı? Söyle bana. Çünkü artık bundan sonra iki şey olabilir; ya
ikimiz bir restoranda işi kutlarız, ya da bir hapishanede buluşup birlikte
yüznumara temizleriz.

Abdias dürüst olmak istedi:

-Hiç karaborsacılık yapmadım. Saklayacak bir şeyim yok. Daha önce ben
seminerde, yani papaz okulunda iken... Petruha her şeyi beklerdi de, bunu
beklemezdi.

-Ne dedin, ne dedin! Papaz mı olmak istiyordun yani?

-Evet ya.

Petruha'nın gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Şaşkınlığını belirten bir ıslık çaldı.
Sonra devam etti: Peki kendin mi ayrıldın, kapı dışarı mı ettiler?

-İkisi de oldu, orada kalmadım sonunda.

-Çok tuhaf! Demek Tanrılarını seninle paylaşmak istemediler ha?

-Öyle diyebiliriz.

-Söylesene, sen çok şey biliyorsundur... Tanrı gerçekten var mı?

-Zor bir soru sordun Piotr. Bazıları için var, bazıları için yok. Kişisine göre
değişiyor. Zaten insanlar var oldukça, onları Yaratan'ın da var olup olmadığını
hep soracaklar.

-Peki, diyelim ki var. Nerede bulunuyor?

-Düşüncemizde ve sözlerimizde...

Petruha bir süre hiçbir şey söylemeden düşündü. O sırada vagon tekerleklerinin
gürültüsü daha çok duyulmaya başladı. Çünkü biri, vagonların birleştiği yerdeki
kapılardan birini açık bırakmıştı. Petruha gidip onu kapadı. Bir süre daha
kulaklarını o sağır edici gürültüden ayıramadı. Sonra sordu:

-Demek öyle. Bana göre Tanrı yok. Peki sen ne diyorsun Abdias, sana göre
var mı?

-Evet var, hem de var olması şart.

Petruha şaşırmış, şoke olmuştu:

-Yaa, hiç anlamıyorum. Eğer Tanrı'ya ihtiyacın var idiyse, bizimle ne halt
etmeye geldin?

Abdias, yer ve zamanın bu konuyu tartışmaya uygun olmadığını düşünerek
kaçamak ve uzlaşıcı bir cevap verdi:

-Ee, çünkü benim de paraya ihtiyacım var.

-Tamam, mangırla Tanrı arasında bir seçim yapman gerekiyordu, sen de
mangırı seçtin.

-Bir bakıma evet, şimdilik...

Bundan sonra Abdias Petruha ile yaptığı bu konuşma üzerinde çok düşündü.
Şefin çok ihtiyatlı bir insan olduğunu anlamıştı. Hesabını iyi bilen ve şüphesiz
acımasız bir insandı.

Eğer bir şeyden şüphelenirse, intikam almak ya da postunu ve ortaklarını
kurtarmak için yapamayacağı şey yoktu. Zaten bir süreden beri uyuşturucu
kaçakçılığının çocuk oyunu olmadığını çok iyi biliyordu. Petruha ve onun bazı
arkadaşlarıyla yaptığı bu ve başka konuşmalarda apaçık konuşarak bu çocuklar
üzerinde daha etkili olacağını da anlamıştı. Tanrı'nın yarattığı insan olarak onun
görevi, eski zamanlarda Hz. İsa'nın vaızlarını, hayatları pahasına Afrika
vahşilerine yaymaya çalışan misyonerlerin yaptığını yapmak değil miydi? Bütün
tehlikelere rağmen onlar gibi yapmalıydı. Çünkü, amacı ruhları kurtarmak
olanın kendini buna adaması gerekirdi. İnsan ancak kendi çıkarını unutarak
başkalarının kalbine girebilirdi.

Tren, Calpak-Saz'a, öğleden önce saat onbir sularında girdi. Burası bir aktarma
istasyonu idi. Yolcuların bu sabah gördüğü dağlara doğru uzanan iki yolun
hareket noktası olduğu için, telaşlı bir kalabalık vardı istasyonda. Bu da
kaçakçıların görünmeden sıvışmalarını kolaylaştırıyordu. Trenden iniş pek zor
olmamıştı. Abdias bu kolaylığa ve kaçakçıların istasyon lokantasına pek rahat ve
aldırışsız dalmalarına şaşıp kalmıştı. Kendisi dahil oniki kişi kadar olduklarını
tahmin ediyordu.

Bunlar birbirlerini tanımıyormuş gibi görünerek, ama asla gözden de
kaçırmayarak ayrı ayrı masalara oturdular. Tatil başlangıcı olan bu günlerde
onların yaşındaki Avrupa'lı ve Asya'lı gençler de çoktu istasyonda. Onun için o
kalabalık arasında onları farketmek mümkün değildi. Bütün gar gibi lokanta da
polisin gözetimi altındaydı, ama kaçakçılar bundan hiç rahatsız olmuşa
benzemiyorlardı. Yemeklerini çabucak yiyerek, masalarını kumanyadan bıkan
başka yolculara bıraktılar. Sonra, gizlice verilen işarete uyarak yavaş yavaş
dağıldılar. Bazısının sırt çantası, bazısının valizi, bazısının da sadece ufak el
çantası vardı. Ekmek, konserve, diğer gerekli bazı şeylerle dolu idi bu çantalar.
Bozkıra doğru yol aldılar ve az sonra geniş arazide görünmez oldular.

Hala görünmeyen ama varlığı ve otoritesi pek belli olan Şefin emrine göre,
Abdias bozkırın uzak bir bölgesinde Mujunkum savanının sınırlarında, Petruha
ile Lenka'yı takip ediyordu. Şef Petruha'ya bir miktar para da vermişti. Yirmi
beş ruble karşılığında, bir kamyon onları Uçkuduk Sovhozuna kadar götürmeyi
kabul etli. Tedbir olsun diye bir de battaniye almışlardı kendilerine. Böylece
serbest çalışan işçilere benziyorlardı. Abdias kendisinin dülger olduğunu
söyleyecekti. Dülgerlik bu bölgede en çok aranan ustalıklardan biriydi. Abdias'a
da uygun düşüyordu. Çünkü bir zamanlar babası ona dülgerlik dersi de vermişti.
Trenden inmeden az önce Petruha ona, nereden bulduysa bir rende, bir makas,
bir de balta vermişti. Kendisi ve Lenka için birer teknik lise öğrencisi kimliği
tedarik etmişlerdi. Sözde biri alçı ustası, öteki boyacı olacaktı. Şimdi, tatil
dolayısıyla, kendilerine ev yapmak isteyen çiftçilere yardım ederek biraz para
biriktireceklerdi.

Sıcak kavuruyordu. Ama onlar aracın örtüsüz arka tarafında oturmalarına
rağmen hafif, serin bir rüzgar alıyor ve müthiş sıcaktan fazla etkilenmiyorlardı.
Yol korkunçtu. Bütün uzun yollarda görüldüğü gibi bu yol da çukurlarla
doluydu.

Yolun durumuna göre kamyon biraz fren yapacak olsa kalın bir toz bulutu
kalkıyor ve üç yolcu boğulacak gibi oluyorlardı. Yolun tek iyi yanı, geniş
arazide değişen manzaralardı.

İnsan bunları seyrederken uçuyor gibi hissediyordu kendini. Şoför kabinine
dayanmış vaziyette ayakta duran Abdias hayal içinde yüzüyordu yine: İnsan
burada gezegenimizin ne kadar büyük olduğunu anlıyor, diyordu kendi kendine.
Ama yine de insan kendini, yer ve yiyecek bulamamak, benzerleri tarafından
rahatsız edilmek korkusuyla sıkışmış hissediyor. Korku, kin ve önyargı, o geniş
alemi bir stad kadar küçültüyor ve bu stadın ortasında iki zorlu ekip atom
bombasıyla bir maç yapıyorlar. Seyirciler rehinelerdir. Hırsın kör ettiği
taraftarlar ise ısrarla avaz avaz bağırıyorlar: Gol! Gol! Gol!. Bununla beraber her
birimizin bir görevi var: Tarih akışını devam ettirsin diye, bugün, yarın ve her
zaman insan kalmak. Biz üç kişi nereye gidiyoruz? Bazıları, kendilerinin ve
kendileriyle birlikte daha pek çok insanın yitip gitmesine sebep olacak bir zehri
devşirmek için çaba harcıyor. Niçin, ne adına yapıyor bunu? Onları,
varoluşlarının en değerli şeyini yitirmeye nasıl bir güç itiyor?

Dünyanın bir ucunda, Allah tarafından unutulmuş gibi görünen Uçkuduk
köyünde, iki günlük bir iş buldular. Bu, bir çobana ait evin eksik kalan
marangozluk ve badana işlerini tamamlamaktan ibaretti. Çoban sürüleri ve
ailesini alıp yaz otlaklarına gitmiş, evin tamamlanma işini yakınlarda oturan bir
akrabasına bırakmıştı. Mevsim boyu iş arayan usta ya da işçiler gelirlerdi nasıl
olsa. Bu iş, bizim üç kolgezere nasip oldu. Onların buralarda bulunmalarının asıl
sebebini gizleyecek çok güzel bir alibi, bir kılıf idi bu.

Hava sıcaktı. Evin çatısı zaten çıkmış bulunduğu için bir odasına girip
yerleştiler. Avluda bulunan bir ocağı da mutfak yaptılar kendilerine. Doğrusu,
istekle, hararetle koyuldular işe. Daha ilk günden Petruha arkadaşlarını erkenden
uyandırdı ve akşama kadar çalıştılar. Akşam yaktıkları ateşin başında bir araya
gelince, dinlenirken, sohbet etmeye de başladılar.

-Hey Abdias, dedi Petruha çalışmaktan pek memnun görünüyorsun. Tabii
mangır da var işin ucunda. Ama bu işten alacağımız para dişimizin kovuğunu
doldurmaya bile yetmez. Bu işi çevrede şüphe uyandırmamak için yapıyoruz. İş
biter bitmez, o güzel çiçekleri, tutam tutam, kucak kucak toplayabileceğimiz bir
yere gideceğiz. Bütün bir yıl altının üzerine yatmak için bir tek gün iflahımız
kesilecek, o kadar! Tıpkı bir bakan gibi. Hey Lenka, sen bu işleri bilirsin, söyle
ona!

Buraya gelişlerinden beri hemen hemen hiç ağzını açmayan Lenka nihayet
konuştu:

-Evet, ben daha önce de geldim, bilirim. Petruha onları uyarıyordu:

-Çocuklar, çok uyanık olun ha! Hiç kimseye bir şey söylemeyin. Ne
komşularla ne de herhangi bir kimseyle, çok mert insanlar olsalar bile, hiç
gevezelik etmeyin, konuşmayın onlarla. Hele biri size bazı sorular sormaya
kalkışırsa, ağzınızı bile açmayın ha! Abdias, ağzını açmak zorunda kalırsan
hiçbir şeyden haberin olmadığını söyleyeceksin, öğrenmek istediklerini ekip
başına, yani bana sormalarını söyleyeceksin. Ya da hiç konuşmayacaksın,
dudakların kilitli, dikişli duracak. Tamam mı?

Abdias'ın itiraz edecek hali yoktu. Bu uyarıya uymanın daha iyi olacağını
düşündü. Zaten ona asıl zor gelen susmak değil, kirli para ile ceplerini
doldurmak için kendilerini mahvolmaya götüren bir yola sapmış bu iki genci
etkileyecek, kurtaracak bir şey yapamamak idi. Onları sadece ikna kabiliyetiyle
etkileyerek, ahlak dışı davranışları üzerinde düşündürmek, birden bire
vicdanlarının sesini dinler olmaya yöneltmek ve hayat tarzlarını köklü bir
şekilde değiştirmek istese, bunu başaramazdı. Çünkü bu çocuklar buna asla
cesaret edemezlerdi. Grubun öteki üyelerine verdikleri sözle elleri kolları
bağlıydı. Bu sözden çıktıkları zaman onlar da korkunç şekilde cezalarını
verirlerdi. Peki bu suç paktını nasıl bozacaktı?

Üzüntülerini, sıkıntılarını biraz hafifleten tek şey asil bir dava peşinde
olmasıydı. O, kaçakçıların faaliyetini öğreniyordu ve bunu basın yoluyla bütün
topluma duyuracaktı. Bu şekilde nihayet halkın gözünü açacak, gayesi yitik
gençleri, bu kötü yola sapan kimseleri kurtarmak olan bir ahlak yoluna çağrı
kampanyasını başlatacaktı. Bu kaçakçılığa bizzat katılmış olmasına dayanma
gücünü, yalnız bu ışıklı perspektif veriyordu ona.

Üçüncü gün küçük bir olay oldu, ama bu küçük olay Petruha'yı pek
endişelendirdi. Petruha, bir komşu ile birlikte at arabasıyla sovhozun merkez
binasına gitmişti. Yaşlı bir harp malilü idi komşusu. Oradan şeker, konserve,
sigara gibi şeyler alacaklardı. Ertesi gün üç kolgezer erkenden kalkıp sözde
başka bir iş bulmak için yola koyulacaklardı.

Lenka iç duvarların badanasını bitiriyor, Abdias da hangar kapılarını
düzeltiyordu. Tam bu sırada birden bir motor sesi duydular. Abdias daha iyi
görmek için elini başının üzerine götürüp siper yaptı ve büyük bir motosikletin
evin önünde durduğunu gördü. Sürücü çevik bir hareketle yere atlayınca bunun
genç bir kadın, belki de genç bir kız olduğunu görüp şaşırdı. Bu kötü yolda
böyle ağır bir motoru nasıl kullanabiliyordu bu kız? Geniş siperli kasketini ve
rüzgardan korunmak için taktığı gözlükleri çıkarmış, bir baş hareketiyle gür
saçlarını omuzlarına atmış, sonra güzel dişlerini gösteren bir gülümseme ile
elbisesinin tozlarını silkmiş ve konuşmuştu:

-Ne müthiş bir sıcak... Ne de çok toz var! Merhaba! Abdias'ın hafifçe canı
sıkılmıştı. Çünkü Petruha'nın tenbihleri epeyce etkilemişti onu: Bu kızın
kimliğini, bu ücra yerde ne aradığını pek merak etmişti:

-Merhaba!

-Ev sahibi burada mı? dedi kadın gülümseyerek.

-Sahibi mi? A ev sahibini soruyorsunuz değil mi?

-Tabii.

-Burda değil, sanırım meraya gitmiş.

-Ama onu görmüş olmalısınız?

-Hayır, şey... evet. Şöyle bir geçerken. Az önce geçti ama onunla
konuşmadım.

-Tuhaf! Onunla hiç konuşmamışsınız ama evini bilirmişsiniz bile!

