DİŞİ KURDUN RÜYALARI 1

 

 

 

CENGİZ AYTMATOV



DIŞI KURDUN RÜYALARI  I



Birinci Bölüm

-1-

Gündüz hava, dağların güneşe dönük yamaçlarında, bir çocuk nefesi kadar
yumuşak ve güzeldi. Ama bu hali pek kısa sürdü. Önce, ancak hissedilebilen bir
yavaşlıkla değişmeye başladı. Sonra, buzullardan bir rüzgar esti. Acelesi olan
alaca karanlık, yaklaşan gecenin soğuk, gri-mor rengini de ardından
sürükleyerek, sessizce vadileri, boğazları kaplayıverdi.

Etraf bembeyazdı. Isık-Göl'ün kıyılarına kadar inen sıradağlar kalın kar
yığınları altında kaybolmuştu. İki gün önce birden patlak veren ve sonra doğal
güçlerin karşı gelinmez iradesiyle, büyük bir yangın gibi bir anda ortalığı kasıp
kavuran bir fırtına getirmişti bu kar yığınlarını. Dağlar, gökyüzü ve bütün dünya,
yitip gitmişti o müthiş fırtınanın karanlığında. Sonra fırtına dinmiş, her şey
susmuş ve hava açılmıştı. Ölüler ve dirilerle ilgisini kesen dağlar, şimdi, donup
kalmış bir sessizlik içinde ve ağır kar boyundurukları altında hareketsiz idiler.
Yalnız, büyük bir helikopterin sürüp giden ve inalla yaklaşan gürültüsü
bozuyordu sessizliği. Helikopter, günün bu ilerleyen saatinde, Uzun-Çatı
kanyonundan, Ala-Mengü dağının rüzgarlı yüksek yamaçlarında saçaklanan
bulutlarla puslanmış soğuk vadisine doğru uçuyordu. Her geçen dakika daha da
yaklaşarak, homurtusunu arttırarak havayı şişiriyor, sonunda bütün gökyüzünü
dolduruyor, zorba bir kükreyişle tepelerin, dorukların ve yalnız ses ve ışığın
ulaşabildiği ebedi kar yığınlarının üzerinden geçiyordu. Uğultusu, vadilere ve
kayalara çarparak yankılanıyor, büyüyor, karşı gelinmez bir güçle yırtıp
parçalıyordu gökyüzünü. Tıpkı deprem öncesindeki gibi korkunç bir olayın
eşiğindeydik sanki...

Uğultu en yüksek noktasına ulaştığı bir anda olan oldu: Önce helikopterin
geçtiği yerin aşağısında bulunan ve rüzgarın çıplak bıraktığı dik bir yamaçta,
hafif bir göçme görüldü. Bazı kayalar ses şoku ile, donmuş parmaklara kan
yürümesi gibi hafifçe kımıldamış ve hemen durmuştu. Ama az sonra, bu küçük
sarsıntı, bu oynak arazide daha büyük bazı kayaların kopmalarına, gittikçe artan
bir hızla yamaçlardan yuvarlanmalarına yetmişti. Yuvarlanan kayalar tozu
dumana katarak, daha küçük taşları da sürükleyerek iniyorlardı aşağıya. Yamaç
mermi yağmuruna tutulmuştu sanki. Sarıçalıları, aksöğütleri ezerek, kar
yığınlarını çökerterek inen kayalar, kurtların barındığı büyük bir kovuğun
üzerine gelip çarptı. Yarı donmuş bir derenin kenarında bulunan bu kovuğun
ağzını, yöreye özgü bitkiler örtüyordu.

İnine taş yağan, çığ düşen dişi kurt Akbar, kovuğun dibine, karanlık dehlize
doğru kaçtı. Yay gibi fırlamış, sonra durup tüylerini kabartmış, dövüşmeye,
meçhul düşmanının üzerine atılmaya hazır bir durum almıştı. Karanlıkta ışıltısı
artan gözlerinde vahşi şimşekler çakıyordu.

Akbar'ın korkusu boşuna idi. Helikopter ancak, kaçılacak ve saklanacak yeri
olmayan düz ovada tehlikeli olabilirdi. Düz ovada onun peşini bırakmaz, yetişir,
vınlaması ile onu sersemletir, iyice yaklaşınca da mitralyöz ateşine tutardı. Bu
durumda sinecek bir kuytu, sığınacak bir köşe bulamaz, postunu kurtaramazdı.
Çünkü, kaçan bir yaratığın ayakları altında yer yarılmaz ve onu saklamazdı.
Dağlarda durum başka idi. Kaçmak, tehlike geçinceye kadar saklanmak
mümkündü. Onun için helikopter korkulacak bir şey olamazdı. Aslında
dağlar helikopter için de tehlikeliydi. Ama korkunun mantığı yoktur; hele
bu, daha önce yaşanmış bir korku ise.

Helikopterin sesi yaklaşınca dişi kurt inlemeye başladı. Bir top gibi büzülerek
başını ayakları arasına aldı. Sonra sinirleri iyice gevşedi, acı acı uludu, uludu...
Çaresizdi. Amansız, kör bir korkuya kapılmıştı. Dişlerini hiddetle, aynı zamanda
umutsuzca gıcırdatarak kovuğun kapısına doğru süründü. O haliyle, kovuğun
üzerinde homurdanıp duran ve kayaları bile söküp yuvarlayan madeni canavarı
korkutup kaçırmak ister gibiydi.

Akbar gebe olduğu için eşi Taşçaynar daha çok dışarıda dolaşıyordu. O sırada
çalılar arasına sinmişti. Akbarın acı acı uluduğunu duyunca, kalkıp inlerine
doğru süzüldü.

Taşçaynar (taş çiğner) adını ona yöredeki çobanlar vermişti. Çünkü çenesi
taşları çiğneyip ezecek kadar güçlüydü. Taşçaynar, korkma artık, ben geldim
dercesine, yatıştırıcı bir homurdanma ile dişisine sokuldu. Dişi kurt da sıkı sıkı
sarılır gibi ona süründü. Yavaş yavaş ürlemeye, homurdanmaya devam
ediyordu. Gök'ün adaletsizliğine, bilinmeyen bir güce ve belki de korkunç
kaderine karşı idi bu sızlanışlar, bu yakınmalar. Helikopter Ala-Mengü
buzulunun gerisinde kaybolup gittiği ve gürültüsü bulutlar arasında boğulup
duyulmaz olduğu halde, hala bütün vücudu titriyordu. Kendine gelmesi epey
uzun sürdü.

Dağlar, sanki kozmik bir huzur çığı ile bir anda yeniden sessizliğe kavuşmuştu.
Dişi kurt birden karnının büyüdüğünü, orada bir şeylerin canlandığını ve
kımıldadığını hissetti. Akbar bu hissi, ergin çağının ilk günlerinde, bir sıçrayışta
büyük bir tavşanı yakaladığı zaman da duymuştu: Tavşanın karnında görünmez
yaratıkların kımıldadığını anlamış, bu tuhaf olay onu pek şaşırtmış, kulaklarını
dikip, boğduğu dişi tavşana bir süre kuşku ile bakmıştı. Sonra da, yine kuşkular
içinde, bu görünmez yaratıklarla, tıpkı kedinin yarı ölü fare ile oynaması gibi
oynamıştı. -Şimdi, o tür bir canlı ağırlığı kendi karnında hissediyordu. Varlığını
böylece hissettiği o yaratıklar onun yavruları idi ve her şey uz giderse, on-onbeş
gün sonra dünyaya geleceklerdi. Ama henüz doğmadıkları için şimdi onun
vücudunun ayrılmaz bir parçası gibiydiler. Bunun için de, oluşma aşamasındaki
bilinçaltlarında, annelerinin geçirdiği korku şokunu ve ümitsizliği onlar da
hissetmişlerdi. Bu onların dış dünya ile, kendilerini bekleyen acı gerçeklerle ilk
ve dolaylı karşılaşmalarıydı ve analarının acıları ile kıvranıp kımıldamaları
bundandı. Onlar da korkmuştu ve bu korku onlara analarının kanı ile
duyurulmuştu.

Akbar, kendi iradesi dışında oluşan bu yeni olay karşısında, şimdi daha
kuşkulu idi. Kalbi heyecanla çarpıyor, cesareti, kararlılığı artıyordu: Karnında
taşıdığı yavruları, herhangi bir tehlikeye karşı ne pahasına olursa olsun
koruyacaktı. Artık, insan olsun, hayvan olsun, her düşmana tereddütsüz
saldırabilirdi. Soyunu sopunu, dölünü döşünü koruma içgüdüsü uyanmıştı.
Şimdiden, doğacak çocuklarını şefkatle okşamak, doğmuşlar gibi memelerini
ağızlarına vermek ihtiyacı, özlemi içindeydi. Mutlu geleceği duyuran bir önsezi
idi bu.

Dişi kurt gözlerini yumdu, sevinçle homurdandı. Karnında, kızaran ve süt
toplayan memeleri iki sıra halinde kabarmıştı. Dar inin elverdiği ölçüde yavaşça
ama büyük bir keyifle gerindi. Korkunun yerini mutlu gelecek umudu almış,
iyice sakinleşmişti. Yeniden Taşçaynar'ın boz yelesine yaslandı. Taşçaynar
güçlüydü. Kürkü kalın, yumuşak ve sıcaktı. Suskun, mağrur Taşçaynar da dişi
kurdun hissettiklerini algılamış, içgüdüsüyle onun ana olacağını anlamış,
heyecanlanmıştı. Kulaklarını dikmiş, büyük ve köşeli başını kaldırmış,
yuvalarına iyice gömülü kara gözbebeklerinin durgun bakışlarıyla, gölge gibi,
belli belirsiz bir şeyler görür gibi olmuştu. Soludu, öksürür gibi sesler çıkardı ve
böylece durumdan memnun olduğunu, mavi gözlü dişisine nazlanmadan,
homurdanmadan itaat edeceğini; onu koruyacağını anlatmış oldu. Büyük, sıcak
ve ıslak diliyle Akbar'ın başını, gökmavisi parlak gözlerini ve burnunu yaladı.
Akbar onun, kan hücumu ile birden yakıcı bir sıcaklık alan, yılan gibi çevik ve
hızlı hareket eden dilini, şefkatle kendisine uzandığı zaman çok seviyordu. Önce
biraz aldırışsız görünse de, onun tahrik edici sürtünmelerinden pek hoşlanırdı.
Bol bol taze et yiyerek karınlarını doyurdukları zaman huzurlu bir şekilde
dinlenirken de çok seviyordu onun sulanan ve tatlılaşan dilini.

Bu çiftin kılavuzu, emir vereni, Akbar idi. Avı başlatma görev ve hakkı da ona
aitti. Taşçaynar ise güvenliği sağlıyordu. Yenilmek bilmeyen gücünü kuvvetini
ona adamıştı. Yorulmadan, yüksünmeden onun isteklerini sadakatle yerine
getirirdi. Bu işbölümüne ikisi de tam olarak uyuyorlardı. Birbirlerine
saygılıydılar.

Yalnız bir defa, tuhaf ve beklenmedik bir olay meydana gelmişti: Taşçaynar
şafak vaktinde yuvadan ayrılmış, geç vakit, başka bir dişi kurdun kokusu
vücuduna sinmiş olarak dönmüştü. Çok kızışan ve yörede dolaşan,
kilometrelerce uzaktan erkek kurtları tahrik eden o yabancı dişi, onun da aklını
başından almıştı. O kokuya dayanamayan Taşçaynar gidip onunla buluşmuş,
sevişmişti. Akbar, vücuduna yabancı dişi kokusu sinmiş olarak dönen
Taşçaynar'ı bağışlamamıştı. Ansızın saldırarak omuzunu dişlemiş, yuvadan
kovmuştu. Günlerce yanına yaklaştırmamıştı o budalayı. Yalvaran ulumalarına
cevap bile vermemişti. Taşçaynar sanki onun eşi değildi artık. Sanki hiç yoktu.
Kendisini pohpohlamak, gönlünü almak için yaklaşacak olsa dövüşecekti
onunla. Bu uzaklardan gelmiş ikilinin boşuna mı başı olmuştu? Taşçaynar
boşuna mı ayak olmuştu!

