DİŞİ KURDUN RÜYALARI II

 

 


CENGİZ AYTMATOV



DİŞİ KURDUN RÜYALARI  II


-4-

Abdias, İnga Fedorovna'ya birçok mektup yazmış, o da cevaplarını post-
restant'a yollamıştı: Çünkü Abdias'ın belli bir yeri yoktu. Annesini kaybettiği
zaman pek küçüktü. Hem dini hem de diğer konularda oldukça geniş kültürlü ve
çok iyi yürekli bir insan olan babası Kallistratov ise, olanca varlığı ve gücü ile
kendini iki evladının eğitimine adamıştı. Abdias'tan üç yaş büyük olan ablası bir
pedagoji enstitüsüne girmek istemiş ve bu amaçla Leningrad'a gitmişti. Ama
sosyal durumu yüzünden enstitüye kabul edilmemişti. Din işlerinde çalışan bir
babanın kızı olması, eğitimle ilgili her işi yasaklıyordu ona. Bir mühendis
okuluna girmek zorunda kalmış, sonra endüstri desinatörü olarak bir iş bulmuş,
sonunda Leningrad'a yerleşmiş ve burada evlenmişti. Abdias ise din adamı
olmak istemişti. Asıl arzusu bu idi. Barbara'nın karşılaştığı durumu dikkate alan
babası da aynı şeyi istemişti Abdias için. Oğlu papaz okuluna girince çok
sevindi, gurur duydu. Hayalinin gerçekleşmekte olduğunu düşünerek mutlu
oldu. Tanrı dualarını kabul etmişti. Oğlunun eğitimi için harcadığı emekler boşa
gitmeyecekti.

Ama, diyakos, oğlunu papaz okuluna soktuktan az sonra öldü. Belki, ölmesi
iyi bir şanstı. Çünkü kendini, yerküre gibi ebedi olarak insanlara şaşmaz ve
değişmez şekilde verilmiş o iman gücünün ve gerçeklerinin araştırmasına
verdiği bir sırada, oğlunun kafasında gelişen şeytanca düşüncelere, onun mezhep
sapkınlığı içinde mahvolup gitmesine herhalde dayanamazdı.

Abdias gazetede bir iş bulunca, kendini bildi bileli babasıyla birlikte
oturdukları diyakosluğa ait küçük daire, yeni atanan bir papaza verildi ve
Abdias'tan bu daireyi bir an önce boşaltması istendi. Çünkü artık onun kilise ile
en küçük bir ilişkisi kalmamıştı.

Abdias ablasına bir mektup yazdı, ondan hatıra olarak saklamak istediği bir şey
varsa gelip almasını istedi. Saklanacak gibi şeyler daha çok aileye ait ikonalar ve
bazı eski tablolardı.

Bunları Barbara aldı. Abdias ise babasının kütüphanesini tercih etti.
Bu, iki kardeşin son buluşmaları oldu. Çünkü kader onları ayırmıştı ve artık hiç
görüşemeyeceklerdi. Ama araları iyiydi. Herkes kendi yolunda gidiyordu ve
Abdias da o zamandan beri özel mülklerde kira ile oturuyordu. Önceleri birkaç
odalı ev tutmuş, sonra, parasızlık yüzünden, birçok kişinin bir odada yattığı
yerlerde kalmaya başlamıştı.

Yazdığı mektuplarda adres bildirmeyişi, post-restant'lara yazılmasını
isteyişi işte bundandı. Orta-Asya'ya, beyaz zehir kaçakçılarıyla ilgili bir röportaj
yapmak üzere işte o dönemde gitmişti. Kendisinden çıkmıştı bu fikir:
Mujunkum ve Çuısk bozkırlarında yetişen ve Avrupa gençleri arasında
kullanımı gittikçe artan haşhaş kaçakçılığının hangi yollardan yapıldığını
araştırmak ve yazmak istiyordu. Bu haşhaş, onun benzeri olan marihuana gibi,
yaban kenevirinden başka bir şey değildi. Yaprakları, özellikle de çiçekleri ve
polenleri, insana tuhaf hayaller gösteren bir güce sahipti. Onu içen önce
neşelenir, hayali bir mutluluk duyar, sonra, dozunu arttırdığı ölçüde bir
dermansızlık hisseder, daha sonra da saldırgan olur, çevresi için tehlikeli
olabilecek çılgınlıklar yapar...

Abdias Kallistratov Gezi Notları başlığı ile gezisini anlatmıştı. Bu notların
arasında bir kurt ailesiyle karşılaştığını, heyecan ve korku dolu anlar yaşadığını
da yazmıştı. Başından geçen bu olayın onu allak bullak ettiği anlaşılıyordu.
Fakat, önceleri yazıişleri tarafından heyecanla karşılanan röportajı daha sonra
ertelenmiş ve sonunda askıya alınıp unutulmuştu.

Kaderin karşısına çıkardığı İnga onun için dünyanın en değerli, en sevgili
insanıydı. Varlığını devam ettirmek için gerekli gücü veren, onun dertlerini
paylaşan tek kişiydi. Ona yazdığı mektuplarda başarısızlıklarını, endişelerini,
her şeyi anlatıyordu. Az sonra, bu genç kadınla mektuplaşmasının hayatının en
önemli işi, belki de var oluşunun gerçek sebebi olduğunu anlamıştı.

Bir daha mektubu gönderdikten sonra yazdığı konularda düşünmeye devam
eder, kendi kendine bir çeşit yorum yapardı. Uzaktan bağlantı kurmanın tuhaf
bir şekliydi bu: Düşünceleri, acı çeken ruhundan, zaman ve uzay içinden sürekli
olarak yayılan ışınlardı sanki.

... Son mektubunun ilk kelimeleri üzerinde uzun uzun düşündüm: Baba, Oğul
ve Kutsal Ruh adı ile cümlesi, belki sizi şaşırtmıştır. Ben, bu sözlerin çok önem
taşıdığı bir geleneğe göre yetiştim. Bu sözler benim için bir ruh diapazonu
gibidir. Bir murakabeye dalabilmek için her ciddi konuşmaya bu sözlerle
başlamak benim için bir alışkanlık oldu. Benim kilise ile ilgili geçmişimi ve
papaz okulundaki maceramı bir kere daha hatırlatması pahasına da olsa, bu
kuraldan vazgeçmek istemedim.

Size karşı beslediğim duygular, bana özgü bazı hususları saklamaktan beni
menediyor. Benim hakkımda bilmediğiniz hiçbir nokta kalmasın istiyorum.
Beni çok meşgul eden bir başka şey daha var... Mektuplarımda siz diye
hitap ediyorum, oysa birbirimizden ayrılırken senli benli konuşmaya
başlamıştık.

lsrarla beni affetmenizi istiyorum, sizden ayrılalı pek az bir zaman geçmesine
rağmen bana bir şeyler oldu. Biraz kaprisli, biraz değişken olan her insan,
davranışları için mazeret bulur. Bu da basit bir gözlem. Uzaktan siz diye hitap
ederek yazmama izin verin. Siz diye hitap etmek benim için gerçekten daha
kolay oluyor. Tekrar görüşmemiz nasip olacaksa, ki benim en değerli, en gizli
hayallerimin kaynağı budur (bu hayaller benim çocuklarım gibidir. Onları
besliyor, beşiklerini sallıyorum, bundan asla vazgeçmiyorum. Onları hayalen bu
kadar çok seviyorsak, gerçek çocukları kimbilir nasıl çok seveceğimizi ve bunun
ne büyük bir mutluluk olacağını da düşünüyorum) ve böyle hayal ettiğim
zamanlar, ruhum yavaş yavaş, sonsuz derecede özlenen, o sınırsız ilahi güzelliğe
doğru yükseliyor ve kendimde olmadan hiçliğin, yokluğun tehdidine karşı
koyacak gücü bulabiliyorum.

Belki aşk ölümün antitezi olduğu içindir bu; bizim için doğuş esrarını
izleyen hayatın esasını oluşturan bir andır. Bütün bu düşünceler bende, tekrar
buluşmamız için bir yakarışa dönüşüyor. Eğer duam kabul olursa, sizi hiç
sıkıntıya sokmamaya ve yine sen diye hitap etmeye söz veriyorum... Ama şimdi
o kadar çok söyleyeceklerim var ki...

Hatırlarsınız İnga Fedorovna, seyahatimle ilgili yazılarım yayınlanır
yayınlanmaz size gönderecektim, bu hususta anlaşmıştık. Bu genç haşhaş
kaçakçıları hakkında öğrendiklerimden pek emin değilim. Modern dünyamızın
karşılaştığı bu acıklı uyuşturucu meselesini çeşitli yönleriyle ele alan yazılarımın
yakın bir gelecekte yayınlanacağından da emin değilim. Modern dünya diyorum,
çünkü, yaban keneviri bilinmeyecek kadar eski zamanlardan beri bozkırda
yetişiyor ama onbeş yıl öncesine kadar, yerli halkın dediğine göre, bu pis bitkiyi,
uyuşturucu kullananların deyimi ile bu ot'u, ne içmek için, ne de başka bir
amaçla toplayan hiç yoktu (Bunu size hatırlatmam tamamen yersiz, çünkü siz bu
alanda uzmansınız, ama beni bağışlayın İnga Fedorovna, başladığıma göre
bitirmeliyim ve özellikle de size anlatmalıyım, böylece bu seferim bir işe
yaramamış olur). Evet, bu hastalık çok yenidir ve bunda Batının etkisi çok
büyük olmuştur:

Şimdi bana, sözde uzman yetkililere sunmak için basit bir rapor yazmamı teklif
ediyorlar. Gerçekten akıl almaz bir şey! Budalaca bir sansürden başka anlamı
yok bunun. Yersiz bir endişe bu. Onlara göre, uyuşturucunun gençlerimizi kırıp
geçirmesinin açıklanması prestijimize indirilen bir darbe olacakmış.

Çok gülünç, isyan ettirici bir iddia bu! Tam devekuşu politikası dedikleri
şey! Bu kadar pahalıya, böylesine büyük bir bedele mal olacak o sözde
prestijin ne yararı olacak?

Bu satırları okurken, hoşgörülü gülümsemenizi görür gibi oluyorum. Evet, saf
yürekli öfkelenmem karşısında, kaşlarınızı çatmıyorsanız, mutlaka
gülüyorsunuzdur. Kaşlarınızı çattığınız zaman da çok sevimli oluyorsunuz. Surat
astığınız zaman yüzünüz daha da saflaşıyor ve ilahi sırrı anlamaya çalışan genç
bir rahibe gibi ilham dolup nurlanıyor. Çünkü İsa'nın gelinlerindeki bütün bu
güzellik, onu canlandıran, hareket ettiren ruhun nefesindedir. Bu sözleri yüksek
sesle, özellikle de başka insanların yanında söyleseydim, aşırı bir iltifat
sayarlardı. Ama, daha önce de yazdığım gibi, ben sizinle, nasıl düşünüyor ve
duyuyorsam öyle konuşuyorum, hiçbir şeyi abartmaya ya da küçültmeye gerek
görmüyorum. Endişeli olduğunuz zaman yüz hatlarınız bana bir Rönesans
madonnasını hatırlatır. Bende böyle bir çağrışım yapmasını, benim sanat ya da
artistik bilgimin kıtlığına verin. Her ne ise, umarım benim gönüller dolusu
samimiyetime inanıyorsunuzdur...

Zaten aramızda her şey böyle başladı: Siz bana daha ilk konuşmamda inandınız
ve o gün benim hayatımda yeni bir dönemin başlangıcı oldu...

Bugün, röportajımla ilgili haberleri öğrenmek için gazeteye döndüm: Değişen
hiçbir şey yok, yakında yayınlanacağına dair en ufak bir ümit ışığı yok, önce
büyük hayranlıkla kabul edilen gezi notlarımın şimdi hiç kimseyi niçin
ilgilendirmediğini az çok mantıklı bir şekilde anlatan da yok. Oysa beni ne
coşkuyla, ne vaadlerle karşılamışlardı! Yazıişleri müdürü vebadan kaçar gibi
kaçıyor benden. Telefonla konuşmak da imkansız. Sekreterinin dediğine göre,
bir anlık boş zamanı yokmuş. Toplantıda, konferansta ya da sekreterin
üstünü basa basa söylediğine göre üstleriyle görüşmelerde bulunuyor her
zaman.

Şimdi yine çok iyi bildiğim caddeleri arşınlıyorum, doğup büyüdüğüm şehirde
bir yabancı gibi hissediyorum kendimi. Sanki ben burada doğmadım, burada
büyümedim. Ruhum öylesine boş ve soğuk! Eski arkadaşlarımdan bazıları bana
selam bile vermiyorlar: Onlar için ben sabık bir kudas, bir sapkın, papaz
okulundan kovulmuş bir papaz eskisiyim. Yalnız, kalbimi ısıtan tek şey,
kafamdan çıkmayan, beni terketmeyen tek bir düşünce var: O kadınla
yazışmalarım. Yürürken ona ne yapacağımı, onu neyin ilgilendireceğini,
düşüncelerimi onunla paylaşmak için gelecek mektubumda neler
söyleyebileceğimi düşünüyorum hep. Bir gün, varoluş sebebimi, bir kadını
düşünmek ve ona ateşli mektuplar yazmak şeklinde özetleyeceğime hiç
inanmazdım. Onunla ilk karşılaştığım bu yerde yeniden buluşma fırsatını
bekliyor, sabırsızlanıyor ve bunu düşünmekten başka bir şey yapamıyorum.
Benden başkaları da şüphesiz böyle anları yaşamış, aşk onlara hayatlarının asıl
amacı, tek sevinç kaynağı olarak görünmüştür. Ben onlardan farklı olarak
ölünceye kadar hep seveceğim ve bu sevgide ben, varlığımın en yüce anlarını
bulmak, görmek istiyorum...

Röportajımı yaz başlarında yazdım, ama şimdi bulvardaki ağaçlar yapraklarını
dökmeye başladılar bile. Gazetede projemi önce çok iyi karşılamışlardı, bir an
önce gitmem için tahrik etmişlerdi beni, ama röportajı yazdıktan sonra, böyle
birden bire sönüverecekleri hiç aklıma gelmezdi. Onların yayın organları
sadece iyi haberler vermelidir şeklindeki zırva prensibine ve bunun ne işe
yarayacağına hiç aklım ermiyor.

O zamanlar beni asıl düşündüren o meçhul diyarlara yapacağım yolculuktu.
Benim gibi mütevazı bir taşralı için çok çekici olan bu yerlere nihayet
gidebilecektim. Fikirlerim de orijinaldi, basit bir gözlemci olarak gitmeyecektim
oraya. Kaçakçıların arasına sızacak ve onlardan biri gibi görünecektim. Gerçi
ben o genç satıcı ve müşterilerin çoğundan biraz daha yaşlıydım ama, aradaki
fark şüphe uyandıracak kadar değildi. Yazıişlerindeki arkadaşlarım da eski jean
pantalonum ve yine eskimiş spor ayakkabılarımla tıpkı onlardan biriymiş gibi
görüneceğimi söylemişlerdi. Yalnız sakalımı tıraş etmeliydim.

Ben de bu tavsiyeye uydum ve hareketimden az önce tıraş oldum. Hafızama
güvenerek, notlarımı yazacak kağıt bile almadım yanıma. Giriştiğim bu işte
başarılı olmak hayali bir önem taşıyordu:

Bu çevreye bizzat girmeli, bu çocukların gerçek kimliklerini, onları bu yola
iten kolay para kazanma dışındaki gerçek sebeplerin neler olduğunu
öğrenmeliydim. Bu konudaki sosyal, ailevi ve özellikle psikolojik faktörlerin
hepsini anlamalıydım. Bu faktörler varsa, olayları içinden görüp yaşayarak
incelemek gerekiyordu.

Mayıs ayında bütün hazırlıklar bitti. Kenevir tam bu ayda çiçeklenmeye başlar
ve kaçakçılar da bunları toplamak için Asya bozkırlarına akın ederler. Küçük
şehrimizin lisesinde tarih öğretmeni olan bir arkadaşım, Viktor Nikiforoviç
Gorodetski, bana gerekli olan bilgileri temin etmişti. Nikiforoviç ablamın eski
arkadaşlarından biridir ve oldukça gençtir. Başbaşa sohbetlerimizde bana Papaz
Abdias diye hitap ederek takılırdı. Onun yeğeni olan Paşa bir uyuşturucu olayına
karışmıştı. Bu facia ortaya çıktığı güne kadar, ailesi, dayısı ve herhangi bir
kimse hiç şüphelenmemiş ondan.

Nikiforoviç, güzel bir gün, izin alıp Riazan'a gitmişti. Dedesi orada oturduğu
için hep giderdi Riazan'a. Hareketinden beş gün sonra, Nikiforoviç'e bir telgraf
geldi. Kazakistan'ın uzak bir istasyonundan, Caslıbekov (Caslıbey Oğlu) adında
biri tarafından gönderilmişti telgraf. Mahalli mahkemede sorgu yargıcı olan
Caslıbekov'un Nikiforoviç'e bildirdiğine göre ablasının oğlu Paşa bir trende
uyuşturucu madde ile yakalanmıştı.

Viktor, yargıcın neden Paşa'nın babasına değil de kendisine başvurduğunu
hemen anladı. Paşa babasından çok korkuyordu. Çok kaba ve sert bir adamdı
babası. Telgrafı alır almaz Alma-Ata'ya giden ilk uçağa atladı, sonra da trenle
bir gündüz ve bir gece yol alarak, çağrıldığı yere ulaştı. Paşa, bitkin, çaresiz ve
umutsuzdu. Bu durumlarda uygulanan usule göre davası hemen görülecek ve en
az üç yıl gençlere ait çalışma kampında ve sıkı bir gözetim altında kalmaya
mahkum edilecekti. Delikanlı tam suçüstü yakalanmıştı ve mahkumiyet kesin
görünüyordu. Nikiforoviç dili döndüğü kadar yasaların pek açık olduğunu,
cezadan kurtulmasının imkansız olduğunu anlatmaya çalışmış ona. Ayrıca
mahkeme huzurunda çok saygılı davranmasını, anne ve babasına olayı
kendisinin anlatacağını, ara sıra kampa onu görmeye gideceğini de söylemiş. Bu
görüşme Caslıbekov'un huzurunda yapılmış. Caslıbekov, bu görüşmeden sonra
birden kararını açıklamış:

-Bakın Viktor Nikiforoviç, demiş, sorumluluğu üzerinize alır, yeğeninizin bu
işlere bir daha bulaşmayacağına dair söz verirseniz, onun sizinle gitmesine izin
veririm. Nedendir bilmiyorum ama, sizin onu doğru yola sokacağınıza
inanıyorum. Bununla beraber, bir gün yine haşhaşla yakalanırsa, bir sabıkalı
olarak yargılanacaktır. Karar sizin.