-Affedersiniz, ev sahibi ile gerçekten konuşamadım, sanırım çok acelesi vardı.
Bizim ekibin şefi ile anlaştılar, şefin adı Piotr, az sonra gelecek buraya...

-Sağ ol, ama şefinizi görmeye ihtiyacım yok benim. Ben Orhan'la görüşmek
istiyordum. Çoban olduğundan beni ilgilendiren birçok şeyi biliyor o. Yeni evi
yolumun üzerinde olduğu için, geçerken şöyle bir uğradım. Burada olduğunu
sanıyordum. Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim.

-Hiç rahatsız etmediniz.

Genç kadın maskesini taktı, motoru çalıştırdı ve başıyla Abdias'a
Allahaısmarladık işareti yaptı. Abdias da karşılık olarak el salladı ona. Bu
beklenmedik ziyaret zihnini karıştırmıştı. Hareketlerinden bir gün önce
çıkagelen bu motosikletli kadının kendilerinden şüphelenmiş olabileceği değildi
onu düşündüren. Tozu dumana katarak giden motosikletli gözden kaybolunca,
onu gözlerinde olduğu gibi canlandırmıştı, sanki hafızasına nakşedecekti.
Beklenmedik bir zamanda olan bu karşılaşma onu hem şaşırtmış hem de
sevindirmişti. Güzel vücutluydu. Ortadan biraz daha uzun boylu, mütenasip,
sevimli bir dişi. Hayır, olamaz, diyordu kendi kendine. Kelimenin tam anlamıyla
güzel bir kadın bu. Ben kadını hep böyle hayal ettim. İnce hatlarını, ilham veren
yüzünü, ışıl ışıl parlayan kara gözlerini, omuzları üzerinde pervasız dalgalanan
ve gözleriyle zıtlık teşkil eden ve ona ayrı bir sevimlilik veren saçlarını
ayrıntılarıyla hatırlamak ne büyük bir zevkti. Her şeyi güzeldi, hatta sol
yanağındaki küçük yara izi, (herhalde çocukken düşüp yaralanmış ve bu iz o
yaradan kalmıştı), sade kıyafeti bile güzeldi. Üzerinde bir ceket, ayağında bir
jean pantolon ve üst kısmı hafifçe indirilmiş eski çizmeler vardı. Büyük bir
güvenle sürüyordu motoru. Oysa kendisi bisikleti bile zor kullanabiliyordu. İyi
ama, ev sahibini soran o kadının kendisini böyle saçma bir sıkıntıya sokması
nedendi? Bu soruya bir cevap bulamıyordu. Çocuk gibiydi.

Bu görüşme çok kısa ve görünürde hiç bir önemli sonuç doğurmamış olmasına
rağmen, o genç kızı aklından çıkaramıyordu. Onun kim olduğunu, bu ücra yere
niçin geldiğini sorup duruyordu kendi kendine. Elbette bir yerlerden gelmiş
olmalıydı.

Petruha, o motosikletli kızdan kendisine söz edilince çok huylandı, büyük bir
kuşkuya kapıldı ve Abdias'ı bıktıracak kadar uzun bir soru yağmuruna tuttu.
Kızın ne dediğini, onun ne cevap verdiğini soruyor, aralarındaki konuşmayı
kelimesi kelimesine tekrar ettiriyordu ona. Sonunda endişeli bir tavırla başını
salladı:

-Hiç hoşuma gitmedi. Bir bit yeniği var bu işte. Yazık ki burada değildim,
olsaydım bütün numarasını çakardım. Abdias, sen çok okumuşsun ama, bu
durumlarda ben çok daha iyi idare ederim. Onun kim olduğunu, ne istediğini
öğrenmeliydin. Ama sen ona vurulmuşsun, çok iyi anlaşılıyor bu. Oysa seni
uyarmıştım!

-İşi bu kadar kötüye yormakta yanılıyorsun. İnan endişelenecek bir şey yok.

-Aynasızların, av köpeklerinin peşimize düşmüş olmaları pek mümkün. Belki
onu bizi izlemesi için göndermişlerdir.

-Bırak bu saçmalıkları!

-Parmaklıkların ardına düştüğün, ya da Şefe hesap vermek zorunda kaldığın
zaman ne diyeceksin pek merak ediyorum. Seni temin ederim ki Şef polisten
daha beter eder seni. Diri diri yüzer derini. Ya da bitirir işini. Anlıyor musun,
gebertir yani!

-Sakin ol Piotr, ne olacaksa olacak. Bunu önceden düşünmemiz gerekirdi. Şu
Lenka'yı al mesela. Daha bir çocuk, kim soktu onu bu arı kovanına? Ya sen? Kaç
yaşındasın daha. Yirmi, belki daha küçük. Bir köle gibisin. Şefi korkutacak bir
kelime söylerim diye ödün patlıyor. Biraz da geleceğini düşün, daha sonra ne
yapacağını düşün. Seni temin ederim ki bunu düşünmeye mecbursun. Abdias'ın
bu çıkışı, hiçbir fayda vermediği gibi Petruha'nın sinirlenmesine sebep oldu:

-Bırak bu martavalı Abdas, Lenka'ya da dokunma artık. Papaz olmak istediğin
günleri unutsan iyi edersin. Papazlığı çıkar kafandan artık. Parlak sözlerinle göz
boyamaya kalkma. O laflarla zengin olamazsın. Şef sayesinde kazanıyoruz biz
parayı. Anlıyor musun? Lenka bir yetim, kimse istemiyor onu. Ama parası
olursa onu da adam sayarlar, önem verirler. Ne isterse yapsın. Senin kafa
ütülemen bir işe yaramaz, nefes bile aldırmaz insana. Ben arkadaşlarla şöyle bir
dolaşmaktan söz etmiyorum. Şenlikten, şölenden söz ediyorum. Sahnede insanın
başını döndürerek, yüreğini oynatarak şarkı söyleyen yosmaları seyredeceğin
ziyafetten. Mangırın olmazsa bunları hayal bile edemezsin. Bak, benim
kardeşlerimi getir gözünün önüne. Kan ter içinde kalarak köleler gibi
çalışıyorlar bir ruble kazanmak için. Bir rublenin benim için hiç mi hiç değeri
yok. Onunla ancak kıçımı silerim ben. İnsanın mangırı sevmemesi için cansız
olması gerek! Öyle değil mi Lenka?

-Elbette, dedi Lenka mutlu bir sırıtışla. Halinden onu tamamen onayladığı belli
oluyordu.

Abdias bu dialoğu, fırsat bulursa daha uygun bir zamanda devam ettirmeye
karar verdi. O anda daha ileri gitmemesi iyi olurdu. Yoksa zengin olmak hırsıyla
kaçakçılık yaptığının numara olduğunu anlarlardı.

Ertesi gün şafak vaktinde kalktılar. Güneş ufuktan henüz başını kaldırıyordu ve
civardaki evlerde herkes uykudaydı. Bizim üç kolgezer sebze bahçelerinin
arasından usulca bozkıra doğru yol alırken, köpekler bile havlamadı. Petruha'ya
göre gidecekleri yer artık yakındı ve buraları çok iyi bildiğini söylüyordu.
Haşhaşa rastlar rastlamaz bunun nasıl bir bitki olduğunu Abdias'a göstermeye
söz vermişti.

O anı çok beklemediler. Kenevir denilen ve onları Avrupa'dan Asya'ya
koşturan bu ot, dik ve uzun saplı, oldukça sert, çiçekli bir bitkiydi. Abdias,
görünüşte pek zararsız duran bu bitkiye bakarak Aman Tanrım, dedi, herhangi
bir çiçekten farkı yok bunun, çok çekici, onun için kendilerini feda edenlere ne
menem bir sarhoşluk veriyor! Ama buralarda kendiliğinden bol bol yetişiyor
işte!

Güneş epeyce yükselmiş, sıcak kavurmaya başlamıştı. Üçü birden, bu ıssız,
ağaçsız bozkırın ortasında, ayakta durarak yabani kenevirin baş döndürücü
kokusunu soluyor, parmaklarıyla çiçeklerini ezer gibi tutuyorlardı. Ona tutkun
olanlara asırlar boyu ne hayaller göstermişti bu bitki! Abdias, sadece kitaplardan
öğrendiği eski Şark pazarlarını canlandırmaya çalıştı gözlerinde. Hindistan'da,
Afganistan'da, Türkiye'de ve daha başka yerlerde, mesela İstanbul ve Ceypur'da
haşhaş denilen bu bitkiyi, eski surların dibinde ya da harikulade güzel sarayların
önünde serbestçe satarlarmış. Alıcılar da sokakta, meydanlarda serbestçe
kullanır, herkes kendi yapısına göre hayaller içinde yüzermiş. Bazıları
kendilerini bir haremde görür, orada her türlü zevki tadar, diğer bazıları da altın
koşumlu bir filin üzerinde, raca gibi bir tahta kurulmuş, halkın alkışları arasında
ve şatafatlı borazancıların ardında ilerlerken görürmüş kendini. Dipsiz bir
yalnızlık uçurumuna yuvarlananlar, donmuş bilinçlerinin karanlığında çıldırır,
her şeyi tahrip etmek için korkunç, karşı gelinmez bir istek duyarlarmış
içlerinde. Bunlar bütün dünyayı mahvetmek, kan ve ateşe boğmak isterlermiş.
Uyuşturucu, eskiden pek ileri olan doğuyu kemire kemire geriletip, mahveden
gizli hastalıklardan biri değil miydi? Kurak topraklarda alabildiğine yetişen bu
basit otun böylesine mahvedici bir akıbete sürükleyen özelliği oluşuna inanmak
zordu doğrusu.

Petruha, bozkırı kucaklar gibi kollarını açarak, sevinçle tekrarlıyordu:

-İşte bu, güzel, küçük sevgilinin ta kendisi! Bütün bu gördüklerin haşhaştır
işte. Ama yine de yeteri kadar değil, buradan toplamayacağız. Sizi öyle bir yere
götüreceğim ki gözlerinize inanamayacaksınız!

Bir saat kadar sonra haşhaşın çok gür olduğu araziye geldiler. O kadar gürdü
ki, kokusundan hafifçe sarhoş oldular. Bundan güzel bir yer hayal edemezlerdi.
Hemen yaprak ve çiçek toplamaya başladılar. Topladıkça bir yere yayıyor,
kurutuyorlardı. Petruha'ya göre kurumaları en çok iki saat alacaktı. İş iyi
gidiyordu... Her şey yolunda görünürken birden bir helikopter vınlaması
duydular. Bozkırın üzerinde çok alçaktan uçuyor ve sanki onlara doğru
geliyordu.

Lenka çocuk gibi sevinerek ve zıplayarak:

-Heliko! bir heliko! diye bağırdı. Ama Petruha daha akıllıydı. Ağır bir küfür
savurarak hemen yere yatmasını, hiç kımıldamamasını emretti ona.

Üçü birden otların arasına sindiler. Herhalde pilot onları görmemişti. Çünkü
epeyce uzaklarından geçti. Petruha uzun zaman sakinleşemedi. Ağzına geleni
söyledi Lenka'ya. O, bu helikopterlerin kaçakçıları takip etmek üzere
gönderildiğini düşünüyordu.

-Yukarıdan her şey görünür, insanın gülüşü bile. Bizim gibi aptallar da yüz
kilometre uzaktan farkedilirler. Birini görür görmez telsizle polise haber verirler.
Bozkırda hiçbir yere saklanamazsın. Otomobile atlayıp gelirlerse hapı yutarsın.
Teslim bayrağını kaldırmaktan başka bir şey gelmez elinden!

Bir süre sonra bütün dikkatini haşhaşa verdiği için olayı unuttu. Yine o gün
Abdias daha büyük bir tehlike atlattı. Az daha hayatından olacaktı. Kurtlarla
burun buruna geldiği gündü o.

Bir şeyler atıştırmak için mola verdikleri sırada Petruha şöyle dedi:

-Bak Abdas, artık bizden sayılırsın, yani gerçek dost. Onun için sana bir
numara söyleyeceğim, böylece kurallara uymuş olacaksın. Senin gibi yenilerin
uyması gereken bir adet vardır. İlk defa haşhaş toplamaya gelenler Şefe küçük
bir hediye vermek zorundadır. Buna istersen vergi de diyebilirsin.

-Hediye mi? Nasıl bir hediye?

-Öyle aval aval bakma da beni dinle. Belki sen mağazalardan bir hediye satın
alacağını zannedersin. Öylesi değil, öylesi iyi de değil! Yapacağın şey biraz
macun toplamak. Otların arasında dolaşıp kolayca toplarsın. Bir kibrit kutusunu
dolduracaksın o kadar. Sana öğretirim. Sonra onu, Şefle görüştüğün zaman
usulca sıkıştıracaksın eline. Bir dostluk jesti yani. Hem, aptal değilsin ya, her
şeyi yönetenin, ayarlayanın o olduğunu anlarsın. Ona itaat edeceksin, onun da
sana güvenmesi gerek...

Abdias, bu karara uymanın iyi olacağını düşündü. Şefe bir armağan sunmak,
ona yaklaşmanın en iyi yollarından biriydi ve o bunu çok istiyordu. Kimbilir,
belki onu konuşturabilirdi de. Böyle önemli birini tanımak ve onu tanık etmek
herhalde çok yararlı olurdu. İktidar kavramının insan yapısından ne derece
ayrılmaz olduğunu düşünerek gülümsedi:

-Tamam, dedi, bunu yaparım. Ama Şefi ne zaman göreceğim? Garda mı?

-Bilmem, belki yarın rastlarsın ona.

-Yarın mı, nasıl olur?

-Yakında döneceğiz. Epeyce ot topladık. Yarın ayın 21'i. Saat dörtten önce
buluşma yerinde bulunmak emrini aldık.

-Buluşma yeri mi? Neresi o?

Petruha, arkadaşlarından daha çok şey bilmenin gururuyla:

-Gittiğimiz zaman görürsün, 330. kilometrede, dedi. Abdias daha fazla
sormadı. Bunun demiryolu üzerinde bir yer olduğunu anlamıştı.

Ot toplama usulleri basit, ilkel görünse de oldukça yorucuydu. Hemen hemen
çıplak bir vaziyette haşhaşların arasında koştu. Böylece polenler vücuduna
yapışacaktı. Hayatında hiç bu kadar koştuğunu hatırlamıyordu. Ama polenler
çok küçüktü ve çıplak gözle zor görünüyorlardı. Renksiz de oldukları için yeterli
miktarda toplamak gerçekten çok zordu. Kurşun gibi çöken güneşin altında
koşarken, o meşhur şefle karşılaşmak için buna katlanmak, kaçakçılık hakkında
bütün gizlilikleri öğrenmek zorunda olduğunu düşünüyor ve bu yüzden
katlanıyordu o zahmetli işe. Çünkü ancak o zaman onun alarm çığlığı
kamuoyunda gerektiği kadar kuvvetli bir ilgi ve ülke çapında bir yankı
uyandırabilirdi.

