CENGİZ AYTMATOV İLE KONUŞMA-ARALIK 1991 LÜKSEMBURG

           
  
    ARALIK 1990,LÜKSEMBURG
    CENGİZ AYTMATOV İLE KONUŞMA 
  
                                                                                                       
 
 
     HAKKINDA:
 
Almanya’da görevli olduğum yıllarda (1990-1992) “SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM’IN ROMAN,SENARYO,FİLM OLARAK MUKAYESESİ” adlı yüksek lisans tezimin ardından doktoramı sürdürüyordum.Doktora tezimde de Cengiz Aytmatov üzerine çalışmak istediğimden mutlaka Cengiz Aytmatov ile görüşmem gerekiyordu.
 
O yıllarda soğuk savaş yılları son günlerini yaşıyor,Sovyetler Birliği’nin yerini Rusya Federasyonu alıyor,pek çok yeni devlet ortaya çıkıyordu.İki Almanya birleşiyor,herkes yapması gerekeni biliyor,ama ülkeler dahil hiç kimse nasıl yapılacağı konusunda tam oluşmuş bir fikre sahip değildi.
 
Aytmatov’a ulaşmak hayli zordu.Sovyetler Birliği’nin Lüksemburg Büyükelçisi’yken birden bire Rusya Federasyonu’nun Büyükelçisi durumuna gelmişti.Sovyetler Birliği Doğu Berlin Kültür Ateşeliği vasıtasıyla Aytmatov’a ulaşıldı.Ardından kendisiyle niçin görüşmek istediğime dair bir telefon görüşmesi yaptım.Aytmatov, çok az zaman ayırabileceğini , ama gelmemi istediğini belirterek kendisine uygun gün ve saati söyledi.
 
Bu görüşmeden birkaç gün sonra Doğu Berlin’de Dişi Kurdun Rüyaları’nın tiyatro uyarlamasını seyrettim.Pek çok Aytmatov uyarlaması filmleri seyretmiştim ama bu benim için ilk tiyatro uyarlamasıydı.Aynı dönemde aşağı yukarı altı ayımı Doğu Berlin Devlet Kütüphanesi’nde Sowjet Literature ve Sowjetfilm dergilerini inceleyerek geçirdim.Çünkü her ikisi de Cengiz Aytmatov ile ilgili iki eşi bulunmaz kaynaktı.
 
Ve görüşme günü.Telefonda bana 45 dakika zamanım olduğu söylenmişti.Bu zamanı en iyi şekilde değerlendirebilmek için günlerce plan yapmıştım. 45 dakikalık görüşme tam dört saat kırk beş dakika sürdü.Birlikte elçilik salonunun ortasından geçen küçük bir dere görünümlü süs havuzunun kenarında kimi kayda geçmiş,kimi yazarın ricasıyla kaydedilmemiş aşağıdaki konuşmayı gerçekleştirdik.Aşağıdaki kısım doktora tezimde de yer alan kayıtlı kısımdır.
 
Daha sonraki yıllarda İstanbul Film Festivali için geldiğinde Aytmatov ile Eyüp Sultan Camii’ni gezdik,Süleymaniye’de Darüzziyafe’de Osmanlı yemeklerini tattık ve TGRT adına bir TV röportajı gerçekleştirdik.
 
Soğuk savaş izleri taşıyan bu görüşme tezim dışında hiçbir yerde yayınlanmadı.
Vefatının birinci yılında yayınlanmasının yerinde olacağını düşündüm.On dokuz yıl öncesinden bugüne ışık tutmak gibi belki.
 
                                                                           DR.MUSTAFA ÇETİN, 26.04.2009
 
 
 
 
 
            MUSTAFA ÇETİN: Kahramanlarınızla okuyucunun özdeşleşmesini, bütünleşmesini istiyor musunuz?
 