Ama şimdi, Taşçaynar'ın geniş ve sıcak böğründe hırlıyordu. Korkusunu
paylaştığı ve güven verdiği için ona minnet duyuyor, okşamalarına,
yalamalarına onun dudaklarını yalayarak karşılık veriyordu. Böylece, elinde
olmadan arasıra hala titremesi de kesilmişti artık. Şimdi, bütün varlığıyla
karnında gelişmekte olan yavrularını düşünüyordu. Yuvada tekrar rahatlıkla
hareket etmeye başladı. Zaten soğuk geceler başlamış, dağlarda pek zorlu geçen
kış, şimdilik el yordamıyla oralara geliyordu.

Dişi kurdun korkunç bir şok geçirdiği o gün, işte böyle sona erdi. Karşı
gelinmez analık içgüdüsüyle o, yalnız kendisi için değil, yakında dünyaya
gelecek yavruları için de endişelenmiş, korkmuştu. Öbek öbek koruların ardında,
çığların ve fırtınaların topladığı taş ve ağaç yığınlarının gerisinde, çalılıkların
ortasında, sarkık kayaların altında derin bir yarık olan bu yeri, onun için yuva
seçmişlerdi.

Akbar ve Taşçaynar yörenin yabancısı idiler. Gözleri keskin olanlar,
görünüşlerinin bile o yöredeki kurtlara benzemediğini hemen anlarlardı.
Bunların, bozkır kurtlarına özgü açık renkli bir yeleleri vardı. Bu yele, gümüş
renginde kalın bir örtü gibi boyunlarını sarıyor, sonra omuzbaşlarına ve
karınlarına iniyordu. Bu bozkurtların ya da boz boyunluların boyları da Isık-Göl
yaylalarında yaşayan kurtlardan daha büyüktü. Akbar'ı yakından görmeniz
mümkün olsaydı, gözlerinin parlak mavisine ve yarı saydam oluşuna şaşıp
kalırdınız. Çünkü böylesi pek nadir görülürdü ve belki de tek örneği Akbar idi.
Yöredeki çobanların dişi kurda verdikleri ilk ad Akdalı (Akcdav) idi. Az sonra
halkın dilinde bu isim Akbörü ye dönüştü. Daha sonra da ona, en ulu, en büyük
anlamında Ekber yada Akbar dediler. O zamanlar bunun, çok başka bir
geleceğin, bir kaderin, bir ayrıcalığın işareti olduğunu kimse anlamamıştı.

Bir yıl öncesine kadar, boz yeleli bu kurtları bu dağlarda bilen yoktu. Buraya
gelişlerinden sonra da ortalıkta pek görünmemeye, uzak durmaya devam ettiler.
Önceleri şurada burada dolaşıyor, daha çok bölge kurtlarının hakim olduğu
arazinin berisinde, tarafsız bir bölgede konaklıyorlar, o yerlerin efendileriyle,
başları ile, bir çatışmaya girmekten kaçınıyorlardı. Bazen düz arazideki tarlalara
ve köylerin yakınına kadar sokuluyor, yiyecek bulmak için baskın yapıyor,
böylece idare edip gidiyorlardı.

Akbar, yabancı sürüler arasında onlara boyun eğerek yaşayacak bir yaradılışta
değildi. Hür ve bağımsız olmayı her şeyden üstün tutardı. Ama, zamana karşı
gelinemezdi. Ve zaman, yöreye yeni gelen boz kurtlara, güçlerini, üstünlüklerini
gösterme fırsatı verdi. Birçok amansız dövüşten sonra Isık-Göl dolaylarında
fethettikleri toprakların kendilerine ait olduğunu kabul ettirdiler. Artık bu
davetsiz konuklar bölgenin hakimi idiler ve diğer kurtlar onların av sahasına
girmeye cesaret edemiyorlardı. Şimdi talih onlara gülmüştü. Ama onların bir de
geçmişi vardı. Eğer hayvanlarda geçmiş zamanı hatırlama duyusu varsa, bunu en
iyi Akbar hatırlardı. Hafızası kuvvetli ve bütün duyu organları bilenmiş olan
Akbar, zaman zaman geçmişini hatırlayarak o çok acı olayları yeniden yaşıyor
gibiydi. Ara sıra, durup dururken homurdanıp inlemesi belki bundandı.

Şimdi, onların yitirdiği başka bir alemde, uzakta, ucu bucağı olmayan
Mujunkum bozkırında avlanarak, sayısız sayga sürüsünün peşinde koşarak
yaşıyorlardı. Sayga denilen bozkır geyikleri veya antilopları da
hatırlanamayacak kadar eski çağlardan beri orada yaşıyor, bu bölgelerde yetişen
ve saksavul denilen kuru ağaçcıkları yiyerek besleniyorlardı. Buraların zaman
kadar eski sakinleriydi onlar. Yorulmak nedir bilmezlerdi. Kısacık
hortumlarıyla, okyanusta dalgaları pompalayan balinalar gibi havayı adeta hızla
pompalar, böylece kendi hızlarını daha da arttırır, güneşin doğuşundan batışına
kadar hiç dinlenmeden koşarlardı. Peşlerinden gelen ezeli ve ayrılmaz
düşmanları kurtlardan kaçarken rastladıkları başka bir sürüyü, sonra öbür
sürüleri de ürküttükleri için, kaçan sürü büyür de büyür, bozkırın bütün sürüleri
panik içinde koşmaya başlar, düzü bayırı aşarak sel gibi akarlardı. Toynakların
dövdüğü toprak yerinden oynar, şiddetli sağnaklardan önce, toz bulutları ve
şimşekler arasında uğul uğul yükselen hortumlar gibi, müthiş bir gürültü
çıkarırlardı.

Bu frensiz koşuda, bu ölüm-kalım savaşında, yoğun bir ter kokusu
da karışırdı havaya. Onları kovalayan, bütün kasları gerilmiş kurtlar,
sürüyü kuşatır, pusuya düşürmeye çalışırlardı. İlerde, saksavulların arasına
sinerek pusuya yatmış başka kurtlar beklerdi onları. Bunlar, yakınlarından
geçen hayvanın üzerine atılır, onunla birlikte yere yuvarlanır, bir anda sayganın
boğazını dişleyerek kaçamaz hale getirir ve sonra hiç vakit kaybetmeden
diğerlerini kovalamaya devam ederlerdi. Ama saygalar da kurtların nerelerde
pusu kuracaklarını bilir, öyle bir yere geldikleri zaman birden yön değiştirirlerdi.
Koşu ve kargaşa başdöndürücü bir hızla sürüp giderdi. Kaçanlar ve kovalayanlar
aslında bütün canlıları birbirine bağlayan amansızlık zincirinin birer halkası
idiler. Bu can pazarında, damarları çatlayıncaya kadar devam eden bu sonsuz
koşuda, yenmeye, ama yenilmemeye, hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Ancak
Tanrı durdurabilirdi onları.

Bu hıza ayak uyduramayan, buna dayanamayan, kavga yarışı için yaratılmamış
olan kurtlardan bazıları, nefesleri kesilip düşüyor, hortum hortum savrulan toz
bulutu altında yarı ölü yatıyorlardı.

Ölmez de ayağa kalkarlarsa, karınlarını doyurmak için, kaçmasını bile
beceremeyen koyun sürülerine saldırırlardı. Ama, bu defa da başka ve daha
büyük bir tehlike bekliyordu onları: Koyunların yanında insanlar da vardı. O
hayvanların hem esiri, hem ilahı olan insanlar!

İnsanların kendileri yaşıyor, ama başka canlıların, özellikle de onlara bağımlı
olmadan yaşamak isteyen ve buna hakları olanların yaşamalarını
istemiyorlardı...

İnsanlar, ilah-varlık'lar! Mujunkum bozkırında onlar da sayga avlıyordu. Önce
at sırtında gelmişlerdi buralara. Üzerlerinde deri elbise, ellerinde yay ve ok
vardı. Sonra ateşli silahlarla geldiler, şimşek gibi çakan ve yıldırım püskürten
silahlar!

Bağrışarak atlarını dörtnala sürüyor ve saygalar her yöne kaçışıyordu.
Uçsuz bucaksız bozkırın çalılıklarında onları bulup vurmak yine de zordu. Ama
bir gün, bu ilah-insanlar, arabalarla sürek avı düzenlemeye başladılar. Tıpkı
kurtlar gibi, antilopları yorgunluktan düşüp bayılıncaya kadar kovalıyor, sonra
vuruyorlardı. Şu son zamanlarda ise helikopter kullanmaya başladılar. Önce
havadan sürünün yerini keşfediyor, sonra nişancılar arabalarla oraya hareket
ediyor, saatte yüz kilometreden fazla hız yaparak saygaların kaçmasını
engelliyorlardı. Arabalar, helikopterler ve hızlı ateş eden filintalar, Mujunkum
bozkırındaki denge ve düzeni altüst etmişti...

Av sürüsünün peşinde koşmaya başladıkları zaman mavi gözlü dişi kurt Akbar
henüz tam ergenliğe ulaşmamıştı. Gelecekteki eşi Taşçaynar ise ondan biraz
daha büyüktü. Önce öbür kurtlara ayak uydurmakta biraz güçlük çektiler.
Yaptıkları şey, yaralı saygaların üzerine atılıp onların işini bitirmekti. Sonra,
yavaş yavaş, güç ve dirençte, nice tecrübeli kurtları, özellikle de kocamış
kurtları geride bıraktılar. Her şey tabii gelişim içinde devam etseydi, az sonra
sürübaşı olacakları kesindi.

Ama her şey yolunda gitmedi... Hayat şartları yıldan yıla değişiyordu. O bahar
mevsiminde sayga sürülerinin sayısında büyük bir artış görüldü. Dişilerin
çoğu iki yavru doğurmuştu. Çünkü geçen sonbaharda, kurtların saldırısı
başladığı zamanlarda, havalar sıcak ve yağışlı geçmiş, otlar iki defa canlanıp
yeşermiş, bol besin saygalarda doğumu arttırmıştı. Doğum sırasında, buzların
çözülmeye başladığı günlerde, saygalar, Mujunkum'un kumlu bölgelerindeki
kuytulara, kar düşmeyen yerlere sığınırlardı. Kurtlar buralara gelmezdi. Gelseler
de, kumullarda antilopları yakalamaları mümkün değildi. Ama saygalar bozkırda
kalabalık sürüler halinde göçe başladıkları zaman kurtlar bu fırsatı kaçırmaz,
sayısız av yakalarlardı. Tabiat kanunlarına uygun olarak paylarını işte o zaman
alırlardı.

Yazın, özellikle en sıcak günlerde, kurtlar antiloplara (saygalara) saldırmaya
gerek görmezlerdi. Çünkü o dönemde kolayca elde edecekleri başka avlar çoktu:
Bütün kış uyuyan köstebekler meydana çıkar, bozkırı doldurur, başka
hayvanların bir yılda yaptıklarını onlar bir yazda yapmak ve geç kaldıkları için
arayı kapatmak için koşuşur dururlardı.

Bu telaşla tehlikeyi unutur, bundan yararlanan kurtlar da paylarına düşeni
alırlardı.

Her avın bir mevsimi vardı; kışın köstebekleri yakalamak mümkün değildi.
Yılın bu döneminde kurtların menüsünde başka hayvanlar, kuşlar, özellikle
keklikler de yer alırdı. Asıl besinleri olan saygaları ise yalnız sonbahardan kış
sonuna kadar olan dönemde avlarlardı. Olayların bu şekilde akışı değişmiyordu.
Zaman ve tabiatın ortaya koyduğu bu düzenin sağlam bir mantığı da vardı.
Mujunkum bozkırında hayatın bir değişmez akışını ancak beklenmedik bir facia
ya da insanoğlunun işe karışması bozabilirdi.

-2-

Şafağın ilk ışıklarından az önce hava hafifçe serinlemişti. Şimdi atmosfer daha
az boğucu idi ve savanın sakinleri nihayet rahat bir nefes alıyorlardı. Ağır ve
sıkıcı gecenin sona ermesiyle, az sonra tuzlu toprağı kavuran bir sıcakla gelecek
yeni gün arasındaki bu zaman günün en güzel saatidir. Gökyüzünde dolunay
büyük bir sarı top gibi parlıyor, tatlı mavi bir ışıkla dünyayı aydınlatıyordu.
Bozkır her yönde uçsuz bucaksız uzanıyor, yeni yeni açılmaya başlayan ufuk
yerle göğü birleştiriyordu. Ama, Mujunkum'un sessizliği cansız değildi.
Yılanlardan başka diğer bütün yaratıklar da bu geçici serinlikten nasiplerini
almak için koşuşmaktaydılar.