Abdias, haşhaşın daha gür olduğu yerleri bulmak için arkadaşlarından epeyce
uzaklaşmıştı. Az sonra tuhaf bir şekilde hafiflemiş hissetmeye başladı kendini.
Sanki toprağın üzerinde uçuyordu. Bu uçuşun hayal mi, gerçek mi olduğunu da
anlayamıyordu bir türlü. Güneş ışınları yoğun, hava sıcaktı. Kuşlar cıvıldaşarak
oradan oraya uçuyor, toygarların sesi göğe yükseliyordu. Birçok kelebek,
çeşitli sesler çıkaran birçok böcek de vardır. Burası bir yeryüzü cennetiydi sanki
ve Abdias Kallistratov, zayıf ve Kuzeylilere özgü bembeyaz vücuduyla,
üzerinde sadece bir slip, elinde bir sepet, gözlerinde gözlük ve başında bir
panama ile, bu cennette her yöne bir deli gibi koşuyordu. Etrafında bulut gibi
yükselen polenlerden sarhoş olmuştu. Bir süre sonra olmayan şeyler görmeye,
koşmaya devam ederek hayaller kurmaya başladı. Özellikle bir görüntü,
gözünden ve aklından hiç çıkmıyordu: Bir gün önce karşılaştığı meçhul genç
kızla bir motosiklette gidiyorlardı. Bir erkek olarak motosikleti kendi
kullanacağına, genellikle kadınların oturduğu yer olan portbagaja oturmuştu ve
bundan hiç rahatsız olmuyordu. Başka türlü de olamazdı zaten, makine denen
nesneden hiç anlamazdı. Onunla birlikte giden basit bir yolcu olmaktan çok
mutluydu. Kızın kaskından taşan saçları rüzgarda dalgalanıyor, gözlerini ve
boynunu okşuyor, harikulade güzel duygular veriyordu ona. Kız arada sırada
geriye bakıp ışıltılı gözleriyle tatlı tatlı gülümsüyordu... Hiç bitmemesini
istiyordu o yolculuğun...

Karşısına üç yavru kurt çıkıverince bu hayalden birden uyandı. Nerden gelmişti
bu kurt yavruları? Gözlerine inanamadı bir süre. Oyunsever hayvancıklar
kuyruklarını sallaya sallaya, yaklaşmak ister gibi yapıyor ama çok
sokulamıyorlardı, kaçamıyorlardı da. Ayakları uzun, kulakları henüz yarı sarkık,
burunları sivriydi. Gözleri o kadar canlı ve güven vericiydi ki, her şeyi unutarak
onlara dokunmak, tatlı ve okşayıcı seslerle kendine çekmek istedi. Çok sevmişti
bu harika yaratıkları. Sonra birden karşısında beyaz bir şimşek gördü: Bu,
üzerine atlamak üzere olan bir dişi kurdun dişleriydi... Şaşkınlık ve korku ile
çakılıp kaldı olduğu yere. Sonra ayaklarının çöktüğünü bile hissetmeden olduğu
yere oturarak başını elleri arasına aldı. Hayatını, elinde olmadan yaptığı bu
harekete borçluydu. Ona üç adım kala hayvan olanca gücüyle atılmış ve onu
aşıp geçmişti. Saniyenin bilmem kaçta kaçı kadar bir an gözgöze gelmişlerdi ve
hayvanın kokusu yüzüne vurmuştu, gözleri şaşılacak kadar maviydi, korkunç
şekilde parlıyordu. Dişi kurt ikinci defa atlayıp geçti üzerinden ve sonra
yavrularının yanına gitti. Onları kuyruklarından ısıra ısıra önüne kattı. Dişi
kurdun önünde yavruları, hemen ardında bir çukurdan fırlayıp gelen, yelesi
kabarmış büyük erkek kurt, bir fırtınanın rüzgarına kapılmış gibi hemen oradan
uzaklaştılar.

Abdias, korkudan bağıra çağıra uzun zaman koştu. Başı dönüyor, toprak
ayaklarının altından kayıyor ve birden ağırlaşan vücudunu bacakları çok zor
taşıyordu şimdi. Biraz uyuyabilmek için orada yığılıp kalmaya da razıydı ama,
hem daha fazla gidemiyor, hem de duramıyordu. Birden içi bulandı, midesinde
müthiş sancılar duydu ve kusmaya başladı. Artık son saatinin yaklaştığını
düşünmeye başladı. İki defa duraklayıp ve ikiye katlanır gibi eğilip kusmasına
rağmen, koşmaya devam etti. Cehennem azabı çekiyor gibiydi. Organizması
vücuduna sinen polenleri şiddetle reddediyor, bu acılar içinde kıvrandırıyordu
onu. Kendi kendine mırıldanmaya, inlemeye başlamıştı: Allahım yeter artık,
yeter! Artık asla haşhaş toplamam! Dayanamayacağım, kurtar beni, al bu
kokuyu üzerimden Allahım... Merhamet! Merhamet!

Nihayet midesi eski haline geldi ve elbiselerini aramaya koyuldu. Tam o sırada
Petruha ve Lenka da göründüler. Bunlar onun başından geçenleri öğrenince
epeyce etkilendiler. Hele Lenka iyice paniğe kapılmıştı. Petruha kızdı:

-Bu kadar korkacak ne var? Altın arayıcıları da birçok tehlike ile karşılaşırlar,
ama altın aramaktan vazgeçmezler... Ya sen Abdias, sadece kurtlar korkmana
yetiyor. Korkma; çok uzaktalar artık!

Lenka biraz sustuktan sonra:

-Altın aramak aynı şey değil, dedi.

-Ben bir fark göremiyorum. Abdias bunu fırsat bildi:

-Bir fark var Piotr, büyük bir fark. Altın da birçok fenalıklara sebep olur, ama
onu bulup çıkarmak serbesttir, haşhaş ise bir zehirdir. Bunu denedim ve
denediğim yerde ölüp kalıyordum az daha. Bozkır benim kusmuklarımla
kirlendi...

-Kapa çeneni. Alışkın olmadığın için seni biraz rahatsız etti. Bunda kimsenin
kabahati yok, seni kim mecbur etti gelmeye. Sık sık Tanrı'dan, iyi ve kötüden
sözederek kafa şişirmekten başka birşey yapmıyorsun. Niye durmadan
karıştırıyorsun aklımızı? Ama paran olması için kendini kurtların ağzına atmakta
tereddüt etmedin değil mi!

Abdias başlangıçta hiç niyeti olmadığı halde geliş sebebini açıklamak istedi.

-Kimsenin kafasını karıştırmak istemiyorum, tam aksine... Sen zeki bir çocuğa
benziyorsun Piotr, herhalde suç işlediğini anlıyorsundur.

-Yaa, peki sen ne yapıyorsun?

-Ben buraya sizi kurtarmaya geldim.

Petruha sinirlenmişti:

-Bizi kurtarmaya mı? Daha nesi? Nasıl kurtaracakmışsın bizi, biraz anlat
bakalım!

-Herşeyden önce Allah ve insanların huzurunda nedamet getirmek, yani
pişman olduğunuzu söylemeniz gerek.

Abdias iki arkadaşının onun bu teklifi karşısında katıla katıla güleceklerini
sanmıştı ama öyle olmadı. Petruha, ağzında pis bir şey varmış gibi yere tükürdü:

-Sen ne halt edersen et, pişmanlık getir, günah çıkar, tövbe et! Biz kesemizi
dolduracağız. Mangıra ihtiyacımız var bizim, anlıyor musun, mangıra! Eğer
bunları gülelim diye, eğlenmek için söylemişsen bir dahaki sefer daha iyi şeyler
söylemeye çalış. Senin hangi laflarla kafa ütülediğini Şef duyacak olsa belanı
bulursun. Söylemedin deme. Sırf iyilik olsun diye uyarıyorum seni. Cesaretimizi
kırmaya çalışma. Bizim için para herşeyden önce gelir! Lenka, söyle şuna, sen
Tanrı'yı mı istiyorsun, parayı mı?

-Parayı! dedi Lenka.

Abdias bu noktada susmaya, tartışmayı daha sonra, daha uygun bir zamanda
yapmaya karar verdi. Hiçbir şey söylemedi.

Petruha daha sakin ve uzlaşıcı bir tonla:

-Pekala, dedi, bu kadar çene çalmak yeter, yakında döneceğiz. Peki hiç mi
macun toplamadın?

-Toplayamadım maalesef, o dişi kurt üzerime atılınca kendimi tamamen
kaybettim. Elbisemi nereye bıraktığımı bile bilmiyorum. Gidip bulmalıyım...

-O kadarcık şey için sıkma canını, o eski çullar bir yere kaçmaz. Ama artık
macun toplamaya da vaktin yok. Neyse, başına geleni söyleriz, anlayış gösterir.
Anlamak istemezse gelecek yıl verirsin...

Gece yarısına kadar demiryoluna doğru yürüdüler. Çantaları sıkıştıra sıkıştıra
doldurdukları halde pek ağır değillerdi, ama öyle keskin bir kokuları vardı ki,
naylon örtüler de önleyemiyordu bu kokunun yayılmasını. Üçünün de başı
dönüyor ve dayanılmaz bir uyuma arzusu duyuyorlardı. Nihayet bozkırın
ortasında biraz kestirmek için durdular. Gün doğar doğmaz yola devam
edeceklerdi.

Yürürken uykusuzluktan gözleri kapanacak gibi olan Abdias, yattıkları zaman
bir türlü uyuyamadı. Lenka kurtlardan korktuğu için ikisinin arasına uzanmıştı.
Bu, Abdias'ı hem şaşırttı hem duygulandırdı. Ama sonunda yine de pek normal
buldu bunu. Ne de olsa Lenka henüz bir çocuktu. Ne var ki, kötünün gücü çok
daha büyüktü, körpe dimağlara yanlış olanı daha kolay kabul ettirebiliyordu, o
kadar ki, karanlıktan korkan bu küçük çocuğa bile, paranın onu Tanrı dan daha
çok ilgilendirdiğini söyletebiliyordu. Oysa Tanrı burada doğru ve yaşamağa
değer bir hayatın sembolü gibi anlaşılmalıydı.

Bozkır geceleri çok güzel olur. Önce mutlu bir sessizlik çöker ortalığa. Yerin
ve göğün sonsuzluğu sanki bu sessizliği daha da arttırır. Yumuşak hava ot
kokularıyla dolar. Sayısız yıldızlarla donanmış gökyüzü ile gözümüz arasında,
en ufak bir sis, bir bulut, bir buhar gölgesi bile yoktur. Hiçbir yıldız kaçırmaz bu
daveti, ay da büyülü bir biçimde aydınlatır bozkırı. Mutlak ve esrarlı bir duruluk
içindeki bu görüntü pek görkemlidir. Günlük sıkıntılardan biraz kurtulduğu o
nadir anlarda insan düşüncesi bu muazzam görüntüye, bu muazzam etkiye
kaptırır kendini ve düşünür... Ama bu zamanlar çok kısadır.

Buraya kadar Abdias'ın planı çok iyi yürümüştü. Fazla bir sıkıntı çekmeden,
kaçakçılarla seyahat etmiş, kendisinin de içinde yer aldığı operasyonun nasıl
yürütüldüğünü az çok anlamıştı: O da elini sokmuştu bu işe. Ama operasyonun
en güç tarafını görmemiş, öğrenmemişti daha. Uyuşturucuyu trenle nakletmek,
işin en riskli yanı idi. Çünkü polis Asya garlarında çok daha titiz idi. Konvoy bir
defa Rusya'ya girince işler kolaylaşırdı. Hele bir Moskova'ya varsalar, o yoğun
trafikte, artık işi kotarmış sayılırlardı. Az sayıdaki kişilerin bu başarısı, aslında
evrensel bir kötülüğün, bir facianın zaferiydi!..

Kötünün, kötülüğün galebe çalmasını düşünmek dayanılmaz şekilde canını
sıkıyordu Abdias'ın. Ama yine de bir afete karşı koyacak, yalnız suçun işleniş
tarzını ortaya çıkarmakla kalmayıp, kaçakçıları da etkileyerek onları doğru yola
çekmek için mücadele gücünü yitirmiş değildi. Şimdi karşısında son derece
güçlü bir hasım vardı: Şef dedikleri, bozkırın bir yerinde durup ipleri ellerinde
tutam adam. Abdias da onun kontrolu altındaydı. Bu adam, sefere çıkanlara tek
başına hükmeden bir mini diktatör idi ve bu kadırgaya gezgin bir keşiş gibi
binen, haydutlar çetesini takip eden bizim idealist de, oldukça gülünç hareket
ediyordu. Ama Tanrı yolundan ayrılmayan bu keşiş, şartlar ne olursa olsun
başka türlü hareket edemezdi... Abdias, kaderine razı olmaktan başka birşey
yapamazdı...

Bozkırda uğradığı o tuhaf olayı, atlattığı o büyük tehlikeyi hatırladı.
İnsanoğlunu zararsız, masum, oyun oynayabilecekleri bir yaratık zanneden, saf,
tecrübesiz yavru kurtları, sonra mavi gözlü o kızgın dişi kurdun ani saldırısını
getirdi aklına. Bu olayı bu kadar ucuz atlatmasına bir kere daha şaşıp kaldı.
Yoluna çıkan çıplak, savunmasız bir budalayı bu kurdun paramparça etmesi
hiçtendi. Ama niçin öyle yapmamıştı da üzerinden atlayıp geçmişti? O kadar
savunmasızdı ki, üzerinde bir slip ve başında bir panamadan başka birşey
olmayan soytarıdan farksızdı. Ama kader onu iki yırtıcıdan korumuştu ve belki
bu onun daha bir süre hayatta kalması gerektiğini gösteren ilahi bir işaret idi.
Yavrularını kurtarmak için öfkeyle saldırırken ne kadar güzeldi o dişi, o tuhaf
kurt! Şüphesiz hayvan kendi açısından ona saldırmakta haklıydı. Abdias, kendisi
de masum olmasına rağmen, canına kıymadığı için ona kendisini minnettar
hissediyordu. Önceki gün karşılaştığı motosikletli kızın onun kurtlarla
karşılaştığı zamanki gülünç durumunu görseydi nasıl eğleneceğini düşünerek
hafifçe gülümsedi. Sonra birden korkuya kapıldı: Ya o kızın motosikleti
bozkırın ortasında arıza yapar ve karşısına da kurtlar çıkıverirse! Batıl bir
inançla da olsa, kurda yönelik bir dua yaptı içinden:

Beni duy, beni anla ey bu yerlerde yaşayan güçlü ana kurt! Buralarda kendi
kanunlarına göre hareket edebilirsin, ama bir gün motoru bozulur da yolda
kalırsa, Allah aşkına, vahşi hayvanların da saygı duyduğu kutsallıklar aşkına,
sevgili yavrularının aşkına, ona kıyma! Ona bir kötülük yapma! Ama eğer, iki
tekerlekli bineğinin üzerinde harikulade güzel duran o kızı hayranlıkla
seyretmek istersen, ona görünmeden yol boyunca koş. Yine ona görünmeden
kanatlan, uç. Belki o zaman budistlerin dediği şey olur, onun, insan kılığına
girmiş kendi kız kardeşin olduğunu anlarsın! O bir kadın, sen de bir dişi kurtsun,
ama ikiniz de kendi biçiminizde güzelliğin simgesisiniz. Sana itiraf ediyorum.
Onu bütün kalbimle severdim. Ama ne yazık ki ben koca bir budaladan başka
birşey değilim. Ancak aptallar böyle şeyleri hayal ederler. Şu anda o benim neler
düşündüğümü bilseydi, gülmekten ölürdü. Ve ben, bana güldüğü için hiç
üzülmezdim.