            CENGİZ AYTMATOV: Her edebi eserin bir ruhani dünyası var. Her okuyucu bunu kendi gönlünde, içinde değerlendirir, ona bir yer verir. Kahramanı hayata geçirmeyi düşünür. Fakat onun yaptıklarını yapmayı düşünmez. Buna belki şöyle bir misal verebilirim: 1988 yılında Gorbaçov ile beraber Pekin’e gitmiştik. Bir ara telefon çaldı. Bir adam vardı telefonda ve Kırgızca konuşuyordu. Bizim Pekin’e gelmemizden dolayı büyük sevinç duyduğunu söyledi. Kim olduğunu sordum. “Ben sizin Beyaz Gemi’deki çocuğunuzum” dedi. Üniversitede öğrenciymiş. Beyaz Gemi’deki gibi bir çocukluk geçirdiğini söyledi.
 
            Sonra bir gün onlarla buluştuk. Aşağı yukarı kırk civarında kızlı erkekli gençlerden oluşan bir gruptu. Tokalaştık, kimileri elimi öptü. Sonra o delikanlının kim olduğunu kendim bulmak istedim. Dikkatle yüzlerine baktım. Birinin gözleri bizimkilere benziyordu. Boyu da farklıydı. Ona “Sensin, benim Beyaz Gemi’deki çocuğum” dedim. Sonra büyüttük sohbeti. Bu eserlerden etkilenmenin enteresan bir örneğiydi.
 
            Kahramanlar hayattan seçildiğine göre insanların onlarda kendilerinden bir şeyler bulmaları normaldir. Kahramanın görevi, okuyucuyu düşündürmek, kendisini anlatırken onu anlatmaktır.
 
            Bir eserin kahramanında okuyucunun etkilenmesi mümkün. Roman kahramanının bir trajedisi, bir dünyası var. Okuyucunun da tabii. Bunların benzeşmesi kişiyi, eserin kahramanına yaklaştırıyor.
 
            M.Ç.: Çocuk kahramanlarınızdan eserlerinizde beklediğiniz nedir? Siz bazen çocuk kahraman olarak da karşımıza çıkıyorsunuz ?
 
            C.A.: Mesela Cemile’deki çocuğu hatırlarsın!
 
            M.Ç.: Resim yapan çocuk, Cemile’nin kayını.
 
            C.A.: Evet, evet o ….
 
            M.Ç.: O çocuk aslında sizsiniz sanıyorum.
 
            C.A.: Evet, evet. Biraz benim. Sultanmurat da biraz benim. Cemile yayınlandıktan sonra bir sürü mektup aldım. Cemile üzerine toplantılar yapıldı. Bunlardan birinde “Cemile ile Danyar gittikten sonra ne oldu?” diye soruyorlardı. Ne olduğunu bilmiyorum. Bu olay doğrudur ama. Şimdi çocukları, torunları vardır, çok şey olmuştur. Bunu okuyucu kendi muhayyelesinde canlandıracak, kendisi onlara bir yer bulacak. Bir eserin görevleri arasında okuyucuya düşünme payı bırakılması da vardır. Herkes buna kendi fantezisiyle karar verecek.
 
            Çocuklar iyi gözlemcidirler. Birçok olayı yetişkinlerden daha iyi görürler. Onlar geleceğin temsilcileridir.
 
            M.Ç.: Romanlarınızda kadınlardan, kadın kahramanlardan ne bekliyorsunuz? Eserlerinizde kadın kahramanlar çok önemli roller üstleniyor. Cemile’nin, Seyde’nin, Aliman’ın görevleri neydi ?
 
            C.A.: 1991’de Köln’e kitap kulüplerinin davetlisi olarak gittim. Kitap imzaladım, sohbet ettik. Gelenlerin yüzde seksenini, belki daha fazlasını kadınlar oluşturuyordu. Bu eserlerimdeki kadın kahramanların onları ne kadar etkilediğini gösteriyordu. Kadın “analık “ özelliği yanında toplumun direğini oluşturur. Kadının güçlü olması gerekir. Sorumluluğu büyüktür. Kadına layık olduğu yeri vermek bir yazarın da görevleri arsındadır.
 