En erken uyanan kuşlar ılgın ağaçları arasında kanat çırparak cıvıldaşıyor,
kirpiler öteye beriye koşuyor, bütün gece öten ağustosböcekleri şimdi
boğazlarını yırtarcasına bağrışıyor, uyanan köstebekler inlerinden çıkıp yere
düşen saksavul tanelerini toplamak için harekete geçmeden önce, sağa sola göz
atıyorlardı. Yassı kafalı, gri renkli büyük bir gecekuşu, tüyleri büyümüş beş
yavrusunu gezintiye çıkarmış, uçmayı öğretiyordu onlara. Bir çalıdan ötekine
geçen yavrular, gözden kaybolmak korkusuyla cik cik ötüyorlardı. Yeni günün
eşiğinde daha birçok hayvan savanı doldurmuştu...

Mevsim yazdı. Saygaları kovalarken yorulmazlıklarını ve Mujunkum'un en
güçlü çifti olduklarını kanıtlamış olan Akbar ve Taşçaynar'ın birlikte geçirdikleri
ilk yaz. Yarı çöl olan bu bölgede, öteki hayvanlara göre daha çevik, daha
yetenekli yaratılmış olmaları onlar için bir şanstı (Hayvanların da az çok şanslı
doğduklarını kabul etmek gerekir). Tabiat onlara güçlü bir refleks, av sırasında
işlerine çok yarayan bir sezgi gücü ve bir çeşit strateji duyusu vermişti. Fizik
bakımından az rastlanır derecede güçlü, hızlı, takiplerde inatçı ve dayanıklı
idiler.

Onları büyük avların ve zorlu bir hayatın beklediğini her şey gösteriyordu.
Şimdilik Mujunkum bozkırını kimseyle paylaşmadan hüküm sürmelerine bir
engel yoktu. Çünkü o güne kadar insanların düzenledikleri akın ya da baskınlar
belli zamanlarda ve belli yerlerde oluyordu ve Akbar ile Taşçaynar o güne kadar
hiç insan görmemişlerdi. Onların, bütün hayvanlarla birlikte, yarın aç kalma
endişesi duymadan, günü gününe yaşamak gibi bir ayrıcalıkları, ayrıcalık
değilse bile bir avantajları vardı. Çünkü tabiat onları ileriyi düşünmek
gibi bir sıkıntıdan kurtarıyor, her şeyi veriyordu.

Yine de, Mujunkum sakinlerini, görünüşteki bu huzurun ardına gizlenmiş bir
facia beklemekteydi. Ama aralarından hiçbirinin bundan haberi yoktu. Uçsuz
bucaksız görünen bu bozkırın Aşağı Asya da bir adacıktan ibaret olduğunu
hiçbiri bilemezdi.

Burası haritalarda sarıya boyanmış tırnak kadar küçük bir yer olarak
belirleniyordu. Çevresinde ekime açılan topraklar yıldan yıla artıyor, sayısız
evcil hayvan sürüleri daha da çoğalıyor ve bunlar artezyen kuyuları boyunca
bozkırda yeni otlaklar arıyorlardı. Ülkede yeni yapılan en büyük gaz boru
hatlarından biri sayesinde de, sınır boylarındaki yol ve kanal ağları gittikçe
sıklaşıyordu.

İnsanlar artan bir hırsla ve gittikçe daha uzun süreler kalarak bölgeyi
istila ediyorlardı. Mükemmel teknik donanımlarıyla, çarkları, motorları,
radyo bağlantıları ve yedek su depolarıyla, her çölün, her savanın ve
özellikle de Mnjunkum'un en uzak köşelerine gidebilirlerdi. Bunlar, keşif yapma
tutkusu ile yola çıkmış zararsız bilginler değildi. Herkesin yapabileceği işleri
yapan ve bu işleri bitirmeye çalışan insanlardı. Elbette, bu değerli Mujunkum
bozkırının sakinleri de insanların iyi ve kötü en kaba faaliyetleri burada
gösterdiklerini, onları çalıştıranların iyi niyetlerine rağmen, yapanın da bozanın
da yine onlar olduğunu bilemezlerdi. İnsanların karşılaştıkları güçlükler
hakkında hiçbir bilgileri yoktu hayvanların. Oysa insanlar düşünen yaratıklar
olarak ortaya çıkışlarından beri kendilerini daha iyi tanımaya çalışmışlar, ama
bütün çabalarına rağmen şu soruya bir cevap verememişlerdi: Kötü, hemen
hemen her defasında, niçin iyi'den daha güçlü olarak ortaya çıkıyor?..

Mujunkum'daki hayvanlar tabiatlarıyla, içgüdüleriyle ve tecrübeleriyle bu tür
meselelerle ilgilenecek yaradılışta değillerdi. Zaten şimdiye kadar onların
yaşama biçimini ciddi şekilde bozan olmamıştı. Bu yarı çöl halinde uzayıp giden
ovalarda ve kavrulan tepelerde, başka yerlerde bilinmeyen, çeşit çeşit ılgınların
yetiştiği bu bozkırda, hayatlarının böylece sürüp gitmesini engelleyecek
hiçbir tehlike yok gibiydi. Yarı ot, gövdeleri taş gibi sert, deniz kabukları
gibi bükülmüş bu çalıların, kum saksavullarının, dikenlerin ve özellikle de gün
ışığında olduğu gibi ay ışığında da yaldızlı ve hayaletimsi bir parıltı ile
çorak bölgeleri süsleyen buğdaysıların varlıkları devam edip gideceğe
benziyordu. Bu bitkiler arasında, sığ bir suda olduğu gibi yürüyebilirdiniz.
Köpek iriliğindeki herhangi bir hayvan bu bitkiler arasında dolaşırken
çevresindeki her şeyi görür ve her şey tarafından görülürdü.

Akbar ve Taşçaynar işte böyle bir yerde yaşıyorlardı. İlk yavruları burada
dünyaya gelmişti. Doğurmak ve üremek, hayvan hayatının tabii ve asıl olayı idi.
O unutulmaz ilkbaharda, Akbar üç yavru doğurmuştu. Yarı kurumuş bir ılgın
öbeğinin yakınında, gövdesi çürümeye yüz tutmuş ihtiyar bir saksavulun dibinde
idi yuvaları. Yavrular burada av için ilk sınavlarını geçirebilirlerdi. Şimdilik
birbirleriyle oynaşırken kolayca devriliyorlardı.

Ama kulakları dikleşmişti, düşmeden yürüyebiliyorlardı. Herbirinin
kendine özgü bir karakteri vardı. Artık sık sık ana babalarıyla geziye de
çıkabiliyordu.

Onları yuvalarından epeyce uzaklaştıran gezilerden biri az daha bir facia ile
sonuçlanacaktı. Akbar, bir sabah erkenden bütün aileyi toplayarak bozkırın uzak
bir bölgesine gitmişti. Orada, özellikle sel yataklarında ve çukur yerlerde bitki
çoktu. Hele iri boylu, hoş kokulu bazı otlar pek çekiciydi. Bunların aralarında
polenlerini teneffüs ederek uzun süre dolaşan hayvan çok keyiflenir, oynamak,
yerlerde yuvarlanmak isteğine kapılırdı. Sonra ayaklarına hafif bir uyuşukluk
gelir, uyumak isterdi.

Akbar, ta gençliğinden beri biliyordu bu bölgeyi. Her yıl bir defa, bu sarhoş
edici bitkilerin çiçeklendiği zaman buraya gelirdi. Bir yandan bölgede yaşayan
küçük hayvanları avlarken, öte yandan hoş kokular arasında dolaşmak, hafifçe
sarhoş olmak, bir süre uçar gibi koşmak, sonra da kendinden geçip yatıp uyumak
çok hoşuna giderdi.

Bu defa Taşçaynar'dan başka üç yavrusu da vardı yanında. Yavrular uzun
ayaklarıyla henüz yalpalayarak yürüyorlardı. Ama bu gezilerde, gelecekte sahip
olacakları toprakları olabildiği kadar yakından ve iyi tanımak zorundaydılar.
Ana kurdun onları götürdüğü kokulu ova o toprakların sınırındaydı. Oradan
öteye gitmek tehlikeli olurdu. Çünkü insanlar vardı ötede. Yine oralarda, bazen,
lokomotiflerin sonbahar rüzgarlarının uğultusunu andıran uzun uzun
kükremeleri duyulurdu. Kısacası o meçhul yerler kurtlar için tehlikeli bir dünya
idi. Akbar ailesini işte bu bölgenin kıyısına kadar getirmişti.

Taşçaynar dişi kurdun peşinden geliyordu. Yavrular sağa sola koşuşarak bazen
annelerinin önüne geçmek istiyorlardı ama, Akbar buna izin vermiyor, hiçbirinin
kendi önüne geçmesini istemiyordu.

Önce kumlu bir yerden geçtiler. Güneş, saksavul öbeklerinin ve pelin
kümelerinin üzerinden yükselip tepelerine yaklaşıyor, havanın açık ama
kavurucu olacağını belli ediyordu.

Akşam üzeri bozkırın ucuna gelmişlerdi. Vaktinde gelmiş sayılırlardı, çünkü
hava henüz kararmamıştı. O yaz otlar çok büyümüştü ve yetişkin kurtların
omuzbaşlarına kadar çıkıyorlardı. Bütün gün güneş altında kaldıkları için de,
tüylü sapların ucundaki çiçekler şiddetli bir koku yayıyordu. Çalılar arasında
daha da yoğunlaşıyordu bu korku.

Uzun yolculuktan sonra; Akbar ve Taşçaynar biraz dinlenmek için bir çukura
uzandılar. Yorulmak bilmeyen yavrular ise, onlarda merak uyandıran her şeye
yakından bakarak, koklayarak çevrede koşuşmaya devam ettiler. Herhalde
geceyi de orada geçireceklerdi. Beşinin de karnı aç olduğu için, yağlı yağlı
köstebekleri ve tavşanları yakalayarak, birçok kuş yuvasını bozarak karınlarını
doyurmuşlardı. Vadinin ta aşağısında akan bir kaynaktan bol su içerek
susuzluklarını da gidermişlerdi.

Ama beklenmedik bir olay onları bu bölgeden süratle uzaklaşmak zorunda
bıraktı. Geldikleri yöne dönerek ve bütün gece yol yürüyerek yuvalarına
döndüler.

Bakın ne gelmişti başlarına: Akbar ve Taşçaynar, birden bire yakınlarında bir
insan sesi duydukları zaman, çalıların gölgesine uzanmış yatıyorlardı. O kokulu
otlar yüzünden çakır keyif olmuş, biraz dalgın gibiydiler. İnsanı, önce çukurun
kenarında oynayan yavru kurtlar görmüşlerdi. Adam hemen hemen çıplaktı.
Üzerinde sadece bir slip, başında, aslında beyaz olduğu halde ter ve
yağdan kararmış bir panama şapka, elinde de bir sepet vardı. Sarhoşluk
veren otların arasında, kendi kendine konuşarak bir o yana bir bu yana
koşup duruyordu. Doğrusu çok tuhaftı koşması. Kokulu otların en sık
öbeklerine bir baştan girip öbür baştan çıkıyor, sonra aynı yerleri enlemesine
katediyor ve bu coşkulu hareketlerinden büyük bir zevk alıyor, eğleniyor
gibiydi. Yavru kurtlar önce hafifçe ürkmüş, şaşırarak ontarın arasına sinmişlerdi.
Hiç böyle bir yaratık görmemişlerdi o güne kadar. Ve adam, otların arasında deli
gibi koşmaya devam ediyordu.

Yavruların merakı korkularından üstün geldi ve cesaretlendiler. Otların
arasında daireler çizerek koşan çıplak vücutlu bu tuhaf hayvanla oynamak
arzusu uyandı içlerinde. Doğrulup adama sokuldular. İşte bu sırada adam da
onları gördü. Şaşılacak şey, onları görünce çekineceği, korkacağı yerde, çok
sevindi ve elini onlara uzatarak konuşmaya başladı:

-Bakın hele, bakın, kimler var burada! dedi öteki eliyle alnından şıpır şıpır
akan terleri silerek. Kurt yavruları galiba! Yoksa topaç gibi döndüğüm için
gözlerim mi karardı, yanlış mı görüyorum? Yoo, yanılmıyorum, üç küçük kurt
yavrusu! Ne şirin şeyler! Pek de küçük sayılmazlar ha! Ah sevgili hayvancıklar,
nerden çıkageldiniz, nereye gidiyorsunuz? Ne işiniz var buralarda?