Petruha arkadaşlarını uyandırdığı zaman, bozkırı örten karanlık yavaş yavaş
açılmaya başlamıştı. 330. kilometreye bir an önce varmak istiyorlarsa, yola
koyulmanın zamanıydı. Öbür gruplar da gelecekti aynı yere. Burada,
kendilerinden yana bir kuşku uyandırmadan bir marşandiz trenini durdurmaya
çalışacaklardı. Calpak-Saz'a ulaştıktan sonra da başka bir trene bineceklerdi.
Trene biniş seyahatin en tehlikeli yanıydı, ama Şef bu işi ayarlamış olmalıydı.
Petruha, Şefin onları orada bekleyeceğine ya da onun da oraya geleceğine dair
hiçbir şey söylememişti. Belki söylemek istemiyor, belki o da bilmiyordu.

Sırt çantalarını yüklenerek Petruha'nın peşine düştüler. Onun topoğrafya
hafızası ve yön bulma duyusunun kuvvetine Abdias hayret ediyordu. En ufak bir
çukurla, en küçük bir kaynağın yerini önceden çok iyi kestiriyor, hiçbir engebe
ona yabancı gelmiyordu. Böyle bir yeteneğin kötü amaçlar için harcaması çok
yazık! Çok seyrek devrelerde katettiği bu bozkırı bütün ayrıntılarıyla biliyordu.
Ona göre bu yeteneği aslen köylü oluşundan ileri geliyordu.

Petruha'nın anlattığına göre oraya iki yüz kilometre mesafede Mujunkum
bozkırı başlıyordu ve orası sayga, yani antiloplarla doluydu. İnsanlar oraya
resmi arabalarla ta Orenburg'tan gelip av düzenliyorlarmış: Arabalarında her
türlü içecek bulunur. Sürüye rastladıkları zaman rasgele ateş ederler. Tam
krallara layık bir av olur. Ama onlar için de bir risk vardır, arabaları arıza
yapınca ellerinden birşey gelmez, yollarını yitirir, açlıktan ve susuzluktan
geberirler. Mevsim kış ise, çok şiddetli fırtınalar olur ve yalnız kemikleri
bulunur. Bir gün bu durumda kalan heriflerden biri kafayı da tam üşütmüş.
Kendisini kurtarmaya gelen bir helikopteri görünce kaçmaya başlamış.
Görünmemek, yakalanmamak için saklanmaya çalışıyormuş. Uzun zaman
aramışlar onu. Buldukları zaman adamın konuşmayı unuttuğunu görmüşler. O
arada karısı da başkasına kaçmış. Bir darbe de ondan yani! Hepsi orospu onların.
Ben hiç evlenmem. Şehirde bir aftosum var. Kıyak bir şey. Biraz mangır verdin
mi, senden iyisi olmaz. Hem çocuk yapma derdi de yok. Zaten kesin söz verdi.
Sonra benim bir de motorum var. Çekoslavak malı bir Spartak. Şimdi bir Jigouli
istiyorum. Bu, dert çıkarmaz. Tabii aslında son model bir Volga almak isterdim.
Mercedes'e benzeyen radyo kasetli bir şey. Basıyorsun düğmeye, çalışıyor.
Amma da kıyak olur ha! Tabii tanıdıkların olması gerek, herkese haraç
vereceksin. Böyle bir aracın olsa onu ağabeylerime göstermek için ta
Vorkonta'ya giderdim. Karıları kıskançlıktan çatlardı. Portbagajını her çeşit
yabancı içkiyle doldururdum. Tabii votka da olurdu, en iyisi votkadır çünkü.
Benim gibi sürüden ayrılan koyunun cepleri para dolu olarak geldiğini görünce
sarılık olmasınlar da ne olsunlar!.. Ben kolgezerliği bunun için yapıyorum işte.
Sizi buralara getirmişsem, siz de mangır kazanasınız diye... İnsan fırsatlardan
yararlanmasını bilmeli, bilmeyenler sürünürler...

Abdias, yolu biraz daha kısaltmaktan başka bir işe yaramayan bu boş lafları
dinlerken yine kendi düşüncelerine dalıyordu. Aslında Petruha'nın söyledikleri
onun düşüncelerini de doğruluyordu. Petruha, zengin olma tutkusunu aklından
çıkaramayan, sınırsız bir övüngeçlik ve maymun gibi en olmaz şeyleri taklide
kalkışan insanlardan biriydi. Zaten, kötü olan ne varsa, yüzyıllardan beri ve
evrensel olarak zayıflara dayanak teşkil eden sütunlar işte bu üç şeyde idi. Suni,
temelsiz fikirler, insanlığı sarsan, yıkan dar görüşler hep bunlardan doğuyordu.
Eski Filistinliler'in aşağılık ideolojisine ve kuvvetine galebe çalacak bir güç bu
dünyada nasıl bulunacaktı? Nice soylu ve cesur düşüncelerin çarparak kırıldığı
bu hissiz, biçimsiz engele karşı din bile ağırlığını koyamıyordu. Ve o, Abdias,
iyi niyetin para kazanma hırsı karşısındaki çaresizliğini simgeleyen tam bir
örnekti. Ama azimliydi ve kaderinin çağırdığı yöne, görmeden gidiyor, Şefle
görüşmeye, onunla mücadele için kuvvetini toplamaya hazırlanıyordu.

330. kilometreye geldikleri zaman saat ikiyi biraz geçiyordu. Vaktinden önce
gelmişlerdi. Yol boyunca uzanan yükseltiye gelince Petruha onlara sırt
çantalarını saklamalarını, özellikle tren geçerken hiç göstermemelerini tenbih
etti. Şimdi talimat bekleyeceklerdi.

Uzun yol onları yormuştu. Onun için tüylü kongövdelerin yabani adaçaylarıyla
karıştığı bir düzlükte, taze otların üzerine zevkle, istekle uzandılar. Ta uzaktan
duyulan tren sesleri gittikçe artıyor, sonra uzun katarlar geçerken ağır tekerlekler
rayları sarsıyor, mazot ve demir kokusu yayılıyordu. Nihayet gürültü yavaş
yavaş azaldı ve yerini bir sessizlik denizine terketti.

Yolcu trenleri her iki yöne gidiyordu. Bunlardan ilki geçerken Abdias az daha
ayağa fırlayacaktı. Çocukluğundan beri geçen trenleri seyretmekten, camların
arkasındaki yüzlere, siluetlere bakmaktan hoşlanır, onlarla beraber gitmeyi hayal
ederdi. Bu defa bu çocuksu zevki tadamayacak, ardına gizlendiği çalılıktan
başını bile kaldıramayacaktı. Onun için en ağır gelen şey, katarlardan birini
durdurmaya girişeceklerin suç ortağı ya da tanığı olmaktı. Gerçi bir soygun söz
konusu değildi ama bu manevra ile onlar, uyuşturucu dolu çantalarıyla birlikte
gizlice vagonlara bineceklerdi.

Durmadan gelip geçiyordu vagonlar. Sonra birden sesler kesildi, hiçbir şey
duyulmaz oldu. Ama Abdias uykuya dalmak üzereydi ki keskin bir ıslık sesi
duyuldu. Islığa kulak veren Petruha da ıslık çaldı ve yine ıslıkla cevap aldı.

-Tamam, dedi Petruha, beni burada uslu uslu bekleyin. Benim gitmem gerek.
Kılınızı bile kıpırdatmadan duracaksınız, tamam mı? Bir treni durdurmak öyle
kolay iş değildir. Her şeyin yolunda gitmesi için beyin çalıştıracağız şimdi.
Petruha yarım saat kadar sonra geri geldiği zaman yüzü tuhaftı. Sebebi
anlaşılmayan bir değişiklik vardı bakışlarında. Abdias'la göz göze gelmemeye
çalışıyordu. Abdias, kendisiyle ilgili olabilecek bir kuşkuyu dağıtmak, silmek
istedi kafasından. Belki arkadaşının bir ağrısı vardı. Çok sakin bir sesle sordu:

-Pekala Piotr, haberler nasıl?

-Şimdilik işler tıkırında, yakında yapacağız o işi.

-Bir tren mi durduracağız?

-Elbette! En iyisi marşandiz trenleridir. İdeali de istasyona gece ortasında
varmak ve garaj yoluna girmektir.

-Sahi mi?

Bir sessizlik oldu. Bu sırada Petruha bir sigara yaktı, sonra pek aldırmıyor
görünmeye çalışarak:

-Arkadaşlardan birinin ayak bileği incinmiş. Adı Grişan. Onu gördüm. Kötü
durumda, hiç bir şey de toplayamamış bir değnekle ancak yürüyebiliyor.
Şanssızlık işte. Aramızda konuştuk. Hepimiz bizim otlardan ona biraz vereceğiz,
kendini kurtarsın.

-Elbette, dedi Abdias, Lenka uyuyor, ama sanırım o da razı olur.

-Pöh, Lenka bizden, ama sen gidip Grişan'la konuşmalı, ona otları vermelisin.
Nasıl olduğunu da sorarsın. Bunu yapamayacak kadar kafasız değilsin, belki ona
moral da verirsin...

-Peki, ya Şef? O da orada mı?

-Yahu Şef seni ne ilgilendirir? Niçin hep onu soruyorsun? Ne bileyim ben
nerededir? Ben sana Grişan'dan söz ediyorum. Sen Şefle aklını bozmuşsun. Hiç
merak etme, sana ihtiyacı olursa hemen bulur. Seni görmek istemiyorsa hiç
üzerinde durma. Ondan ne istediğini bir türlü anlayamıyorum.

-Tamam, tamam. Öylece sordum işte. Sinirlenmene gerek yok. Peki bu Grişan
nerde?

-Şu tarafa dosdoğru gideceksin. Orda çalıların içinde. Haydi git.

Abdias, söylenen tarafa gitti ve az sonra buluşacağı kişiyi gördü. Adam portatif
bir sandalyeye oturmuştu. Elinde bir baston, başında alnını gizleyen bir kasket
vardı. Abdias ona doğru birkaç adım atmıştı ki adam sert bir hareketle başını
çevirdi ve hafifçe öksürdü. Yanında, otların üzerine oturmuş iki çocuk daha
vardı. Onları görür görmez Abdias sezgi gücü ile o bastonlu adamın Şeften
başkası olmadığını anladı. Adımlarını hemen yavaşlattı. Ürpermiş, tüyleri diken
diken olmuştu. Yüreği korkudan tıp tıp atıyordu.

İkinci Bölüm

-1-

-Yaralıyı selamlarım, geçmiş olsun, dedi Abdias.

En tabii ses tonuyla ve çok sakin görünerek konuşmaya çalışıyor, böylece, içini
parçalayan müthiş sancıları da durdurabileceğini umuyordu.

Kıyıda balık avlayanların çok kullandığı küçük bir sandalyeye tünemiş olan
Grişan, gözlerini kısarak baktı. Bastonu ile oynamaya devam ederek:

-Selam almak her zaman iyidir, dedi, ama bu selamın kimden geldiğini de
bilmek gerek.

Abdias zoraki gülümsedi:

-Önce senin sağlık durumunla ilgilenen birinden geliyor.

-Yaa, öyle mi? Teşekkür ederim, gerçekten çok teşekkür ederim, basit bir söz
başlangıcı olsa da çok iyi bir şey bu. Bozkırın ortasında böyle bir ilgi insanı
duygulandırıyor. Hay Allah! Ee, ne de olsa insanız işte!

Adamın dili oldukça uzun, diye düşündü Abdias, üstelik kültürlü de, böylesi
daha tehlikeli olur. Beklenmedik bir şey bu. Böyle olacağını hiç bilmiyordum.
Herhalde geveze görünerek kendisini maskelemek istiyor. Amacı ne ola? Her
zamanki hali olabilir mi? Bu adamın görünürde belirgin bir özelliği olmadığını
da sezmiş, anlamıştı. Görünüşünde tuhaf olan hiç bir şey yoktu: Saçları kumral,
boyu ortadan az büyük, zayıfça ve kendi yaşındaki gençler gibi giyinmişti.

Ayağında bir jean pantolon, üzerinde fermuarlı bir gömlek, başında ise
gerekince katlayıp cebine sokabileceği bir kasket vardı. Kullanmak zorunda
olduğu boğumlu bastonu saymazsak, gerçekten bir özelliği yoktu ve herhangi bir
kalabalığın arasında kolayca kaybolur giderdi. Hatırlanabilecek tek yanı
herhalde kara ve kaçak bakışlı gözleriydi. Ama bunun için de gözlerine bir süre
dikkatle bakmak gerekirdi. Bakışlarındaki ifade durmadan değişiyordu.

Gözlerini kısarak yan bakışlarının, durmadan göz kırpmasının ve kaşlarının
hemen hemen renksiz durumunun kendisi bile farkında değildi belki. Köşeye
sıkıştırıldığı için üzerinize atlamak isteyen ama buna cesaret edemediği için
farfarlık edip sizi korkutmaya çalışan bir hayvan gibiydi: Ağzını açtığı zaman
farkedilen bir kırık dişi de bu görünümünü pekleştiriyordu. Abdias, kendi
kendine, onun bu kırık dişi pekala kaplatabileceğini, ama bu altın dişin tanıtıcı
işaret sayılacağı için bunu yapmadığını düşündü.

-Ayağına ne oldu? İncindi mi? Herhalde bir kazadır? dedi nezaketle.