            Her insanın farklı bir dünyası var. Ama bu ayrı dünyalara sahip insanlar, eser kahramanlarında kendi düşüncelerini, sıkıntılarını bulabiliyorlar. Kadın kahramanlarım, kendi dertlerini ortaya dökerken kadınların sesi olurlar.
 
            Bizim ninelerimiz bize hikayeler, masallar anlatırlardı. Bunlar bizi “Uyutmak” için değil “Eğitmek” içindi. Bu doğru, bu yanlış, böyle yaparsan bu, şöyle yaparsan şu olur derlerdi. Kıssadan hisse çıkarmamızı isterlerdi, bizi eğitirlerdi. Yaptıklarımızın yanlış mı, doğru mu olduğunu söylerlerdi.
 
Biz bunlara Kırgızca’da yumak diyoruz. Bunların pedagojik özellikleri var.
 
            Kadın toplumun en önemli öğesidir. Problemlerin kaynağı gibi görülmemeleri gerekir. Her toplumda kadın, şekli değişse de aynı yükü, sorumluluğu taşır.
 
            M.Ç.: Siz romanlarınızda aşkı, kadını ve erkeği bütün ilişki ve yönleriyle anlatıyorsunuz ama sizde seks, seksüalite hemen hiç yok. Birçok yazar seksi kullanıyor.
 
            C.A.: Bu bizim geleneğimizde olmayan bir konu. Bu şekilde yok bizde. Rus edebiyatı ve sinemasında da yeni yeni ortaya çıkmaya başladı. Aşık edebiyatında, geleneksel edebiyatta da yok. Erkekler kendi aralarında bu konuları konuşuyorlar. Aşıklar da erkeklere hitap ederken biraz bu konuya giriyorlar. Kadınlar da kendi aralarında konuşuyor olmalılar.
 
            Fakat toplu yerlerde, kadının erkeğin beraber olduğu yerlerde söz edilmiyor. Ayıp sayılıyor. Bu herkesin kendi bileceği bir konu. Rus edebiyatında da kültüründe de yok. Onlara da Avrupa’dan geldi.
 
            Avrupa’da çıktı bu iş ortaya. Amerika’ya, bütün dünyaya yayıldı. Bu özel bir saha. Bunu eserlerde yazmak, kullanmak ya da doğrudan böyle eserler yazmak gerekli mi değil mi bilmiyorum. Bende bu yok. Ama gerekirse yazılabilir. Seks hayatın inkar edilemeyecek bir gerçeği, anı. Ama yazılsa, anlatılsa bile seks için olmamalı. Konuyu aktarabilmek, verebilmek için olmalı. Çoğu yazar seks için yazıyor. Gayeleri onu anlatmak. Bu topluma zarar verir. Benim eğitimim, aldığım terbiye buna uygun değil. Müslüman dininde yok.
 
            Siz de nasıl? Sizinkiler yazıyor mu?
 
            M.Ç.: Evet, gittikçe artan bir hızla eserlerde kullanılıyor. Ama daha çok tercüme eserlerde rastlıyoruz buna. Modern edebiyat dediğimiz dönemde bunun yeri var. Sizin belirttiğiniz sebeplerden dolayı birçok yazar da bu konuya girmiyor. Küçük erotik bölümlere yer veriyorlar tabii. Mesela Cemile’nin vücudunu tasvir ederken, erotik öğelere siz de yer veriyorsunuz. Gün Uzar Yüzyıl Olur’da da var. Bu bence kabul edilebilir.
                                                                                                         
C.A.: Seksin toplum içinde yeri Türkiye’de ne şekilde?
 
            M.Ç.: Gelenekte olmadığından sanıyorum, toplum içinde açıkça konuşulabilen bir konu değil. Kadın ve erkekler kendi aralarında bu konuyu konuşuyorlar. Ama batıdaki gibi değil.
 
            C.A.: Televizyonda, sinemada durum nasıl?
 
            M.Ç.: Televizyonda var, evet. Yabancı kaynaklı film, dizi film sayısı çok fazla. Haliyle yavas yavaş topluma da yansıyor. Tv. seyircisi Amerikan filmleriyle yatıyor, Amerikan filmleriyle kalkıyor. Etkilenme olmaması mümkün değil.
 