Ben gırtlağına kadar çamura batmış bir insanım, ama bozkırın ortasında bu pis
otların arasında sizin ne işiniz var? Haydi, korkmayın, gelin gelin sevimli
hayvancıklar!

Yavru kurtlar henüz pek saftılar ve bu tatlı sese kapıldılar. Küçük kuyruklarını
sallaya sallaya, neşe ile yere sürüne sürüne adama yaklaştılar. Hiç kuşkusuz
onunla kovalamaca oynamak istiyorlardı.

Ama işte o anda, Akbar, yattığı yerden bir ok gibi fırladı. Tehlikeyi anında
sezmişti. Çıplak vücudu bozkırın batmakta olan güneşiyle pembe pembe
ışıldayan adamın üzerine, kulakları sağır eden bir kükreyişle atıldı. Bu
hamlesiyle bir anda onun boğazını yırtması ya da karnını deşmesi hiçtendi. Neye
uğradığını şaşıran adam bir an kendini kaybetmiş, sonra başını elleri arasına
alarak olduğ} yere çömelmişti. Onu işte bu hareketi kurlardı. Akbar, o hücum
anında birden fikir değiştirdi, bir dişlemede yere sereceği bu savunmasız insanın
üzerinden atlayıp geçti. Bu arada onun korkudan donmuş yüzünü ve gözünü
yakından görmüş, kokusunu da almıştı. Birden geri dönüp, bu defa aksi yöne,
yavrularına doğru olmak üzere adamın üzerinden bir kere daha atladı.

Yavrularını, kızgın homurtularla azarlayarak ve kuyruklarını ısırarak önüne
kattı. Bu sırada adamı görür görmez kaslarını gererek atılmaya hazır duruma
geçen Taşçaynar'a da çarptı ve ona bir ısırık atarak hücumdan vazgeçirdi.
Aile bir anda oradan uzaklaşmış, gözden kaybolmuştu. Zavallı adam başına
geleni işte o zaman anlamış, olanca hızıyla, ardına bakmadan, nerdeyse soluk
bile almadan, bozkırdan kaçmaya başlamıştı.

Akbar ve ailesinin insanla ilk karşılaşmaları işte böyle oldu... Daha sonra neler
olacağını kim bilebilirdi ki?..

Güneş, bütün gün acımasız bir şekilde toprağı yakıp kavurduktan sonra, şimdi,
kızıl ışınlarını yayarak batmak üzereydi. Güneş ve bozkır, iki ebedi varlık, iki
ebedi değer idiler. Birincisi ikincisinin sınırsız büyüklüğünü ölçüyor ve onu
aydınlatıyordu. Bozkır göğünün ölçüsü de çaylakların uçuşundan anlaşılıyordu.
Günün bu alaca karanlığında beyaz kuyruklu birçok çaylak uçuşuyordu
Mujunkum göklerinde.

O yüksekliklerde her zaman hüküm süren serinlikle ve hafifçe kararan
ama bulutsuz havada görünüşte amaçsız süzülüyorlardı. Birbiri ardından
daireler çizerek süzülen çaylaklar, her şeyden azade, bu gök ve yerin
değişmez sonsuzluğunu belirleyen canlı bir sembol idiler sanki. Kanatları
altında uzayıp giden bozkırı sessizce gözetliyorlardı. Olağanüstü görme
yetenekleri sayesinde (onlarda işitme duyusu ancak ikinci derecede rol
oynar) bu mağrur yırtıklar çok uzun süre havada kalabiliyor ve bu gözyaşı
vadisine ancak yemek ya da uyumak için iniyorlardı.

Günün bu saatinde, çok yüksekten, ana kurdu, baba kurdu ve üç yavruyu çok
iyi görebiliyorlardı. Kurt ailesi, parlak buğdaysılar ve ılgınlar arasında bulunan
bir tepecikte, dillerini sarkıtarak dinlenmekteydiler. Burasını mola için
seçmişlerdi ve çaylakların onları gözetlediğinden haberleri yoktu. Taşçaynar her
zamanki duruşundaydı: Yarı uzanmış, ön ayaklarını kavuşturmuş, başı dik.
Kalın yelesi ve iri gövdesiyle kolayca ayırd ediliyordu. Akbar, eşinin yanında,
bol tüylü kuyruğunu ayaklarının altına alarak oturmuş, mermerden yontulmuş
bir heykel gibi duruyordu, İnce, dik ön ayaklarına sağlamca dayanmıştı.

Ak göğüslüydü. Memeleri hala hafifçe kabarıktı ama artık karnı düzleşiyor,
inceliğini, çevikliğini, arka tarafının da güçlü olduğunu belli ediyordu.
Yavru kurtlar ise her zaman olduğu gibi ana ve babalarının yanında koşuşup
duruyorlardı. Ana ve babaları onların hareketlerinden endişe duymuyor, rahatsız
da olmuyorlardı. Hareketlerini hoşgörü ile karşılıyor, ama gözden de ırak
tutmuyorlardı. Varsın eğlensinlerdi biraz...

Çaylaklar, rahat uçuşlarına devam ediyor, batmakta olan güneş altında,
Mujunkum'daki hayatı sessizce seyrediyorlardı... Kurtların bulunduğu yerin
yakınında, ılgınların sık olduğu bir yerde otlayan bir sayga sürüsü vardı. Onun
az ötesinde başka bir sürü, onun da ötesinde daha büyük bir sürü rahat rahat
otlamaktaydılar. Kurtlar karaçaylaklarla ilgilenseydiler, sayga sürülerinin pek
kalabalık olduğunu anlarlardı. Yarı çöl halindeki bu yerlerde binlerce sayga bir
aradaydı. Çünkü burada yayılarak otlayacakları güzel otları her zaman
bulurlardı. Şimdi, yörede az bulunan kaynak başlarına gidip su içmek için akşam
karanlığının çökmesini ve havanın hafifçe serinlemesini bekliyorlardı.

Büyük sürüden ayrılan bazı gruplar su yolunu tutmuşlardı bile. Yol epeyce
uzundu çünkü.

Sürülerden biri kurtların bulunduğu küçük tepenin o kadar yakınından geçti ki,
kurtlar, güneşin son ışıklarıyla parlayan otların arasından, kara boynuzlu, başları
eğik ama iri gövdeli erkek saygaları kolayca farkediyorlardı. Her zaman
koşmaya, kaçmaya hazır olan saygalar, havanın direncini azaltmak için başları
öne eğik olarak yürürlerdi. Tabiat onlara böyle bir yetenek vermişti ve bu
hayvanların tehlike karşısında en büyük silahları hızları idi. Onları tehdit eden
hiçbir şey olmadığı zamanlarda bile çok defa koşarak ama düzenli bir şekilde
hareket eder, kurtlardan başka hiçbir canlıya geçit bırakmazlardı. Bu durumda
güvenliklerini çok kalabalık oluşları sağlıyordu.

Koşan saygalar şimdi, kendi kokuları ile de doldurdukları bir toz bulutu
kaldırarak, Akbar ve ailesinin bulunduğu tepeciğin yakınından geçiyordu. Yavru
kurtlar tepenin üzerinde sağa sola koşuştular. İçgüdüleriyle hareket ediyor,
havayı kokluyor, heyecanlanıyorlardı. Bütün duyuları ile tetikteydiler. Henüz
niçin olduğunu bile anlamadan müthiş gürültünün geldiği tarafa yöneliyor,
arasından birçok hayvinın büyük bir hızla geçtiğini tahmin ettikleri otlara doğru
koşma isteği duyuyorlardı içlerinde. Fakat büyükleri aldırış etmiyor, en küçük
bir harekette bulunmuyorlardı. İsteselerdi iki sıçrayışta sürüye yetişir, onları
amansız şekilde takip eder, bir ölüm-kalım kovalamacasında, yer gök birbirine
karışırdı. Keskin bir dönemeçte artık yorgun düşen saygaların üzerine atılır, iki-
üç saygayı boğazlayabilirlerdi. Bu mümkündü, ama bazen saygalara
yetişemedikleri de olurdu.

Akbar ve Taşçaynar'an ayaklarına kadar gelen saygalara saldırmak niyetleri
yoktu ve yerlerinden kımıldamadılar bile. Kendilerine özgü gerekçeleri vardı: O
gün karınlarını iyice doyurmuşlardı, dolu mide ile bu boğucu sıcakta amansız
bir koşuya girmek anlamsızdı. En önemlisi de yavruları henüz böyle bir
kovalama yapacak yaşla değillerdi ve bu yarış onlar için tehlikeli olabilirdi. Eğer
bu kovalamacada yavrular saygaların gerisinde kalır ve onları yakalayamazlarsa,
artık cesaretleri kalmaz ye hiçbir zaman büyük av peşine düşmezlerdi. Onlar
büyük ava ancak kışın katılabilirlerdi. O zaman bir yaşında genç kurtlar olacak,
güçlerini, dirençlerini göstereceklerdi. Şimdilik, sonu iyi bitmeyebilecek bir
yarışa girmektense, hiç yerlerinden kımıldamamaları iyi olurdu.

Akbar, yırtıcılık içgüdüsüyle rahatsızlık vermeye başlayan yavrularının
yanından azıcık uzaklaşarak yer değiştirdi. Bu arada, su başına doğru koşan
sayga sürülerinden de gözünü pek ayırmıyordu. Saygalar, gümüş refleli otlar
arasında vücutları birbirine değerek süzülüyor, bu halleriyle, yumurtlama
mevsiminde hepsi nehrin yukarısına doğru yüzen bir boy balıkları andırıyorlardı.

Ana kurdun dikkatli bakışları anlam doluydu: Saygalar varsın bugün
uzaklaşsınlardı. Büyük av günü artık uzak değildi. Bugüne kadar bozkırda olan
yine bozkırda kalırdı.

Yavru kurtlar, her zaman suskun duran Taşçaynar'ı da kendileriyle birlikte
harekete zorlayarak rahatsız etmeye başlamışlardı.

Akbar birden kışın geldiğini, bir sabah uyandıklarında uçsuz bucaksız
toprakların bembeyaz olduğunu görür gibi oldu. Geceleyin yağan kar ancak bir
gün dayanır, sonra erirdi. İşte bu, kurtlar için ilk büyük avların işaretiydi. O
zaman onların asıl işi saygaları kovalamak olacaktı: Hafif bir sis alçakları
kaplayacak, mahzun bir şekilde ağaran otları ve karların altında bükülen ılgınları
bir de kırağı örtecek, yarı kapalı bir güneş aydınlatacaktı bozkırı.

Ana kurt o günleri öylesine belirgin gördü ki sanki soğuk bir hava teneffüs
ediyormuş, yumuşak tabanı ile karlara basıyormuş gibi ürperdi. Kendi
yıldızımsı izlerini, büyüyen, güçlenen ve herbiri tabii özelliklerine kavuşmuş
yavrularının izlerini, onların yanında da Taşçaynarın kocaman izlerini
görüyordu sanki. Onun tırnakları, yuvalarından başlarını kaldıran yavruların
gagaları kadar belirgindi. Zaten kurtların ayakları kara iyice gömülür ve kar
üzerinde en belirgin izleri onlar bırakırdı.

Taşçaynar büyük, ağır ve güçlüydü. O, ailenin koruyucu gücü, saygaların
boğazını kesen bıçağı idi. Peşinden yetiştiği hiçbir sayga pençesinden
kurtulamaz, kızıl kanları beyaz karların üzerine akar, bir kuşun kana boyanmış
kanatları gibi çırpınırdı. Onun kanı akacaktı ki bir başkasının kanını
besleyebilsin. Her şey ta başından beri olagelmişti ve başka türlüsü de mümkün
değildi. Bu olayı yargılayan yoktu. Çünkü mesele suçlu ya da suçsuz, kurban ya
da cani olmak değildi. Tanrı, bir canlıyı bir başka canlıya yem olarak
yaratmıştı (Yalnız insanın kaderi değişikti. O, ekmeğini alınteri akıtarak,
hayvan besleyerek, böylece tabiatı kendi yararına kullanarak yaşamasını da
bilirdi).