Öteki hafifçe başını salladı:

-Biraz incindi diyebiliriz. Kaza tabii, sen de bunu hemen anladın Abdias. Adın
Abdias idi değil mi?

-Evet.

-Nadir rastlanan bir isim. Kutsal Kitap'tan alınma bir isim...

Grişan, kelimeleri uzata uzata, tadını anlamak istercesine üzerlerine basa basa
konuşuyordu. Devam etti: Evet, Abdias, kilise kokan bir isim. Vaktiyle insanlar
Tanrı'ya inanarak yaşarlardı. Onun için de Rusya'da Preçistinki'ler,
Bogolepov'lar Blugovestov'lac (dine ve Tanrı'ya bağlılığı gösteren sıfat-isimler)
vardı. Sanırım senin soyadın da bu tür bir şey olsa gerek?

-Soyadım Kallistratov.

-Evet, dediğim gibi. İkisi iyi uyuyor. Benim adım çok basit, bir proleter ismi.
Beni Grişan diye çağırırlar. Ama bunun önemi yok. Evet, yanılmıyorsam Abdias
Kallistrov, dikkat etmedim ve ayağımı incittim. Bundan çıkan acı sonuç şu:
İnsan tam bir aptal değilse, yürüdüğü yeri bilmeli, ayağını bastığı yere iyi
bakmalıdır. Kafa ve bacaklar hikayesi işte. Kafa iyi çalışmazsa, bacaklar da iyi
yürümez. Gördüğün gibi sakatlandım işte. Neyse, olağan dışı bir hal değil.

-Peki sonuç ne?

Abdias, Petruha'nın teklifini düşünmüştü. Ama Grişan birden kuşkulanır gibi
oldu:

-Ne demek istediğini anlamadım.

-Demek istiyorum ki, bu olay ürün toplamanı etkilemiştir, yani ben öyle
anladım da...

Grişan yine birden değişti ve saflık numarasını bıraktı.

-A, o iş başka! Sen işten söz etmek istiyorsun ve bunda çok haklısın. Ama bu
konuda kafamı kurcalayan bir şey var, sen de merak edersin, yoksa bu
gevezeliğe gerek görmezdim. Ben çene çalarak vakit geçirmeyi sevmem.
Kısacası şu ki, ben burda bir çeşit organizatörlük yapıyorum. Takım kumandanı
gibi bir şey. Bana göre asıl mesele, hiç kayıp vermeden cepheyi delip geçmektir.

-Ben nasıl yardımcı olabilirim? Belki bunu konuşmamız gerek, merak
ediyorsan söyliyeyim ki ben de kayıp vermek istemem...

-Çıkarlarımız uyuşursa, bu basit bir konuşma olur, ama gerçek bir tartışma söz
konusu, zaten lafı buraya getirmek istiyordum. Sana önce bir soru sormak
istiyorum. Tamamen aramızda kalacak...

Şef bu sözleri kurnaz bir tavırla söylemişti. Biraz sustu, sonra birden, yakınında
hiç bir şey demeden oturan iki çocuğa emir verdi:

-Hey; siz, dalga geçmeyi bırakın da hareket için gerekli hazırlıkları yapın
bakalım!

Çocuklar sessizce kalktılar ve herhalde daha önce aldıkları talimatı uygulamak
için bir yerlere gittiler. Grişan saatine bir göz attı:

-Operasyon bir saat sonra başlıyor. Nasıl hareket edildiğini göreceksin. Burada
önemli olan disiplindir. Her şey tıpkı ordudaki gibi titizlikle hazırlanmıştır.
Çünkü bu kendisini vatana adamış gerçek bir taburdur. Vatanı büyük harfle
söyleyebilirsin. Sen de emirlere uygun hareket etmek zorundasın. Hiç numara
yapmak yok! Herkes vazifesini tam yaparsa akşama Calpak-Saz'da oluruz.

Manalı ve uyumlu bir sessizlikten sonra Grişan sert bir bakışla Abdias'a döndü
ve kırık dişini göstererek sırıttı:

-Şimdi esas meseleye gelelim: Seni bizimle gelmeye zorlayan sebeplere.
Hemen cevap verme, vaktin var. Senin, bazılarının Suçlular imparatorluğu
dediği dünyadaki durumun, haşhaş toplayıcısı olmaktır. Bu konuda çok şey
öğrendim. Ama bu dünyaya girişin esrarengiz yollardan olmuş, bunu daha sonra
da konuşma fırsatı bulacağız. Görünüşe bakılırsa hiç de aptal değilsin, ama yine
de bu arı kovanına kendin girdin. Şimdi, sana güvenmemizin bedeli olarak
hakkım olan parayı vermek nezaketini göstereceksin.

-Ne demek istiyorsun?

-Tahmin ettiğinden eminim...

-Tahmin başka, açıkça söylemek başka.

Bu sırada yaklaşan bir trenin gürültüsü duyuldu. Tren geçinceye kadar sustular.
Bu arada ikisi de bir söz düellosuna hazırlanıyorlardı ve belki daha sonra düello
başka türlü devam edecekti. Abdias, insanlar arasındaki ilişkilerin gerçekten çok
tuhaf olduğunu da düşündü o sırada. Eşit olmaları gereken bu bozkırın ortasında,
yakalandıkları zaman hepsinin yargıç karşısına çıkmaları, başardıkları zaman ise
benzer şekilde zengin olmaları söz konusu iken bile, insanlar, kağıda değil de
kanlarına yazılmış, zaman aşımına da uğramayan kanunlara uyuyorlardı. Bu
kanunlara göre, mesela Grişan, tartışmasız şekilde emretmek hakkına sahipti.
Çünkü o Şef idi.

Tren gürültüsü geçince söze Grişan devam etti:

-Demek açık konuşmamı istiyorsun. Pekala, dedi tereddütlü bir sesle. Sonra
birden lafı değiştirerek ve sinsice sordu: Kurtların saldırısına uğradığın doğru
mu?

-Evet, doğru.

-Bak Abdias Kallistratov, kader seni, kurtların pençesinden benim sorularıma
cevap vermen için kurtarmış olamaz mı? Sana öyle gelmiyor mu?

Şef, tekrar kırık dişini göstererek ve ağzını iyice açarak sırıttı:

-Öyle olabilir.

-Kıçının üzerinde dönüp durma da dinle. Bana burada hiç vakit kaybetmeden,
iki küçük arkadaşını niçin baştan çıkarmaya, akıllarını çelmeye çalıştığını
açıklayacaksın!

-Doğru değil bu.

-Nasıl doğru değil, bana yalan mı söylüyorlar yani?

-Onları baştan çıkarmaya çalışmadım, tam tersine, doğru yola çekmeye
çalıştım.

-Bırak martavalı. Bak yoldaş Kallistratov, herkesin kendine göre bir doğru
yolu vardır. Matrak geçmenin, zırvalamanın zamanı değil şimdi. Dinle. Çok
Muhterem Peder, asıl amacın ne? Elde etmek istediğin şey ne?

-Yani kişisel çıkardan mı söz ediyorsun?

-Elbette, başka neden olacak?

Grişan kollarını açıp bir kere daha sırıttı. Alaycı ve zaferi kazanmış
havasındaydı.

-Ben kendim için bir şey istemiyorum, hiç bir şey istemiyorum, dedi Abdias.

-Aman ne iyi!

Şef bu sözleri adeta sevinçle söylemişti. Devam etti:

-Bundan alasını düşünmezdim. Demek ki sen o sersem aydınlar soyundansın ve kendini bir...

-Yeter, ne diyeceğini biliyorum.

-Demek öyle. Kendini haşhaş toplayıcısı göstererek Mujunkum'a gelmen,
bizim gruba katılman, bizden biri olman, İsa kadar kuvvetli gördüğün paraya
kendini kaptırmandan değil demek! Papaz okulundan kovulduktan sonra gidecek
bir yerin olmadığı, seni kimse istemediği için de değil, öyle mi? Ama papazların
yerinde olsam ben de kovardım seni. Papazların bile senin gibi birine ihtiyaçları
yok. Onlar asırlardır bu oyuncaklarıyla eğlenip dururken, sen de her şeyi ciddiye
almaya kalkışıyorsun...

-Evet, çok doğru. Senin de beni ciddiye almanı isterim:

-Nasıl olacakmış bu! Belki seni anlamadığımı sanıyorsun, aksine seni çok iyi
anlıyorum. Zavallı bir kaçıksın sen. Bir fanatiksin, kendi geri zekana hayransın.
İşte bunun için buradasın. Bizimle gelmene başka ne sebep olabilir? Bizim
gözümüzü açmak, yasaklanmış uyuşturucu vurgunculuğu yapan, ot toplayan,
bunların kaçakçılığı ile zengin olan bizleri doğru yola çekmek gibi asil niyetli
bir Mesih gibi geldin aramıza! O yüce, kurtarıcı fikirlerini yaymak istiyordun.
Bir bok çuvalı gibi kokusu üç kilometre öteden duyulan fikirlerini! Bizi kötü
yoldan ayırmaya geldin! Sanıyordun ki pişmanlık getirip hayata yeniden
doğacağız, senin hayran olduğun ahlak standartlarına dört elle sarılacağız. Evet
evet, Batıda da herkesin aynı şekilde düşünmesini istiyorlar.

Grişan çevik bir hareketle sandalyesinden kalktı. Ayağı incinmiş bir insanın
bunu yapabilmesi çok şaşırtıcıydı. Abdias'a doğru bir adım attı ve onun kan
vurmuş yüzüne kendi yüzünü yaklaştırdı. Sonra devam etti: Bana bak ey Tanrı
elçisi! Nasıl güçlerle mücadele edeceğini düşündün mü bari?

-Düşündüm, zaten bunun için buradayım ve seni uyarıyorum: Ben bu
mücadeleden ne pahasına olursa olsun asla vazgeçmiyeceğim, sizin iyiliğiniz
için yapacağım bunu, buna sakın şaşma.

-Bizim iyiliğimiz için mi! Merak etme, hiç şaşmam. Niçin şaşacakmışım?
İnsanlığın öteki Kurtarıcısı, hani şu çarmıha gerilen kaçık da öyle biri değil
miydi zaten? Delinmiş kollarını açtı, boynunu büktü ve güzel bir şehit numarası
yaptı: Sonra da asırlar boyu ona hayranlık duymaları, ağlamaları, övgü
düzmeleri gerekti insanların. Bazı küçük kurnazların bizi kendimizden
korumamız için uydurduğu kıyak bir numara bu! Söylesene bana: Bu dünyada
herhangi bir şey ya da herhangi bir kimse kurtarılabildi mi hiç? Cevap ver
bakalım! Haçtan evvel her şey nasıl idiyse bugün de öyle, değişen hiç bir şey
yok. İnsan hep aynı. Bir kıl kadar gelişmedi. Biz zavallı günahkarlar birinin
gelip bizi kurtarması için beklemeye devam ediyoruz. Bir sen eksiktin
Kallistratov. Sen de nihayet geldin işte. Kendini bir çiçek gibi getirdin!
Hoşgeldin ey yeni İsa! (Böyle derken alaylı bir şekilde ciddileşti).

-Benim için ne istersen söyle, ama İsa'nın adını rahat bırak! Benim burda
olmama şaşıyor ve öfkeleniyorsun. Burada şaşılacak bir şey yok. Bir gün
mutlaka karşılaşacağımız yazılmadı mı? Ben olmasam başkası gelecekti senin
düşüncelerine karşı çıkmak için. Böyle bir karşılaşma olacaktı...

-Yani benimle karşılaşacağını da kestiriyordun?

-Tabii, seninle de görüşmemiz kaçınılmazdı. İşle bu amaçla ben buraya, senin
deyişinle, bir çiçek gibi geldim.

-Hımm, çok mantıklı: Birbirimizden ayrılamayız değil mi? Bu da o saçma
denge hikayelerinden biri. Ama o kadar çabuk sevinme Kurtarıcı Kallistratov,
pratikte senin teorin beş para etmez. Senin mizacın daha çok eğitmek olsa da,
oldukça felsefe yaptık. Hakkında yeteri kadar bilgim var! Sana çok iyi bir
tavsiyede bulunacağım: Hala postunu kurtaracak zamanın var, def olup
gidebilirsin, sana kimse bir şey yapmaz; bozkırdan topladıklarına gelince, onları
ne istersen yap. Başkalarına dağıt, yak, havaya savur... Canın nasıl isterse... Ama
seni uyarıyorum: Bir daha hiç karşılaşmazsak çok iyi olur!

Bastonunu çok imalı bir şekilde bir taşa vurdu.

-Ama şimdi gidemem, hiç yapamam bunu!

-Hay lanet şey! Seni gerçekten kapatmak gerek! Peki ne engel oluyor gitmene?

-Artık aranızdan her biri Tanrı huzurunda ve benim önümde... Ama
anlıyabileceğini hiç sanmıyorum.

-Yoo, çok iyi anlıyorum! dedi Grişan hiddetle sesini yükselterek. Benim anam
babam tiyatroda aktör idiler. Senin numaranı da çok beğendim. Ama biraz
kendini fazla kaptırmış olmayasın? Gösteri olağanüstü olsa bile, perdeyi
indirmenin zamanı gelir. Bizim içinde bulunduğumuz durumda ise, Yoldaş
Kallistratov, perde tek bir seyirci önünde kapanacak. Kaçınılmaz olana rıza
göstermeyi öğrenmelisin. Beni fazladan bir günah işlemeye mecbur etme. Vakit
geçmeden def olup git buradan.

-Fazladan bir günah, demekle neyi ima ettiğini anlıyorum, eğer burada işlenen
suçlara müdahale etmeden kaçarsam, en büyük suçu işlemiş gibi utanç duyarım.
Fikrimi değiştirmeye çalışma. Çünkü, küçük Lenka'nın, Petruha'nın, bu gruptan
olan bütün çocukların başına geleceklere karşı ilgisiz kalamam. Senin başına
geleceklere karşı bile.

-Benim başımın bedeli gerçekten ödenemez. Ama kimin adına ve hangi hakla
işimize burnunu sokuyorsun? Herkes dilediği gibi hareket etmekte serbesttir.
Seni ilk defa görüyorum. Kim oluyorsun da başımıza geleceklerle
ilgileniyorsun? Bana ve başkalarına hükmetme gücü mü verdiler sana? Kaderi
değiştirmeye kalkışma! Tam bir kaçık olduğuna göre rahatça gidebilirsin. Sen
olmadan da çok iyi idare ederiz kendimizi. Anladın mı?