            C.A.: Bizde genç yazarlarda da var bu. Bir tartışma ortamı doğdu. Aslında meselenin estetiğine eğilmek gerekir. Estetik olarak yaklaşmak gerekir. Ben okurum tabii. Fakat genç neslin, çoluğun çocuğun aklı başından gider. Bu onlar için iyi örnek olmaz. Çocukların, gençlerin taze hazırlıksız dimağlarının düşünülmesi gerekir. Bizim gençlik buna hazır değil. Tecrübeleri yok. Böyle şeyler onları şaşkına çevirir.
 
            M.Ç.: Siz yerli, milli bakışla, lokal meselelerle evrensele bir köprü kurmayı başardınız. Bugün evrensel “kola içmek, hamburger yemek, Marlboro içmek” oldu. Kavram bozulup değişti. Bence bu evrensellik değil, dejenerasyon. Siz bu değişen, bozulan evrensellik anlayışı için ne düşünüyorsunuz?
 
            C.A.: Peki sen ne anlıyorsun evrensellikten?
 
            M.Ç.: İnsanın çevresinden doğan bir probleminin veya duygusunun diğer insanlarca da kabul edilip, benimsenebilmesi, insana hitap edebilmesi. Bugünkü anlayış ise belli birilerinin veya belli bir toplumun değerlerinin herkesçe benimsenmesi. Bence standardizasyona gidiliyor.
 
C.A.: Artık insanın kendi fikirleri var. İnsanoğlunun fikirleri, kriterleri var. Dünya düşünüyor artık. Hayatın anlamı ne? İnsanoğlu dünyaya niye geldi? Hayatın akışı nasıl? Bunlar evrenselin konusuna girer. Felsefi bir mesele. Zor ve büyük bir mesele. Senin de belirttiğin gibi evrensellikle beraber standardizasyon da geliyor. Koladan, TV’den, sinemadan, birçok şeyden geliyor bu. Bu günlük hayatın seyri. Coca Cola yoksa Pepsi Cola var.
 
            Hem olumlu hem olumsuz olabilir. İnsan standardizasyona gidebilir. Ya da manevi dünyanın kriterlerine yaklaşabilir. İnsanın çocuklarına verdiği bilgiler, ideler evrensele girer.
 
            Evrensel problemlerle kişisel problemlerin bir harmonisi çıkıyor ortaya. Bu insanoğluna hayatın anlamını açıklar. Ticaret de işin bir yüzü. Kolalar vs. bu yüzde yer alıyor.
 
            Fakat bunlar bizim ruhani dünyamızı bozan şeyler. Bunlar da bu şartların gereği. İnsanın kişiliğine etkileri büyük.
 
            M.Ç.: Batıda “aile” kavramı klasik anlamını kaybetmiş durumda. Evlilik kavramı da uzun bir süre yıprandıktan sonra bugün anlamını kaybetti. Bu hadiseye nasıl bakıyorsunuz?
 
            C.A.: Benim tecrübelerim bunun doğru ve iyi bir şey olmadığını gösteriyor. Herkes kendi özel hayatını yaşıyor. Kendisi hayatını tayin ediyor. Birlik olup olmayacaklarına herkes kendi karar veriyor. Bu egoizm. Egoizmin sonucu bu. Bunun sebepleri kapitalist hayatın arkasında gizlidir. İnsanları zorla da tutamazsın. Ailenle kal diyemezsin. Bu da olmaz.
 
            Batılıların evrensel ahlakında bu fikirlerin ailenin, insanın geleceği için rolü büyük. Çocuklar da büyüklere özenir. Sonuç egoizme bağlıdır özet olarak. Bu trajedidir. Sinema, TV., edebiyat, felsefe, politika hep buna bağlıdır. Katoliklerde durum biraz daha farklı. Sonuç olarak aile mefhumunun korunması gerekir.
 