Mujunkum'un ilk karları üzerindeki ayak izlerinin büyük yıldız biçiminde
olanlarıyla, onlardan biraz daha küçük olanları, sisli havalarda, ta sık çalılara
kadar devam edecekti. Rüzgarlı küçük bir vadiye geldiklerinde, kurtlar,
aralarından bazılarını pusuda bırakarak keşfe çıkacaklardı...

Akbar, sabırla beklediği an geldiği zaman, karnını, donmuş otlara değecek
kadar yere alçaltarak, nefes bile almadan yavaşça ilerleyecek, saygalara iyice
sokulacaktı. O kadar yakınlarına gelecekti ki, onların hiçbir şeyden
kuşkulanmadan sakin sakin bakışlarını görecekti. Sonra, gölge gibi düşecek,
atılacaktı üzerlerine. Ve, kurtların beklediği an gelmiş olacaktı!

Akbar, bu ilk büyük avı, yavruları için ilk büyük deneme, ilk sınav olacak bu
büyük seferi, gözlerinde öylesine canlandırdı ki, ah çeker gibi, özlem dolu bir
inilti çıktı ağzından ve kendini olduğu yerde zor tuttu.

O karlı bozkırda ne kadar güzel ve ne müthiş bir kovalama olacaktı o! Sayga
sürüleri, havaya kaldırdıkları karların arasında kara bir karık bırakarak
yangından kaçar gibi kaçacaklardı. İlk saldıran, kovalamayı başlatan, ilk
sıçrayan Akbar olacaktı. Onun hemen ardından yavruları, kaderin onları bu av
için doğurttuğu ilk üç yavrusu, sonra yenilmez gücüyle baba Taşçaynar
geleceklerdi. Bir tek amaçları olacaktı: Saygaları mümkün olduğu kadar süratle
pusuya düşürmek ve çocuklarına gerekli dersi vermek. Amansız bir takip
olacaktı bu! Akbar'ın büyük bir özlem duyarak hayal ettiği bu takipte önemli
olan yakalayacağı kurban değil, avlanma olayının kendisiydi. Bu av yakında
olacak ve o, rüzgar kanatlı bir kuş gibi uçacaktı saygaların peşinde... Bu onun
hayatının aslı idi...

Ana kurt işte bunları hayal ediyordu. Bunlar ona tabiatın, kimbilir belki daha
yüce bir gücün telkiniydi. Ama gelecekte bu hayalleri defalarca, acılar içinde
kıvranarak hatırlayacaktı. Bu umutların bedeli gelecekte dökeceği gözyaşları
olacaktı. Çünkü, hayalden doğan umutlar, genellikle zaman içinde kırılıp
giderler, temelleri yoktur. Tıpkı köksüz bazı ağaçlar ve çiçekler gibi...
Hayallerin trayjik kaderi budur. Ama yine de hayalsiz yapamayız. İyiyi ve
kötüyü tanıyacağımız yolda yürüyebilmek için hayaller gereklidir...

-3-

Mujunkum'a kış gelmişti. Bir gün kar yağdı. Bu kurak iklim için oldukça kalın
bir kar. Her yer bembeyaz oldu. O sabah manzara tertemiz, kıyıları olmayan bir
okyanus gibi göründü. Coşkun dalgalar birden donmuştu sanki, rüzgar ve onunla
birlikte devedikenleri durdurak bilmeden, hiçbir engele çarpmadan yuvarlanıp
gidiyorlardı. Ebedi uzay sessizliği gibi bozkır da sessizdi şimdi. Çünkü sert kum
nemi emmiş, daha yumuşak olmuştu ve gürültüyü boğuyordu...

İlk karın düşmesinden az önce, yaban kazları dizi dizi Himalaya'ya doğru
uçmuşlardı. Kuzey denizlerinden ve nehirlerinden gelen bu kazlar, güneye,
anayurtları olan İndus ve Brahmaputra'ya gidiyorlardı. Öyle yüksekten uçuyor
ve öyle bağrışıp çağrışıyorlardı ki, bozkır sakinlerinin kanatları olsaydı hepsi
onlara karşılık verir ve peşlerine takılıp giderlerdi sanırsınız... Ama her yaratığın
ayrı bir cenneti vardır. Kazlar kadar yüksekten uçan çaylaklar bile onların
yolundan çekilmekten başka bir şey yapmadılar.

Akbar'ın yavruları büyümüştü. Çocukluktan sıyrılmış, hala biraz acemi iseler
de, güçlü genç kurt olmuşlardı. Dişi kurt onlara birer ad veremezdi. Tanrı'nın
takdirinin tersine yapamazdı elbet. Ama, koku almada insanlara göre çok
üstündü. Bu yeteneği ve daha başka farklı duyularla, yavrularını birbirinden
kolayca ayırıyor, içlerinden herhangi birini ayrı olarak çağırabiliyordu. En
büyüğünün, Taşçaynar'ınki gibi geniş bir alnı vardı ve ona ad verebilse
Kocabaş diyebilirdi. İkincisi de boylu boslu idi ve ayakları çok uzundu, iyi bir
sürücü olabilirdi.

Herhalde ona da Hızlı adını verirdi. Üçüncüsüne gelince, o, tıpkı annesi gibi
mavi gözlü, oyunu çok seven bir dişi idi. Yine annesininki gibi, kasığında beyaz
bir leke vardı. Akbar en çok onu seviyordu. Ana kurdun gözünde o bir Gözde
idi. Erginliğe ulaştıktan sonra, nice erkek kurtlar ona sahip olmak için
birbirleriyle öldüresiye dövüşeceklerdi...

İlk kar gece yağmış ve yağarken kimse farketmemişti. Sabahleyin uyandıkları
zaman bir bayram sevinci yaşadılar. Genç kurtlar bilmedikleri bu şeyin
görünüşü ve kokusu karşısında biraz şaşırdılar. Bu beyaz şey görünümü
tamamen değiştirmişti. Kar serinliği hoşlarına gitti. Birbirlerini kovalayarak
çevrede koşmaya başladılar. Sonra da hırıltılar çıkararak, uluyarak zevkle
yuvarlandılar karın üzerinde. Onlar için kış böyle başladı. Kış sonunda ana
babalarından ayrılacak, kendi başlarına avlanmak için herbiri bir tarafa
gidecekti.

Akşama doğru kar yine yağdı ve ertesi sabah, güneş henüz doğmadığı halde,
ortalık aydınlanmış gibiydi ve hava gündüz gibi açıktı. Ortalığı bir sessizlik ve
barış kaplamıştı. Ama, soğuğun da etkisiyle açlıktan karınları kazınıyordu.
Şimdi büyük ava çıkmanın zamanı gelmişti. Çevreye kulak verdiler. Akbar,
geyiklerin peşine düşmek için öbür kurtların da gelip kendilerine katılmalarını
bekliyordu, ama onların hiçbiri görünmüyordu ortalıkta. Hepsi bir işaret
beklemekteydiler. Kocabaş oturduğu yerde sabırsızlanıyor, kaslarını kasıyor,
büyük avın güçlüklerini düşünemiyordu henüz. Hızlı da hazırdı. Gözde, ateşli
ama candan bakışlarını annesinden ayırmıyordu. Aslında onlara hükmeden, emir
veren açlık idi, midelerinin kazınmasıydı.

Akbar kararını verip yerinden kalktı ve yavaş yavaş koşmaya başladı. Bütün
aile düştü peşine. Daha fazla sabredemezlerdi. Her şey, ana kurdun yavruları
henüz küçükken hayal ettiği gibi başladı. Bozkırda büyük takip mevsimiydi ve
az sonra kurtlar da büyük sürüler halinde toplanacak, kış sonuna kadar toplu
olarak avlanacaklardı.

Akbar ve Taşçaynar yavrularını nihayet büyük sayga avına çıkarmış
bulunuyorlardı: Bu onlar için ilk çıraklık ve güçlerini gösterecekleri ilk sınav
olacaktı.

Yürüyerek, yavaş koşarak, bozkırın engebesine, göre hızlarını ayarlayarak ve
basılmamış kar üzerinde kendi izlerini bırakarak ilerliyorlardı. Onların gücünün
ve ortak iradelerinin işaretiydi bu izler. Çalıları geçerek yukarılara tırmandılar,
gölge gibi süzüldüler. Şimdi her şey onlara, onların şansına bağlıydı...

Akbar, çevreye göz atmak için yolu üzerindeki bir tümseğe çıktı ve başını
kaldırarak durdu. Gökmavisi gözlerini uzaklara çevirdi ve havayı kokladı.
Mujunkum uyanıyordu. Taa uzaklarda, ince sislerin ötesinde, sayısız
saygalardan oluşan bir sürü otlamaktaydı. Yaşlı saygaların arasında, büyük
sürüye ilk kez katılan yavru saygalar da vardı. Geçen mevsim saygalar için
verimli olmuş, çok yavru doğurmuşlardı. Bu durum kurtlar için de iyi bir
mevsim olacağını gösteriyordu.

Ana kurt, rüzgara göre hangi açıdan ve yönden saldırırsa daha iyi olacağını
anlamak için otlu tümsek üzerinde biraz oyalandı. İşte tam bu sırada, fırtınaya,
boraya benzeyen tuhaf bir uğultu duyuldu yukarılardan. Tamamen yabancısı
oldukları bu korkunç gürültü gittikçe yaklaşıyor, artıyordu. Taşçaynar koşup
Akbar'ın yanına gitti. Sonra ikisi birden ürkerek geri çekildiler. Gökyüzünde bir
şeyler oluyordu. Dev gibi ses çıkaran acayip bir kuş gördüler bozkır
semalarında. Gagasını yere eğmiş, yanlamasına uçuyordu. Onun biraz ilerisinde
ilkine benzeyen ikinci bir yaratık daha göründü. Sonra ikisi de uzaklaştılar,
sesleri azaldı ve görünmez oldular.

Helikopterler idi bu acayip kuşlar.

İki helikopter, ırmakta yüzen balıklar gibi, hiç bir iz bırakmadan
Mujunkum'dan geçip gitmişlerdi. Bozkırda bir şey değişmedi. Ama bu uçan
araçlar keşif için gelmişlerdi ve pilotların radyo mesajları dalga dalga yayılmış,
gözlem sonuçlarını yer belirterek bildirmiş, yerdeki jeplere, kamyonlara
tutacakları yolu söylemişlerdi...

Kurtlar, ürküntüleri geçtikten sonra helikopterleri hemen unuttular ve
saygaların otladığı yere doğru ilerlemeye devam ettiler. Bütün bölge
sakinlerinin, nerdeyse tek tek sayıldığından, bulundukları yerlerin harita
üzerinde küçük karelerle belirtildiğinden, toplu şekilde imhalarının
programlandığından, onları mahvedecek birçok motorlu aracın kendilerine
doğru yaklaşmakta olduğundan, hiç mi hiç haberleri yoktu.

İnsanların, kendi beslenme programlarını uygulamak için onların en sevdikleri
av hayvanlarını toptan öldüreceklerini, bunun için sabırsızlandıklarını nereden
bileceklerdi? Beş yıllık planın son üç ayına girdikleri halde bu bölge insanlarının
durumu hiç de iyi değildi. Plan hedeflerinin çok gerisinde kalmışlardı ve yerel
yönetimin açıkgöz memurlarından biri Mujunkum'daki tabii kaynaklara
başvurulmasını teklif etmişti. Bu dahiyane fikre göre önemli olan, etin
kalitesi değil, miktarı idi. Bu teklif, halk nazarında, ciddi ciddi
sorgulamalar karşısında, utanılacak duruma düşmekten, aşağılanmaktan
kurtulmak için tek çıkar yol olarak görünmüştü.

Bozkır kurtları, yerel yönetimlerin telefon üstüne telefon emri aldıklarını,
onlardan plan hedeflerinin gerçekleşmesi için ne pahasına olursa olsun et
bulmaları istendiğini nasıl bilebilirlerdi?

Çok geride kaldınız, tembellik ediyorsunuz, yakında yeni beş yıllık plan
yapılacak, işçilere ne diyeceğiz? Plan nerde kaldı, et nerde? Mutlaka
yapılması gereken bir iştir bu! diyordu merkezdekiler. Yerel organlar da cevap
veriyordu:

Ne pahasına olursa olsun planda öngörülen işler yapılacak, on gün içinde sonuç
alınacaktır, yeterli kaynaklarımız vardır, tedbir alınmıştır...