Nikiforoviç böyle bir teklife çok sevinmiş ve Paşa'nın sorumluluğunu üzerine
almıştı. Hele yargıç aşağıdaki konuşmayı yapınca ona nasıl teşekkür edeceğini
bilememişti:

-Bize yardım ederseniz çok memnun olacağım Viktor Nikiforoviç.

Bir eğitimci olarak basında bir kampanya başlatırsanız, herhalde etkili
olur. Biz bu tür suçlarla ancak suç işlendikten sonra ya da işlenirken
uğraşabiliyoruz. Ama bu çocukları suça iten, onların kötü kişilerle, hatta gözü
dönmüş canilerle böyle bir maceraya atılmalarının asıl sebebini anlayamıyoruz.
Ama yine de onları yargılamak ve mahkum etmek zorundayız. Sizin ve diğer
bazılarının telgrafım üzerine hemen harekete geçmeniz gerçekten bir şanstır.
Ailelerin gelmesi işimizi çok kolaylaştırıyor. Ama bazıları, hatta büyük
çoğunluk, kalkıp gelmek zahmetine katlanmıyorlar. Bu yüzden de onbeş yaşında
çocuklar, çalışma kamplarında, zor şartlar altında bulunuyor. O kamplarda ne
oluyor? Ne öğreniyorlar? Oradan çıktıkları zaman gönülleri kırık oluyor ve
hayatları boyunca öyle kalıyorlar. Çok iyi anlarsınız ki, hapsetmek çare değildir,
hapishaneler hiç bir yere götürmez. Bunları görmek insanın içini karartıyor;
inanır mısınız ki yalnız geçen sene bu gençlerden yüz kadarını, bizim yargı
sınırlarımız içinde kalan demiryolunun bir bölümünde tutuklayıp yargıladık.
Yakalayamadıklarımız da kimbilir kaç tanedir? Durmadan çoğalıyorlar,
Arkhangelsk'ten Kamçalka yarımadasına kadar her taraftan geliyorlar. Öyle
çoklar ki... Ama, herkesi mahkum edemeyiz ya. Sistemleri pek mükemmel ve
kılavuzları da var. Kılavuzların bazıları buralı.

Onları kenevirlerin bulunduğu yerlere kadar götürüyorlar. Tabii kılavuzları da
yargılamak zorundayız. Bir de trenleri durdurmaları var! Marşandiz katarlarını
bozkırın ortasında durduruyorlar. Yolcu trenlerine binseler hemen yakalanırlar
çünkü. Tuhaf bir madde, bir karışım bulmuşlar, barut gibi bir şey. Bunu rayların
üzerine döküyorlar. Lokomotifin ışığı bu tozun üzerinde vurunca, yangın varmış
gibi alev alev parlıyor. Bunu gören kondüktör de bozkırda yangın çıktığını
sanıyor. Gerçekten de bu bölgede sık sık yangın çıkar. Tabii hemen treni
durduruyor ve inip bakıyor.

Bu sırada, yol boyunca gizlenmiş kaçakçılar, uyuşturucu dolu çantalarıyla
vagonlara tırmanıyorlar. Yük katarı çok uzundur, bazen bir kilometre boyunda
olur. Onun için her vagonu gözetlemek mümkün değildir. Vagonlara giren
çocuklar rahatça oraya yerleşiyor ve merkez istasyonlarından birine kadar
gidiyorlar. Orada inip tren bileti alıyorlar. Yolcular o kadar kalabalık ki
aralarında kaybolup gidersiniz! Birkaç yıldan beri polis, uyuşturucuyu meydana
çıkarmak için eğitilmiş köpekleri kullanıyor. Sizin yeğeniniz de bu köpekler
sayesinde yakalandı...

Viktor Nikiforoviç sorgu hakiminden daha birçok bilgiler almış, bunları bana
aktarmıştı. Arkadaşımla bu konuda konuşmamızdan önce doğrusu ben kendimi
iyice hazırlanmış sanıyordum. Uzun zamandan beri, çağdaşlarımın kalplerine ve
kafalarına ulaşabilmek için yeni yollar aramıştım. Kendimi toplumun hizmetine
vermek istiyordum. Böyle demekle, bunu bir ilahi takdir gibi görmekle, belki
biraz kendini beğenmiş oluyordum ama, bu isteğimde samimi idim. Sanırım
bunda geçmişimin de etkisi vardı.

Bazı yazılarımda, genel deyimleri kullanarak da olsa, konuya yaklaşma
fırsatını bulmuş, gençler arasında alkolizmin yaygınlaşması meselesine
eğilmiştim. Batıdaki acı gerçekleri ortaya koyarak uyuşturucunun zararları
konusunda da bazı yazılar yazmıştım. Ama yazdıklarım hep ikinci elden aldığım
bilgilere dayanıyordu. Meseleyi daha somut, daha inandırıcı bir şekilde ele
almak, sonunda kendi düşüncelerimi, herkesin bildiği ama birçoklarının da
batıllaşmış bir inançla gizlemeye çalıştığı, gençler ve özellikle yeni yetmeler
arasındaki uyuşturucu belasını ciddi olarak ortaya çıkarmak istiyordum.

Uyuşturucunun kişiliği allak bullak etmesinden sadistçe cinayetlere
sürüklemesine kadar her şeyi anlatacaktım. Ama bunun için verilere ihtiyacım
vardı ve bunu içinde yaşayarak öğrenecektim.

İşte, Viktor Nikiforoviç o bela ile yüzyüze geldikten sonra bana endişelerini,
genel bir umursamazlık ve çaresizlik karşısında üzüntülerini, o günlerde
anlatmıştı. Paşa'yı o çevreden çekip almak, onu uyuşturucu satan
arkadaşlarından tamamen ayırmak için, ailesi göç etmek zorunda kalmıştı.
Kendi büyük dairelerini, uzak bir şehirdeki daha küçük bir daire ile
değiştirmişlerdi. Viktor buna da çok üzülmüştü.

Bu büyük seyahati yapmaya onun bu hikayesini dinledikten sonra
karar verdim.

Moskova'ya öğleden sonra geldim. Oradan trenle yaban kenevirlerinin yetiştiği
bölgelere gidecektim. Kendilerine kolgezer diyen gruplar Kazan garında
toplanıyorlardı. Daha sonra da öğreneceğim gibi pek çok ve değişik şehirlerden
geliyorlardı bunlar: Kuzeyden, Baltık ülkelerinden. Büyük bir bölümü
Arkhangelsk veya Klaipedadan idiler. Herhalde oralarda haşhaşı dış ülkelere
giden gemicilere satmak daha kolaydı.

Kaçakçılarla temas kurabilmek için önce, bu muazzam garda 87 numaralı
hamalı bulacak, ona Paşa'nın eski arkadaşlarından birinin adını verecektim.
Adını bir yere yazmıştım bu adamın. Hamalın gişe personelinden görüştüğü
kimseler vardı ve kenevir ya da haşhaş toplamaya gidenlere yardım ediyordu.
Tabii karşılığında para da alıyordu.

Bütün bu işlerin nasıl organize edildiğini hemen anlayamazdım. Herhalde
operasyonun iplerini gizlice ellerinde tutan biri vardı. Kolgezerlere
bileti Ütü temin ediyor ve onlar da hepsi aynı trene ama tercihen ayrı vagonlara
biniyorlardı. Daha geniş bilgi topladıktan sonra öğrendim ki bunların mutlaka
uydukları ilk kural birbirlerini ihbar etmemek, adlarını vermemek, dolayısıyla da
halk arasında mümkün olduğu kadar az konuşmaktı.

Ben trenden Yaroslav garında inmiş ve az sonra kendimi çok iyi bildiğim
meydanda bulmuştum. Başkentin üç büyük garı bu meydana açılır. Her
seyahatimde bu meydandan geçerim. Moskova her zaman kalabalıktır, ama
buradaki kalabalık özellikle garların içinde ve metroda korkunçtur: Her taraftan
sarılır, itilir, adeta ezilirsiniz. Kendinize bir yol açmak çok zordur. Her an,
gelen ve gidenlerin oluşturduğu sel sizi rastgele bir yöne iter. Buna rağmen
Moskova'yı severim, şehrin daha az kalabalık olan merkezinde dolaşmaktan,
sahafları ziyaret etmekten, afişlere bakmaktan, vakit bulursam Tretiakov
galerisine ya da Puşkin Müzesi'ne gitmekten hoşlanırım.

İnsan seli beni gideceğim yere doğru iterken, başkente daha önce gelişlerimde
ne mutlu bir insan olduğumu ama bunu o zamanlar anlayamadığımı düşündüm.
O zamanlar canımın istediği tarafa gider, keyfimce dolaşır, hiçbir endişem
olmadan, kimse tarafından rahatsız edilmeden gezer dururdum. Bugün ise,
karınca yuvası gibi kaynayan bu muazzam Kazan garında, o meşhur 87 numaralı
hamalı bir an önce bulmam gerekiyordu. Bu hamallar, daha doğrusu şaryolarla
eşya taşıyıcılar ne kadar da çoktu. Benimkinin numarası 87 olduğuna göre en
az yüz kişiydiler.

Bu kalabalıkta Ütü'yü bulmam imkansız gibi görünüyordu. Ama yarım saat
kadar bütün şaryo duraklarını dolaştıktan sonra onu başkent treninin yanında
buldum. Bir yolcunun eşyalarını vagona çıkarıyordu. Valizleri, karton kutuları
taşırken kontrolörlere laf atmaktan, onlarla şakalaşmaktan geri kalmıyordu.
Garlarda çok bilinen şu şakasını duydum: Param varsa Kazan trenine binerim,
param yoksa yaya olarak Çeşma'ya giderim.

Biraz uzağında durdum. Nihayet yolcular kompartımanlarına yerleştiler, akraba
ve dostlar pencere önlerine toplandı. Hamal soluyarak trenden indi ve o sırada
elindeki bahşişi cebine aktardı. Kızıl saçlı, uzun boylu, kurnaz bakışlı biriydi.
Yanına sokuldum. Alışkanlıkla az daha özür dileyerek ve siz diye hitap
ederek büyük bir gaf yapacaktım, bereket versin hemen uyandım:

-Merhaba Ütü, nasılsın? dedim olabildiği kadar tabii bir tonla.

-Yuvarlanıyoruz, dedi, büyük bir bey olabilmek için bir arabası olmak yeter
diyorlar Polonya da.

Beni eskiden beri tanıyormuş gibi neşe ile, cevap vermişti.

-Sen de bir bey sayılırsın, dedim şaryosunu kastederek.

-Ne yani! biz de biliriz mangırın nereden geldiğini. Ne istiyorsun? Taşınacak
eşyan mı var? Derdin bu ise kolay.

-Taşıma işimi kendim yaparım, dedim şakacı bir tonla, buraya iş için geldim
ben.

-Anlat bakalım nasıl bir işmiş?

-Burada olmaz, daha sakin bir yere gidelim.

Perona çıktık. Bu sırada tren hareket etmiş, uzun pencereler dizisi halinde
geçiyordu yanımızdan. Pencerelerin gerisine insanlar yığılmıştı. Aynı anda
yandaki perona başka bir katar giriyordu. Birçoğu da bekliyor ve bunların
etrafını telaşlı bir kalabalık doldurmuş bulunuyordu. Başımızın üzerindeki
hoparlörlerden de her dakika gelen ve giden trenler anons edilmekteydi.
Ütü şaryosunu tenha bir yere çekti ve çevreye ihdiyatlı bir göz attı. O zaman ona
Paşa'nın, asıl adı İgor olan ama kaçakçılar tarafından Mors lakabıyla anılan
arkadaşının selamını söyledim.

-Yaa, Mors nasıl? dedi Ütü.

-Hapı yuttu, dedim, ülseri var ve midesi yok sayılır artık.

-Söylemiştim ona böyle olacağını! dedi hamal. Eliyle kafasına vurmuş,
üzüldüğünü belirten bir tonla konuşmuştu, ama tahmininde yanılmadığı için
övünen ince bir belirti de vardı sesinde. Devam etti: Ona söylemiştim, aptallık
etme, sonu fena olur, demiştim. Her zaman bir ekstra alırdı, tabii ipin ucunu
kaçırıyordu!

Mors'a acımış gibi -bir tavır takındım. Doğrusunu söylemek gerekirse
ekstranın ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Votka mıydı ya da ona benzer
başka bir zehir mi bilmiyordum.

Tanrı'ya şükür, bunun ne olduğunu ona sormak gafletinde bulunmadım.
Daha sonra öğrendiğime göre, ekstra, kenevir poleninden çıkarılan bir madde
imiş, uyuşturucular ona macun ya da kil diyorlarmış. Bundan Viktor
Nikiforoviç de söz etmişti. Bu kilden elde edilen ekstra, haşhaş pazarında en çok
aranan madde imiş, çünkü etkisi afyonun etkisine benziyormuş. Kimya
laboratuarlarında ekstra toz haline getiriliyor, sonra eroin gibi vücuda şırınga
ediliyormuş. Bu maddeyi son şekliyle elde edemeyen Mors gibi küçük satıcılar
onu (ekstrayı) somurarak, çiğneyerek, votka ile yutarak ya da ekmek diliminin
üzerine sürerek alırlarmış. Buna da Gözde şimşekler çaktıran diyorlarmış.
En ucuzu ve en basiti doğrudan doğruya ya da biraz tütüne karıştırarak kenevir
içmekti. Çok içilince, dumanın etkisi daha uçucu olsa da Gözde şimşek çaktıran
kadar etkili olurmuş.

Bütün bu ayrıntıları ve daha birçoklarını Salkın-Göl'e yaptığım
seyahatte öğrendim. Kolgezerlerin dilinde bu kelime, kenevirin yetiştiği
yer anlamına gelir. Bunu bilmediğim için az daha yine açık verecektim.

-Pek ala ahbap, sen de mi Salkın-Göl'e (Moğolistan'ın doğusunda akan
bir nehirdir.) gideceksin? dedi. Ütü, pek önem vermiyor gibi görünerek.
İlk anda ne cevap vereceğimi bilemedim. Sonra tahmin yürüterek verdim
cevabımı:

-Şey... bir bakıma evet... oraya gideceğim.

-İyi... dinle öyleyse: Bilet meselesini dert etme, ben hallederim.

Sonrası dönüşünde, otu getirdiğin zaman halledilir: Zaten o zaman ben
karışmam, o iş Dog'un...

Tabii ben, dönüşümde güvenmem gereken kişi olan Dog'u da tanımıyordum.
Zaten onunla hiç görüşmeyecektim. Hamal bana hareketin ancak bir gün sonra
olacağını bildirdi. Çünkü kolgezerlerin hepsi henüz toplanmamıştı. İçlerinden
ikisi Murmansk'tan gece treni ile, nereli olduğunu bilmediğim üçüncüsü de
sabahleyin gelecekmiş. Bu gecikme beni hiç rahatsız etmedi. Moskova'da bir
gün geçirmek hiçbir zaman fena olmazdı.

Ertesi gün tam vaktinde garda buluşmak üzere ayrıldık (Aslında benim geç
kalmam imkansızdı, çünkü bütün geceyi garda geçirmeye mecburdum). Bir sırt
çantam ve topladığım otları koyacak naylon torbalarım olup olmadığını sordu
bana (Küçük valizimin içine gerekli her şeyi koymuştum). Polenleri koymak
için küçük bir plastik kutu ya da kavanoz almamı da tavsiye etti:

-Az bir gayretle birkaç gram kil getirebilirsin, hiç fena bir iş olmaz. Ben onlara
hiç gitmedim, ama gidenler anlattı. Lekka adında bir çocuk tanırım, iki
mevsimde bir araba satın alacak kadar para kazandı. Şimdi önemli bir kişiymiş
gibi bütün Moskova'yı arabayla dolaşıyor: Bunun için en çok on gün çalıştı...

Bundan sonra birbirimizden ayrıldık. Ben de hafif çantamı emanete bırakarak
gezintiye çıktım. Moskova'da yaz öncesi günler en güzel günlerdir. Sonbaharın
başında, havanın berrak olduğu, altın yaprakların gelip geçenin gözlerinde bile
yansıdığı günler de fena değildir. Ama ben en çok ilkbaharın son günlerini
severim: O dönemde hep aydınlık olan sokaklarda, alaca akşam karanlığının tan
ağarıncaya kadar devam ettiği, şehri ve gökyüzünü aydınlattığı zamanlarda,
gezip dolaşmak ne güzeldir.

Bir an önce açık havaya çıkmak istiyordum, ama hatırladım ki şehrin
merkezine gitmek için en kestirme ve basit yol yine metroya binmekti. Tekrar
kalabalığın arasına karışmak zorunda kaldım. Yer altında, şükürler olsun ki
henüz büyük kalabalık yoktu, ard arda gelen karanlık ve ışıklı yerlerden geçerek
süratle gideceğim yere ulaştım.