            M.Ç.: Sovyetler Birliği’nin yeni durumunda sonra Kırgızların, Türkmen, Azeri, Kazak, Özbek ve diğerlerinin edebiyatları yeni bir yola girdi. Önceleri ateşli, hamasi, olgunlaşmamış edebi ürünler ortaya çıkacak. Daha sonraları belki “Modern klasik” diyebileceğimiz eserler görebileceğiz. Sizin için belki böyle değil ama çoğunluk için bunun böyle olacağını düşünüyorum. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
 
            C.A.: Bu bir paradoks. Prestroykanın başlarında sansür kalktı, kontrol kalktı, Komünist Parti kalktı. Herkes istediğini yazmaya başladı.
 
            Edebiyat bir güldür. Çiçektir. Yeni bir dalga, yeni bir yol ortaya çıktı. Fakat hayatta, günlük hayatta bu gerçekleşmedi.
 
Uzun bir zaman gerekiyordu. Politik sosyal olarak da bu gerekliydi. Pazar ekonomisi çıktı ortaya. Bu çok yeniydi bizim için. Pazar ekonomisi. Amerikanizmi, seksüalizmi, pornografiyi beraberinde getirdi. Halka yayıldı. Herkes etkilendi. Edebiyatta içinden çıkılmaz bir hal aldı. Spekülasyon çıktı ortaya. Beş on yılda biraz stabilize olursa, yeni başarılı eserler çıkabilir.
 
            Ben hayatım boyunca gördüklerimi yazdım. Düşündüm, gördüm, duydum, sezdim. Ama Tanabay gibi kahramanların devri geçti artık. O tarihler geçti. Artık Tanabay yazılmaz. Ama Tanabay gibi insanlar toplumda yeraldılar ve hala da yaşıyorlar. Bu yakınlarda Literaturmaya Gaseta’da Gülsarı ve Tanabay üzerine Çinli bir yazarın eleştirisi yayınlandı. Orada eleştirmen Tanabay ve Gülsarı’nın şimdi kendileri için örnek olduğunu söylüyor.
 
            M.Ç.: Üniversite yıllarında hocalarımız bize”Bir gün pişman olacağınız şeyler yazmayın” derdi. Çok düşünüp az yazmamızı söylerlerdi. Sizin de böyle bir duyguya kapıldığınız anlar oluyor mu? Bu soruyu politik anlamda sormuyorum. Bu beni hiç mi hiç ilgilendirmeyen bir konu. Ben eserlerinizden söz ediyorum. Var mı böyle bir pişmanlığınız?
 
            C.A.: Buna her insanın kendi iç dünyası karar verebilir. Öz eleştiri, kendini yargılamaktır bu. Yapılması da gerekir. İnsan böyle zamanlarda karmakarışık duygulara sahip olur. Zaman değişir çünkü.
 
            Kendimle böyle bir hesaplaşmaya girdiğimde, benim pişman olduğum bir eserim yok. Biliyorum ki doğru olanı yaptım. O zaman geçtim. O eserler yazıldı. Herşey değişti. Ama pişmanlık yok.
 
 
            M.Ç.: Batıda, buna Rus kültürü dahil, roman ve edebiyatın diğer türleri çok önemli bir yerde. Doğu da bu böyle değil. Cengiz Aytmatov da aslında bir istisna. Ne diyorsunuz bu konuda ?
 
            C.A.: Roman Avrupa’dan dünyaya yayıldı. Bizim tradisyonumuzda mesnevi, şiir, destan vs. gelişti. Roman onlara uygun bir formdu. İnsanın tarihiyle ilgili bu. Nüveleri onların tarihinde. Ama bu, onlar yazar, biz yazamayız demek değildir.
                                                                                             
            M.Ç.: Siz eserlerinizden film yapılmasını desteklediniz. Bir konuşmanızda “Sinema bir gemiyse, edebiyat bunun motorudur” demiştiniz. Fakat bugün işler biraz değişti galiba. Bugün sinemanın edebiyatı yoğun bir şekilde etkilediği görüşü var. Bu Hemingway için söyleniyor. Hatta bazen sizin de adınız geçiyor. Edebiyat-sinema ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz ?
 