Kurtlar, Akbarın rehberliğinde, tehlikeden habersiz, yanlardan
dolanarak, karlara usulca basarak, görünmeden saygalara sokuluyorlardı. Az
sonra, kaskatı donmuş otların arasına, hücumu başlatacakları yere gelip sindiler.
Şimdi onlar da uzaktan kara çalılara benziyorlardı. Kendileri görünmeden her
şeyi görebilirlerdi buradan. Dünya dünya olalıberi renkleri değişmeyen büyük
bir sayga sürüsü, sırtları kara, karınları beyaz olan bu geyik türleri, ılgın
ağaçlarıyla kaplı büyük vadide otlamaktaydılar. Kendilerini bekleyen tehlikeden
habersiz, toz halindeki bir karla örtülü ağaçcıkların ince dallarını iştahla
yutuyorlardı.

Akbar hala bekliyordu. Güçlerini konsantre etmeleri, en uygun anda hepsinin
birden fırlaması için bu bekleyiş gerekliydi. Bundan sonraki manevraları
amansız takibin kendisi tayin edecekti. Genç kurtlar sabırsızlanıyor, sinirli bir
şekilde kuyruklarını sallıyor, kulaklarını dikiyor, genel olarak çok sakin olan
Taşçaynar bile, bir an önce keskin dişlerini avının boğazına geçirmek için
yerinde duramıyordu. Ama dişi kurt hala emir vermiyor, başarı şansını arttırmak
için en uygun anı kolluyordu.

Birden, gök gürlemesini andıran sesleriyle helikopterler çıkageldi. Bu defa
alçaktan ve çok hızlı uçuyor, dosdoğru sayga sürüsünün üzerine geliyorlardı. Bu
canavarların üzerlerine doğru gelmesi onları şaşkına çevirdi ve bozgun halinde
kaçmaya başladılar: Olay, başdöndürücü bir hızla gelişiyordu. Yüzlerce sayga
paniğe kapılarak sürübaşlarına bakmadan ve hangi yöne gideceklerini bilemeden
rastgele koşuyorlardı. Kimseye zarar vermeyen bu hayvanların gökten gelen bir
hücuma karşı koyacak halleri yoktu.

Helikopterler, istedikleri paniği meydana getirdikten sonra alçak uçuşla
saygaları yakınlardaki başka bir sürüye doğru sürdüler. Sonra, bunları da
sürüden sürüye koşturarak birleştirdiler. Şimdi önlerinde gittikçe büyüyen
dalgalar halindeydi şaşkın saygalar.

Sakinlerinin üzerine çöken böyle bir felaketi o güne kadar hiç görmeyen
Mujunkum bozkırı cehenneme dönmüştü. Yalnız saygalar değildi felakete
uğrayanlar. Onların ayrılmaz yoldaşları ve aynı zamanda ebedi düşmanları da
aynı durumdaydılar.

Akbar ve ailesi helikopterlerin baskını ile karşılaşır karşılaşmaz önce otların
arasına sindiler, sonra korkuya kapılarak bu lanetlenmiş yerden olabildiği kadar
uzaklaşmak için fırladılar. Kurtulmak için çok uzaklara kaçmalı, tehlikeden
koruyan bir sığınak bulmalıydılar. Ama, kaderleri başkaymış. Hücum noktasını
henüz terketmişlerdi ki korkunç bir gürültü ile yer sarsıldı: Sayısız denecek
kadar çok sayga onların peşinden bulut gibi, fırtına gibi ve korkunç bir hızla
geliyordu. Helikopterler sürüyordu onları bu yöne. Kurtlar uzaklaşacak zamanı
bulamadılar. Bir an durmaları mahvolmaları için yeterdi. Korkunç bir hızla
peşlerinden akan o kalabalığın ayakları altında ezilir giderlerdi. Hiç kimse
durduramazdı o hızla koşan saygaları. Yalnız, korkunun uyardığı bir refleks,
onları bir anda ezilip yok olmaktan kurtardı: Koşmaktan vazgeçip yavaşlamak
yerine hızlarını arttırmışlardı. Böylece, bu çılgın yarışın içinde buldular
kendilerini. Akıl alacak bir şey değildi bu. Çünkü avlayanla avlanan, kurtlarla
onların az önce parçalamak için üzerlerine atıldıkları saygalar birleşmişlerdi.
Şimdi, hepsini tehdit eden o korkunç tehlikeden yanyana kaçıyorlardı ve bu
acımasız kader karşısında eşit durumdaydılar.

Mujunkum bozkırı o güne kadar, en büyük yangınlarda bile, kurtlarla
geyiklerin böyle yanyana, tek sürü halinde kaçtıklarını hiç görmemişti.
Akbar, birkaç defa fırlayıp o büyük dalganın dışına çıkmak istedi ama
çıkamadı. Azıcık geride kalacak olsa, etrafını dolduran saygaların ayakları
altında ezilecekti. Bu Malstrom burgacında kurtlar az çok gruplarını
koruyorlardı ve ana kurt gözucuyla, korkudan gözleri fırlamış yavrularının
sürünün içinde koşmaya devam ettiklerini görüyordu. Onları takipte en çok
zorlanan, güçlük çeken Gözde idi ve her geçen dakika gücünü iyice
yitiriyordu. Kocabaş ve Hızlı'nın yanında Taşçaynar koşuyordu. Mujunkum'un
bıçkını, bütün bozkıra dehşet salan Taşçaynar da panik içindeydi.

Dişi kurdun hayalleri sönüp gidiyordu: Daha ilk avlamada -saygalarla
birlikte onlar da kaçıyor, sele kapılmış çöpler gibi akıp gidiyorlardı... Önce
Gözde can verdi. Gücünü yitirip düşünce korkunç bir çığlık attı, sonra bu çığlık,
toprağı döven binlerce toynak altında boğulup gitti...

Hayvanları kışkışlayan helikopterler sürünün iki yanında uçarak telsizle
haberleşiyor, işlerini ustaca yapıyorlardı. Sürünün dağılmasını önlüyor, gittikçe
artan bir çılgınlıkla daha hızla koşmaya mecbur ediyorlardı. Aşağıda,
dinleyicileri kulaklarına geçirmiş görevliler durmadan konuşuyorlardı: Yirmiyi
arıyorum, Yirmi! Yirmi, duyuyor musun? Biraz daha sür aynı yöne, haydi sür!
Pilotlar, karlı bozkırda kudurmuş dalgalar gibi akan geyikleri çok
iyi görüyor ve aşağıdakilere cevap veriyorlardı: Alo, Yirmi... Yirmi
konuşuyor! Tam gaz gidiyorum! Heey, şuraya bakın! Sürüde kurtlar da var!
Ne matrak! Haydi yaramazlar, işiniz bitik artık!.

Pilotlar neşe içinde hayvanları sürmeye, onları iyice bitkin hale düşürmeye,
böylece aldıkları emri yerine getirmeye devam ediyorlardı. Hesapları da doğru
çıkmıştı.

Saygalar geniş bir düzlüğe çıktıkları zaman avcıların, daha doğrusu kasapların
önüne düştüler. Zaten helikopterlerin görevi de bu idi. Bu kasaplar, açık
jeepleriyle derhal saygaların içine dalıp makineli tüfekle yaylım ateşini
başlaltılar. Nişan almaya bile gerek görmeden aralıksız ateş ediyor, ot biçer gibi,
sıra sıra yere seriyorlardı hayvanları. Peşlerinden gelen römorklu kamyonlardan
atlayan adamlar da çok ucuza mal edilen bu bol ürünü vakit geçirmeden
devşirmeye başladılar. İşlerini süratle yapan güçlü kuvvetli adamlardı bunlar.
Hala canlı olan saygaların işini hemen bitiriyor, bazen koşup yaralıları
yakalıyorlardı. Ama hiç durmadan asıl yaptıkları iş, onları kanlı bacaklarından
tutup römorklara yüklemekti. Korkunç bir manzaraydı. O güne kadar sakin bir
hayat yaşamış olan bozkır, şimdi, çok kanlı, çok korkunç bir şekilde, kamyonlar
dolusu sayga vererek bunun bedelini ödüyordu ilahlara.

Katliam devam ediyordu. Jeepler yorgun sürünün içine dalıyor, bu araçların
geçtiği yerlerin iki yanı yere serilmiş avlarla doluyordu. Terör uç noktasına
varmış, kıyamet kopmuştu sanki. Akbar, müthiş patlamalardan sağır olmuştu,
bütün dünya sağır olmuştu, kaos sürüyordu. Sessiz ışınlarını bozkıra salan güneş
bile bu çılgın avın kurbanı olmuş gibi selameti kaçışta buluyordu. Mujunkum'un
üzerinde dolanıp duran helikopterlerin de gürültüsü duyulmuyordu. Onlar sessiz
dev çaylaklar gibiydiler gökyüzünde... Katillerin araçlardan yaptıkları yaylım
ateş kaçırmıştı sanki onları yükseklere.

Saygalar çıldırmış, büyük seslerin yok olduğu bir aleme atılıyor, sonra, sağır
edici kurşunların altında kanlarını akıtarak, ralantiye geçmişler gibi, usulca yere
düşüyorlardı. Dünyanın sonunu andıran bu sessizlikte, dişi kurt birden bir insan
yüzü gördü. O kadar yakınında ve o kadar korkutucu idi ki, az daha kendisini
hemen yanından geçen jeepin altına alacaktı... Adam ön tarafta oturuyordu ve
yüzüne rüzgarlık taktığı için kırmızı-mavi renkte görünüyordu. Kara ağzına bir
mikrofon dayamış, araçtan biraz öne sarkmış, bağırıp duruyordu. Akbar onun ne
söylediğini anlayamazdı tabii. Herhalde bu adam, avı yönetiyordu. Dişi kurdun
kulağı o müthiş gürültüden sağır gibi olmasaydı ve insanların dilini anlasaydı,
onun şu sözleri kustuğunu duyacaktı: Sürünün ortasına değil, yanlarına ateş
edin! Yanlarına ateş edin, sersemler!

Adam, vurulup devrilen saygaların, sürünün ayakta kalanları tarafından
çiğnenip parçalanmasından korkuyordu. Adam birden, arabanın çok yakınında
ve saygaların arasında bir kurdun koştuğunu, sonra onu başka kurtların da takip
ettiğini farketti. Ani bir hareketle ve kötü bir etki bırakan gür bir sesle bir şeyler
söyledikten sonra, hoparlörü bırakıp tüfeğini kaptı ve nişan aldı. Akbar
çaresizdi. Siperlikli adamın kendine nişan alacağını da anlayamadı. Bu çılgın
koşuda ne uzaklaşabilir ne de olduğu yerde durabilirdi. Adam hala nişan
alıyordu ve onu kurtaran da belki bu gecikme oldu. Birden ayakları dibinde bir
şey patladı ve yere yuvarlandı, ama ezilmemek için hemen kalktı. An kadar kısa
bir süre sonra da, yavrularının en irisi olan Kocabaş'ın yerden havaya fırladığını,
sonra kanlar içinde usulca karnı üzerine düştüğünü, çırpındığını gördü. Kocabaş
belki can havliyle bir de çığlık atmıştı ama Akbar onu duymadı. Yalnız, adamın
silahını indirip, büyük bir kahramanlık yapmış gibi elini havaya kaldırdığını
gördü.

Dişi kurt yavrusunun cansız vücudu üzerinden atladı, ama aynı anda av
gürültüsünü yeniden duydu. Ardsız aralıksız patlamalar, arabaların keskin
klaksonları, insanların haykırışları, can çekişen saygaların hırıltıları,
helikopterlerin uğultuları birbirine karışıyordu. Birçok sayga yere yuvarlanıp
kalıyor, ayaklarını havaya dikip çırpınıyor, kaçanların soluğu kesiliyor, yürekleri
dayanamıyordu artık. Toplayıcılar ellerindeki kocaman bıçaklarla hayvanların
boğazını kesiyor ve hayvan son nefesini vermeden kaldırıp kamyona atıyorlardı.
Kana bulanan bu adamların görünüşleri de korkunçtu...

Keskin bir göz uzaydan dünyamıza baksaydı, neler olup bittiğini görür,
Mujunkum'u ağlatan, yakıp yıkan, mahveden o av faciasını seyreder, ama daha
sonra olacakları bu tabiatüstü gözlemci bile göremez, anlayamazdı...