Sverdlov Meydanında, çok sevdiğim o küçük parka da uğradım. Burası
çimenlerle ve çiçek adacıklarıyla doludur. Çevresinde her yöne gelip gidenler ve
sıra sıra binalar vardır. Sonra, gayri ihtiyari, yayalar dalgasına kapıldım. Manej'e
doğru yürüyordum. Burada bir sergi bulacağımı ümid ediyordum ama salon
kapalıydı. Eski üniversitenin ve Paşkov'un evi önünden geçip, Puşkin Müzesi
yönünde Volkhonka'ya kadar yürüdüm. Meydandan ayrıldıktan sonra,
Kremlin'in tuğla duvarlarının dağ sırası gibi hakim olduğu şehrin bu bölümünde,
tuhaf bir şekilde kendimi mutlu, huzurlu hissediyordum. Belki sokakların henüz
sakin olmasından idi bu. Ne olaylara tanık oldu bu duvarlar ve daha nelere tanık
olacaklar diyordum kendi kendime. Sakalımı kestiğimi unutarak, gayri ihtiyari
birçok defa çenemi okşadım.

Moskova'da bulunuşumun gerçek sebebi aklımdan çıkmıştı ve
birden bire Kazan garının ortasına yuvalanmış o rahatsız edici
şeyi düşünmekten vazgeçtim.

Hayır, kader boş bir kelime değildir: İyi olsun, kötü olsun, bütün olayları o
belirler. Beni de sokağın köşesinde umulmadık bir şans bekliyordu. Müzeye
doğru yürüyor, orada bazı yenilikler göreceğimi umuyordum. Yeni şeyler yoksa
bile, eski izlenimlerimi tazelemek için aşina olduğum salonlarını bir defa daha
ziyaret etmiş olurdum. İşte bu sırada, müzenin parmaklıkları dibinde önüme
çıkan bir çift beni durdurdu:

-Hey, bakar mısın, bilet almak istemez miydin'? dedi çocuk.

Çocuğun ayağında yeni ve portakal renkli bir çift ayakkabı vardı
ve görünüşe göre ona çok küçük geliyordu. Onun ve arkadaşının yüzünde
büyük bir sabırsızlık ve bundan dolayı da bir rahatsızlık seziliyordu.

-Niçin? Artık satmıyorlar mı? dedim şaşırarak. Çünkü girişte kuyruk yoktu.

-Müze için değil, konser için, ama bilet iki kişilik, ikisini de almalısın.

-Ne konseri var?

-Tam olarak bilmiyorum ama kilise korosu galiba.

-Müzenin içinde mi?

-Alıyor musun, almıyor musun? Sana üç rubleye bırakırız iki bileti.

Uzatılan iki bileti aldım ve müzeye doğru hızlı hızlı yürüdüm. Müzede konser
verildiğini hiç duymamıştım. Ama doğruymuş. Burada son zamanlarda bir çeşit
klasik müzik klübü açmışlar. Ünlü müzisyenler geliyor, oda müziği konseri
veriyorlarmış. O gün -benim için mucize gibi bir şeydi- Küçük İtalyan Sarayı
denilen salonda, Bulgar Kilisesi eski korosunun bir resitali vardı. Umulmadık bir
şanstı bu. Ortodoks litürjisinin kurucu rahibi Jean Koukouzeles'in eserleri de
çalınacak mıydı acaba? Maalesef yönetici kadın bu konuda fazla bir şey
bilmiyordu. Yalnız konsere önemli kişilerin, bu arada Bulgar büyükelçisinin
geleceğini söyledi. Babamdan övgüsünü çok işittiğim bu koroyu dinleme fırsatı
bulduğum için heyecanlandım.

Tehlikeli seyahatimin öncesinde bu bana Allah'ın bir lutfu, bir armağanı idi.
Konserin başlamasına daha yarım saat vardı. Müzede oraya buraya bakmak
yerine heyecanımı yatıştırmak ve biraz hava almak için dışarı çıktım.
Moskova! Moskova! Moskova'da, bu şehri çevreleyen yedi tepeden birinin
üzerindeydim. Mayısın o öğleden sonrasında şehir bana derin ve düşündürücü
bir armoni dolu, neşe dolu görünüyordu. Çünkü kalbimi rahatsız eden hiçbir
mesele yoktu ve o gün sebebini bilemediğim bir huzur vardı içimde. Ciğerlerimi
şişire şişire nefes alıyordum. Gökyüzü temiz, hava çok tatlı idi ve ben müzenin
demir parmaklıkları boyunca bir aşağı bir yukarı dolaşıp duruyordum.

Birden, belki iki biletim olduğu için, beklediğim hiç kimse olmadığını
düşünerek üzüldüm. Birini beklemek ne kadar iyi ve tabii olurdu. Her an
karşımda görünebilirdi beklediğim kadın. Onun, caddenin karşı tarafında, geç
kalmış olmanın telaşı içinde bu tarafa geçmeye çalıştığını görebilirdim. Ben de
hemen korkuya kapılırdım, düşüncesiz, tedbirsiz bir hareketle arabaların
arasında koşmasını istemezdim. Durması için ümitsizce el işaretleri yapardım
ona. Bütün o kalabalığın içinde bana mutluluk veren tek kişi o olurdu. Ne
düşündüğümü anlar, bana gülümser, onun bu tarafa geçmesinden önce ben
atılırdım o tarafa. Çevik olduğum için hiçbir şeyden korkmadan, arabaların
arasından geçip yanına varır, gözlerinin içine bakar, elini elime alırdım.

Düşündüğüm, hayal ettiğim sahneyi aynen görür gibi oldum ve kendimde bir
aşk hasretinin uyanmakta olduğunu hissettim. Bir kere daha, nasibim olacak
kadına henüz rastlamadığımı düşündüm. Böyle birisi gerçekten var mıydı? İşi
yokuşa sürmekten kurnazca bir zevk alarak, bütün ayrıntılarını işleye işleye bu
durumu kendim yaratmış değil miydim? Konu üzerinde defalarca düşündüm ve
her defasında yalnızlığımdan bizzat sorumlu, müşkülpesent bir insan olduğum
sonucuna vardım. Şüphesiz, genç bir kızın ilgisini çekecek özelliğim
de pek yoktu. Her ne ise, yaşıtlarım arasında tanıdıklarımın büyük bir çoğunluğu
benden belirgin bir şekilde daha şanslı ya da daha becerikli idiler. Tek hafifletici
mazeretim, papaz okulunda geçen günlerimin beni gençliğe özgü yaşama
modasından uzak tutmuş olmasıydı. Benim kovulmuş olmam durumu
düzeltmiyordu.

Bütün kalbimle sevebileceğim kadın şu anda karşıma çıksaydı, ona, bizi duygu
ve düşüncede birleştirsin diye, bu dini müzik resitalini dinlemek üzere benimle
gelmesini teklif edecektim. Ama, birden yine şüpheye kapıldım. Belki bu koro
onun için can sıkıcı, monoton, anlaşılmaz gelebilirdi. Hele kilisede değil de bir
konser salonunda, değişik arzu ve çıkarlar peşinde koşan bu topluluk huzurunda
böyle bir konser hiç hoşuna gitmeyebilirdi. Bu konser, mesela Bach'ın
eserlerinin bir stadda ya da asker yürüyüşüne alışmış bir paraşütçüler kışlasında
çalınması gibi anlamsız bir etki yapmaz mıydı?

Pırıl pırıl arabalar gelmeye başladı. Hatta bir de İntourist otobüsü geldi. Konser
saatinin iyice yaklaştığını belli ediyordu bu durum. Salonun önünde de kalabalık
artmıştı. İnsanlar birlikte aynı olayı beklerken, birbirlerine aynı ailedenmiş gibi
görünürler. Ben de öyle görüyordum onları. Birkaç kişi orada bilet bulmaya
çalıştı. İleri derecede miyop olduğu anlaşılan bir öğrenciye fazla biletimi vermek
istedim, vermek istedim ama az sonra da buna pişman oldum. Çünkü herkesin
içinde parasını vermeye kalktı, bozuk paralarını düşürdü, güçlükle topladı...
Ona, parasını ödemeye gerek olmadığını, bu biletin bana hediye edildiğini
söyledim ve salona doğru yürüdüm ama, kabul etmedi, peşimden koşup bilet
parasını cebime soktu. Elbette bu paraya ihtiyacım vardı, düzenli geliri olan bir
insan değildim, ama...

Canımı sıkan bir şey daha vardı: Herkes duruma uygun bir şekilde resmi
kıyafetliydi. Ben ise eskimiş bir jean pantalon, hafif bir ceket ve kocaman yol
ayakkabılarımla idim. Üstelik sakalımı da kesmiştim ve sakalsız çeneme bir
türlü alışamıyordum. Çünkü ben konsere gitmek için değil, kenevirlerin bittiği
meçhul steplere doğru, haşhaş kaçakçılarıyla birlikte yolculuk yapmak için
hazırlanmıştım. Ama bu ayrıntıların pek önemi yoktu aslında... Tavanı iki kat
yüksekliğinde olan İtalyan Sarayı'nda sergilenen her eser kendi asıl yerinde
duruyor gibiydi. Sadece salonun ortasına sık sıralar halinde konulan sandalyeler
sonradan getirilmişti. Sahne, mikrofon, perde... hiçbir şey yoktu. Peykenin
bulunması gereken yerde küçük bir kürsü vardı. İki dakika içinde bütün yerler
doldu, bir grup da giriş yerinde ayakta kaldı. Görünüşe göre birçokları birbirini
tanıyordu. Hararetli konuşmalar yapıyor, fikirlerini bildiriyorlardı. Yalnız
bendim olduğu yerde sessizce duran. Kürsünün bulunduğu yere iki kadın geldi. Müze sorumlularından olan
bu kadınların birincisi, öteki kadını, Sofya'da, Alexandra Nevski katedrali
müzesinde çalışan meslektaşı olarak takdim etti. Salondakiler sustular. Genç
Bulgar kadın ciddi görünüşlüydü... Parlak saçlarını arkaya doğru taramıştı ve
çok güzel ayakkabıları vardı. Niçin bilmem, bacaklarının güzel oluşu da
dikkatimi çekti. Hafif füme renkli ve kocaman camlı gözlüğünün üzerinden
bakarak bizi selamladı ve sonra oldukça düzgün bir rusça ile açılış konuşmasını
yaptı.

Müzenin dini mimarisi, burada yer alan eski el yazmaları, ikonalar ve eski
basma hazinelerinin yanında, başka hazineleri de sergilemek için, bu ölü
mahzenlerde (bunu gülümseyerek ifade ediyordu) konserler düzenlediklerini
söyledi. Bu konserler Orta-Çağ ezgileriydi ve Crypte adını alan bir koro
tarafından yorumlanacaktı. Bu koro bu akşam buraya Puşkin Müzesi'nin
daveti üzerine kendi repertuarını dinletmek için gelmişti. Ve alkışlar arasında:

-İşte Crypte! diye takdim etti koroyu.

Korocular salona halkın girdiği yerden girdiler. On kişiydiler ve hepsi genç,
hemen hemen aynı yaştaydılar. Üzerlerinde suare kıyafeti vardı: Siyah elbise,
beyaz gömlek, papyon kıravat ve parlak derili ayakkabılar. Yukarıda da
dediğim gibi, mikrofon, ses ekipmanı, peyke ve hiçbir müzik aleti yoktu.
Işıklandırma da özel değildi. Sadece hafifçe kısılmıştı ışıklar.

Dinleyicilerin bu şan koral hakkında bir ön bilgileri olduğundan eminim, ama
yorumcuların durumunu pek anlamıyordum. Kalabalık dinleyicilerin arasında,
daha çok gürültü patırtı içinde elektronik çalgılar dinlemeye alışmış gençler de
vardı. Bu korocular ise bana, savaş alanında silahsız dolaşan askerleri
hatırlatıyor, o izlenimi veriyorlardı.

Yanyana dizilerek yarım daire oluşturdular. Sakin, konsantre olmuş,
endişesiz idiler. Tuhaf şekilde birbirlerine benziyorlardı. Belki de bu,
ortak uğraşılarının bir sonucudur. Aynı şekilde giyinmiş, aynı bekleyişte,
aynı duyguda idiler. Normal zamanlardaki şahsi endişeleri ne kadar büyük
olursa olsun, şimdi bunları bir parantez içine almış görünüyorlardı: Tıpkı
savaş anında herkesin sadece zaferi kazanma çarelerini düşünmesi gibi.

Konseri düzenleyen kadın yönetici, füme gözlüklerinin üzerinden bakarak, ağır
başlı, ciddi bir tavırla, kilise müziğinin tarihçesini anlattı. Bulgar milli ezgisinin
karakterlerini belirten bazı noktalarda özellikle durdu. Sonra konserin
başlayacağını bildirdi.

Korocular hazırdı. Birkaç saniye daha nefeslerini ayarlar gibi beklediler. Sonra
birbirlerine dokunacak kadar sıklaştılar. Salonda tam bir sessizlik vardı. Sanki o
kalabalık uçup gitmişti oradan. Herkesin gözü korocuların üzerindeydi şimdi.
Herkes kendi kendine umduklarını bulup bulamayacağını soruyor olmalıydı.

Korocuların başı olduğu anlaşılan soldan üçüncüsü hafifçe başını eğince, sesler
önce yavaş yavaş, altın tekerlekli ilahi bir arabanın sessizliğe doğru kalkışı gibi,
sonra da görünmez dalgalara kapılarak yükseldi. Tükenmeyen ve hep yenilenen
bir coşku ile, ardında uzun bir zafer izi bırakarak salondan taştı. Daha ilk anlarda
açıkça belli oldu ki, bu koro, on kişinin bir araya gelmesiyle, yetenekleri ne
olursa olsun, hemen hemen ulaşılamayacak derecede bir uyum içindeydiler.

Eğer, çağımız müzik aletlerinden oluşan bir orkestra onlara eşlik etseydi, on
sesli sütuna dayanan bu eşsiz yapı, yıkılıp giderdi. Şartların istisna şeklinde bir
araya gelmesi bir mucize yaratmıştı: İlahi damga vurulan bu on kişi, aynı anda
doğmuş, yaşamış ve birbirlerini bulmuşlardı. Vaktiyle hayal edilip de
ulaşılamayan ve ruhtan ayrılmayan Tanrı sevgisini kalplerinde yaşatmış
atalarına karşı ödevlerini yapmak duygusuyla dolu idiler. Gerçekten tarif
edilemeyen ve vecd halindeki koroyu, ancak böyle bir ruh haleti açıklayabilir.
Sanatlarının gücü sevgiden, her yerde var olan bir heyecan ile yüklü bu seslerin
sarhoşluğundan geliyordu. Bilinçli olarak öğrenilen dini metinler sadece bir
bahane, bir aracıdır. O'na apaçık hitap etmenin bir yoludur. Gerçekte insan kalbi
ilk yeri alıyordu ve kendi yüceliğinin tepelerine doğru yükseliyordu.

Fethedilmiş, büyülenmiş olan dinleyici derin hayaller içindeydi. Herbiri,
yüzyılların ötesinden gelen bu ışık ve gölge ezgileriyle bütünleşiyordu. Sürekli
olarak kendini arayan ve hataları içinde yüzen, pek nadir olarak da bulup üste
çıkan bir ruhun, eskiden yaptığı bir atılımla meydana getirdiği ezgilerdi bunlar.
Her dinleyici aynı anda kulağını, bu sesi derinleştiren, bu ezgilerde birçok ruhu
kaynaştıran Tanrı'ya veriyordu. Ve, herbirinin hayali onu, başka bir aleme
götürüyordu: Bütün hayatın örgüsünü oluşturan neşe ve ızdırabın, kaygı ve
pişmanlıkların, hayal ve hatıraların oluşturduğu, insanların ebedi ve acılı bir arzu
ile amaçladıkları aleme.

Bana ne olduğunu, niçin düşünce ve heyecanlarımın bu on korocu üzerinde
yoğunlaştığını anlamıyor, doğrusunu söylemek gerekirse anlamak da
istemiyordum. İlk bakışta bunlar tamamen normal insanlardı, ama söyledikleri
ilahi sanki benim kalbimden, benim nefeslerimden çıkıyor, benim
kaygılarımdan, korkularımdan ve bugüne kadar ifadesini bulamadan birikmiş
zavallı sevinçlerimden çıkıp yayılıyordu. Ve işte şimdi açılıvermiştim. Varlığım
yeni bir ışıkla dolmuştu. Korocuların sanatında ilahilerin ilk ve asıl anlamını
apaçık anlıyordum. Bu ilahiler hayatın çığlığı idi. Kaderini iyice yöneltmek,
dünyanın engin alanlarında bir dayanak noktası bulmak ihtiyacındaydı
insanoğlu. Bu evrende Tanrı'dan başka güçlerin bulunabileceğini ümid etmek
gibi feci bir yanılgının çığlığı! Çok büyük bir yanılgı! Çünkü insanın kendini
Yüce Tanrı'ya duyurmak arzusu da çok büyüktür. İnsan, imanını açıklamak,
tövbekar olduğunu bildirmek için ne enerjiler harcamış, ne kadar çok
düşünmüştür! Damarlarında akan ateşli kana, asi yaradılışlı oluşuna, ezeli isyan
arzusuna, yenileşmeye susamış olmasına, daima itiraz eden bir mizaca sahip
bulunmasına rağmen, imanını ispat için neler yapmamıştır! Ve bu noktaya
gelmek için ne korkunç zahmetler çekmiştir! Ne veda'lar, ne mezamirler, ne
büyüler, ne ilahiler, ne şamanlıklar yapmıştır! Yüzyıllar boyu ne dualar, ne
yakarışlar yapmıştır. Bütün bunlar birden maddileşecek olsa, taşan okyanuslar
gibi dünyayı kaplardı. İnsanın kalbinde insani acıların, insanlığın doğuşu ne
kadar zor olmuştur...

On korocu ilahi söylüyor, bilinçaltındaki çalkantılı denize dalabilelim, geçmiş
bizde canlansın, onu ve eski nesillerin sıkıntılarını hatırlayalım diye, Tanrı bu
korocuları bir'miş gibi bütünleştiriyordu. Sonra bizi kendimizden ve alemden
kurtarmak, var olmanın güzelliğini ve anlamını duyurmak, harikulade güzel
düzeninde sevgiyi buldurmak için yapıyordu bunu. İlahilerini öyle candan, belki
de bilinçaltı dürtmesiyle öyle bir vecd ile söylüyorlardı ki insanın ruhunda en
yüksek coşkuyu uyandırıyordu: Normal zamanlarda, günlük kaygılar arasında,
dünyanın hay-huyu içinde pek gösteremedikleri, duyamadıkları coşkuyu...