            C.A.: Edebiyat sinemaya yön veriyor. Bazen de sinema edebiyata tesir ediyor. Ben iyi sinemaya saygı duyuyorum. İyi sinemacılarla birlikte oldum.
 
            M.Ç.: Kırgız Sinemacılar Birliği Başkanlığı görevinde bulundunuz.
 
            C.A.: Sinema için bir güç gerekiyor. Bu güç edebiyat. Sinema ustalık gerektiren bir konu. Sujesiz sinema olmaz.
 
            M.Ç.: Sizin doğrudan senaryo olarak yazdığınız bir eseriniz var. Türkiye’de de, dünyada da pek bilinmiyor. Aşkın Sesi. Polat Şemsiyev’in bir filmi.
 
            C.A.: Küçük bir çalışmaydı. Dağların arasında geçen olarlar. Bir aşk hikayesi vs.
 
            M.Ç.: Polat Şemsiyev ve Tolomuş Okeyev nasıl yönetmenler ?  Özellikle onların çalışmaları üzerinde tezimizde durmak istiyoruz.Çünkü biz sizin dünyanızı yakalamaya çalışıyoruz. Adı geçen iki yönetmen de Kırgız ve sizin dünyanızı sinema olarak en sağlıklı yakalayabilecek kişiler. Dünyalarınız yakın, birlikte olduğunuz, dost olduğunuz insanlar.
 
            C.A.: Onlar benim çağdaşlarım. Benden biraz küçükler. Onlarla beraber düşündük, çalıştık. Ben edebi eserler verdim, onlar bunlardan yola çıkarak filmler yaptılar. Elbette biz birbirimizin dünyasına yakındık. O bir süreçti. Tarihin bir uzantısıydı.
 
            Biz edebiyat, sinema ve tiyatroda Kırgızlar için bir şeyler yapmaya çalıştık. Bu konularda yetişmiş insanlarımız vardı. Bugün ise kriz var. Çünkü zaman değişti. Eski memleket yok, eski sistem yok, eski davranışlar yok. Pazar ekonomisi başladı. Birçok şey durdu. Edebiyat, sinema ve tiyatroda da durum böyle. Eskiden paranın önemi bu kadar büyük değildi. Bugün her iş için kapital gerekli. İşadamı olmak gerekiyor.
                                                                                                                                            
            Biz beraberdik. Beraber düşündük, beraber yaptık. Ortak estetik endişelerimiz vardı.
Birbirimize yardımcı olduk, Her ikisi de başarılı yönetmenlerdir.
 
            M.Ç.: Şimdiki sorum tiyatroyla ilgili. Fujiyama adını neden seçtiniz? Başka tiyatro eseriniz var mı?
            C.A.: Hayır, başka piyes yazmadım. Biliyorsun Fujiyama’yı Kazak Dramturg Kaltay Muhammedcanov ile beraber yazdım. Niçin kendim yazmadım ? Çünkü bu benim direkt konum değil. O profesyonel dramaturg.
 
            Niçin Fujiyama? Biliyorsun Fujiyama Japon’da herkesçe bilinen bir dağın adıdır. İnsan ömründe biir defa bu dağa çıkıp kendince Allah’a yalvarır. “Ben bunu yaptım, şöyle yaşadım, bu hataları yaptım” diye itiraflarda bulunur. Böyle bir özelliği vardır. Değerli dostum Muhammedcanov ile beraber kaleme aldığımız Fujiyama’da yüksek bir tepede geçmişin muhasebesinin yapıldığını görürüz. Eski dostların birbiriyle hesaplaşmasıdır. Kim oldukları sorusuna cevap ararlar.
 
            M.Ç.: Polat Şemsiyev filmini yaptı. Filmi nasıl değerlendirdiniz?
 
            C.A.: İyidir, iyidir …
 
            M.Ç.: Biraz fazla politik geldi bana. Filmle ilgili yazılar da bu yönde. Dağın eteğine büyük bir Stalin büstü yerleştirilmiş vs.
 