-Ama ben sizi bırakamam! Sen bir güçten söz ediyorsun. Hiç kimse bana bir
vekalet vermiş değil. Ben yalnız vicdanımdan emir alır, onun dediğini yaparım.
Hoşuna gitmezse beni hesaba katmıyabilirsin, ama ben vicdanıma uymak
zorundayım. Sen kendi kaderinin hakimi olduğunu iddia ediyorsun, bunu
anladık. Ama kaderler birbirinden ayrı değildir. Doğum ve ölüm dışında onları
hiçbir sınır ayıramaz. Hayatımız bu ikisi arasında bir kumaşın ipleri gibi
birbirleriyle iç içe, üst üstedir. Sen ve senin kumanda ettiklerin bu haşhaşla pek
çok kişiye felaket, yıkım getireceksiniz. Zengin olmak için bozkırdan
topladığınız işte budur. Geçici bir zevk verdiğiniz insanları, yıkıma ve
umutsuzluğa sürüklüyorsunuz.

-Ve şüphesiz sen de kendinde bizi yargılama hakkını buluyorsun değil mi?
Nasıl yaşamamız, ne yapmamız gerektiğini senden mi öğreneceğiz?

-Ben yargıç değilim, sadece içinizden biriyim, yalnız:

-Yalnız ne?

-Yalnız biliyorum ki üzerimizde bir Tanrı vardır. Kalbimizin, muhakememizin
asıl ve en büyük düzenleyicisi O'dur.

-Yine Tanrı ha! Ne demek istiyorsun?

-Tanrının iyiliği bizim irademizle ifadesini bulur. O bizim içimizdedir. Bize
vicdan yoluyla tesir eder.

-Bu saçmalıklar neye yarayacak, ne çıkacak bunlardan, bunlarda nasıl bir
avantaj bulunabilir?

-Nasıl bir avantaj da ne demek? İnsan kendisine muhakeme gücüyle hakim
olur. Tıpkı Tanrı gibi. Kötülüğün gerçek anlamı, bizde olan Tanrı düzeyinde iç
mahkumiyet değil de nedir? Özümüz hakkında yeni yaklaşımı biz kendimiz
belirtiyoruz.

-Peki bu yaklaşımın kitle vicdanından farkı nedir? Biz başkaları gibi olmak
istemiyoruz, sürü ya da sürüden olmak istemiyoruz. Biz başkayız, kimseye
bağımlı değiliz.

-Yanılıyorsun. Hürriyet yalnız kanundan korkmayanlar için vardır. Başka
deyişle senin hürriyetin bir kurgudan ibarettir ve sürekli olarak, göreceğin
cezanın tehdidi altındadır.

-Peki, bundan sana ne? Bu yolu biz kendimiz seçtik, sen değil.

-Evet, gerçekten bu senin seçimin, ama yalnız seni ilgilendirmiyor. Çıkmazdan
kurtulmanın da bir yolu olduğunu anla artık. Vakit varken, nedamet getirin.
Bozkırda, gökyüzüne karşı, kaçakçılık işine tamamen son vereceğinize yemin
edin, bu haranı kazancı terkedin, içinize çöreklenen kötülüğü çıkarıp atın:
Kendinizle ve vicdanları birleştiren Tanrı ile barışın...

-Ya sonra?

-Sonra yeniden ve tam anlamıyla insan olacaksınız.

-Çok iyi söyledin. Çok da basit görünüyor!

Yükseltinin altından bir tren daha geçti. Grişan, kaşlarını çatarak ve bastonu ile
oynayarak trenin geçmesini, sessizliği bekledi. Gürültü tamamen uzaklaşınca
zavallı Abdias'ın yüzüne sert, aynı zamanda alaylı bir şekilde baktı:

Söylemek istediğin her şeyi sabırla dinledim. Doğrusunu söylemek gerekirse,
hiç olmazsa merakım yüzünden dinlemeye değerdi. Ama seni hayal kırıklığına
uğratacağım için üzgünüm. Eğer kendi iç dünyanda Tanrı ile yalnız kendinin
konuşabildiğini sanarak gururlanıyorsan, bunun pek sayın kişiliğine tanınmış bir
ayrıcalık olduğunu düşünüyor ve benim gibi bir insanın da Tanrı ile temas
kurabileceğini aklın almıyorsa, tam anlamıyla çuvallıyor, saçmalıyorsun.

-Hiç de öyle düşünmüyorum. Yalnız temas kelimesini biraz yadırgadım. Tam
aksine senden bu sözleri duymak sevindirdi beni. Belki içinde bir kıpırdanma
oluyor, birşeyler değişiyordur.

-Asla, değişen bir şey yok! Saf kuruntun o senin! Şunu bil ve sakın küçük
dilini yutma, Kallistratov, benim Tanrı'ya giden ayrı bir yolum var. Ben O'na
varmak için servis merdivenini kullanıyorum. Senin Tanrı dediğin, sandığın
kadar ulaşılması zor bir şey değil...

-Peki, servis merdiveniyle Tanrı huzuruna çıkınca ne elde ediyorsun?

-Seninle aynı şeyleri, insanların mutlu olmalarına, uyuşturucu sayesinde,
Tanrı'ya ulaşmalarına yardım ediyorum. Sizin bütün o vaiz ve dualarınızla
veremeyeceğiniz şeyleri veriyorum onlara... Tanrıya en etkili şekilde
yaklaşmalarını sağlıyorum.

-Onları, ulaşmak için sana peşin ödeme yaptıkları bir Tanrı'ya mı
yaklaştırıyorsun? Otla mı? Uyuşturucu sayesinde mi? Senin için Tanrı'yı
tanımak, O'na ulaşmak sevinci bu mu?

-Niçin olmasın? Sen bunu bir küfür, kutsal şeylere bir hakaret mi sayıyorsun?
Evet, evet! Benim laflarımı duymak bile sana pisliğe gömülmek hissi veriyor!
Bir rakip çıktı karşına, senin sahana girmeye cesaret eden bir rakip. Evet, işin
aslı öyle: Sözkonusu olan, esas olan, para ve uyuşturucudur. Çünkü herşeyi
yöneten, herşeye hükmeden paradır. Sanıyor musun ki sen Tanrı'nın parayla hiç
ilgisi yok? Kiliselerde ve başka yerlerde parasız bir şey yapabiliyor musunuz?

-Her şeyi birbirine karıştırıyorsun!

-Bırak bu masalları! Hayatta, Tanrı dahil, her şeyi satabilir ve satın alabilirsin.
Ben insanları hiç olmazsa biraz havalara çıkarıyorum, sizin iki dünyada sadece
vaadettiklerinizi, ben vaadetmiyor, veriyorum. Uyuşturucu, gerçek zevki veren
tek şeydir, sana huzur verir, zaman ve mekandan kurtarır. Uzun sürmese, gerçek
olmasa, sadece hayalden ibaret olsa bile, yine de bir mutluluktur ve bu
mutluluğu yalnız uyuşturucu sağlar. Ve, sözde pek dürüst olan sizler, yapışmak,
tutunmak için, böyle bir serapa bile sahip değilsiniz.

-Serap demekte gerçekten haklısın.

-Düşünebiliyor musun? Beş kopeke sana gerçeği gösterebileceklerini hayal
edebiliyor musun? Bu mümkün değildir pek Sayın Peder! Çünkü gerçek
mutluluk yoktur. Onun yerini acı bir şekilde uyuşturucu alıyor.

-Peki, aslında olmayan bir şeyin yerini başka bir şey nasıl alır, buna ne gerek
var? Tam bir kokuşmuşluk bu!

-Yavaş ol bakalım Kallistratov! Eğer iyi düşünürsen ben kurulu düzenin en
esaslı yardımcısıyım.

-Nasıl oluyor bu?

-İşte böyle oluyor ve olması da pek tabiidir. İlk yaratıldığı günden bu yana
insana ne olmayacak vaadlerde bulundular, hakaret ve saldırıya uğradığı zaman
ne masallar anlatılar ona! Tanrı'nın cennetine gideceğini, demokrasiyi, eşitliği,
kardeşliği, kollektif hayattaki ve komünlerdeki mutluluğu vaadettiler ona.
İstediğin gibi yaşayacaktın ve uslu olursan bunun ödülü cennete gitmek olacaktı.
Aslında bütün bunlar havada kalan laflardır! Ben ise, mutsuzlara, talihsizlere
bütün sıkıntılarını unutturma fırsatını veriyorum. Ben bir yıldırımsavar gibiyim.
Onları, ulaşılmaz denen Tanrı'ya, küçük kapıdan götürüyorum.

-Sen, benim tahmin ettiğimden de daha tehlikeli imişsin. Sana güç verseler,
iktidar verseler, dünyanın altını üstüne getirirsin. Belki küçük bir Napolyon
olursun.

-Daha yukarılara çık. Niçin daha büyük olmayayım? Dilediğim gibi hareket
edebilsem, neler neler yapardım. Mesela, ülkenin batısında gösterirdim asıl
gücümü. Ve orada sen benimle tartışmaya cesaret edemezdin, iyi ve kötüyü ben
nasıl görmeni istiyorsam öyle görürdün...

-Bundan hiç şüphem yok. Ama beni korkutamazsın. Bütün bu söylediklerinde
hiç yeni birşey yok. Sen insanların inancını yitirmesinden yararlanıyorsun, bu
durumda bir parazit olarak yaşamak kolay oluyor. Her şey kötü, herkes yalan
söylüyor, böyle olunca da uyuşturucudan başka dayanağın kalmıyor. Ama,
mevcut değer yargılarını tamamen reddediyorsan, hiç olmazsa insanlara yardım
için dünyayı bir başka açıdan görmeyi dene. Din bir afyon değildir. İman, birçok
nesillerin çektiği ızdırabın sonucudur. İman, binlerce yıldan beri hergün gelişip
özümlenmektedir. Ve sen utanç verici küçük ticaretinle gündüzü, geceyi, bütün
evreni ters yüz etmeye kalkışıyorsun. Her şeyin sonunu düşünmek gerek. Senin
meziyetlerini pek övdüğün o uyuşturucu ile insan, insan ruhu, günden güne
bozuluyor, sonunda iyice deliriyor, mahvoluyor. Bu gerçeği niçin saklıyorsun?
Seninki bir tahrik unsuru sadece: Bu şekilde Tanrı'ya ulaştığını zannedenler
kendilerini derhal şeytanın pençesinde buluyorlar. Buna ne cevap vereceksin?

-Sen kendini ne sanıyorsun? Bu dünyada karşılıksız, bedelsiz bir şey var mı?
Bu da bedelsiz değildir. Hayatın da bedeli var. Yaşayan bunu ölümle öder. Bunu
hiç düşünmedin mi? Nasıl, çenen kapandı değil mi? Yaa böyle işte. Benim
anlayışım senin yobazlığınla pek bağdaşmıyor!

-Senin görüşlerin mi? Dinsizlik, İsa'ya karşı olmak görüşün mü? Elbette
bağdaşmaz!

-Ha ha! İsa'ya karşı olanlar bulunmasa İseviliğin ne değeri olur. Varlığı için
hiçbir sebep kalmaz ki. Bu yüzden ben gerekli bir insanım. Ben olmasam sizin
gibiler fikirlerinin doğruluğunu kanıtlamak için kiminle mücadele edeceklerdi?
Abdias gülümsemekten kendini alamadı:

-Çok kurnazsın doğrusu. Olayları ne kadar ustaca çarpılıyorsun! Gerekirse
çelişkiler üzerinde oynamaya hazırsın. Ama senin güzel konuşma yeteneğin bir
işe yaramıyor. İkimizin anlaşabileceğimiz bir alan yok. Biz birbirimizin
zıddıyız, uzlaşamayız. Bunun için de benim gitmemi istiyorsun. Benden
korkuyorsun. Ama ben yine de pişmanlık duyman, bu çocukları serbest
bırakman için ısrara devam edeceğim. Kabul edersen, sana yardım etmek de
isterim.

Grişan, beklenenin aksine hiç cevap vermedi. Asık suratla, bastonuna
dayanarak bir aşağı bir yukarı yürümeye koyuldu ve neden sonra konuştu:

-Bak yoldaş Kallistratov, bana en ufak bir korku verdiğini sanıyorsan, tatlı bir
hayal görüyorsun demektir. Böylesi hoşuna gidiyorsa hayaline devam et. Ama,
şimdi trene binme vaktimiz geldi. Bunun için hazırladığımız küçük bir saldırı
planını uygulayacağız.

-Buna demiryolu korsanlığı demek daha doğru olur.

-Sen öyle diyebilirsin. Ama işleri karıştırmamak gerek. Biz soygun
yapmıyoruz. Sadece bir taşıma, nakil sözkonusu. Ne yapalım, devlet bizim
serbestçe bir yerden başka yere girmemizi yasaklıyor...

-Devleti karıştırma. Bana ne teklif ediyorsun?

-Tren durunca, senin kayıt kütüğünde bulunanların hepsi toplanacak (Grişan
böyle derken baş hareketiyle yolu göstermişti). O zaman onları saptırmaya, bu
küçük Lenka'ları, cesur Petruha'ları din yoluna sokmaya, ruhlarını kurtarmaya
çalışabilirsin Büyük Mesih! Ben hiç karışmayacağım, ağzımı bile açmayacağım.
Ben orada değilmişim gibi hareket edebilirsin. Eğer onları kendi safına
çekebilirsen, senin Tanrı'nın cemaatine katabilirsen, ben çekip gideceğim.
Yenilgiyi kabul edip kaçacağım. Çok açık değil mi? Nasıl, var mısın iddiaya,
meydan okumaya?

-Kabul.

-Pekala, hamle senin. Aramızda geçen konuşmalara gelince, bunu öğrenmeye
kimsenin ihtiyacı yok. Farzedelim ki havadan sudan söz ettik.

-Teşekkürler. Ama benim saklayacak bir şeyim yok.

-Nasıl istersen. Kutsal Kitapta yazıldığı gibi; Bunu sen söyledin.

Saat akşamın altısını geçiyordu. Fakat Mayıs'ın o son gününde, güneş hala
parlak ve yakıcıydı. Sabahtan beri gökyüzünde pek silik uçuşan gümüş bulutlar
şimdi ufukta, gittikçe koyulaşan bir hat oluşturarak tehdit edici bir renge
bürünmüşlerdi. Onları gören Abdias birden kaygıya kapıldı. Çünkü fırtına yakın
demekti.