Dinleyicilerin hepsi tam bir coşkunluk içindeydi. Yüzlerinden de belliydi bu.
Bazılarının gözlerinden yaş geliyordu. Gönlüm sevinçle dolu olarak, bana böyle
bir bayram sevinci gösterdiği için kaderime şükrettim. Zaman ve mekandan
soyutlanmış gibiydim. Geçmiş ve şimdiki zaman, geleceğe yönelik hayallerim,
bütün bilgilerim ve bütün duyularım, düşünceler denizinde birleşiyordu. Ve, bir
kere daha kendime hiç aşık olmadığımı söyledim. Damarlarımda yanan aşk
özlemi uygun anını bekliyordu. Bu özlem, birden bire, göğsümü delerek geçen
bir acı ile çıktı ortaya.

Kim olacaktı o kadın? Neredeydi? Aşık olmam ne zaman ve nasıl
gerçekleşecekti? Birkaç defa elimde olmadan kapıya baktım: Ya buradaysa,
duvarın öbür tarafında duruyorsa, hatta salondaysa ve koroyu dinliyorsa!.. Onun
bulunmayışına çok üzülüyordum. Bu eşsiz anda hayalimi besleyen ama sıkıntı
da veren ve yeniden duyduğum heyecanı paylaşmak isterdim onunla. Bir gün
onunla karşılaşırsam, sonradan huzursuzluk ve pişmanlık duyarak
hatırlayacağım bir şey yapmamaya söz verdim kendime...

Birden annemi hatırladım... ve ilk çocukluk yıllarımın açık bir sabahı canlandı
gözümde: Bulvara hafiften kar yağıyordu ve annem küçücük mantosunun
düğmelerini ilikliyordu.

Gülümseyerek bakıyordu. Bana bir şeyler söylüyor, ben koşmaya başlıyorum
ve o yine gülümseyerek beni takip ediyor... Bu sırada bir çan sesi duyuluyor
şehrin yukarısında. Bu ses, babamın o anda ayin yaptığı küçük tepenin
üzerindeki kiliseden geliyor... Babam... Sarsılmaz bir iman sahibi olan bu taşra
diyakosu, şimdi inanıyorum ki, her şeye rağmen, Tanrı için ve Tanrı adına
insanın nasıl dua edeceğini ve ayin yapacağını kesin olarak biliyordu... Ben ise,
evladı olarak ona derin saygı duyuyor isem de, onun bana çizdiği yoldan apayrı
bir yol tutmuştum...

Babamın öbür dünyaya huzur içinde göç ettiğini, ama o sıralarda benim ruh
bakımından bazı sıkıntılara düştüğümü hatırlayarak, büyük bir üzüntü duydum.
Artık eskidiğini sandığım bir inanış şeklini reddetmekle beraber, onun büyük
geçmişine, eski muhteşem fikirlerine hayranlık duymaktaydım. Yüzyıllar boyu
bu fikirler, her kıtada ve bütün adalarda, her yıl artan sayıda insanın kalbini
fethetmişti. Böylece nesilden nesile insan zihnini, tıpkı paratonerin yıldırımı
toprağa yöneltmesi gibi, ezelden beri var olan şüphelerden kurtarmaya
çalışmıştı. İman ve şüphenin ikisine de teşekkür etmeli, çünkü bunlar hayatın
akışını sağlayan asıl kuvvetlerin mayasıdır.

Ben, şüphe güçlerinin artarak büyüdüğü, iman gücünü bastırdığı bir dönemde
dünyaya geldim. Ben o dönemin bir ürünüyüm. Teorilerim yüzünden her yandan
itilmiş, atılmış olan ben, tarihin bir çeşit oyuncağı idim ve kader intikamını
benden alıyordu...

Geçmiş, yaşanmış bir zamanın yankıları gibi, korocular İncil'den alınan trajik
epizodları çalmaya devam ediyorlardı: Akşamın Kurbanı, Masumların
Öldürülmeleri, Meleklerin Ağlaması gibi, iman kurbanlarının çektikleri ızdırabı
anlatan dokunaklı ve ağır metinlerdi bunlar. Kelimelerin çoğunu önceden
biliyorsam da, yorumcuların onları başka türlü söyleyişleri beni büyülemişti:
Sanatlarının tılsımı onları tamamen farklı bir zamanda takdim ediyordu.

Yüzyıllar boyu toplumların tarihi ve ruhu ile işlenmiş, yoğrulmuş, acı
tecrübelerle sınanmış bir sanattı bu... Çünkü dünyada çok çeken, çok bilir...
Kendi ilahilerinin sihrine kapılmış vecd içindeki bu insanları dinlerken, birden
farkettim ki, soldan ikincisi şaşılacak derecede bana benziyor. Kendimi ikizimin
karşısındaymış gibi hissettim. Arkadaşlarının aksine onun cildi ve saçları açıktı.
Gözleri gri, omuzları dardı (O da benim gibi çocukluğunda raşitik olmuştu
sanki). Elleri de benim ellerim gibi boğum boğumdu. Belki söylediği ilahi
yüzünden kendini sakin tutuyordu.

Ben de, sık sık, kendime hakim olmak için konuyu değiştirir, bana hiç
yabancı olmayan dini konulara girerdim. Bir genç kızla tanışınca birden
en ciddi konulara geçtiğimi söylersem ne kadar gülünç duruma düştüğümü
de anlarsınız.

Bu korocu gerçekten benim bir kopyamdı: Yanakları çukur, burnu hafifçe
kambur, alnında ise enlemesine iki çizgi vardı. Sakalı da, kesmeden önceki
sakalıma benziyordu. Elimde olmayarak parmaklarımı şimdi çıplak olan çeneme
götürdüm ve o anda bir gün sonra yapacağım seyahati ve uyuşturucu kaçakçılığı
konusunu hatırladım. O anda bu fikre kendimi tekrar alıştırmakta biraz güçlük
çektim: Bu macera neye yarayacaktı, o kadar uzakta ne işim vardı. Gerçekte bu
kutsal ezgilerle, istasyon peronlarındaki Ütü çetesini cezbeden o pis otun
uğursuz dumanı arasında çok büyük bir zıtlık, bir çelişki vardı. Heyhat, gerçek
hayat, iyi ve kötü yanlarıyla hep mabedlerin dışında seyreder, bu bakımdan
bizim çağımız da asla bir istisna teşkil etmiyor...

Gözlerimi ikizimden ayıramıyordum. Ona dikkatle bakıyor, keskin notalarda
çehresinin uzadığını, ağzının kocaman açıldığını görüyordum. Kendimi ona o
kadar yakın hissediyordum ki sanki onun yerinde ben vardım ve o benim
kişiliğimin bir başka cisimde görünüşü idi. Onun aracılığı ile ben ilahi
söyleyenlere katılıyor, onların arasında yer alıyordum. İlahiler içimde
söyleniyordu ve ben, bir kardeşliğin, bir yüceliğin, birlik olmanın gözyaşına
kadar o koro ile kaynaşıyor, bütünleşiyordum. Sanki uzun zamandan beri
yitirdiğim yakınlarıma kavuşmuştum, birlikte çıkan seslerimiz güçlenmiş, en
görkemli şekilde göklere yükseliyordu. Ayağımızı bastığımız yer çok sağlamdı.
İstediğimiz kadar ilahi söylemek, hep söylemek bizim elimizdeydi...

Kalbim işte böyle, on korocu ile tam bir uyum içinde ilahiler söylemişti. Ben,
bir zamanlar, Gürcü şanlarını dinlerken de böyle olağanüstü bir değişiklik
hissetmiştim. Zaten, ruhumun havalara uçması, öylesine sade ve güçlü ama
ahenk bakımından öylesine az bulunan sanatlarının dokularımın her birinde
titreşim meydana getirmesi için, üç Gürcü'nün bir araya gelip şarkı söylemeleri
yeter. Belki bu onlara doğuştan verilmiş bir yetenektir ya da kültürlerinin
özelliğinden gelmektedir. Belki de sadece bir Tanrı vergisi. Şarkıda neler
söylediklerini hiç anlamam, ama her dinleyişte ben de onlarla birlikle
söylüyormuşum gibi gelir bana.

Birden, bir şey keşfettim: Çok eskiden okuduğum bir Gürcü hikayesindeki
derin anlamı kavrayıverdim o anda. Bu hikayenin adı Altı Adam ve Yedincisi
idi. Sanat dergilerinde çok görülen kısa hikayelerden biriydi ve o zamanlar
hiçbir önemli tarafını görememiştim. Daha çok romantik masal türünde
bir hikaye idi ve psikolojiye pek yer vermiyor, ya da bana öyle geliyordu. Ama
sonu o kadar etkileyici idi ki hiç unutamadım.

Yazarının adını hatırlamıyorum. Uzun ve hatırlanması güç bir isimdi ve ünlü
de değildi. Konu, balad şeklinde yazılmıştı ve o da pek acemice idi. İşte hikaye:
Devrim yürüyordu. İç savaş ülkeyi kan ve ateş içinde bırakmıştı. Yeni rejim
iyice yerleşmek için son savaşlarını vermekteydi ve başka yerlerde olduğu gibi
Gürcistan'da da direnişçiler bozguna uğramak üzereydi. Zafer üzerine zafer
kazanıyordu Sovyet kuvvetleri. Karşı devrimciler köyleri birer birer terkederek
en uzak siperlere çekilmişlerdi. Bu durumlarda her zaman görüldüğü gibi, çok
basit bir kural uygulanıyordu: Teslim olmayanı yok etmek. Yine kaçınılmaz bir
kader de korkunç bir acımasızlığın hüküm sürmesiydi.

Karşı devrimcilerden bir grup Guram Çohadze adında bir reisin kumandasında,
çok kanlı bir direniş gösteriyordu. Bölgeyi çok iyi bilen eski bir yılkı çobanıydı
bu Çohadze. Sınıf kavgasının büyük çalkantıları arasında yakınları da
tanınamadığı için, ele geçmez bir çetebaşı olup çıkmıştı. Ama yine de günleri
sayılıydı ve birkaç defa bozguna uğramış bulunuyordu.

İşte o günlerde bir çekist'e onun çetesine sızma görevi verildi. Bu çekist, bütün
zorluklara rağmen çeteye sızabildi. Çohadze'nin gözüne girdi ve onun en
güvendiği yardımcılardan biri oldu. Bir gün, çok kan dökülen bir savaştan sonra,
bir nehri geçerlerken çekist, çeteyi pusuya düşürerek ortadan kaldırmaya karar
verdi. Atlılar dörtnala kıyıya yaklaşıp birer birer nehre girerlerken, eyeri kaymış
gibi attan düştü ve çalıların arasına girip saklandı. Bütün çete suyun tam ortasına
geldiklerinde, derenin iki yanından iki mitralyöz birden ateşe başladı ve ortalık
karıştı. İki ateş arasında kalan çete neye uğradığını anlayamadı. Çoğu vurulup
düştü ve azgın sulara kapılarak boğuldular. Guram Çohadze'nin talihi varmış:
Yara almadan kurtulmuş, güçlü ve hızlı atı sayesinde nehirden uzaklaşmıştı.

Birkaç sadık adamı da peşinden geldiler. Bunların arasına, harekatın
tam başarıya ulaşmadığını gören çekist de saklandığı yerden çıkıp katılmıştı.
Bu çarpışma Çohadze çetesinin sonu sayılırdı, çünkü savaşacak kuvveti
kalmamıştı artık.

Guram Çohadze, kovalayanlardan epeyce uzaklaştıktan sonra, soluk soluğa
kalan atını durdurdu. O zaman gördü ki kendisi dahil sadece yedi kişi kalmışlar.
Aslında altı kişiydiler, yedincisi bu hikayeye adı verilen çekist Sandro idi.
Sandro, ne pahasına olursa olsun karşı devrimcilerin başını yok etmek için emir
almıştı. Zaten bu çete reisinin başına büyük bir ödül de koymuşlardı. Ama o
anda ödülü değil, işi nasıl bitireceğini düşünüyordu Sandro. Artık Çohadze'nin
hiçbir çalışmaya girmeyeceği belliydi. Öyleyse onu kendini belli etmeden
vuramazdı. Üstelik artık yalnız kalan reis tuzağa düşmüş bir hayvan
durumundaydı ve kendisinden başka kimseye güvenemezdi. Çok dikkatli, çok
tedbirli olacağı kesindi. Olanca gücüyle hayatını korumaya, gerektiğinde son
nefesine kadar dövüşmeye hazırdı...

Bu işin sonu, o gece orada alınacaktı...

Dağdaki geçitleri çok iyi bilen Guram, bozgun akşamı, Türkiye sınırı
yakınında, girilmesi ve çıkılması zor bir ormanda mola verdi. Atlarından iner
inmez bitkinlikten yere yıkıldılar. Beş kişi hemen yattı ve taş gibi uyudu. Ama
ikisi uyanıktı. Çekist Sandro işini bitirmek için uyumamıştı. Guram Çohadze ise,
çetesinin bozulmasıyla sonuçlanan o korkunç faciadan sonra yatıp uyuyamıyor,
adamlarını kaybettiği ve kendi sonunun da yaklaştığını anladığı için gözüne
uyku girmiyordu. Devrimin birbirine düşman yaptığı bu iki insanın kafasından
daha nelerin geçtiğini yalnız Allah bilir.

Yukarıda, biraz sağda, dolunay ormanı aydınlatıyor, ormandan gecenin korku
veren hışırtısı duyuluyor, aşağılarda ise nehir, taşlı yatağında homurtularla
akıyordu. Çevreyi kuşatan dağlar madeni bir sessizlik içinde donup kalmış
gibiydiler. Guram bir ses duymuş gibi birden fırladı:

-Uyumadın mı Sandro? diye sordu hayretle.

-Hayır. Sen niçin kalktın?

-Hiç. Uyuyamadım. Belki burasının durumundan. Ay çok parlak. Ama yine de
bir kovuğa girip biraz uzanacağım... Paltosunu, silahını ve yastık gibi kullandığı
eyerini aldı.

Uzaklaşmadan önce şunları da söyledi: Ne yapacağımızı yarın konuşuruz.
Artık vaktimiz çok değerli.

Gidip bir kayanın kovuğuna girdi. Bir yılkı çobanı olduğu günlerde sadece
soğuktan ve yağmurdan korunmak için orada birçok defa yatmıştı. Ama
bugünkü kaygıları başkaydı ve bunlara karşı yalnız olmak istiyordu. Belki de
oraya sığınmasını bir önsezi fısıldamıştı kulağına. Orada ona baskın
yapamazlardı. Sandro biraz endişelendi. Bu hareketini nasıl yorumlayacaktı?
Bu bir tedbir miydi? Guram kendisinden şüphelenmiş miydi yoksa?
Akşamı öyle geçirdiler. Sabahleyin reis adamlarına atları eyerlemelerini emretti.
Onun niyetlerini, ne yapacağını henüz kimse bilmiyordu. Altı kişi atlarını
dizginlerinden tutup önünde sıralanınca derin bir iç çekti ve şu açıklamayı yaptı:

-Ülkemizi bu şekilde terketmek doğru değil. Bugün ana vatanımıza, bizi nice
zamandan beri beslemiş olan bu topraklara veda günümüz, son günümüz olmalı.
Bundan sonra birbirimizden ayrılacağız, herkes kendi yoluna gidecek. Ama bu
son günde kendimizi evimizde hissedelim.

İki atlı şarap ve yiyecek getirmeleri için en yakın köye gönderildi. Orada hala
taraftarları vardı. Sandro ve diğer bir çete ateş yakmak için odun toplamakla
görevlendirildi. Guram da kalan diğer iki kişiyle ava çıktı. Belki veda ziyafeti
için eti yenir bir kuş, hatta bir karaca vurabilirlerdi.

Sandro kendisine söyleneni yaptı. Aldığı emri yerine getirmek için uygun anı
beklemekten başka yapacağı bir şey yoktu. Ve o an bir türlü gelmiyordu.
O akşam altı kişi ve yedincisi-tekrar bir araya geldiler. Ormanın kıyısında büyük
bir kovuğun yakınında kocaman bir ateş yakmışlardı. Köyden, kahraman Guram
Çohadze'ye son bir saygı ve bağlılık gösterisi olarak bol miktarda şarap, ekmek,
tuz ve daha birçok yiyecek göndermişlerdi. Alev alev yanan ateşin etrafında
bağdaş kurup oturdular. Guram adamlarına sordu:

-Atları eyerlediniz mi, harekete hazır mısınız? Hepsi sessizce evet anlamında
başlarını salladılar.

-Bak Sandro, dedi Guram, topladığın odunlar pek mükemmeldi, ama onları
niçin o kadar uzak bir yere yığdın?