            C.A.: Evet, biraz fazla politize etmiş. Benim eserde yok bu kadar biliyorsun. Birgün, niye böyle yaptığını sordum Polat’a. Perestroykanın havasıyla böyle yaptığını söyledi.
 
            M.Ç.: O heyecanla böyle politize edildi demek? Yine sizin Deniz Kıyısında Koşan Alaköpek adlı eseriniz bir Ermeni yönetmen, Karen Gevorkyan tarafından sinemaya uyarlandı. Ben bu çalışmayı oldukça iyi buldum.
 
            C.A.: O çok iyi oldu. Realist bir yolda çekildi. Bu roman, üzerinde çok çalışılan, çok tartışılan bir eserim olmuştur. Film olarak da iyiydi. Türkiye’de nasıl karşılandı bu?
 
            M.Ç.: Türkiye’de eserlerinize okuyucunun ilgisi büyük. Ama eserlerinizle ya da özellikle bir eserinizle ilgili dikkate değer çalışma yok. Aslında sadece sizin için değil. İstisnaları dışında bu tür toplantılar, çalışmalar yapma geleneği bizde yok. Yalnız benim yüksek lisans tezim, üzerinde çalıştığım Selvi Boylum Al Yazmalım adlı filmin yapımcısı Arif Keskiner’in 70’li yılların sonlarında bir teşebbüsü olmuştu. D.K.K.Alaköpek’ten yola çıkılarak bir senaryo hazırlanmış, çekimler için o zamanki Sovyet hükümeti izin vermemişti. Deniz sahneleri Kırgızfilm stüdyolarında, diğer çalışmalar Türkiye’de yapılacaktı. O bir balıkçı filmi olacaktı, sizin eserinizde olduğu gibi felsefi derinlik taşımayacaktı.                                                                                                                                              
            C.A.: Arif Keskiner’i tanıyorsun değil mi?
 
            M.Ç.: Evet, çok iyi tanırım Yüksek Lisans Tezimi hazırlarken çok yardımcı olmuştu. Çok ilgilenmişti.
 
            C.A.: Selamımı iletirsin kendisine.
 
            M.Ç.: Tabii efendim, memnuniyetle.
 
            C.A.: Eeee…. Şimdi yapsın filmi.
 
            M.Ç.: Tabii olabilir. Kendisine bir hatırlatmak gerekir. Ben senaryoyu alıp incelemek istemiştim….
 
            C.A.: Kimde senaryo?
 
            M.Ç.: Arif beyde. O zaman yayınlanmamış olduğu için bana vermemişti. Ama uzun uzun anlatmıştı. Selvi Boylum Al Yazmalım filmi çekildikten sonra ve çekilmeden önce konu olarak çok kullanıldı. Fotoroman yapıldı, radyofonik oyun olarak yayınlandı.
 
            C.A.: Kim çekmişti onu, şimdi hatırlayamıyorum.
 
            M.Ç.: Atıf Yılmaz’ın bir çalışmasıydı. Senaryoyu Ali Özgentürk yazmıştı. Yapımcılığı A.Keskiner üstlenmişti. Türk Sineması için de çok önemli bir filmdi. Bir dönüm noktasıydı. Star sinemasının kalıplarının yıkıldığı cesaretli bir adımdı. Antalya Film Festivali ve Taşkent Film Festivali’nde ödül aldı. Hatırlarsınız siz de o zaman oradaydınız.
 
            C.A.: Evet, evet… ben filmi Bulgaristan’da da gördüm. Çok şaşırdım. “Bir Türk filminin sizin için mahsuru yok mu?” diye sordum. “Hayır,hayır, çok sevildi. Herkes defalarca seyrediyor” dediler.                                                                                                                                    
            M.Ç.: Arif bey, filmin o zamanki rayiçle Bulgaristan’a 1000 Dolara satıldığını ve birçok kopyanın Bulgaristan’ın her yerinde gösterildiğini söylemişti. Türkiye’de bu filmi televizyon kanalları birkaç defa gösterdi ve hala ilgi görüyor.
 