Kuzeyden güneye, güneyden kuzeye trenler geçip gidiyor, ağır tekerlekleriyle
yeri sarsıyor, çınlatıyorlardı. Ne büyük topraklar ve geniş ufuklar, hava ve ne
bol ışık! Ama insan yine de hep şikayetçi, tatminsiz idi, her zaman bir eksiği
bulunuyordu. En çok da hürriyete ihtiyaçları var diyordu Abdias, büyük bozkırı
seyrederek. İnsan başkalarıyla beraber olmaktan vazgeçmiyor, aynı zamanda,
birlikte yaşamak da pek zor geliyor ona. Peki, ben ne yapacağım şimdi?
Grişan'ın ağına düşenleri Hak yoluna çekmek için ne diyeceğim onlara?
Birbirlerine uyarak değil, karşı koymaktan korktukları için ya da yanlış yerde
uyguladıkları bir dayanışma ve özellikle de uyuşturucu konusunda doktora
yapmış bu Cizvit uzmanına karşı mücadele gücünü bulamadıkları için
çıkamıyorlardı onun ağından. Ne korkunç bir adam! Kafasını kötülük yapmada
kullanan en tehlikeli adamlardan biri. Ah nasıl davranacağımı bir bilsem!

Beklenen an yakındı. Hedef treni durdurmak için ikişer üçer gruplar halinde
yol boyuna dağılmış, otlar arasına gizlenmişlerdi. İşaret bekliyorlardı. Tren
uzaktan, rayların üzerinde kıvrım kıvrım giden bir yılan gibi görününce bir ıslık
sesi duyuldu ve hepsi hücuma geçmek için hazırlandılar. Haşhaş dolu sırt
çantalarını ve valizlerini ellerine almışlardı. Abdias, Petruha ve Lenka ile
birlikte yol onarımından arta kalan çakılların arkasına uzanmıştı. Şef, iki
yardımcısıyla yakınlarında bulunuyordu. O iki çocuktan kızıl saçlısının adı
Kolia; yassı burunlu, Kafkas şivesiyle konuşan ve çok çevik olanın adı ise
Mohaç idi. (Herhalde Dağıstan'ın başkenti Mohaçkale'den gelmişti). Bilmediği
iki-üç kişi de yakınlarda bir yere saklanmışlardı. Grişan iki kişiyi keşif için
ileriye göndermişti. Bunlar, sözde, yolda yangın çıkaracak, daha doğrusu
kondüktörün yangın zannedip durmasını sağlayacağı işi yapacaklardı. Epeyce
uzakta, 330 km. levhasının bulunduğu noktaya yakın bir yerdeydiler. Burada
demiryolu, ilkbahar sellerinin açtığı derin bir yatağın üzerine kurulmuş küçük
bir köprüden geçiyordu. Kondüktörü yanıltacakları iş için ideal bir yerdi burası.
Tren hızla yaklaşıyordu ve Abdias'ın da sinirliliği, heyecanı artıyordu: Süratle
vagona tırmanacaktı ve başarısı kısmen trenin durumuna bağlıydı. Çünkü bu
tren tamamen sarnıç vagonlardan oluşabilir, daha da kötüsü, asker nöbetçiler
tarafından sıkı bir denetim altında bulunabilirdi:

Lenka, elleri titreyerek bir sigara yaktı. Ama Petruha hiddetle bağırdı ona.

-At onu sersem, yoksa deşerim barsaklarını!

Soluk yüzü şimdi mora dönüşen Lenka sinirli bir şekilde duman çekmeye
devam edince, Petruha üzerine atıldı ve müthiş bir yumruk indirdi kafasına.
Lenka'nın kafasından kasketi düştü. Ama o da boş durmadı. Petruha'nın sırtına
bir tekme indirdi ve beriki iyice hiddetlendi. Çingeneler gibi alt alta, üst üste
dövüşmeye başladılar.

Abdias yattığı yerden hafifçe doğrularak:

-Hemen kesin kavgayı! Petruha, bırak onu, utanmıyor musun?

Petruha yatışmıyordu:

-Sen ne karışıyorsun papaz bozuntusu! Zıbar orada! Her yerde ayağına
dolanıyorsun insanın!

Böyle bağırıp onu paçasından çekti. Sonunda hepsi yere uzandılar hızlı hızlı
soluyarak.

Tren iyice yaklaştı. Hem çok hızlı, hem çok yavaş geliyor gibiydi. Abdias'ın
tüyleri diken diken oldu. Çünkü en tehlikeli anlardan biri olacaktı bu.

Abdias, çocukluğunda buharlı lokomotiflerin romantik geçişlerini hayran
hayran seyrederdi. Keskin düdük sesleriyle, kıvrım kıvrım duman çıkararak
geçerlerken büyük bir zevkle seyrettiği lokomotiflerin geçişini, bir gün büyük
bir sıkıntı ile ona kaçak olarak binmek için, üstelik suç işleyerek bekleyeceğini,
hiç aklına getiremezdi. O eski buharlı ağır lokomotifler savaştan sonraki yıllarda
kaldırılmıştı. Bugün onların yerini güçlü dinsel lokomotifler almıştı ve bunların
ikisi bu upuzun katarı çekmeye yetiyordu. Şimdi gözlerinin önünde, kulak delen
gürültülerle sayısız tekerlek geçiyordu. Platformlardan, sarnıçlardan, tomruk
yüklerinden, furgon ve konteynirlerden oluşan ve dev bir gücün çekişiyle
hedefine doğru süzülen bu ağır katarın durdurulabileceğine inanamıyordu.

Vagonlar birbirini kovalıyordu ve yarısı geçmişti bile. Abdias, durdurma
harekatının başarısızlığa uğradığını, böyle ağır ve bu kadar hızlı giden bir şeyi
durdurmanın mümkün olmayacağını düşünmeye başlamıştı ki tren birden
yavaşladı, tekerlekler daha yavaş dönüyor, ama daha çok sarsıyorlardı vagonları,
fren gıcırlıları da duyuluyordu. Az sonra iyice yavaşladı. Gözlerine inanamayan
Abdias trenin tamamen durduğunu gördü. Tam o sırada biri ıslık çaldı, bir diğeri
ona karşılık verdi ve Petruha da emrini verdi:

-Haydi, ileri!

Çantalarını kavrayıp, vagonlara asıldılar. Her şey başdöndürücü bir hızla
oluyordu: Pusudan çıkıp hücuma geçmişlerdi şimdi. Hiç beklemeden tren
yeniden hareket etmeden karşılarına ilk çıkan vagona tırmanacaklardı. Sonra,
tren hareket halindeyken vagonların damında yürüyüp en uygun yeri
bulacaklardı. Abdias'ın karşısına tekerleklerden ve sonra tahtalardan oluşan bir
duvar çıkmıştı ve bu duvara tırmanmak için tutunacak bir yer arıyordu. Her an
hareket edebilecek olan bu muazzam kitle göklere kadar yükseliyormuş gibi
geliyordu ona. Bir yandan da yüzüne keskin bir mazot kokusu vuruyordu. Her
şeye rağmen, yüzlerini göremediği kişilerin de el uzatmasıyla bir vagona
tırmanabildi. O da pek bilinçli olmayarak elini uzatıp bir başkasının
tırmanmasına yardım etmişti.

Tren iki defa sarsıldı ve bir gıcırtı daha duyuldu. Abdias birkaç defa
tekerleklerin arasına düşme tehlikesi atlattı. Ama tren üçüncü defa sarsıldıktan
sonra hareket etti, durup kaybettiği zamanı telafi için hemen hızlandı. İşte o
zaman, Abdias kendisini, birbirlerinden hiç ayrılmayan Lenka ve Petruha ile boş
bir vagonun içinde buldu. Grişan da orada idi. Yaralı ayağı ile bu trene nasıl
atladığını yalnız Allah bilirdi. Mohaç ve Kolia da Grişan'ın yanında idiler.
Hepsinin rengi sararmış, güçlükle soluyorlardı, ama başarıdan pek memnun
oldukları anlaşılıyordu. Abdias, harekatın en tehlikeli safhasının bu kadar kolay
gerçekleşmesine şaşıyor ve üzülüyordu.

Kaçakçılar şimdi Calpak-Saz'a doğru yol alıyorlardı ve oradan büyük şehirlere
dağılacaklardı...

Yolculuk beş saat kadar sürecekti. Bulundukları vagonda, boşaltma sırasında
orada bırakılan birçok boş sandık da vardı, bunların üzerine oturmuşlardı.
Grişan'ın tenbihlerine uyarak, dışarıdan görülmeyecek şekilde yerleşmişlerdi
oraya. Kapılardan biri açık tutulmak şartıyla içerisi oldukça aydınlık oluyordu.
Yukarıdaki kapaklardan birisini de açmışlardı vagonu havalandırmak için.
İlk istasyonda kapıyı usulca kapadılar ve tren hareket edinceye kadar boğucu bir
havada hiç ses çıkarmadan beklediler. Petruha dışarıya bir göz atmış, her şeyin
yolunda olduğunu, civarda kimsenin görünmediğini söylemişti. Aynı
istasyondan yolcu dolu bir başka tren de gelip geçti ve bundan sonra da onların
treni hareket etti. Sonraki durakta Mohaç, bir yerlerden bulduğu bir bidonla
içecek su temin etti. Bundan sonra canları yemek de istedi ve kaçakçılar, sıcak
yemeği daha sonra Calpak-Saz'da yiyeceklerini düşünerek, peksimet ve
konserveden ibaret yemeklerini yediler.

Tren şimdi Çusk bozkırından geçiyor, dağlara doğru ilerliyordu. O ilkbahar
akşamında hava hala pek kararmamıştı. Konuşma konusu daha çok yiyecek ve
para üzerine idi. Petruha Murmansk'taki sevgilisinin güzelliğini anlatmaya
başlayınca, Mohaç, Katkas argosu ve bozuk bir Rusça ile ona takıldı:

-Dostum Petruha, sen Murmansk'tan başka yerde karı bulamıyor musun ki!
Biraz da Moskova'da aftosların olsun! Ha ha ha! Belki Moskova'da fahişe yoktur
değil mi!

Petruha kızdı:

-Küçük ve çok toysun, sen ne anlarsın ki, hem kaç yaşındasın daha!

-Hep yaşımı ileri sürersin! Kaç yaşında olursam olayım. Bizim Kafkasya'da
benim gibilerin nice zamanlardan beri çocukları olur... hep... Ha!. ha! ha!

Bu konuşma herkesi neşelendirdi. Abdias bile gülümsemekten kendini alamadı.
Ara sıra Grişan'dan tarafa bakıyor, Grişan da göz ucu ile onu süzüyordu.
Ötekilerden biraz açıkta, yine katlanan sandalyesinin üzerinde oturuyordu
Grişan. Bastonu da elindeydi. Tıpkı onlar gibi ucuz sigara içmesini bir yana
bırakırsak, bütün tavırları ile ötekilerden çok farklıydı.

Keyifleri yerindeydi. Herkes vagona alışmıştı. Lenka bir köşede uyuyor,
ötekiler de hafifçe kestiriyorlardı. Oysa güneş daha ufku aşıp kaybolmamış,
alacakaranlık da henüz başlamamıştı. Sigara içerek önemsiz şeylerden
konuşuyorlardı. Birden sustular, sonra Şef'e bakarak fısıltı halinde birşeyler
söylediler birbirlerine. Mohaç seslendi:

-Ey Grişan, biz düşündük ki bir şey yapmadan pineklemektense bir iki nefes
çeksek, diyoruz. Vaktimiz var değil mi? Hem ben de öyle bir harman var ki
sevgili Şefim, hımm! Ağzına layık. Böylesini ancak Bağdat hırsızı
tüttürebilmiştir!

Grişan Abdias'a baktı. Buna ne dersin? der gibiydi. Bir süre bekledikten sonra
cevap verdi:

-Pekala, çekin bakalım!

Gözleri parlayan çocuklar hemen Mohaç'ın başında toplandılar. Mohaç, ancak
Bağdat hırsızına layık gördüğü meşhur haşhaş harmanını ceketinin gizli
yerlerinden bulup çıkardı, büyük bir sigara sardı ve ilk olarak birkaç nefes
çektikten sonra yanındakine uzattı. Yaprak halinde sarılan uyuşturucu böylece
elden ele dolaşarak Petruha'ya geldi. O da gözlerini kapatarak büyük bir keyifle
dumanı çektikten sonra Abdias'a uzattı:

-Al bakalım Abdias, sen de bizim gibi yap. Niye istemiyorsun, bırak gülünç
olmayı!

-Hayır Piotr, içmeyeceğim, ısrar etme! dedi kesin bir şekilde.

Petruha'nın canı sıkılmıştı:

-Yaa, demek öyle papaz bozuntusu! Evet, gerçekten papaz bu! Sen dostluk
elini uzatıyorsun, o yüzüne tükürüyor!

-Ben kimsenin yüzüne tükürmüyorum, böyle demekte haksızsın Piotr.

-Seninle tartışmak neye yarar ki!

Petruha ikinci bir nefes çektikten sonra sigarayı Mohaç'a uzattı çevik bir
hareketle.

-Sıra senin, aziz Şefim, bize katılır mısın?

Grişan hiç bir şey söylemeden, kendisine uzanan eli itti. Mohaç üzülerek,
başını salladı:

-Keyfiniz bilir, sen Şefsin, dedi.

Uyuşturucu sarması elden ele dolaşıyordu. Uyanan Lenka'da çekti bir nefes,
sonra sıra kızıl saçlı Kolia'ya, Petruha'ya ve yine Mohaç'a geldi. Bir süre sonra
değişmeye başladılar: Bakışları bazen dalgın, bazen ateşliydi, dudaklarına bir
tebessüm yapışıp kalmıştı. Abdias'a kızgınlığı geçmeyen ve bunun için de
mızmızlanıp duran yalnız Petruha idi. Onun burnunun dibinde hakaret sözleri
mırıldanıyor, bütün papazların it olduğunu söylüyordu.

Küçük sandalyesinde oturan Grişan, hiçbir şey söylemeden sessizce
seyrediyordu onları. Ama dudaklarında küçümseyici, alaycı bir tebessüm vardı.
Kapının yanında, ayakta duran Abdias'a yukarıdan bakışı, bu küçük denemenin
onu ne kadar memnun etliğini gösteriyordu. Bu, genç adamın ruhunda herhalde
sıkıntılar yaratıyor olmalıydı.

Abdias da bu sahnenin tamamen kendisi için düzenlendiğini anlamıştı. Şefin
böyle bir uyuşturucu seansına izin vermesi, onun asil isteklerinin kötü ile
mücadelede ne derece gülünç olduğunu göstermek içindi.

Grişan, gücünün tadını çıkarıyordu şimdi. Abdias ise, ilgisiz duruyormuş
görünse de, bütün varlığıyla iğreniyordu durumdan. Şef'e karşı gelecek güçte
olmadığı, bu çocukları onun lanet etkisinden kurtarmak için bir şey yapamadığı
için de çok üzülüyordu. Çıplak ayakla korların üstünde yürüyor gibiydi ve
gittikçe kendini daha fena hissediyordu. Ve işte şimdi de Petruha, uyuşturucu
sarmasının sarı kalıntısını burnuna sokarak bir kere daha neşelerine katılmasını
istiyordu ondan. Azaldıkça sarı yeşil bir renk alan, tükrüğe boğulmuş izmarit
tam bir zehirdi şimdi. Petruha'nın bunu zorla içirmeye çalışması, bardağı taşıran
son damla oldu.