-Dert etme Guram, ateşle ben meşgul olurum, sen bize söyleyeceklerini söyle.
Çohadze şu konuşmayı yaptı:

-Arkadaşlar, biz bu savaşı kaybettik. Her savaşta bir kazanan, bir de kaybeden
vardır. Kavga zaten bunun için yapılır. Çok kan döktük, bizim kanımız da çok
aktı. Her iki taraftan ölenler çok. Artık geri dönülemez. Ben bu savaşta ölen
dostlardan da düşmanlardan da özür diliyorum. Savaşta ölen bir düşman artık
hasım olmaktan çıkar. Bugün at üstünde, birliğimin başında olsaydım, artık
hayatla olmayanlardan af dilemezdim. Şans aleyhimize döndü ve bu yüzden
milletimizin çoğunluğu bizden desteğini çekti. Doğup büyüdüğümüz bu
topraklar bile bizi daha fazla barındırmak istemiyor. Vatanımız bizi istemiyor
artık. Kimse bize merhamet etmez. Eğer en kuvvetli ben olsaydım düşmanlarımı
affetmezdim. Bugün bizim için tek çıkış yolu kalıyor: Hayatımızı kurtarmak için
yabancı bir ülkeye kaçmak. Şu dağın hemen ötesinde Türkiye var. Şu tarafta,
ayın ışıdığı tepenin ardında ise İran. Herkes yolunu seçsin. Ben seçtim.
İstanbul'a gideceğim. Orada bir liman işçisi, dog işçisi olarak çalışacağım. Siz de
şimdiden kararınızı veriniz. Yedi kişiyiz. Az sonra yedi ayrı yöne gideceğiz.
Bu son görüşmemizdir, bir daha bir araya gelmeyeceğiz. Birbirimize,
memleketimize veda edelim. Bu ekmeğe, bu tuza, bu şaraba veda edelim. Artık
Gürcistan bizim dudaklarımızı ıslatmayacak. Birbirimize elveda diyelim, çünkü
ebediyen ayrılacağız ve beraberimizde hiç bir şey, bir avuç Gürcistan toprağı
bile götüremeyeceğiz. İnsanın vatanını birlikle götürmesi imkansızdır. Onun
sadece acı ve özlemini duyacağız. Eğer vatan bir çanta gibi taşınabilseydi, beş
para etmezdi... İçelim dostlarım, son bir defa birlikte içelim ve bir ağızdan çok
sevdiğimiz şarkıları söyleyelim...

Ve tulumlardan şaraplar aktı. Bu, yer ve göğün esansını birleştiren bir çoban
şarabı idi. Az sonra sarhoş oldular. Herbiri diğerlerinin üzüntüsünü paylaşmak
arzusuyla doluydu. Zoraki bir neşe gönülleri kemiren kaygılarla mücadele
ediyordu şimdi. Sonra, dağın kayalarını delip fışkıran, geçtiği yolları yeşerten,
çiçekler açtıran kaynak gibi bir şarkı doldurdu havayı. O kaynak gibi
kendiliğinden fışkıran eski bir ilahi önce yavaş yavaş, sonra gürleşerek, suyun
kaya oyuklarını dövmesi gibi, bütün benliklerini harekete geçirerek, coşturarak
aktı. Çok güzel söylüyorlardı.

Zaten, bu tür şarkıları söylemekte usta olmayan bir Gürcü yoktur. Herbirinin
sesi kendi gücüne göre, ama pek ahenkli çıkıyordu. Gür ve aydınlık sesleriyle
çevresinde oturdukları ateşi andırıyorlardı.

Yedisi birden, diyoruz, ama doğrusu altı kişi ve şarkı söylerken de bir dakika
bile aldığı emri unutmayan yedincisi. Bu yedinci adama göre, onların hiçbiri ve
özellikle de Çohadze yabancı bir ülkeye kaçamayacaktı. Bu adamları, cezalarını
vermeden salıvermeye hakkı yoktu.

Bir ezginin ardından bir başkası geldi ve şarap su gibi aktı... Gittikçe daha
kolay içilen, gittikçe artan bir şekilde kalpleri közleştiren, onlara daha çok
içmek, daha çok şarkı söylemek arzusu veren şarap... Ayakta halka olmuşlardı,
birbirlerini omuzlarından tutuyorlardı. Kollarını bazen aşağı indiriyor, bazen
yukarı kaldırıyor, böylece sanki, o görünmez, yenilmez, her şeyi gören ve bilen
Kudret'ten yardım istiyor, yakarıyorlardı. Öyleyse, niçin her şeyi bilen ve gören
Tanrı onları vatanlarından çıkarıyordu? İnsanlar birbirleriyle niçin dövüşüyor,
niçin kan ve gözyaşı dökülüyor, niçin herkes kendini haklı; karşısındakini haksız
görüyordu? Gerçek olan neydi? Bir kimse çıkıp tetiği çekenin yalnız kendisi
olduğunu iddia edebilir miydi?

Dünyaya hakemlik edebilecek bir kimse yoktu! Eski şarkılar esrarlı çağrılarını
salıyorlardı gökyüzüne. Bu milletin kutsal geçmişinde kayıtlı bir çağrı idi bu.
Eskiler onda iyi ve kötünün bilincine varınca, ona ebedi güzellik özünü verince,
yüzyılların karanlığında çekilen bütün bu ızdıraplar müziğe dönüşüyordu.
Her şarkı bir başkasını doğuruyor ve yedi adam halkayı bozmuyordu. Yalnız
Sandro ayrılıyordu arada sırada ateşi beslemek için. Yakılacak odunları ateşin
uzağında bir yere yığmış olması sebepsiz değildi. Ateşi yakma, odun taşıma
işine de önem veriyor, özen gösteriyordu. Bununla beraber şarkı söylemeye
içtenlikle, bütün kalbiyle katılıyordu. Çünkü şarkılar herkes içindi. Bunda kralın,
sokaktaki basit adamdan daha fazla hakkı yoktu. Şarkı söyle, oyna, neşelen,
istersen kendini kaygılara bırak ve ağla! Hayatta olduğun süre insani olan her
şey elinin altındadır: Kalbin çarparak beklediğin ve seni terkeden kadın, verdiği
acılar yüzünden son şarkını dinlettikten sonra ölmek isteyişin... Henüz küçük bir
çocukken annenin şefkatli okşayışı, babanın ölümü, dostların kanlı bir dövüşe
girişmesi... Temiz ve içten bir anlatımla ruhunu açtığın ilahlar... Tabiatın sırrı ve
seni hiç terketmeyen ölüm ve öldükten sonra da onun seni terketmeyişi... Her
şey, her şey şarkılardadır.

Hayat, bütün hiçliklerden daha kuvvetlidir ve dünyada ondan daha kutsal bir
şey yoktur. İşte bunun için insan öldürülemez, bunun için öldürmemek
zorundayız: Ama düşman gelip senin toprağını işgal etmişse, dövüşülür,
savaşılır. Ve, sevgilinin şerefi de, insanın anavatanı gibi korunmalıdır. Ayrılık
acısı taşınamayacak kadar ağırdır, omuzlarına çöken bir dağ gibidir. Çünkü o
sevgili olmadan güzellik yoktur, renkler yoktur, ışık, neşe ve gelecek gün
yoktur... İşte bunlardır şarkılar. İnsan bütün şarkıların içeriğini sayıp dökemez.

O anda, o yedi kişi kadar hiçbir insan topluluğu birbiriyle böylesine
bütünleşmiş, kaynaşmış değildi. Şarkıları havayı dolduran, coşkulu, uzak yolun,
dönüşsüz yolun eşiğinde olan o yedi insan...

Onları müziğin nefesi bağlıyordu birbirlerine: Ataları böyle nice gerçek
şiirler, ezgiler yaratmışlardı, sonra, hayat mücadelesinin meyvası olan bu şiirleri
ebedi bir ahenk vererek evlatlarına bırakmışlardı. Bir kuşu uçuşundan nasıl
tanırsanız, bir Gürcü de kendi vatandaşını on kilometre mesafeden şarkısının
yankılarıyla öyle tanırdı. Onun kim olduğunu, nereden geldiğini, yüreğinde neler
taşıdığını, bir toy düğüne katılıp katılmadığını, nasıl bir üzüntüsü olduğunu, hiç
yanılmadan derhal söylerdi size...

Yeryüzü iyice göğe yükselmiş tatlı ay ışığında yıkanıyor, rüzgar altındaki
orman yaprakları hışırdatarak karanlık tepeleri yokluyordu sanki. Sıvı bir gümüş
gibi parlayan ve vadiler arasında kayıp giden nehrin boğuk mırıltısı da
duyuluyordu uzaktan. Gece kuşları yedi adamın üzerinden bir gölge gibi uçup
gidiyor, eyerlenmiş atlar hassas kulaklarını dikerek sabırla binicilerini bekliyor
ve ateşin alevleri onların gözlerinde oynaşıyordu. Onlar için de yaklaşıyordu
toynaklarıyla yabancı toprakları çiğneme saati...

Fakat şarkılar bitecek gibi değildi. Guram şarkılarla bütün içini boşaltmak
istiyordu: Çalın arkadaşlar, çığırın, bu şaraptan kana kana için, bir daha bir araya
gelemeyecek, böyle bir halka oluşturamayacağız, hiçbir Gürcü melodisi
kulaklarımızı okşamayacak... Ve şarkı söylemeye devam ediyorlardı. Bazen
ayrı ayrı, bazen koro halinde... Birbiri ardından ve kendilerinden geçerek
oynuyor, oynarken de şarkı söylüyor ve sanki o halleriyle ölüme
hazırlanıyorlardı. Sonra yedisi birden, daha doğrusu altı kişi ve yedincisi,
yeniden halka oluşturuyor, sonra yine şarkı, yine oyun...

Sandro ara sıra gidip odun getiriyor, ateşi besliyordu. Ateş büyüdü,
büyüdü...

Son bir şarkı daha diyorlardı, ama son olması gereken o şarkı biter bitmez bir
yenisine başlıyorlardı. Tekrar birbirlerine sokuluyor, gözlerini yere dikiyor,
düşünceli olduklarını belli eden ve yer yarıklarından çıkan gürlemeler gibi gür
sesleriyle söylüyor, söylüyorlardı...

Sandro, ateş çok iyi yandığı halde, odun getirmek için bir daha uzaklaştı.
Durumu iyi değerlendirmiş, indireceği darbenin hesabını iyi yapmıştı. Altı
arkadaşı ateş başında, ayakta çok iyi görünüyorlardı. Kendisi ise karanlıkta
kalacaktı. Ağır mavzeri sakladığı yerde dopdolu duruyordu. Artık öc almak,
cezalandırmak zamanı gelmişti onun için. Yere uzanıp tüfeği sol eliyle
destekledi ve sonra namluyu doğrultup bastı tetiğe! İlk hedef Guram Çohadze
idi. Çohadze, söylediği şarkının heceleri dudaklarında donarak düştü ve hemen
öldü. Sandro, çok hızlı hareketlerle ateşe devam etti. Öteki beş kişi de neye
uğradıklarını anlamadan vurulup düştüler. Halkayı oluşturanlar kanlar
içindeydiler şimdi. Akıttıkları kanların bedelini hayatlarıyla ödemişlerdi.
İnsan hayatını yönlendiren kanunların hesaba dayanan bir mantığı yoktur. Uzay
boşluğunda dönüp duran dünyamız da kanlı dramların gösterildiği sahneden
başka bir şey değildir... Bu dünya güneşin etrafında döndüğü sürece ve taa
kıyamete kadar kan dökülmesi mi gerek?

Sandro iyi nişan almıştı. Altı adamdan yalnız bir tanesi yeniden doğrulmaya
çalıştı, ama Sandro fırlayıp ensesine sıktığı bir kurşunla işini bitirdi... Atlar silah
sesinden ürkmüştü, ama az sonra bir şey olmamış gibi sakinleştiler. Çekistin
yüzü karanlıkta pek solgun görünüyordu, kendine gelip sakinleşmesi de kolay
olmadı. İçinde hala şarap bulunan bir tulumu ağzına götürerek, yerlere akıta
akıta içti. Sanki bu hareketiyle ruhunu yakan korları söndürmek istiyordu. Nefes
alışları normalleşince, alevlerin ışığında her biri ayrı bir pozda duran altı cesedin
etrafında yavaşça dolaştı. Silahlarını toplayarak eyerlerin başlarına bağladı.
Sonra atları çözdü, yularlarını çıkardı, kendi atı da dahil olmak üzere salıverdi.
Atlar, Kızılderililerin çıplak atları gibi, vadideki köylere doğru koştular... Çok
iyi bilinir ki atlar hep insanlara, insanların bulunduğu yerlere doğru giderler.
Az sonra nal sesleri de kesildi ve atlar alacalı ay ışığında görünmez oldular.
Her şey bitmiş, görev yerine getirilmişti. Sandro, altı cesedin çevresinde bir kere
daha dolandı ve sonra biraz açılarak mavzerin namlusunu kendi şakağına
dayadı. Tek bir kurşun sesinin kısa yankısı duyuldu dağlarda. Şimdi o, öteki altı
kişiden ayrı değildi.

Onlarla hiç ayrılmayasıya beraberdi artık. Şarkısını bitirmişti.

Gürcü hikayesinin sonu işte böyle bitiyor. Eski mezamirleri söyleyen Bulgar
korocularını dinlerken birdenbire hatırlamıştım o hikayeyi. Eskiden bu koroyu
oluşturanlar, yüzyılların karanlığında, coşku ile, kendilerinden geçerek Yüce
Yaradan'a sesleniyorlardı. Kendi kafalarında O'nu canlandırıyorlardı. Gerçekte
olmayan, bilmedikleri görüntüsü onlarda ruhani bir gerçek haline gelmişti. Bir
anda geçmişe dalabilen, zaman ve mekan sınırlarını aşabilen düşüncenin hızı
yanında, ışık hızı hiç kalır.

Devrimin yolları korkunç izlerle doludur. İç savaş bir millet için daima bir
faciadır. Bir yanda tarihteki yeniliklere karşı koyanlar, öte yanda, var olanı
kökünden sarsarak kendi akımlarını hızlandırmak için sabırsızlık gösterenler
vardır. Başka türlü olsaydı, bu Gürcü baladının sonu da başka olurdu. Fakat
ödenen bedel, olayların, eylemlerin teminatıdır. Yedinci adam ölmeyebilir ve
zaferinin meyvasını yiyebilirdi, ama anlaşılmaz sebeplerden dolayı öyle
olmuyor: Bunu herkes kendine göre yorumlayabilir. Bu saf ruhun beyaz
yelkenleriyle donatılmış kilise ezgileri gemisiyle varlık okyanusunun
sonsuzluğuna açılan benim için, bu hikayenin sonu, yedi adamın bir ağızdan
söyledikleri o şarkıların derin anlamına, hepsinin aynı dinden oluşlarına çok
uygun düşmektedir.

İnsan kendinde önemli bir şey keşfederse, huzura kavuşuyor ve ruhu
aydınlanıyor. O koronun karşısında, gergin yüzleri ter içinde kalan koroculara
bakarken, ben, onlara gıpta ediyor, onların yerinde bulunmayacağıma
üzülüyordum. Kutsal ilahilerle yüz değiştirmiş olarak benzerimin yerinde
olmayı çok isterdim.

Ard arda gelen ve beni saran bu görüş açıklığından sonra birden kendi kendime
insan kalbini dolduran müziğin, duanın ilahilerin başlangıcını, çıkış noktalarını
sordum. Bunların zarureti nereden geliyordu? Belki burada sallantılı varlığımıza
hükmeden trajik duygu tezahürü sözkonusudur. Sallantılı varlığımızda hiç bir
şey bize daima bizde kalması için verilmemiştir. Her şey bir burgaça kapılır,
bazen görünür, bazen kaybolur, yeniden meydana çıkar ve sonra yine silinir.
Bunun içindir ki hislerimizi damgalayarak, ebedileştirerek değişmez bir
şekilde ifade yollarını arıyoruz. Çünkü her şey bitince, belki birkaç milyar yıl
sonra beklenen gün de gelince, her şey kül olunca, gezegenimiz yokluğa
karışınca, ötelerin ötesinden evrensel bir bilinç gelecektir. Bu bilinç, boşluğun
ortasında ve sonsuz sessizlik içinde, her zaman canlı olan müziğimizi kesinlikle
duyacaktır. Bizde, fırtınaların, medlerin de yok edemediği bir arzu, bir özlem
vardır: Öldükten sonra dirilmek arzusu.

İnsan, ne pahasına olursa olsun, öbür dünyada da var olmaya devam edeceğine
inanmak istiyor, prensipte bunun mümkün olmasını istiyor. Şüphesiz geride
sürekli olarak çalabilen bir müzik aleti bırakacağız. Bu alet insan kültürünün en
seçkin, en güzel eserini hep çalacaktır.

Çok uzak bir gelecekte, bu ilahileri dinleyecek kişi ya da kişiler, yeryüzünde
yegane düşünen varlık olan insanların ne kadar çelişkili, nasıl hem dahi hem
kurban ya da şehit olduklarını anlayabileceklerdir. Koroyu dinlerken bunu
düşünmekten ve bu düşünceye inanmaktan büyük bir zevk alıyordum.

Hayat, ölüm, aşk, merhamet ve özlem... müzikle duyulabilir. Çünkü müzik
sayesinde, bilinç sahibi olduğumuzdan beri ve tarihimiz boyunca elde etmek için
mücadele verdiğimiz hürriyetin en yüksek derecesine ulaşma imkanı verilmiştir
bize. Hürriyetin bu yüksek derecesine başka hiçbir şeyle ulaşamayız. Her
yüzyıla özgü dogmaların ötesinde sürekli olarak geleceğe uzanan ve ulaşan tek
şey müziktir... Kelimelerle ifade edemediğinizi onun duyurabilmesi de
bundandır.

Gözucuyla saatime baktım, çünkü konserin bitivermesinden korkuyordum. Az
sonra burayı terketmek, Kazan Garı gibi apayrı bir dünyaya gitmek korkusu
girmişti içime. Kazan Garı bir sınırdı ve o sınırdan sonra bambaşka bir hayat
başlayacaktı benim için. Bulanık suyu girdap girdap akan, kutsal şanların
söylenmediği ve hiçbir anlam taşımadığı, apayrı bir hayat... Ama, oraya
gidişimin, yerimin orası oluşunun sebebi de bu idi...

