CENGİZ AYTMATOV-BEŞİR AYVAZOĞLU

 

 

CENGİZ AYTMATOV


BEŞİR AYVAZOĞLU

b.ayvazoglu@zaman.com.tr


13.06.2008


Bir ay kadar önce bir belgesel çekimi için Tataristan’ın başkenti Kazan’a giden Cengiz Aytmatov orada hastalanmış ve böbrek yetmezliği teşhisi konularak bir ambulans uçakla Almanya’nın Nürnberg şehrindeki Klinikum Nord’a kaldırılmıştı. Sağlık haberlerini beklerken ölüm haberini aldık ve çok üzüldük. Aytmatov’la son olarak geçen yılın sonlarında Elazığ’da görüşmüştük. Fırat Üniversitesi tarafından kendisine fahri doktora unvanı ve Elazığ Belediyesi tarafından yeni açılan bir parka isminin verilmesi dolayısıyla düzenlenen törenlere katılmak üzere gelmişti ve sağlıklı görünüyordu. Tabii, ona kitaplarını imzalatanlar kâğıda alerjisi olduğunu, kâğıtla her temasında nefes darlığına uğradığını bilemezlerdi; ben de mütercimi ve manevi kızı Güzel Sarıgül Şonbaeva’nın dün bu sayfada çıkan yazısından öğrendim. Öyle anlaşılıyor ki, Aytmatov, kâğıtlarla iç içeliği zorunlu kılan yazarlık hayatının bir kısmını aynı zamanda bir işkence gibi yaşamış. Söz konusu yazıdaki şu cümlelere dikkatinizi çekmek isterim: “Fakat bu durumunu asla bir bahane olarak öne sürmez, sevenlerini, okurlarını kırmamak uğruna kendisine uzatılan yüzlerce kitabı yüksünmeden saatlerce imzalardı. Sonra da nefes darlığıyla boğuşarak, ama yaşının ilerlemişliğine ve bitkinliğine rağmen etrafındakilere sezdirmeden, el ayak çekilince otel odasına kapanırdı. Saatlerce gözyaşlarına karışan hapşırmalar arasında kendine gelmeye çalışırdı.”
Cengiz Aytmatov ismi Türkiye’de 1970’lerde Cemile ve Toprak Ana adlı hikâyeleriyle duyulmaya başlandı. Benim de bu büyük Kırgız yazarından okuduğum ilk eserler bunlardır. Ne var ki o yıllarda ideolojik kamplaşma ve karşılıklı peşin hükümler yüzünden bazı yazarların değerleri hemen fark edilemiyordu. Aytmatov, bizim nazarımızda, bir Kırgız Türkü olsa da sonuçta Sovyet çıkarlarına hizmet eden bir komünistti. Aytmatov’un eserlerini Türkçeye tercüme eden ve bu eserler hakkında eleştiri yazanlar da ondan “Kırgız asıllı Sovyet yazarı” hatta “Rus yazar” diye söz ediyorlardı.
Aytmatov’un sıradan bir Sovyet yazarı olmadığını, Türkçeye Gün Uzar Yüzyıl Olur ve Gün Olur Asra Bedel isimleriyle iki defa çevrilen büyük romanını okuduktan sonra anlamıştık. Doğrusu, okuduğunu anlayan biri, totalitarizmin büyük bir ustalıkla eleştirilip sorgulandığı bu roman ve bu romanın sosyal psikolojiye kazandırdığı mankurt kavramı ortada dururken Aytmatov’u komünist diye bir kenara atamazdı. Komünist olsa bile, saygı duyulması, şapka çıkarılması gereken büyük bir yazar olduğu belliydi.
Demirperde yıkıldıktan sonra daha yakından tanıma imkânı bulduğumuz Aytmatov’un Türkiye’de onun için biçilen hiçbir elbiseye sığmadığını gördük. Karşımızdaki, komünizmi de, dar mânâsında milliyetçiliği de aşmış, yani ‘komünist’ de, ‘Türkçü’ de olmayan, ancak kendi tarihinden ve kültüründen yola çıkarak beşerî ve evrensel olanın peşine düşmüş, bütün insanlığın dertlerini kendi derdi bilen ‘hümanist’ bir yazardı. Son romanlarından olan Kassandra Damgası bu açıdan dikkatle okunması gereken bir eserdir.
Elbette her yazar, içinden çıktığı milletin hayatını anlatmak, millî efsanelerini, geleneklerini, törelerini kaynak olarak kullanmak zorundadır. Fakat Aytmatov, orada kalınırsa bir yere varılamayacağını; edebiyatın kendine millî hayatı ve gelenekleri anlatmanın ötesinde hedefler de koyması gerektiğini düşünüyordu. Ufkunu millî olanın ötesine doğru genişleterek evrensel olana ulaşmak için gayret göstermeyen ve ‘tipik insan’ ortaya koyma ustalığına erişemeyen yazar, iyi bir yazar olamazdı. Kendisiyle 1992 yılında yaptığım röportaj sırasında bu fikirlerini anlatırken Dişi Kurdun Rüyaları adlı romanından şöyle söz etmişti: “Biliyorsunuz, bu romanda iki kurt vardır, Taşçaynar ve Akbaran. Bir gün Moskova’da, kalabalık bir caddede yürüyordum. Ansızın bir kadın çıktı karşıma, ‘Akbaran’ dedi. Bir an, herhalde beni tanıyor, romanımı da okumuş diye düşündüm. Kadın gözlerimin içine bakarak ‘Akbaran benim!’ dedi ve hızla kalabalığa karışarak gözden kayboldu. Arkasından kalakaldım. Kimdi, niçin dişi kurt Akbaran’la kendisini özdeşleştirmişti? Bilmiyorum, ama demek ki onu yakalamıştım. Analık evrenseldir çünkü. Akbaran da, ne kadar kurt olsa, anadır...”
Bu hâtıra, Türk destanlarında çok önemli ve özel bir yeri bulunan ‘kurt’ figüründen bile yola çıkılarak evrensel bir insanlık durumunun açıklanabileceğini gösteren önemli bir mesaj taşıyor. Eski yazılarımdan birinde, Kızılelma, Ergenekon gibi destan unsurlarının bizde aşındırılıp kullanılamaz hale getirildiğinden şikâyet etmiştim. Şimdi birtakım çeteleri hatırlatan bu “mythe”ler, Cengiz Aytmatov gibi kudretli bir yazarın elinde pekâlâ dünya edebiyatına mal olabilirdi.
Yukarıda sözünü ettiğim röportaj, Aytmatov’un belki de Sovyet rejimini açık bir biçimde eleştirdiği ilk röportajdı. Bağımsız Devletler Topluluğu’nun Lüksemburg büyükelçisi olduğu için pek rahat konuşamasa da, o günün şartlarında söylenebilecek hemen her şeyi söylemiş, eskiden ne durumda olduklarını kısaca şöyle özetlemişti: “Sovyet yazarlarının birer kolları ve birer ayakları bağlıydı!”
Zamanla daha rahat konuşmaya, hatta Türk dünyasının Rönesans’ından ve ortak bir edebî Türkçenin gerekliliğinden söz etmeye başlayan Cengiz Aytmatov, ufkunu ‘millî olan’ın ötesine doğru genişletmeyi başarmış bir yazardı ve Kırgız efsanelerini bütün dünyanın bildiği efsaneler haline getirmişti.
Nobel Edebiyat Ödülü’nü hak ettiği halde alamayan büyük yazarlardan biri de odur.
Hâtırasını saygıyla anıyor ve bütün Türk dünyasına başsağlığı diliyorum.
13.06.2008

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980459 Ziyaretçi