-Al bakalım, Abdias, tatsızlık etme, küçük papaz, iyi niyetle ikram ediyorum
sana, sonu iyi olacak, al, kafanı dağıtır! diyordu Petruha.

-Beni rahat bırak! diye bağırdı Abdias öfkesini tutamıyarak.

-Ya, rahat bırakalım istiyor! Ben kardeşçe davranmaya çalışıyorum, sen ise
hep surat asıyorsun!

-Pekala, ver onu bana! diye bağırdı Abdias. İzmariti yakaladı, öteki de iyice
görsün diye başının üzerinden dışarıya attı. Bunu o kadar çabuk yapmıştı ki
Grişan bile ilgisiz kalamamış, soğukkanlılığını yitirir gibi olmuştu. Bir sessizlik
oldu. Bu sessizlik süresince tren tekerleklerinin sesi daha kuvvetli ve daha
korkutucu duyuldu.

-Gördün mü? dedi Abdias, Petruha'ya meydan okuyan bir sesle. Herkes ne
yaptığımı gördü mü'? Aynı şeyi hiç tereddüt etmeden yine yaparım!

Haşhaş toplayıcıları, hiç beklemedikleri bu durum karşısında, tepelerini attıran
bu kaçık hakkındaki tepkilerini ve ne düşündüğünü anlamak için şeflerine
baktılar.

Ama Grişan olaya alaylı bir tebessümle bakıyor, hiç aldırış etmiyordu. Mohaç
sormak zorunda kaldı:

-Ey Şef, niye susuyorsun? Birden dilin mi tutuldu?

-Hayır, dilim tutulmadı! Bu adama hiç bir şey söylememeye söz verdim. Siz
istediğinizi yapmakta serbestsiniz. Ben bu işe karışmayacağım...

Mohaç çok şaşırmıştı:

-Doğru mu bu? diye sordu Abdias'a.

-Evet, dedi Abdias, hepsi bu kadar da değil, bu şeytan karşısında gözlerinizi
açmaya da yemin ettim. (Şeytan derken Grişan'ı göstermişti). Sizi lanetli duruma
düşüren odur. Susmayacağım, çünkü gerçek benden yana!

Ne yaptığını kendisi bile anlamadan uyuşturucu dolu kendi çantasını kaptı.
Herkes aynı anda ayağa fırlamış, bu zavallı papazın daha neler yapacağını merak
ediyordu. Yalnız Grişan kımıldamıyordu.

-Bakın çocuklar! dedi, Abdias çantasını kaldırıp sallayarak. Bunun içinde
taşıdığımız şey, kötülük getiren, baştan çıkaran bir zehirdir. Para hırsı ile gözleri
kör olan sizler de bu zehri insanlara dağıtmak istiyorsunuz. Hepiniz, sen Piotr,
sen Mohaç, sen Lenia, sen Kolia! Hepinizin yaptığı bu! Grişan'ı saymıyorum.
Onu nasıl gördüğünüz belli!

Petruha üzerine doğru yürüdü:

-Hey dur biraz, ver o çantayı bana!

-Geri dur Petruha, yaklaşma! Bu iğrenç şeyi nasıl yok edeceğimi biliyorum
ben.

Hiç kimsenin engel olmasına fırsat bırakmadan ani bir hareketle çantasını açtı
ve vagonun açık kapısından haşhaşları savurmaya başladı. Yapraklar, sarı-yeşil
petaller (gerçekten çoktu) rüzgara kapılıp, tıpkı sonbahar yaprakları gibi yol
boyunca savruldular. Uçup giden bu yapraklar para idi. Binlerce ruble para!
Kaçakçılar bu sahne karşısında bir an donmuş, büyülenmiş gibi hareketsiz
kaldılar.

-Gördünüz mü! diye bağırdı Abdias, sonra çantasını alıp, içinde kalan
haşhaşlarla birlikte dışarıya fırlattı. Ve devam etti: Siz de benim yaptığımı
yapınız! Pişmanlık sevincini hep birlikte tadalım. Tanrı şefkatini esirgemeyecek,
suçlarımızı affedecektir! Lenia, Piotr, haydi bu lanet haşhaşı atın, savurun
rüzgarda!..

Petruha kudurmuştu sanki:

-Herif çıldırdı, aynasızlara gammazlayacak bizi! Tutun! Kıralım çenesini pis
papazın!

-Durun, durun, beni dinleyin! diye bağırdı Abdias.

Onları akıl yoluna sokabileceğini umuyordu hala. Ama artık çok geçti. Uyuşturucudan sonra
gözleri büsbütün kararmış olan kaçakçılar kudurmuş köpekler gibi atıldılar
üzerine. Petruha, Mohaç ve Kolia durmadan vuruyorlardı. Yalnız Lenka engel
olmaya çalışıyordu onlara.

-Durun, yapmayın! diye etraflarında dönüyordu, ama öteki üç çocuğu
durduramıyordu. Dövmeye devam ettiler:

-Haydi! Gebertin! Al sana! Atın vagondan dışarı! diye bağırıyordu Petruha.

-Atalım! Gebertelim! diye kükrüyordu Mohaç.

Lenka sapsarı olmuş, titreyen elleriyle onlara asılıyor ama durdurmaya gücü
yetmiyordu:

-Yoo, yapmayın! Öldürmeyin onu! diye yalvarıyordu. Kolia onu iterek:

-Bırak beni it! Yoksa seni de gebertirim! diyordu ona. Abdias bütün gücüyle
karşı koyarak kapılardan uzaklaşmaya çalışıyordu, trenin hareketi de daha çok
kapılara doğru itiyordu onları. Biraz önce mutlu görünüp gülümseyen bu
uyuşturucu kurbanlarının, nasıl bir vahşet ve sadizm ile hareket ettiklerini
tecrübe ile öğreniyordu şimdi.

-Artık işin ölüm kalım meselesi haline geldiğini de anlıyordu. Kuvvetler hiç de
denk değildi. Azgın ve güçlü üç kişiye karşı tek başına idi. (Lenka küçük ve
zayıf olduğu için hesaba katılmıyordu). Grişan ise hala yerinden kımıldamıyor,
ama keyifle seyrediyordu olanları. Bir tiyatroda ya da sirkteydi sanki.

-Hımm! Burada bir hareket var galiba! diye mırıldanıyordu oturduğu yerden.
Bu durumu önceden görmüş, çok iyi hesaplamıştı. Ve şimdi, himaye ettiği
kişilerin Abdias'ı öldüresiye dövmelerini seyrederek keyifleniyor, başarısının
meyvesini topluyordu.

Cinayeti yalnız onun müdahalesi önleyebilirdi, ama bunun için Abdias'ın
Grişan imdat! demesi gerekiyordu. Ama ne olursa olsun Abdias ondan yardım
istemeyecekti. Yapabileceği, daha doğrusu yapabileceğini umduğu tek şey,
mümkün olduğu kadar kapıdan uzak bir köşeye çekilmekti. Orada onu
isledikleri kadar dövsünlerdi, bayıltsınlardı, yeter ki trenden atmasınlardı. Çünkü
o zaman kesinlikle ölürdü...

Ama yumruk darbeleri altında bir köşeye çekilmek de çok zordu. Onu hep
kapıya doğru itiyorlardı ve açık kapı da onu çekip almaya hazırdı. Olduğu yerde
kımıldamadan dursa da tereddüt etmeden atacaklardı onu trenden. Her
yumruktan, her darbeden sonra doğrularak, sürünerek vagonun dibine gitmeye
çalışıyor, belki cellatlarının akılları başlarına gelir ya da bıkarlar da bırakırlar
diye ümitleniyordu.

Başına Kolia'dan bir yumruk yiyen Lenka bir kenara yığılıp kalmıştı.
Meziyetleri yüzünden bu insanların düşmanlığını kazanan bu din adamına
yardım edemezdi artık. Ve bu adamlar, akla sığmaz bir kudurganlıkla paralarını,
muazzam uyuşturucu hazinesini koruyorlardı.

-Vurun! Gebertin! diye haykırıyordu Petruha. Abdias'ın kolunu kıvırıp sırtına
yapıştırmıştı. Mohaç ise karnına müthiş bir yumruk indirdi. Abdias, acıdan
kıvranarak ve kan kusarak iki büklüm oldu. O zaman onu üçü birden kapıya
doğru sürüklediler, ama hala direniyordu. Kapıya gitmemek için döşemeye
yapışınca tırnakları kırıldı. Pençelerinden kurtulmaya çalışıyor, kurtulamıyordu.
Bu kötülüğü yaptıran Grişan ise, sandalyesinde ayak ayak üstüne atarak,
soğukkanlılıkla, zafer kazanmış edasıyla olayı seyrediyor, bastonunu yere
vurarak anlamsız bir ıslık çalıyordu.

Abdias, hala aman dileyebilir, ondan yardım isteyebilirdi. O da o zaman belki
işlenmekte olan bu cinayeti önleyebilirdi. Ama ağzını açmadı, yardım dilemedi.
Kaçakçılar onu kapıya doğru sürüklediler. Başından akan kanın izi kaldı
sürüklendiği döşemede. Kapıda da son yumruk darbelerini indirdiler. Kaçakçılar
onu, kendileri de onunla birlikte düşme korkusuyla kaldırıp atamıyorlardı.
Abdias birden, rüzgara kapıldı, ama düşeceği anda avucu ile döşemeye yapıştı
ve bir ayağını basamağa koyabildi, böylece bir yere tutunup kaldı. Kendisini hiç
bir zaman bu kadar güçlü, yaşamaya bu kadar istekli hissetmemişti. Saldırganlar
onu orada rahat bıraksaydılar, belki tekrar vagona girmek için kuvvetini
toplayabilirdi. Ama bırakmadılar, yüzünü gözünü tekmelemeye başladılar, her
türlü küfrü savurarak futbol topu imiş gibi vuruyorlardı ona. Yine de ellerini
sımsıkı yapıştığı yerden ayırmadı. Son anları çok korkunç olmuştu. Petruha,
Kolia ve Mohaç, kudurganlıklarının en üst derecesinde idiler. Grişan bile daha
fazla aldırışsız kalamadı ve Kurtarıcı Kallistratovun akıbetini görmek için
kapıya yaklaşarak baktı, düşmesini sabırsızlıkla bekledi. Abdias'ı araya
başkalarını sokarak öldürtmekle gerçekten büyük bir kurnazlık yapıyordu. Eğer
yolda cesedini bulurlarsa ve dedektifler bunun bir kaza ya da intihar olmadığını
anlarlarsa ve kendisi de yakalanırsa, suçsuz olduğunu rahatça iddia edebilecekti.
Arkadaşlarının kavga ettiğini, kendisinin hiç karışmadığını, ama şanssızlıkla,
içlerinden birinin yanlış adım attığını söyleyecekti.

Abdias'ın hatırladığı son şey, yüzüne inen darbeler oldu. Yüzüne vuran
ayakların tabanı kıpkırmızıydı. Vücudu kurşun gibi ağırlaşmıştı ve tren, şiddetli
yeller savurarak bozkırda hızla ilerliyordu. Aşağıya, korkunç ve insansız
boşluğa doğru çekildiğini hissediyordu. Bir tek kişi yoktu onu görüp acıyacak,
kaderine ağlayacak. Hayatı pamuk ipliğine bağlıydı artık. Ve; o bir türlü sonu
gelmeyen günde batan güneşin son ışıkları, korkudan iyice açılan gözlerini
yakıyor, tıpkı onun gibi hiçlikte yok oluyordu. Hala sıkıca tutunduğu yeri
bırakmadığı için, Grişan'ın bastonunu kapan Petruha, bununla vura vura
parmaklarını kırdı Abdias'ın. Grişan tesadüfen imiş gibi onun eli altına getirmişti
bastonunu.

Ve Abdias artık şiddetli acılardan ibaretti sanki. Kendinden geçti ve ne
olduğunu anlamadan düştü. Yuvarlanıp, çalıların üzerine gelmiş ve bu arada
çarpan taşlardan ayağının kırıldığını hissetmemişti. Yoluna devam eden eski
yoldaşlarını süratle götüren trenin sesini duymamıştı. Tekerlek sesleri de
duyulmaz olmuştu zaten.

Az sonra güneş battı, karanlık çöktü. Batıda gökyüzünü kara bulutlar
kaplamıştı. Fırtına yakındı...

Demiryolu üzerinden başka katarlar gelip geçiyor, hayatı için merhamet
dilemeyen kişi de bir çukurun dibinde uzanmış, hareketsiz yatıyordu. Coşkular
içinde, gerçeği arama yolunda elde edebildiği ve inandığı her şey, şimdi onun
dışındaydı ve yoktu. Kendisini kurtaracak tek şansı kullanmamakta haklı mıydı?
Çok basit görünen Grişan, yardım et! sözlerini, hayatı sözkonusu olduğu halde
söylememekte haklı mıydı? Haklı ya da haksız, ağzını açıp yardım istememişti...
Gerçekte Yüce Yaradan'ın paradoksları da sınırsızdır... Yüzlerce yıl önce bir
defa daha tuhaf bir adam, susması gerektiğine inanmış ve bu yüzden hayatını
yitirmişti. Kendini kurtaracak sözleri söylemeyi reddettiği için yitirmişti
hayatını. O günden bu güne bin dokuz yüz elli yıldan fazla bir süre geçmiş
olmasına rağmen, bu olayı tartışmaktan, sayısız yorumlar yapmaktan ve kendi
kendimize böyle bir şeyin nasıl olabileceğini sorarak yakınıp yakarmaktan
vazgeçmedik. Ve bu olay bize dün olmuş gibi geliyor, çünkü meydana getirdiği
şok dağılıp yok olmadı. O zamandan beri her nesilden pek çok kişi (ki sayısını
bilemiyoruz) olay sırasında Golgotha Tepesinde olsaydım, Nasıralı'nın çarmıha
gerilmesini engellerdim, demiştir. Bugün, böyle bir engellemeyi yapabileceğine
inanmak birçok kimsenin hoşuna gidiyor. Ama o tarihte bu basit infazın
muazzam sonucunu kim tahmin edebilirdi? Asırlar boyu her şeyin unutulacağını
ama o günün unutulmayacağını kim söyleyebilirdi...

O gün de bir Cuma günüydü ve o adam da, hayatını kurtarmak için onların
istediği şekilde konuşmayı, istenen kelimeleri söylemeyi reddetmişti...

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    984257 Ziyaretçi