-5-

Vakit öğleden sonrası idi ve tren Volga bölgesini geçiyordu. Kompartıman
yolcuları olabildiği kadar rahat yerleşmişlerdi yerlerine. Günlerce sürecek bu
yolculukta, geçici hayat şartlarına uydurmuşlardı kendilerini. Abdias'ın da
bulunduğu kompartımansız vagonlarda ise tam bir ortak yaşayış vardı. Her
tipte, her niyette insan bulunuyordu buralarda. Bu uzak yolculuk için hepsinin
gerekçesi ayrıydı ve bu gerekçeleri karşılıklı olarak hepsi kabul ediyordu.
Abdias, amacı haşhaş kaçakçılığı olan çok özel bir gruba mensuptu artık.
Tahminine göre bu trende en az on kişiydiler. Şimdilik o sadece ikisini
tanıyordu. Bu iki kişiyle onu hareket sırasında Ütü tanıştırmıştı. Murmansk'tan
gelen iki arkadaştı bunlar. Adı Petruha olan büyüğü yirmi yaşlarında, daha genç
olan Lenka ise l6 yaşında idi. Yani henüz bir çocuktu, ama daha önce de böyle
bir sefere çıkmıştı ve bundan gurur duyuyor, kendini bir kıdemli gibi
göstermeye çalışıyordu. Bunlar önce biraz ihtiyatlı davrandılar. Adını Abdas
diye telaffuz ettikleri Abdias'ın da kendilerinden biri olduğunu, onun da
güvenilir kişilerin tavsiyesiyle kolgezer'ler arasına katıldığını biliyorlardı ama iş
konusunda açıkça değil de ancak dolaylı, imalı şekilde konuşuyorlardı.

Konuşmaları daha çok sigara içmek için çıktıkları sahanlıkta oluyordu. Çünkü
havası ağır, yolcusu çok olan vagonda sigara içilmesine izin verilmiyordu.
Abdias'ın sigarasını kendilerinden biri gibi değil de çok acemice tuttuğunu ilk
farkeden Petruha oldu:

-Baksana Abdası dedi, sen hiç sigara tüttürmedin mi, nedir bu halin? Görenler
seni duman yutmaktan korkan bir aftos sanacak!. Abdias yalan söylemek
zorunda kaldı:

-Vaktiyle içiyordum, sonra bıraktım...

-Belli belli. Ben çocukluğumdan beri içerim. Bizim Lenka ise bir lokomotif
gibidir, kurt denizciler gibi içer. İçki içmesini de bilir ha! Şimdilik alkolden
sakınmamız gerek, ama dönüşte kafayı iyice çekeriz.

-Ama Lenka daha çok küçük!

-Küçük mü? Lenka mı küçük? Tamam, yaşlı sayılmaz ama, baksana kocaman
dişleri var. Sen daha bu işe ilk defa giriyorsun. Bu iş öyle küçük bir
şey sayılmaz ha! Lenka bütün yolları, işin püf tarafını çok iyi bilir.

-Peki, ot da alıyor mu, yoksa sadece satmakla mı yetiniyor?

-Lenka mı? Elbette herkes gibi o da alıyor. Ama ipin ucunu kaçırmadan.
Bazıları durmasını bilmiyor ve zıbarıncaya kadar alıyor, tabii işin keyfini de
çıkaramıyorlar. Bu yollarda ot almak bütün işi berbat edebilir. Ot dediğin neşe
vermeli, cennete götürmeli insanı...

-Nasıl oluyor bu?

-Diyelim ki küçük bir derenin kıyısındasın, bir adım atsan karşıya geçeceksin,
o dere sana kocaman bir nehir, bir okyanus gibi görünür. Hayranlıkla
seyredersin onu. Mutlu olay değil mi? Her yerde bulamazsın öyle şeyleri.
Ekmek istersen, elbise istersen satın alabilirsin. İstersen ayağına papuç da
alabilirsin. Canın votka istiyorsa herkes gibi sayarsın parayı, çekersin kafayı.
Ama içip mutlu olmak başka şeydir. Tabii ol çok pahalıdır, ama iyi keyif verir.
Rüya görür gibi olursun. Her şey karşında, yanıbaşındadır. Tıpkı sinemada gibi.
Sinemada yüzlerce, binlerce insan seyreder aynı perdeyi, ama ot aldığın zaman o
güzel hayaller, o görüntüler yalnız senin içindir. Senin gördüklerin yalnız sana
aittir. Eğer biri canını sıkacak olsa, patlatırsın çenesine. Çünkü senin işine
burnunu sokamaz!

Bir an sustu, sonra, babacan bir tavırla, göz kapaklarını hafif kırıştırarak bir
teklifte bulundu:

-İstersen sana biraz ot verebilirim, kendim için biraz zula etmiştim. İç de biraz
ayakların havalansın!

-Kendim toplayıncaya kadar beklemeyi tercih ederim.

-Haklısın, senin için öylesi daha iyi.

Biraz durduktan sonra ilave etti: Bu işin püf tarafı uyanık olmak, tedbirli
olmaktır. Çünkü çevrendekilerin hepsi düşmandır. Saf görünüşlü bir kadın,
madalyalı bir eski asker ya da herhangi bir emekli seni ele verebilir. Hepsinin
kafasında tek şey vardır ve o da bizi yargıcın huzuruna çıkarmak: sonra kodese
göndermektir, bizden söz edildiğini hiç duyamayacakları kadar uzak kamplara
sürmektir.

Dikkat çekmemek asıl kuralımızdır bizim. Payını almadıkça herhangi bir insan
gibi davranmalısın. Cebin mangırla dolunca istediğin gibi yaşarsın. O zaman hak
senindir. Ama yakayı ele verdiğin zaman, arkadaşlarına ihanet etmektense geber
daha iyi. Yaa, böyle işte!

Zaten dilin çözülürse yandın demektir. Köpek gibi gebertirler seni. Kampa,
hapishaneye kadar gelip bulurlar, işini bitirirler. Hikaye değil bu anlattıklarım
ha!..

Abdias, Petruha'nın öteki mevsimlerde tersanelerde çalıştığını, her yaz
Mujunkum'a gittiğini de öğrendi. Kenevirin yetiştiği yerleri avucunun içi gibi
biliyormuş. Daha çok dere boylarında, bütün dünyaya yetecek kadar, baştan
başa kenevir dolu tarlalar varmış. Alkolik yaşlı annesiyle oturuyormuş bu
delikanlı. Ağabeyleri uzak kuzeyde, her biri bir tarafta gazodük inşaatında
çalışıyorlarmış. Petruha'nın deyimi ile onlar bazen buz gibi havalarda çalışarak,
bazen sivrisineklere yem olarak kazanıyorlarmış mangırlarını. Ama kendisinin
bütün bir yıl parmağını kımıldatmadan, tükrüğü oldukça her şeye tükürerek
oturması için, Asya'ya, Sarı'ların arasına küçük bir seyahat yapması yetiyormuş.
Arkadaşı Lenka'nın ailevi durumu daha da kötüydü. Annesini hiç tanımamış ve
üç yaşına kadar Murmansk'ta yetimler yurdunda kalmış. Sonra çocuksuz bir çift
kurallara uygun olarak onu evlat edinmiş. Koca, Küba taraflarına uzun seferlere
çıkan bir geminin kaptanıymış. Beş yıl sonra ailenin durumu bozulmuş, kaptanın
karısı genç sevgilisiyle Leningrad'a kaçmış, kocası ise limanda kendini içkiye
verince başka bir işe aktarılmış.

Çocuk da okulda başarılı olamamış, üvey babasının halası ile muhasebeci
erkek kardeşi arasında bocalayıp kalmış. Muhasebecinin karısı tam bir cadaloz
imiş. Sonunda çocuk zaptedilemez hale gelmiş ve bu aileyi terketmiş. Şimdi bir
harp malulünün yanında oturuyormuş. Bu eski denizaltı eri iyi bir insanmış ama
çocuğun üzerinde hiçbir otoritesi yokmuş. Lenka canının istediği gibi
hareket ediyormuş. Zaman zaman ortalıktan kayboluyor, sonra yine meydana
çıkıyormuş. Geçen yıl ot toplamaya gitmiş ve Petruha'nın dediğine göre
uyuşturucu da alıyormuş... Ama henüz onaltı yaşındaydı ve bütün bir hayat vardı
önünde...

Abdias, böylesine acıklı bir hikayeyi dinlerken taş gibi katı olabilmek için
olanca gücünü, soğukkanlılığını toplamıştı. Bu işin esasını, gençleri gittikçe
daha çok ağına düşüren bu olayın en ince ayrıntılarına kadar her yönünü
öğrenmek idi amacı. Konu üzerinde düşündükçe, bir çeşit gizli akımın,
görünüşte çok sakin bir denizin derinliklerinde seyrettiğini daha iyi anlıyordu.
Bu çocukları uyuşturucu kullanmaya iten bütün özel sebeplerin ötesinde,
topluma bağlı bazı başka sebepler de vardı ki, modern dünyanın bu ağır yarayı
almasının asıl sebepleri bunlar olabilirdi. Damar damar oluşan, çok sıkı bir ağ
şeklinde örgütlenen, hastalığı toplumun bütün organizmasına bulaştıran bu
faktörler kolayca anlaşılır gibi de değildi...

Bu karmaşık düğümü tek ve özel bir noktadan hareket ederek incelemek pek az
bir şey öğretir, hatta yararsız da olabilirdi. En azından büyük bir sosyoloji kitabı
yazmak gerekirdi bunun için.

Ama, daha iyisi, basında ve televizyonda bu konuda bir araştırma açmaktı.
Abdias'ın, bu aleme yeni girmiş bir zırzopun saçma düşünceleri, budalaca arzusu
bu idi! Gerçekten de o, papaz okulundaki geçmişi, pratik hayata dair
bilgisizliğiyle dünya dışında yaşayan bir yaratıktı: Sonunda durumu kabul
etmek zorunda kaldı: Bu tür bir tartışmanın kamuoyuna götürülmesinde hiç
kimsenin çıkarı yoktu. Çünkü bu, sözde Sovyet toplumunun bir prestij
meselesiydi. Gerçekten, daha yüksek mevkilerde bulunanların fikrine ve
mizacına tabi olan hiçbir sorumlu kendi kariyerini tehlikeye atmak istemiyordu.
Öyle görünüyordu ki, yönetim sisteminde bir bozukluk olduğunu bildirecek
alarm zilini çalmak için, insanın birçok meziyetleri yanında, kendi aleyhine
olacak şeylerden de korkmaması gerekirdi. Abdias Kallistratov'un bu tür utanç
verici bir endişeye tamamen yabancı olması, onun için hem çok iyi, hem de çok
kötü bir durumdu. Şimdilik o, böyle durumların olabileceğini bile
düşünemiyordu.

O sadece gerçeğin gizli cephesine bir adım atmıştı, yitik insanlara acıdığı için
ve belki de onlardan bazılarının kurtulmalarına yardım edebilmek umuduyla,
esrarı anlamak, çözmek istiyordu. Bunu onlara bir ahlak dersi vererek,
suçlayarak ve mahkum ederek değil, bizzat olayı yaşayarak, örnek vererek
yapacaktı. Onun amacı, tek kurtuluş yolunun, herkesin ruhen yenileşmesi, içinde
bir çalkantının olması ile açılacağını göstermekti. Gömüldükleri bu iğrenç,
yüzkarası durumdan onları ancak bu yol kurtarabilirdi. Onun cesaret ve iyi
niyetlerle dolu bu fikirlerinin ona nelere malolacağından da henüz hiç haberi, en
küçük bir şüphesi yoktu.

Gençti. Genç olmak çok şeyi açıklar... Papaz okulunda iken Hz. İsa'nın hayatını
incelemek için ne yürekli bir çaba göstermişti! O'nun bütün acılarını kendinde
duymuştu. O kadar ki Gelhsemani bahçesinde Yahuda'nın ihanetini anlatan
bölümü hıçkıra hıçkıra ağlamadan okuyamıyordu. Ve, Hz. İsa'nın, paskalyanın
o sıcak gününde Golgotha tepesinde çarmıha gerilmesi, evrende görülen
faciaların en korkuncu olarak görünüyordu ona. Bu genç saf adam, Abdias,
insanları en saf fikirleri, en asil özlemleri için sistemli bir şekilde cezalandıran
trajik bir yazgının, bir kaderin bulunduğundan da habersizdi.

Belki şunu da sormak gerekirdi: Şehit olmak, böyle fikirlerin ortaya çıkması,
engelleri aşması için, zulüm görmek ve ölmek tek yol değil miydi? Şüphesiz,
zaferin bedeli ve onu değerli yapan da bu değil miydi?

Abdias bu meseleyi daha önce Viktor Nikiforoviç Gorodetski ile de tartışma
fırsatını bulmuştu. Aralarındaki yaş farkı çok az olmasına rağmen soyadı ile
hitap ederdi ona. Konuşmaları Abdias Kallistratov'un papaz okulundan kesin
olarak ayrılmaya karar vermesinden az önce olmuştu. Bir çayını içmeye gittiği
arkadaşı şunları söylemişti ona:

-Ne dememi istiyorsun yani? Bak çocuk peder (böyle dediğim için bağışla ama
bu lakap sana çok uyuyor) açıkça görülüyor ki sen bu papaz okulunu
terkedeceksin, ya da büyük bir ihtimalle kovulacaksın. Eminim ki öğretmen
papazlar seni dinledikten sonra kendiliğinden çekip gitmeni beklemeyecekler...
Hele senin kilise tarafından kabul edilmesi çok zor olan o müstesna
düşüncelerini öğrendikten sonra! Bir haksızlığa uğramadın, sızlanman için
somut bir gerekçen de yok. Bir çekişme, yanlış anlama ve yanlış anlaşılma da
sözkonusu değil. Kilise gerçekten seninle ilgili bir hata yapmamış... Eğer onunla
bir uyuşmazlığa düşeceksen, bu tamamen senin dini inançların ve anlayışın
yüzünden olacak.

-Çok haklısın Viktor Nikiforoviç, somut sebepler yok. Zaten öylesi de pek
basit olurdu. Sözkonusu olan benim kendi durumum değildir. Mesele, kilise
geleneklerinin çağımıza ters düşmesidir. Eski zamanlarda, bir toplumun henüz
doğuş halindeki bilincine uygun düşen bir doktrini bugün ciddiye almak
mümkün değildir.

Teolojinin varlığını koruyabilmesi için tek çare, dünyadaki bütün inançların
odak noktası, merkezi olarak yeni bir Tanrı anlayışının ortaya çıkmasıdır.
Bu Tanrı bizim çağdaşımız olacaktır. Günün ihtiyaçlarına cevap veren başka
bir iman anlayışı. Ortodokslukla benim aramdaki tek uyuşmazlık, benim
Ortodoksluktan kopmamın tek sebebi, işte budur.

-Evet, anlıyorum, dedi Gorodetski hoşgörülü bir gülümseme ile çayından bir
yudum daha alarak. Sonra devam etti: İlk bakışta bu görüşün pek şaşırtıcı. Ama,
senin teorine gelmeden önce, rahat rahat çayımızı yudumladığımız şu anda,
Orta-Çağ'da, sevgili papaz çocuk, koyu Katolik Avrupa'da, mesela İspanya'da
veya İtalya'da, sen böyle bir çılgınlığa cesaret ettiğin, ben de seni dinlediğim
için, önce aforoz edilir, sonra diri diri yakılırdık odun ateşinde. Kemiklerimiz
kül olur, rüzgarda savrulurdu. Aziz Inquisition'a yapılan işkenceleri ve
cellatların sevincini çok iyi hayal ediyorum! O devirde bir masumun, sadece
Meryem Ana'nın cinsi ilişkide bulunmadan hamile kalması olayını, azıcık
manalı bir tebessümle dinlemesi, diri diri yakılmasına yeterdi. İnsan bunu
bilince...

-Affedersin, sözünü kesiyorum Viktor Nikiforoviç, ama, diye itiraz etti
Abdias. Aynı anda sinirli bir şekilde öğrenci cübbesinin düğmelerini yeniden
iliklemeye başlamıştı. Devam etti: Buna çok gülmeni anlıyorum, ama şaka bir
yana, bugün engizisyon hala uygulansa idi, bu sapkınlığım yüzünden beni
hemen yarın ateşe atacak olsaydılar bile, söylediklerimin bir tek kelimesini dahi
inkar etmezdim.

-Bundan eminim, dedi Gorodetski başını sallayarak.

-Ben bu görüşe tesadüfen, öyle birden bire gelmedim, Hıristiyanlık tarihini
inceleyerek ve modern dünyayı gözlemleyerek geldim. Ve, yeni bir görüş atmak
istiyorum ortaya. Tanrı anlayışını çağdaş yapmak istiyorum, bütün çabalarım
başarısızlıkla sonuçlanacak olsa bile...

Viktor onun sözünü kesti:

-Konuyu tarihe getirmiş olmana sevindim. Şimdi sana söyleyeceklerimi dinle
biraz. Senin Yeni bir Tanrı fikrin soyut bir teoriye dayanıyor. Aydınların diliyle
söylemek gerekirse, bazı yerlerde sözkonusu edilse bile, bu böyle. Vaktiyle
dedikleri gibi, senin bütün görüşlerin, ruh üzerine yapılan katıksız bir
spekülasyondur. Sen Yaradan programlamak istiyorsun, ama O, ne kadar çekici
ve inandırıcı olursa olsun, basit bir kavrama sığmaz, buna boyun eğmez.
Baksana, eğer İsa çarmıha gerilmeseydi; asla bizim peygamberimiz olamazdı.
Evrenin iyiliğini düşünen bu müstesna insan önce vahşi bir şekilde öldürüldü,
sonra başka bir çehreye büründü, ona gözyaşı döküldü, ululandı ve nihayet,
onun acıları ve bizim vicdan azabımızla yeniden yaratıldı. Başlangıçta Hıristiyan
inancı bir tapma ve kendini cezalandırma şeklindeydi, umut ve pişmanlıktı, ceza
ve mağfiret idi ve elbette gelecek sevgisiydi. Eğer bu bazıları tarafından kendi
çıkarları için saptırılmışsa, başka mesele.

Bu da dünyanın bir kaderi. Düşünsene: En kuvvetli olan, en büyük saygı
uyandıran, en büyüleyici, çekici olan kim? İşkenceler içinde kıvranan, bir
prensip uğruna çarmıha gerilerek ölümü kabul eden bir Mazlum-Şehit, Kurban-
Peygamber'mi, yoksa, soyut bir idealden başka bir şey olmayan modern
zihniyette, yüce ve mükemmel bir varlık mı?