Katliam, kaçan ve kovalayanların enerjilerini tüketmesinden, akşam
karanlığının bozkıra çökmesinden sonra durdu. Ama hemen ertesi sabah,
helikopterler üslerinden benzin alıp döndükleri zaman tekrar başlayacaktı.
Organizatörler bu avı üç dört gün daha sürdürmek niyetindeydiler: Havadan
yapılan gözlemlere göre, yöneticilerin el atılmamış mahalli kaynaklar diye
adlandırdıkları pek çok sürü vardı. Bunlar Mujunkum'un batısında, en kumlu
bölgelerde olmalıydılar. Madem ki böylesine zengin kaynaklar vardı, bunları da
bir an önce beş yıllık plana sokmalıydılar. Bu, bölgenin yararına olacaktı.
Mujunkum seferini gerçekleştiren resmi görüş buydu. Ama çok iyi bilinir ki her
resmi görüşün ardında, olayların yarattığı bazı özel sebepler bulunur. Bu
sebepler, bu durumlar da her zaman insan faktörüne dayanır. Oysa insanlar
kendi çıkarlarına, kendi hırslarına, kendi kusur ve erdemlerine göre hareket
ederler. Bu açıdan bakınca, büyük bozkırın uğradığı faciayı bir istisna
sayamayız. Mujunkum geceleyin, isteyerek ya da istemeyerek, bu katliamı
yapanları da barındıracaktı.

Grupta sağ kalanlar yalnız Akbar ve Taşçaynar idi. Av sahasından olabildiği
kadar uzaklaşmak için bozkırda koşmaya devam ettiler. Çok zor hareket
ediyorlardı. Karınları, apış araları, hemen hemen bütün kürkleri çamur, ayakları
ise kan içindeydi. Bitiktiler. Yanıyorlardı sanki. Attıkları her adım dayanılmaz
acılar veriyordu onlara. Tek istedikleri şey sığınaklarına ulaşmak, beklenmedik
bir zamanda, beklenmedik bir şekilde üzerlerine çöken bu felaketi unutmak için
biraz uyumaktı.

Fakat bu hayalleri de boşa çıktı. Yuvalarının bulunduğu mağaraya yaklaştıkları
zaman yeniden karşılaştılar insanlarla. İnlerinin yanında, bodur ılgınların
arasında büyük bir kamyon vardı. Kamyonun çevresindeki insanların sesleri
yankılanıyordu karanlıkta.

Kurtlar bir an duraladılar, sonra sessizce yollarını değiştirip bozkıra doğru
koşmaya devam ettiler. Tam bu sırada, rastlantı eseri, kamyonun farları yandı ve
güçlü ışık füzeleri karanlığı yırttı. Işığın uzandığı yön onların gittiği yön değildi
ama, iki hayvanın yeniden korkuya kapılmaları için yetiyordu. Sekerek,
topallayarak ama dosdoğru koştular. Akbar'ın ön ayakları onu taşıyamayacak
kadar halsizdi ve dişi kurt iyice topallıyor, ayaklarını soğutmak için karlı yerlere
basıyor, silikleşen tabanları ile kar kalıntıları üzerinde izler bırakıyordu.
Yavruları ölmüştü. İnsanlar işgal ettiği için inini de terketmek zorunda
kalmıştı...

Şoförü de sayarsak altı kişiydiler: İş icabı bir araya gelmiş, ölü hayvan
toplayıcısı altı kişi. Sabahleyin çok erken saatlerde işe başlayabilmek için geceyi
bozkırda geçiriyorlardı. İş karlıydı: Hayvan başına elli kopik. Üç kamyonu tıka
basa doldurdukları halde vurulan veya ayakları altında kalıp ölen daha pek çok
sayga vardı. Şafakta bu hayvanları toplayacak, kamyona dolduracak, sonra da
daha ileride bulunan koca römorklara taşıyacaklardı. Hayvan ölülerini
Mujunkum'dan çıkaracak olan örtülü yüksek römorklar özel olarak bu iş için
hazırlanmışlardı.

O akşam dolunay vardı ve ufukta çok erken göründü. Hala yer yer karlı olan ve
gökmavisine çalan bozkırın her yerinden görünüyordu dolunay. Ay ışığı bazen
küçük tepeleri, dereleri, ağaççıkları iyice belli ediyor, bazen de karanlığa
düşürüyordu onları. Ama, kurtların bu insansız bölgede o güne kadar hiç
görmedikleri kamyonun büyük karaltısı pek belliydi ve o yüzden kaçmaya
devam ediyorlardı. Her arkalarına bakışta onu görüyor ve kuyruklarını arka
ayaklarına sıkıştırıp koşuyor... koşuyorlardı. Hiç durmuyor değillerdi, ara sıra
bir an durup inlerinin yanında neler olup bittiğini, insanların oraya gelip
yerleşmelerinin sırrını anlamaya çalışıyor, belki de birbirlerine bu korkunç şeyin
bütün gece orada kalıp kalmayacağını soruyorlardı.

Kamyon bir MAZ idi. Her arazide giden askeri tipte bu kamyonun kocaman
tekerlekleri sanki yüz yıl dayansın diye yapılmıştı. Geride, römork örtüsünün
altında, on kadar saygayı ertesi gün şehre götürmek için ayırmışlardı. Bu
hayvanların arasına bir adam da uzanmıştı. Tıpkı bir savaş esiri gibi elleri
bağlıydı adamın. Çevresindeki cesetler yavaş yavaş soğuyup katılaşsa da, onu
ısıtıyordu. Bu cesetler olmasaydı bozkır gecelerinin ne kadar soğuk olduğunu
anlardı. Örtünün arasından dolunaya, boşluğa bakar gibi bakıyor, soluk yüzünde
ısdırap okunuyordu.

Bundan sonra bu adamın akıbeti öteki adamların insafına kalmıştı. O ana
kadar, arkadaşlarının, kendisi gibi kolay para kazanmak için katıldıklarını
sanıyordu bu sürek avına.

Varlığımızın tanımını yapmak zordur. Sayısız ilişkiler arasında yine sayısız
kombinezonlar kurulur. İnsanların karakterleri o kadar karmaşıktır ki, en
gelişmiş, en hassas bir bilgisayar, en normal insanlar arasında bile ortak bir
davranış eğrisi çizemez. Ama bu altı adam, daha doğrusu altı kişiden beşi,
yukarıdaki tanımın dışında kalan bir istisna oluşturuyorlardı. Altıncı adam olan
Kepa şofördü. Aralarında evli olan, aile hayatı yaşayan yalnız o idi (yine de
diğer beş kişiyle aynı kategoride sayılırdı ve onu arkadaşlarından ayırmak pek
zordu). Kısacası, bu altı kişinin ortak yanlarını oluşturan bir eğri çizilebilirdi ve
bunun için basit bir bilgisayara bile ihtiyaç yoktu. Bu bile Allah'ın işine akıl
sır ermediğini göstermeye yetiyordu. Ve Allah, Mujunkum'a gelen bu altı adamı,
huyu suyu bir olarak yaratmıştı. Şaşılacak derecede birbirlerine benziyorlardı...

Kepa dan başka hepsi evsiz barksız serserilerdi. Üçü karıları tarafından
terkedilmişti. Altısı da hayatta bir başarı sağlayamamış, bir baltaya sap
olamamışlardı. İçlerinden yalnız birinin, en genç olanının özel bir durumu vardı.
Adı Abdias idi bu gencin. Tuhaf bir ad! Eski Ahid'den alınmış. Pskov civarında
bir diyakosun (Papaz çömezinin) oğlu olan bu delikanlı, kilisenin ileri
gelenlerine göre, ilerisi için çok şey vaadediyormuş; anasının ölümünden
sonra, Papaz Okuluna girmiş. İki yıl sonra da mezhepten saptığı gerekçesiyle
kovulmuş. Boss'un (patronun) deyimi ile asilikten yargılanmak üzere eli kolu
bağlanarak kamyona atılan ve hayvan ölülerinin arasında uzanıp yatan
adam işte o idi.

Ekipte, Abdias dışında herkes alkolik, ya da, kendilerinin pek hoşlandığı bir
deyimle profesyonel ayyaş idiler. Kepa onlardan bu tanımda da ayrılıyordu.
Çünkü o bir sürücü idi ve sürücü belgesini kaybetmek istemiyordu. Hem, karısı
içtiğini anlayacak olsa gözlerini oyardı. Ama o gece öbürleri gibi o da sarhoş
olmuştu. Abdias'a gelince, onun içmesine görünürde bir engel yoktu. Bekardı,
araba kullanmak gibi sorumluluk isteyen bir iş yapmıyordu. Ama küçük bir
yudum içmeyi bile reddetmişti. Bu inat Boss'u çileden çıkardı.

Boss (Patron) bu isimle çağrılmasını kendisi emretmişti. Ordudan atılmadan ve
bu ölü hayvan toplayıcısı çete ile buraya gelmeden epeyce önce disiplinli bir
bölüğün kumandanlığını yapmış bir teğmendi. Ordudan kovulunca, onun bu
durumuna üzülen bazı insanlarla arkadaş oldu. Bunlar onun aşırı gayretinden
dolayı cezalandırıldığına inanıyor, kendisi de olayı böyle kabul ediyor, büyük
bir haksızlığa uğradığını söylüyor ve buna çok üzülmüş görünüyordu. Ama,
ordudan çıkarılmasının asıl sebebini hiç anlatmıyordu. Asıl adı Kandalov ya da
Handalov idi, ama hiç kimse durmuyordu bu ayrıntı üzerinde. Boss, kelimenin
tam anlamıyla boss idi.

Cuntanın ikinci üyesi Mişaş idi. (Oybirliğiyle çetenin adına cunta demişlerdi.
Bu isme yalnız Hamlet lakabı ile anılan Galkin itiraz etmişti. Galkin, bölge
tiyatrolarının birinde aktörlük yapmıştı. İşte bu Hamlet-Galkin, Cunta mı,
boşversenize! demişti, ben cuntaları sevmem, biz safariye (büyük sürek avına)
çıkıyoruz, bize uygun düşen isim Safari'dir. Ama Safari adını kimse
benimsemedi. Herhalde bu isim pek ukalaca gelmişti onlara. Cunta daha iyi,
daha erkekçe bir isimdi).

Mişaş'ın asıl adı ya da lakabı da Mişa Şabaşnikl idi. Bu iki isim birleştirilmiş,
kısaltılmış Mişaş olmuştu. Mişaş boğa gibi kuvvetli, saldırgan ve kötü idi.
İsterse Boss'a karşı çıkar ve boss bile olabilirdi. Ağzından orospu sözü hiç
düşmez, her cümlenin sonunu, nokta koyar gibi orospu kelimesiyle bitirirdi.
Abdias'ın kollarını bağlayıp kamyona atma fikri de ondan çıkmış; cunta da
oybirliğiyle kabul edip, yerine getirmişti.

Yukarıda sözünü ettiğimiz Hamlet-Galkin'in bu topluluktaki yeri en geride idi.
Ayyaşlığı yüzünden sahneden pek erken ayrılmak zorunda kalmıştı, bulabildiği
küçük işleri yaparak geçiniyordu. Son olarak da kendini, hiç beklemediği ama
derhal kabul ettiği bu kazançlı işte bulmuştu: Pek alaya aldığı, adını ve nerden
geldiğini bile bilmediği hayvan ölülerini kamyona doldurmak, birkaç günde
öbür işlerden bir ayda zor kazanabileceği kadar para kazanmak; üstelik boss'tan
bir kasa votka da cabadan! (Votkanın parasını aslında ortaklaşa ödüyorlardı).

Grubun en zararsızı, en yumuşak başlısı, o bölgenin yerlisi olan, Mujunkum
yakınlarında doğmuş, Uzukbay adında biriydi. Ona daha çok Yerli diye hitap
ederlerdi. En belirgin ve beğenilen özelliği, hiçbir şeyi izzetinefis meselesi
yapmayışı, özsaygısının bulunmayışı idi. Ne denirse kabul eder, her teklife uyar,
bir şişe votka için Kuzey Kutbuna bile giderdi. Basit bir geçmişi vardı: Eskiden
traktör sürücüsü imiş, ama içkiye kaptırmış kendini. Çok sarhoş olduğu bir gece,
traktörü yolun tam ortasında bırakıp gitmiş. Hızlı gelen bir araba bu traktöre
çarpmış ve arabanın sürücüsü hemen orada ölmüş. Bizim yerli iki yıl hapse
mahkum olmuş. Cezasını çekerken, karısı, çocuklarını da alıp terketmiş onu.
Hapisten sonra, sürücülük belgesi de alındığı için, işsiz kalmış. Bir mağazada
hamallık yapıyor, her sandığı indirişte, binanın koridoruna geçip kafayı
çekiyormuş. Boss onu o halde bulmuş, teklifini yapmış ve Uzukbay da hiç
tereddüt etmeden takılmış peşine. Kaybedecek bir şeyi yokmuş zaten.