-Bunu da düşündüm Viktor Nikiforoviç, haksız değilsin. Ama Yüce-Yaradan
hakkındaki eski anlayışı değiştirme zamanının geldiği fikrimden vazgeçemem.
Bu fikir kökleşmeyebilir, dünyadaki bilgilerimize ters düştüğü de doğrudur.
Yine de aşikar! Her ne ise, bu konuda seninle bir polemiğe girmek istemiyorum.
Gerçekten soyut bir düşünceden hareket etmiş ve imkansızın peşine düşmüş
olmam pek mümkün, ama bunun hiç önemi yok. Benim düşünce tarzım kilise
hukuku ile uyuşmuyor. Bu hususta bir şey yapamam. Ama biri
bana hatamı gösterebilse gerçekten çok sevinirim.

Gorodetski hak verdi:

-Seni anlıyorum Papaz Abdias. Her şeye rağmen tedbirli olmanı tavsiye
ederim sana. Bir başka Tanrı aramak, kiliseye karşı işlenmiş en ağır, en
bağışlanmaz suç sayılır. Kilisenin ileri gelenleri için senin bu fikrin, evreni altüst
etmek anlamına gelir.

-Bunu biliyorum.

-Ama bu tür bir teşebbüs, kilise dışında daha da ağır bir ceza, bir hüküm
getirir. Bunu da düşündün mü?

-Ama bu söylediğin bir paradoks, bir çelişki.

-Bunu anlamakta gecikmeyeceksin.

-Nasıl olur? İki ayrı konum bu noktada mı birleşecek?

-Tam öyle değil. İşin doğrusu şu ki, bu tür bir olaya hiç kimse iyi gözle
bakmaz.

-Tuhaf, sana göre insanlar kendileri için zaruri olanı reddederler...

-Çok büyük güçlüklerle karşılaşacaksın, bunu istemiyorum. Ama cesaretini
kırmak da istemiyorum, dedi Gorodetski tartışmaya son vererek.

Abdias, Viktor'un bu uyarılarında çok haklı olduğunu anlamakta
gecikmeyecekti.

Birkaç gün sonra papaz okulunun ileri gelenleri, garda, önemli bir kişiyi
törenle karşıladılar. Peder Dimitri, dini kurumlarla papaz okulları arasında
koordinasyonu sağlamaktan sorumluydu.

Ona, Koordinatör Peder diyorlardı. Orta yaşlı, çok ihtiyatlı, saygıdeğer bir
insandı ve mevkiine çok yakışıyordu. Alışılmamış bir olay sebep olmuştu o gün
onun gelişine. Huzuru bozan suçlu ise, en yetenekli öğrencilerden biri olan
Abdias Kallistratov idi: Kutsal Kitabı yeniden yazmak, Çağdaş Tanrı gibi
şüpheli bir görüşü yaymak hatasını işlemiş, yoldan sapmıştı.

Koordinatör Peder, tabii bir uzlaşma sağlamaktan, ayrılan kuzuyu tekrar
sürüye katmaktan, onu doğru yola çekmekten yana idi. Yani, skandal
duyulmasın diye, onu Kilise camiasında bırakmak istiyordu ve buna yetkisi
vardı. Bu konularda kilise, laik kurumlardan farklı hareket etmiyor, ailenin kirli
çamaşırlarını başkalarına göstermek istemiyordu. Abdias'tan daha tecrübeli olan
Peder Dimitri, böyle hareket edecek, onu babaca azarlayacaktı biraz.

Ama Kallistratov onu tamamen yanlış anladı, bu da pederin planını bozdu.

Peder genç adamı öğleye doğru kabul etmiş ve konuşmaları en az üç saat
sürmüştü. Koordinatör ona önce binanın salonlarından birinde bulunan küçük
kiliseye gitmelerini teklif etti:

-Tahmin edersin ki seninle çok ciddi bir konuşma yapacağız. Ama bu tür
işlerde acele etmek pek yarar sağlamaz. Onun için istersen önce Tanrı'nın evine
gidelim, her şeyden önce birlikte dua etmemiz gerektiğine inanıyorum.

Böyle derken hafifçe kızarmış, gözkapaklarını kırıştırarak Abdias'a bakmıştı.

-Tanrı sizi korusun Mon Senyör, dedi Abdias, ben hazırım. Benim için dua,
ruhumdan hiç çıkmayan Yüce Yaradan üzerinde devamlı düşüncelerimin bir
ezgisi, bir kontrapunktudur. Çağımız Tanrısı düşüncesinin beni hiç
terketmediğine de inanıyorum.

-Biraz sabırlı ol evladım. Önce dua edelim, dedi Koordinatör, uzlaşıcı bir
tonla. Böyle derken koltuğundan kalktı. Delikanlının dine karşı küfür sayılacak
Çağımız Tanrısı, kontrapunk gibi deyimlerini bile duymazlıktan gelecek kadar
alttan alıyor, yakınlık gösteriyordu. Tartışmayı daha başında tatsız bir havaya
sokmak istemediği belliydi. Devam etti: Bu dünyada var olduğum günden beri,
Tanrı'nın lutuf ve bağışlamalarını her gün artan bir hayranlıkla
hissettiğimi söylemeliyim. Buna dua yoluyla ulaştığımızı, duanın bizi
biraz kendimizin dışına götürdüğünü anlamaktan da mutluluk duyuyorum.
Tanrı'nın mağfireti, bağışlaması sınırsızdır, O'nun bize olan sevgisi sonsuzdur.
Dualarımız belki O'nun için çocuk cıvıltısı gibidir ama, bunlar bizim O'nun
Kişiliği ile şaşmaz şekilde birleştiğimizin göstergeleridir.

Kapı önünde ayakta duran Abdias:

-Haklısınız monsenyör, dedi.

Çok tecrübesiz, çok da sabırsız olduğu için; susma taktiği gösteremedi ve bütün
düşüncesini atıverdi ortaya:

-Söylemekte sakınca görmüyorum, anlayışlarımıza göre Tanrı ezeli ve
ebedidir. Ama, insanın bilgisi arttıkça düşüncesi de gelişiyorsa, Tanrı anlayışının
da gelişme kavramının dışında kalmaması mantıklı görünüyor. Bu hususta ne
düşünüyorsunuz monsenyör?

Koordinatör bu soruyu kolayca geçiştiremezdi.

-Bu ne coşku evlat! diye bağırdı. Sonra öksürüp aksırarak, zaten düzgün olan
cübbesini düzeltmeye çalışarak, devam etti: Tanrı'dan bu şekilde söz etmek, aşırı
bir dalgınlık söz konusu olsa bile, uygun düşmüyor... Bize Tanrı'yı anlama yetisi
verilmemiştir. O bizim anlayabileceğimizden daha uzakta, dışımızdadır.
Materyalistler bile bizim kavrama gücümüzün dışında bir alem olduğunu kabul
ederler. Yüce Tanrı sözkonusu olunca bu hüküm daha da doğru olur.

-Beni bağışlayın monsenyör, olayları olduğu gibi ifade etmek gerekir:
Bilincimizin, vicdanımızın dışında bir Tanrı yoktur.

-Emin misin?

-Evet, bunun için söylüyorum zaten.

-Pek ala, i'lerin üzerine noktaları koymadan önce biraz durup düşünelim. Sen
ve ben teoloji konusunda bir konuşma yapacağız, ama duamızı yaptıktan sonra.
Şimdi, az önce de söylediğim gibi, beni kiliseye götürmeni istiyorum.

Bu din büyüğünün onu kendisine refakat etmeye daveti, Abdias tarafından bir
iyi niyet gösterisi olarak yorumlanabilirdi, ama kovulma tehdidi altında bulunan
bir öğrenci, sivrilikleri törpülemek, keskin uçları yassıltmak için bu durumdan
yararlanmak istemiyordu.

Koridoru geçtiler. Koordinatör önde, Abdias da yarım adım kadar geride
yürüyordu. Peder Dimitri dik vücutluydu ve emin adımlarla ilerliyordu. Etekleri
yerlere kadar sarkan kara cübbesi bir ulu kişi görünümünü veriyordu ona.
Delikanlı da onu süzerken, bu adamda yüzlerce yıldan beri saygı duyulan
kurallardan aldığı güce inanmış ama onu kendi çıkarları için koruyan bir kişilik
görüyordu. Varlık gerçeğini arama isteği bugün onu, böyle muazzam ama atıl
bir kuvvetle karşı karşıya getiriyordu. Ama şimdilik ikisi de O'na inandıklarına
doğru gitmekteydiler. Her biri kendi tarzında, O'nun adına, dünya ve dünyada
aldıkları yer hakkında ortak fikirleri sokmak zorunda olduklarını hissediyorlardı.
Her ikisi de umutlarını O'na bağlamışlardı. Çünkü O her yerde hazır ve nazır idi
ve bağışlaması boldu...

Günün o saatinde küçük kilise boştu. Bu da onu olduğundan biraz daha büyük
gösteriyordu. Daracık oluşunun dışında, hemen hemen kaba bir yapıydı. Nişteki
İsa'nın yüzü kupkuru bir şekilde siyah saçlarla çerçevelenmiş gibiydi. Sabit ve
ciddi bakışlıydı ve beyaz çizgilerle taranmış bu yüz biraz fazlaca aydınlıktı.
Yüksek rütbeli papazla vicdan hürriyetini terketmek istemeyen genç dönme ya
da sapkın, yanyana diz çöktüler. Bakışlarını ve ruhlarını O'na yönelttiler. Herbiri
O'nunla özel bir dialog ümid ediyordu. Çünkü O, aynı zamanda çok kişiyle
konuşabilirdi. Gündüzün ve gecenin her saatinde, kendisine hitap eden herkesi,
sayısız kişiyi, dinleyebilirdi. O, bu dünyada herhangi bir insanla, yerkürenin
herhangi bir noktasında konuşabilirdi. O her yerde hazır ve nazır idi ve Kadir-i
Mutlak oluşu da bundandı.

İki adamın duaları onları sıkıntıdan, üzüntüden kurtaracaktı. Herbiri dualarında
O'na duydukları sevginin buyurduğu amel ve hareketlerinin doğruluğunu
görmek istiyorlardı. Kendilerini; an kadar kısa bir süre için işgal ettikleri yerde,
evrenin bir parçası olarak görüyorlardı. Haçın ışığında onları bu dünyaya
getirdiği için Yaradan'a şükrediyor, O'ndan, O'nun adını söyleyerek ölmeyi nasip
etmesini istiyorlardı.

Sonra büroya döndüler ve burada ilk karşılaşma başladı.

-Evet evladım, sana bir ahlak dersi vermeye kalkışmayacağım, dedi

Koordinatör meşin koltuğuna rahatça gömülürken. Abdias onun karşısında bir
sandalyede oturuyordu. Genç öğrenci, ellerini zayıf ve titrek ellerinin üzerine
koymuş, saygılı, dikkatle dinleyen bir durum almıştı. Çetin bir tartışma
beklediği için, Peder Dimitri'nin bakışlarında bir hiddet ya da kötü niyet
görmeyince pek şaşırdı. Peder Dimitri, onun düşündüğünün tam aksine çok
sakin görünüyordu.

-Dinliyorum efendim, dedi Abdias itaatli bir sesle.

-Tekrar ediyorum, seni azarlayacak ya da sana yemin ettirecek değilim. Bu
kadar ilkel bir usule önem vereceğini de sanmıyorum. Fakat, ileri sürdüğün
fikirler, pek kabul edilir şeyler değil. Farketmiş olmalısın ki seninle iki eşit insan
olarak konuşuyoruz. Üstelik oldukça zekisin. Ben de samimi olacağım. Kilisenin
çıkarı, zekanın onun öğretisine karşı çıkmamasını gerektirir. İlahi kurallara,
dinin hizmetine kayıtsız şartsız kendini vermeni ister. Görüyorsun ya apaçık
konuşuyorum... Ama, bir baba gibi senin kulaklarını çekmeye de hakkım var.
Çünkü ölen babanı, Diyakos İnnokenti Kallistratov'u çok iyi tanırdım. O ve ben
aynı inançta idik. Yüksek, erdemli bir Hıristiyan'dı o, çok da geniş kültürlüydü.
Şimdi kader beni seninle, dinin sadık hizmetkarı olan o kişinin oğlu ile,
karşılaştırdı. Ve hangi şartlarda? Önceleri senin hakkında çok güzel, yankılı
şeyler duyduğumu gizleyecek değilim. Beni buraya getiren sebep ise gerçekten
üzücü. Bana dediklerine göre dinde reform yapmak istiyormuşsun. Oysa bu
konuda sen daha pek toysun, bir çömez sayılırsın. Senden duyabildiğim birkaç
sözün, sendeki bu görüş ayrılığının, bu kopmanın asıl sebebi, yaşının küçük
olmasıdır, gençliğindir. Umarım bu tahminimde yanılmam. Birçok sebeplerden
dolayı gençliğe özgü atılganlık ve kendini beğenmişlik, çok çeşitli şekilde ortaya
çıkar. Herkesin mizacına ve aldığı terbiyeye göre değişir. Sen hiç, nice nice
sınavlar geçirmiş yaşlı bir insanın, o ileri yaşında birden bire dininden çıktığını
ya da kutsal dogmaları kendine göre yorumlamaya kalkıştığını gördün mü? Hiç
sanmam. Birkaç örnek olsa bile, pek azdır. Çünkü dini öğretinin aslı
derinlemesine olarak ancak zamanla, yaşla öğrenilir. Zaten Avrupalı filozoflar
ve özellikle de Fransız ansiklopedileri de devrim öncesinde dine saldırmaya
kalkışmışlardı. İki yüz yıldan beri de bu düşüncelerini yaymaya çalışıyorlar.
Bunların hepsi gençti. Doğru değil mi?

-Evet efendim, gençtiler.

-Görüyorsun işte. Bu, gençlerin aşırılık tutkusunu gösteren ayrı bir delil.

-Aşırılık ya da extremisme, şu günlerde moda olan bir deyim

-Aşırıcılık, çocukluk hastalığından başka bir şey mi?

-Belki öyledir, ama bu genç adamların size göre extremisme yakalanan bu
gençlerin, sağlam esaslara dayanan, çok iyi hazırlanmış, özümlenmiş fikirleri de
var ki, bunları da söylemek gerek.

-Elbette, elbette, ama bu ayrı mesele. Ne de olsa onlar kilise adamları
değillerdi ve din hakkındaki bilgileri yalnız kendilerini ilgilendiriyordu. Ama
sen gelecekte papaz olacaksın, senin için durum bambaşka.

Abdias söze karıştı:

-İşte bunun için ya insanlar bana tam olarak güvenmek isteyecekler...

-O kadar hızlı gitme bakalım, dedi koordinatör kaşlarını çatarak, senin iyiliğin
için kafana sokmak istediğim şeyi anlamak istemediğine göre, biraz daha açık
konuşmaya çalışacağım. Önce şunu söyleyeyim ki, iman dağını tırmanıp da
kendi çelişkisinin kurbanı olan insanların sen ne ilkisin ne de sonuncusu
olacaksın. Kilise böylelerini çok gördü. Büyük davalar kayıp vermeden
kazanılmıyor ve bu yoldaki kazalar da kaçınılmazdır. Ama senin durumunda
olanlar için bir tek alternatif vardır: Ya yanlış yola sapan, bütün şüpheleri atarak
doğru yola döner, kesin olarak ve bütün gücüyle gerçek imanı kabul eder, ona
coşku ile ve artan bir enerjiyle sarılır, böylece büyükleri tarafından affedilir; ya
da, inatla yanlış yolda gitmeye devam ettiği için bir sapık olarak kiliseden
kovulur, aforoz edilir.

Üçüncü bir yol olmadığını iyice anlıyor musun? Fikirlerin hoşgörü ile
karşılanamaz. Yeterince açık anlatabildim mi?

-Evet monsenyör, ama ben de çok açık bir şekilde bu üçüncü yolun zaruretine
inanıyorum, bu yalnız benim için değil, dinin selameti için de zaruri görünüyor.

-Haydi canım sen de!

Peder alay eder gibi başını salladı ve devam elti: Gerçekten fikirlerin çok
şaşırtıcı. Zahmet olmazsa bana Hıristiyanlığı selamete çıkaracak bu üçüncü
yolun ne olduğunu anlatır mısın? Yoksa, bu da yeni bir tür devrim mi olacak?
Koordinatör bu sözleri sinsice söylemişti. Ama Abdias cevap vermekte
gecikmedi:

-Bu yüzlerce yıllık uyuşukluktan silkinip kurtulmak, dogmatizmi unutmak ve
insana Tanrı'yı kendi özünün doruğu olarak görme hürriyetini tanımak gerek...

-Yeter! Yeter! diye bağırdı peder, gururun seni kör ediyor ve çok gülünç bir
duruma düşürüyor!

-Pekala monsenyör, madem ki insana düşünme hakkı tanımıyorsunuz, daha
uzun tartışmanın bir yararı yok!

-İşte bu doğru!

Koordinatör hiddetle yerinden kalktı. Birden sesi titremeye başladı ve
konuşmasını şöyle sürdürdü: Gözlerini iyice aç delikanlı! Gururunu bir yana at!
Seni mahvedecek bir yol seçmişsin kendine! Zavallı! Tanrı'nın sadece senin
hayalinin bir ürünü olduğunu sanıyorsun. İnsanın da, tek gerçek Tanrı'nın
üzerinde hemen hemen bir Tanrı olduğunu söylüyorsun! Bilinç yalnız İlahi
Kudret'in iradesiyle vardır. Sana ait doktrinin gelişmesine izin verilecek olsa,
yakında bu doktrin bütün prensipleri alaşağı eder, iman yasalarını koruma
uğrunda, bunca insanın nesiller boyu mücadele verdiği, acı çektiği bütün kulsal
yasakları yıkar. Sen dogmatizmi atmak derken bunları istiyorsun. Bizim
dogmalarımız İlahi Hikmet'in meyvalarıdır. Kilisenin varlığını sürdürebilmesi
için yeni doktrinlere hiç ihtiyacı yok, ama bu doktrinler iman kuvveti olmadan
meydana gelmez. Madem ki bu noktaya geldik, şunu da hatırla: Dogmatizm, ne
olursa olsun bütün otoritelerin, bütün iktidarların desteğidir. Sapık düşüncenle
Tanrı kavramını ıslah etmek istiyorsun, gerçekte sen onu hiç bilmiyorsun.
Senin istediğin şey, kendini O'nun yerine koymaktır! Ama, şükürler olsun ki
Tanrı gerçeği ne senin, ne de senin gibilerin isteğiyle vardır. Senin küfrün
ancak seni mahveder. Tanrı ezeli ve ebedidir! Amin!