Kandalov, işine yarayacak adamları bulmakta gerçekten becerikliydi. Bu
bakımdan onu hiç yanıltmayan bir sezgisi vardı. Mujunkum avı için oluşturduğu
bu yaman ekibin üyelerini de işte bu sezgi gücü ile seçmiş, toplamıştı.

Burada, genel olarak kaderin akıl ermez bir akışı, özel olarak da herkesin ayrı
ayrı kaderi ve olayları meydana getiren sayısız durumları üzerinde biraz
düşünmek yerinde olacak. Çünkü Allah bu durumların sahibi ve hakimidir: Eğer
Abdias Papaz Okulunda başarılı olsaydı, Kiliseye hizmet ederek kendini
gösterse ve rahipliğe terfi etseydi, Boss'un onunla hiçbir meselesi olmayacaktı.
Eski okul arkadaşları aynı yolu seçtikten sonra, daha akıllı davranmış, o bir
diyakosun oğlu olmasına rağmen ondan daha iyi çalışmış, sebat göstermişlerdi.
Böylece teolojiyi bitirip, diyanet mesleğinde adım adım yükselerek hak ettikleri
mevkilere gelmişlerdi. Abdias da onlar gibi olsaydı (başlangıçta en parlak
öğrencilerden biriydi ve öğretmen rahipler tarafından çok beğeniliyordu)
Kandalov'la hiç karşılaşmayacaktı. Bu sabık teğmen ise papazları samimi olarak
çağdışı görüyordu ve hayatı boyunca, merak saiki ile de olsa, bir kilisenin
kapısından içeri adımını atmamış.

Tabii; olsaydı... bilseydi... gibi şartlarla, gelecekte olacakları kimse önceden
bilemez. Kaderi okumak mümkün değildir. Bu konuda en basit bir işçi için bile
ayrıntılı bir fiş dolduramayız. Şimdi yaptıkları iş de diğer işlerden farklı değildi.
Hayvan ölüsü yerine patates toplamaya da gidebilirlerdi pekala. Aradaki fark
pek büyük sayılmazdı. Yumru yerine avda öldürülen hayvanları topluyorlardı
şimdi. Eğer Boss garda rastladığı bu boşgezerin bir kaçık, bir akıl hastası
olduğunu bilseydi, şimdi ondan, az daha kuvvetini ve otoritesini hiçe indirecek
olan bu tehlikeli kaçıkları zahmetsizce kurtulma yolunu aramak zorunda
kalmazdı. Çünkü Boss, amirlerinin özünde yeniden itibar kazanacağını da
umuyordu. Beklenmedik ve saçma bir sebeple işlerin bu noktaya geleceğini kim
bilebilirdi? Kandalov'un düşünceleri daha çok içmek ve fitil gibi sarhoş olmak
arzusu uyandırıyordu onda. İçmek, çok hızlı yapabildiği bir şeydi: Önce yarım
kadeh votkayı bir solukta içerdi, sonra bir daha ve bir daha, derken, her şeyi
kıpkızıl görmeye başlardı. Şuurunu kaybeder, kendini tutamazdı... Sonra, işin
sonunu getirmek için, kalan bütün içkiyi içerdi... Ama şimdi bunu yapmaya
cesaret edemiyordu, sonu kötü olurdu çünkü...

Ah bu Abdias! Ne işi vardı onun bu Allahın cezası yerde! Kader işte. Yine
kader! Bütün olaylar bir araya geliyor kaderi tamamlamak için. Nice zamandan
beri, çok uzak bir bölgede, bütün bu meseleler askıya alınmıştı...

Dinde reform yapmak gibi aşırı isteğinden dolayı kapıdışı edildikten sonra,
Abdias, Genç Komünistler adlı mahalli bir gazetede yazarlık yapmıştı. Papaz
okulunun bu eski öğrencisi halkın ilgisini çekecek, onları heyecanlandıracak
makaleler yazabilirdi.

Eski bir din adamı olarak, din aleyhindeki propagandaları için ondan
çok iyi yararlanabilirlerdi. Abdias ise bu işi, gençlere hitap eden bir yayın
organında dini meselelere temas etmek ve fikirlerini yaymak için bir fırsat
saymıştı. Aslında onun düşünceleri, didaktik propagandalardan, bölge basınını
kaplayan toplumu azarlayıcı yazılardan usanmış her yaşta okurun ilgisini
çekiyordu. Başlangıçta yöneticiler de, Abdias da karşılıklı çıkarlarına saygı
gösterdiler. Ama, bu genç sapkının ard niyetini kendisinden başka kimse
anlayamamıştı. O, yazı işlerinde gittikçe yerini kuvvetlendirmeyi, yeni fikirlerini
yayma fırsatı bulmayı umuyordu. Ona göre, modern dünyada Tanrı ve İnsan
anlayışı günün en önemli ve heyecanlı konusu olacaktı. Böylece o, bazı
ideolojik uygunsuzlukların da yardımıyla ve ustaca ifadelerle, eski teolojinin
dogmaları ile çelişen kendi doktrinini ortaya çıkaracaktı.

Abdias'ın bu hayal ve umudu gülünçtü. Çünkü karşısında iki kuvvet,
fethedemeyeceği iki büyük ve sağlam kale vardı. Bu kuvvetler de birbirleriyle
uyuşmazlık içindeydiler: Bir yanda Kilisenin asırlık öğretileri bulunuyordu ki,
bu kale, dinin saflığını her türlü sapmalara karşı kıskançlıkla koruyordu. Öte
yanda ise, dini tamamen inkar eden bilimsel materyalizm ve ateizm kalesi vardı.
Zavallı Abdias, iki değirmen taşının arasında kalmış gibi bu devlerin arasında
çırpınıyor, ama yine de ümidini yitirmiyordu. Er veya geç İnsanların tarihi
gelişimiyle Tanrı anlayışının gelişmesi üzerine olan görüşlerini açıklama
fırsatını kaderin ona vereceğine inanıyordu. Gittikçe artan insan potansiyelinin
yakında kritik bir aşamaya ulaşacağını ve o zaman insanların bu endüstri sonrası
çağda kendileriyle Yaradan arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamak gereğini
duyacaklarını düşünüyordu. Fikirleri henüz pek iyi açıklanamamıştı: Bu fikirler
şimdilik geçiş aşamasında ve tamamen polemik konusu durumundaydılar. Ama
dinin resmi muhafızları bu kadarcık şüpheyi bile bağışlamıyorlardı. Bağlı
bulunduğu piskoposluğun yetkilileri de onu, fikirlerini inatla savund}ğu için
kovmuşlardı okuldan.

Abdias dik alınlı, soluk yüzlüydü. Kendi neslinden olan birçok insan gibi o da
saç sakal bırakmıştı ve saçları omuzlarına kadar düşüyordu. Kara sakalı onu
güzelleştirmiyordu ama, ağırbaşlılık veriyordu.

Kara gözleri ışıl ışıl parlasa da, ruhen tatminsizlik içinde olduğunu da belli
ediyorlardı. Hiçbir zaman canlılığını yitirmeyen fikirleri onun için hem ısdırap,
hem de neşe ve umut kaynağı idi. İyi niyetle yaklaştığı bütün insanlar devamlı
şekilde acı veriyorlardı ona...

Genellikle kareli bir gömlek ya da süeterle jean türü bir pantolon giyerdi. Kış
için de oldukça kötü durumda bir pantolon, bir de babasından miras kalan bir
kalpağı vardı. Mujunkum'a da bu kıyafetle gelmişti.

Eli kolu bağlı olarak kamyonda bulunması acı acı düşüncelere sokmuştu onu.
O anda en dayanılmaz acısı da yalnızlığı idi. Doğulu bir şairin yarısını unuttuğu
bazı sözlerini hatırladı: Kalabalığın içinde insan tektir, kendi kendine kalınca
yapayalnızdır. Yine de acı ile, bir süreden beri aklından hiç çıkmayan bir insanı
getirdi gözlerinin önüne. Bu, dünyada ona en yakın insandı, çünkü artık onu
kendi varlığından ayıramıyordu.

Şu güç saatlerde de ondan kopamazdı. Bütün duyuları ile uzanıyordu
ona. Telepati olayı gerçekten varsa, çok kritik bazı anlarda insanın sevdiği
ile duyu ötesi bir güçle bağlantı kurması mümkün ise, onun sevdiği insan da
bu gece bir felaketin geldiğini duyuyor, endişe ediyor olmalıydı.

Aynı şairin eskiden ona inanılmaz gibi gelen paradoksal bir formülünü de
şimdi çok iyi anlıyordu: Kalbi sevmek için yaratılmış olan, hiç aşık olmamalı.
Ne saçma söz! Ama o bugün karanlıklar içinde sevdiğini düşünerek sessizce
gözyaşı döküyor, keşki onu hiç tanımasaydım, bu kadar derin ama umutsuz bir
aşkla, ölürken insanın kendi canını sevmesi gibi sevmeseydim, diyordu. Öyle bir
aşkla sevmeseydi, şu anda böylesine şiddetli bir acı, böylesine kara bir sıkıntı
çekmeyecek, dayanılmaz ve korkunç derecede anlamsız bir arzu ile, bir anda
bağlarını koparıp, bozkırda hiç durmadan, geceler boyu kilometrelerce yol
alarak Calpak-Saz'a doğru koşmak istemeyecekti. Calpak-Saz, kıtalararası
demiryolunun üzerinde, bozkır sınırında yitik bir istasyondu. Onun evceğizi de
orada, hastahane binasına bitişikti. Eskiden olduğu gibi orada sadece bir saat
kalabilmek için neler vermezdi... Abdias, bulunduğu durumdan kurtulamadığı
için, belki de hiç ihtiyacı olmayan bu aşka neredeyse lanet okuyordu. Asya'nın
bu topraklarına o kadın yüzünden gelmemiş miydi? Mujunkum'da eli kolu
bağlanmış, saldırıya, hakarete uğramamış mıydı?

Ama bu düşünceler kalıcı değildi, gelip geçiyor, yüreğindeki ateşi daha da
körüklüyor, kavuşma ne kadar imkansız görünüyorsa, o da yalnızlığa karşı o
kadar metin olduğunu hissediyordu. Bununla beraber, boğucu sıkıntılar ona
Allah'a olan inancının ne kadar güçlü ve içten olduğunu da hissettiriyordu. Yüce
Yaradan'ın insana dünyevi aşklar vererek, onun var olmasının en büyük
sevincini de yarattığını keşfediyordu. Tanrı'nın lutfu akıp giden zaman kadar
sonsuzdu, çünkü her aşk ayrı ve tekti...

Gözlerini dolunaya çevirerek:

-Yüce Yaradana hamdolsun, diye mırıldandı, bir de kalbimizi aşka açan
Allah'ın lutfunun ne büyük olduğunu anlayabilseydi bu ay...

Birden kamyonun yanında ayak sesleri duyuldu. Biri, hıklıya hıklıya araca
tırmanıyordu. Mişaş idi bu. Az sonra Kepa'nın da başını gördü. İyice sarhoş
oldukları anlaşılıyordu, çünkü keskin bir votka kokusu sarmıştı etrafı.

-Dinlendiğin yeter, kalk bakalım orospu çocuğu, papaz bozuntusu, Boss
kilimin olduğu yere gelmeni istiyor, sana nasıl davranacağını öğretecek! dedi
Mişaş. Sayga cesetlerinin üzerinde aç kalmış bir ayı gibi yalpalayarak
yürüyordu.

Kepa da alaylı alaylı sırıtarak:

-Kilimde oturacağını sanma ha, yere, kıçının üzerine oturacaksın, dedi.

Mişaş, iki hıçkırık arasında boğuk bir sesle devam etti konuşmaya:

-Bir de halı gerek ha! Orospu! Seni bunun için Sibirya'ya sürmeli... Bizi lafla
tavlamak istediğin için... Evet, tavlamak istiyor orospu! Papaz olmak
istemiyoruz diye mi?.: Yanlış adres seçtin orospu!




  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980695 Ziyaretçi