Bu tirad süresince Abdias, Peder Dimitri'nin yanında, ayakta, dudaklarını
ısırarak beklemişti. Onun hakaretlerine dayanmak çok güç geliyordu ona. Ama
bir adım geri çekilmeye de niyeti yoktu:

-Özür dilerim monsenyör ama, sadece bizden gelen bir şeyi niçin ilahi güce
bağlıyorsunuz? Tanrı, biz yaratıklarını, birbirine zıd olan iyi ve kötü güçlerden
kurtarabilecekken, niçin bu kadar kusurlu yaratmış olsun? Bizi, kendisiyle olan
münasebetlerimize varıncaya kadar birçok hususta, şüpheye kötülüğe, ihanete
düşürsün? Siz kendi doktrininizin mutlak değerde olduğunu, şaşmazlığını
söylüyorsunuz, dünyanın ve ruhumuzun özünün bize bir defa ama bütün
zamanlar için verildiğini kabul ediyorsunuz. Ben bunda hiçbir mantık
görmüyorum. Hıristiyanlığın iki bin yıllık geçmişinde, bu kadar eski bir
zamanda söylenmiş olana; nasıl olur da biz hala ilave edecek bir şey bulamayız?
Siz, gerçek tekelini bırakmamak için mücadele ediyorsunuz, ama, en iyi
hallerde bile tavrınız bir körlüğün eseridir. Görmüyorsunuz. İsterse ilahi çıkışlı
olsun, gerçeği sonuna kadar yalnız kendi elinde tutacak bir öğreti yoktur.
Kendisinin böyle olduğunu iddia eden bir doktrin, modası geçmiş bir doktrindir,
artık kullanılır olmaktan çıkmıştır.

Abdias sustu. Bir süre sessizlik oldu. Sonra birden, yakındaki başka bir
kilisenin çan sesleri duyuldu. İnsanlarla Tanrı arasındaki bağın bu sesli sembolü
o kadar yakından geliyordu ve o kadar ona aşina idi ki, Papaz Okulu öğrencisi
Abdias oradan hemen kaçmak, tıpkı o çan sesleri gibi ta uzaklara uçup
gitmek, kaybolmak, sonsuzlukta erimek isteğine kapıldı...

-Gerçekten çok ileri gidiyorsun delikanlı, dedi koordinatör soğuk ve birden
bire durgunlaşan bir sesle. Sonra devam etti: Seninle bu teolojik tartışmaya
girişmemeliydim, çünkü bu konudaki bilgilerin henüz çok eksik ve hatta şüpheli.
Sana bunları ilham eden bizzat şeytan olmasın? Her ne ise, konuşmayı bitirmek
için sadece bir şey daha söyleyeceğim: Bu fikirlerinle sen pek ileriye
gidemezsin. Temel dogmalarla uğraşanları laikler de istemez ve aralarından
atarlar. Çünkü her ideoloji esas olarak yalnız ve yegane gerçeğe kendilerinin
sahip olduklarını iddia ederler. Bunu, çok acı bir tecrübe ile öğreneceksin. Şunu
da bilesin ki laik hayat, ilk bakışta sanıldığından daha katıdır.
Düşüncesizliğinin, yanlış hesaplarının bedelini ödeyecek ve benim bu
sözlerimi de hatırlayacaksın. Bu kadar yeter. Okulu terketmeye, hiç
dönmemesiye Tanrı'nın evinden kovulmaya hazır ol!

-Benim mabedim her zaman benimle olacak, dedi Abdias inatla, çünkü ben
kendimin kilisesiyim, başka bir kilise de tanımıyor, kabul etmiyorum. Papazları
da, hele bugünkü halleriyle hiç kabul etmiyor, tanımıyorum.

-Pekala evlat, Tanrı seni ıslah etsin. Ama bir şeyden emin olabilirsin: Dünya,
sana itaat etmeyi öğretecektir. Artık ekmeğini kendin kazanmak zorunda
kalacaksın, senin milyonlarca benzerin böyle yapıyor.

Abdias Kallistratov, bundan sonra, bu son uyarıları sık sık hatırlayacağı günleri
görecekti. Bununla beraber, asıl misyonu, varoluşunun bir çeşit en üst düzeyde
taçlandırılması olan misyonu, henüz gelecekte görünüyordu ona. Bu misyon bir
ufuk gibi belirecek ve aradaki bütün maceralar geçici engellerden başka bir şey
olmayacaktı. Kitlelerin onu örnek alacağı gün gelecekti. Orada, hayatının
amacını görüyordu.

Kaçakçılar treni, bozkıra doğru, geniş ve ıssız alanları geçerek ilerliyordu.
Bakışları cama saplanmış olan Abdias kuşkular içindeydi. Pekala, diyordu kendi
kendine, işte şimdi gerçekten yapayalnızsın. Hareketlerin tamamen serbest,
röportajını yazmaktan başka ne bağların var, ne de zorunlulukların. Peki, bu
sıkıntılarla dolu yolda ne öğrendin? Gerçek hayata dalıyorsun, ona cepheden
bak. Tıpkı yüz yıl kadar önce olduğu gibi, bir tren, insanları bir yerden başka bir
yere götürüyor. Sen de yolculardan birisin. Kaçakçılar da herkes gibi birer
yolcudur. Bir farkla ki onlar bir tehlike de oluşturuyorlar, çünkü en korkunç
suçlardan birini işliyorlar. Görünüşte pek zararsız olan ve duman olup
savrulan bu ot, sarhoşluktan başka bir şey vermiyor ve insanda insanlık olarak
ne varsa onları yok ediyor. Bu geçici zevk için kendiliklerinden sunak taşına
koşanları nasıl koruruz? Bu kötülüğün, bu hastalığın çıkış noktasını, kaynağını
biliyor musun? Hayır, hiç bir şey bilmiyorsun, meseleye çözüm getirmek için
hangi ucundan tutacağını bile bilmiyorsun.

Daha yakın bir geçmişte, papaz okulunda, hayat akıntısına kapılarak az da olsa
onu daha iyiye götürmek için sabırsızlanıyor, çırpınıyordun. Arkadaşların sana
idealist diyorlardı ve haksız da değillerdi. Daha şimdiden bu çocukların sana
ihtiyaçları olup olmadığını, işlerine karışmanın gerçekten gerekli olup
olmadığını sormaya başladın. Aslında onlar için ne yapabileceksin ki? Onları
kendi yoluna sokup hayatlarını mı değiştirebilirsin? Sen kendini yeyip bitirirken,
onlar, içleri rahat, belli bir amaca doğru gidiyor ve ne istediklerini biliyorlar. Hiç
olmazsa, onları yalnız uyuşturucu ve paranın mutlu edeceğine inanmışlar. Onları
bunun aksine nasıl inandıracak, doğru yolu nasıl göstereceksin? Araya
girmezsen ergeç yakalanıp ceza kamplarına gönderilecekler. Ama kendilerini o
kadar suçlu görmeyecek, bunu sadece şanssızlık sayacaklar. Ah onları kötü
yoldan bir döndürebilseydin! Pişmanlık ruhlarını temizlerdi, suç işlemekten
gönüllü olarak vazgeçer ve gerçek sevinci yaşarlardı. Harika bir şey olurdu bu!
Ama, mutluluk olarak onlara başka ne verebilirdin?

Bugün toplumumuzun değer olarak benimsediği şeyler aslında tamamen
bozulmuş, topa tutulmakta... Tanrı kavramına gelince, çocukluk çağlarından beri
onlar Tanrı'yı; ihtiyar bunakların dillerine pelesenk ettikleri tekerleme gibi
görürler. Hem sonra, kolay kazanılan paranın yanında güzel sözlerin ne değeri
olur? Şu günlerde herkesin tekrarladığı gibi, büyük bir teşekkür hiçbir şeye
yaramaz, ama para, nereden gelirse gelsin, at keseye! Hem, yalnız bizden
almıyorlar bu parayı, kazançlarının bir kısmı, yabancı ülke kaçakçılarına yapılan
satışlardan sağlanıyor. Çoğunun Murmansk, Odesa... gibi limanlardan ya da
Baltık şehirlerinden gelmeleri bundan olsa gerek. Uzak-Doğu'dan gelenler bile
var. Bütün bu haşhaşlar, polen ekstreleri nereye gidiyor? Önemli olan ise
nerelere gittiği değil, olayın, kaçakçılığın kendisidir...

Bütün dünyaya karşı kendisinin en iyi sosyal sistem olduğunu, kötülüklere
karşı bağışıklı bulunduğunu iddia eden bir idarede, bütün bunlar nasıl oluyor?
Ah bir başarabilsem! Gördüklerimin, yazacaklarımın birçoklarına ibret olmasını
diliyorum Allah'tan. İnsanların bu olaya, evleri tutuşmuş gibi, felakete kendi
çocukları maruz kalmış gibi tepki göstermeleri gerek. İyi kullanılan bazı
kelimeler koro halinde bütün toplum tarafından tekrar edilirse, bunun paradan
daha güçlü olduğu anlaşılır, böylece kötülükler önlenebilir! Eğer her şeyin çıkışı
Allah'tan ise, insan bu çıkışa, bu ilk kudrete tutunmak gücüne de sahiptir.

Başarmayı ne kadar isterdim! Yine Sana sesleniyorum Tanrım: Paraya, altına
çarparak dönen kelimelerin değeri nedir? Yer altında işlenen kötülüğe karşı
vaızlar ne yapabilir? Bana, sonuna kadar dayanma gücü ver Allahım. Bu
çabalarımda, bu mücadelede beni yalnız bırakma. Ben yalnızım. Yapayalnızım.
Onlar ise çok kalabalık.

Tren Saratov'u geçmişti ve iki günden beri geniş Kazak ovasında ilerliyorlardı.
Bu bölgeyi ilk defa görüyordu Abdias. Vaktiyle Rusya tarafından zaptedilen ve
göz alabildiğine uzanan bu toprakların genişliği, muazzam oluşu çok etkiliyordu
onu.

Sibirya'yı da sayarsak, bu geniş topraklar yarıkürenin hemen hemen yarısını
kaplıyor. Çok az yerinde sadece bazı noktalara yerleşmiş insanlar... Şehirler,
kasabalar, büyük ve küçük istasyonlar, çiftlikler ve tek tek evler çok nadir
görünüyor yol boylarında. Tıpkı geniş bozkırdan oluşan bir tualin üzerindeki
pek seyrek renk damlacıkları gibi... boyanmaya hazır iken, monoton grilikteki
tabii görünümüne bırakılıvermiş... Otlar yeşermiş, çiçeklenmişti. Kısmen daha
iyi ve koyu olan bitkiler manzarayı daha da güzelleştiriyordu. Ama birkaç gün
sonra güneş üzerlerine kurşun gibi inecek, otlar sararacaktı. Bu kısa süreli
ilkbaharı görmek için uzun bir yıl daha beklemek(gerekecekti...

Yolcular, vagonların yarı açık pencerelerinden giren bol kokuları
kokluyorlardı. Ovada, her tarafı boş küçücük bir istasyonda durdukları zaman
daha çok duyuyorlardı bu kokuyu. O zaman herkeste, içinde bulundukları
vagonun boğucu havasından kurtulmak için, oradan kaçmak, sıcak havaya
serinlik veren bitki özsularının ve insanı sarhoş eden kokuların arasında koşmak
arzusu uyanıyordu.

Ne kadar tuhaf diyordu Abdias kendi kendine, bu lanet haşhaşın bu kadar
güzel kokması ve bu kadar bol yetişmesi ne kadar tuhaf! Kaçakçıların dedikleri
doğruysa, en belirgin özelliği ve etkili tarafı bu koku imiş. Gevezelikleri
sırasında birçok şey öğrettiler bana.

Şimdi biliyorum ki yaban keneviri diğer otlardan sapının uzunluğu ile ayrılır,
insan boyunda olanları vardır ve her yerde yetişmez.
Nerelerde bulunduğunu bilmek gerek. Böylesine zararlı bir zehirin her yerde
kolayca bulunmaması bir bakıma çok iyi... Ama bu güçlüğe rağmen onu bulmak
için bu yola çıkanlar çok. Her taraftan gelen bu insanlar, bu büyüleyici otu
bulmak için kıtayı baştan başa katederler... Ama haşhaş çayırlarına giden yol
daha çok uzun ve orada neler olacağını kimse bilemez...

Abdias zaman zaman seyahat amacını unutuyor, kendisini gördüğü
manzaralara kaptırıyor, aşıp gittiği bu toprakların ve orada yaşayan insanların
bilebildiği geçmişini, tarihlerini hatırlamaya çalışıyordu. Henüz lise
çağındayken okuduğu bazı kitapları, seyrettiği bazı filmleri getiriyordu aklına.
Şurada burada gördüğü kısmen unutulmuş bir geçmişin izlerini görmek de
memnun ediyordu onu: Bozkıra yayılan kara deve sürüleri bozkırda terkedilmiş
şehirler gibiydi. Müslüman mezarlıkları, yurt denilen çadırlardan oluşan
geleneksel obaları, bazen dünyadan kopmuş gibi tek başına duran bir çadırı
görüyor, o tek çadırda yaşayan insanları düşünerek kalbi sıkışıyordu. Bazen bir
veya birkaç atlı geçiyordu trenin yakınından. Bunların bazılarının başlarında
eskiden olduğu gibi sivri külahlar vardı. Atlarının dizgin, eyer gibi takımları da
değişmemiş, eskiden nasılsa şimdi de öyleydi... Bu ücra ve susuz yerlerde nasıl
yaşıyordu bu insanlar? Gün batınca, uzayın çıplak yüzü kapkara olunca, içlerine
çöken sıkıntılara nasıl katlanıyorlardı? Sonsuz evrende kaybolmuş gibi, uçsuz
bucaksız bozkırda ne düşünüyor, ne hissediyorlardı?

Herhalde trenler burada hoş karşılanıyor ve onların gürültüsü büyük
şehirlerdeki gibi kimseyi rahatsız etmiyordu. Belki de görkemli gece bu
insanlara soyluluk dolu, yücelik dolu şiirler ilham ediyordu. Şiir, kendilerini
duyurmak, dünyaya kabul ettirmek isteyen insanların bir zeka ürünü değil miydi?

Ama bu düşünceler uzun sürmüyor, az sonra kendi gerçek durumunu
hatırlıyordu. Gerçekten zordu bu suçlularla bir arada yaşamak. Şimdilik buna
dayanmaya çalışıyordu. Röportajını yazabilmek için bu deneyi sonuna kadar
sürdürmeliydi. Ama, bunu düşündükçe üzerine soğuk sular dökülüyor, midesi
ağrıyor, tarifsiz sıkıntılarla ürperiyordu. O da gerçekten bu iğrenç satıcılardan
biriydi sanki. Böylece, çok küçük de olsa, bilinçli olarak bir suç işleyen
kimsenin hareketlerini nasıl şartlandırdığını, duygularını nasıl etkilediğini,
başkalarıyla olan ilişkilerini nasıl bozduğunu, yeni izlenimlerle, görüntülerle
duyulacak sevincin nasıl engellendiğini de keşfetmiş, öğrenmiş oluyordu.

Abdias, yol arkadaşları üzerinde gözlemler yaparken, onları konuşturmaya
çalışırken edindiği ilk izlenimden emin olmak istiyordu: Kendilerinden emin
görünmelerine rağmen bu kolgezerler cezalandırılmak korkusu içinde, ağır bir
rahatsızlığın baskısı altındaydılar. Öyle değilse, kabadayı tavırları, anlaşılmaz
argoları, içki ve kumar tutkuları, bu tehlikeli işe böbürlenerek atılmaları başka
nasıl izah edilir? Başka türlü hareket edebileceklerini düşünemiyorlardı. Abdias
onları bu uğursuz boyunduruktan kurtarmayı, gözlerini açmayı, kendi
kendilerine vurdukları zinciri koparmayı, derilerine sinmiş ve soludukları havayı
bile zehirleyen korku ve kokudan arındırmayı hayal ediyordu. Bu asil görevi
yerine getirebilecek çareyi bulmak için, sınırlı ama o kadar da az olmayan
bütün hayat tecrübelerine, bilgilerine, ümitle, coşkuyla sarılıyordu.

Papaz okulundan ayrılmakla Tanrı yolunda yürümekten, doğru yola
çağrı yapma eğiliminden de ayrılmış değildi. Kendi anladığı şekilde doğruları
söyleyecekti, resmi Kilise ile bağımlı olmadan iyiye ve doğruya çağıracaktı
insanları. Bu misyonu yerine getirmek için papaz olmaya gerek yoktu. Bunun
için, inançlarına bağlı olması, davasında samimi olması yeterdi. Bütün iyi
niyetlerine rağmen, cesaretinin onu ittiği bu işi henüz bütün genişliğiyle
kavramaktan uzaktı.

Güzel düşünceler içinde yüzmek, insanları doğru yola getirmeyi hayal
etmek, bunları gerçekten başarmaktan daha kolaydı. Ceplerini doldurmaktan
başka bir şey düşünmeyen o insanlar, kendileri gibi bir kaçakçı görünen
Abdias adındaki bu insanın çağırdığı yola öyle kolayca gelirler miydi!
Abdias'ın asil görüşleri, tatlı sözleri onları niçin etkilesindi? Işığa doğru
yürümek için en ufak bir arzu yoktu onlarda. Abdias anlıyordu ki bir bakıma
Tanrı Kelamdır. Tam ve saf doğruyu söyleyen kelimeler ilahi bir etki
yapabilirlerdi, ama henüz kötü'nün, iyi'ye karşı çıktığını, suçluların yararına bile
olsa iyi'ye karşı direndiklerini bilmiyordu.

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980450 Ziyaretçi