            Filmin senaristi Ali Özgentürk’ün, eserin konusunun bir Çin masalından alındığına dair bir görüşü vardı. Brecht de bu konuyu Kafkas Tebeşir Dairesi adlı eserinde işlemişti.
 
            C.A.: Hayır, hayır. Ben bunu hiç bilmiyordum. İlk defa sizden işitiyorum. Ben tamamen bildiğim kendi çevremden yola çıkarak eserimi yazdım.
 
            M.Ç.: Şimdi edebiyata tekrar dönüp Toprak Ana ile ilgili birkaç şey sormak istiyorum. En trajik eseriniz Toprak Ana.
 
            C.A.: Türkiye’de okuyucunun ilgisi nasıldı?
 
            M.Ç.: İyi. İlk eserleriniz arasında yer aldığı için uzun yıllardır defalarca baskısı yapıldı. Cemile’den sonra en çok okunan eserleriniz arasındadır sanıyorum. Yalnız benim sorum edebiden çok duygusal bir soru olacak.
 
            C.A.: Sor, sor… bende duygusal bir insanım.
 
            M.Ç.: Niçin roman kahramanlarının hepsi öldü ? Hiç olmazsa Aliman hayatta kalama mıydı ? Ya da Cantay ?
 
            C.A.: Çok da duygusal bir soru değilmiş. Bu konuda bana çok soru soruldu. Trajedi yazmanın yolu bu. Savaşın, insanlara yaptığı anlatılıyor. Çok zarar verdi insanlığa. İnsanlar ölüyor, insanlar değişiyor, yaralılar, yetimler vs. vs. Bu bir trajedi. Stalin için söz konusu bu. Beş milyon insan kırdı.
 
            Sen benim Türkiye’de yayınlanan son küçük eserimi okudun mu? Adı Cengiz Han’a Küsen Bulut.
 
            M.Ç.: Evet. Okudum.
 
            C.A.: Orada da bu konular işleniyor.
 
            M.Ç.: Toprak Ana’yı eleştirmenler nasıl değerlendirdi?
 
            C.A.: Şimdilerde yok tabii kritik. O zamanlar çok yapıldı. O zaman Sosyalist sistem vardı. Çok iyi karşılandı. İlgi gördü. Benim Yüz Yüze de bir trajedidir. Savaşı kim hatırlıyor şimdi? Geçti gitti.
 
            Toprak Ana edebiyat tarihindeki yerini aldı. O zamanı anlatıyordu. Bence bu eser bugünü çocuklar ve gençler için de önemli. O günleri öğrenip anlamaları için.
 
            M.Ç.: Bütün eserlerinizde anne mefhumu çok önemli. Beyaz Gemi’de reel annaeyi görmüyoruz. Çocuğun annesinin şehirde olduğunu orada evlendiğini öğreniyoruz. Boynuzlu Geyik Ana her şeyin aslı, atası. Analığın temsilcisi.
 
            C.A.: Bu bir mit. Mitoloji. Her halkın bir mitolojisi var. Orada halkın geçmişi, ideleri, iç dünyası var, tarihi var. Bizim için Geyik Ana nereden geldiğimizi, nerede yaşadığımızı, nerede yerleştiğimizi vs. anlatır.
 
            Kapitalist düzende ayrı, sosyalist düzende ayrı bir yönlendirme var. Şu veya bu şekilde eskiyi unutturup yeniyi aşılama, öğretme çabası vardır. Sosyalist düzende, sosyalist düzeni yerleştirme telaşı vardır.
 
            M.Ç.: Orazkul, yeni bozulmuş, dejenere tipi …….
 
            C.A.: Evet, karierizm. Çıkarcı insan. Sosyalist düzende çıkarcılığın temsilcisi.
 
            M.Ç.: Çocuk iyi, Mümin Dede pasif iyi …..
 
            C.A.: Bu çocuğun trajedisi.
 
            M.Ç.: Beyaz Gemi’de çocuk yapayalnız. Hiç arkası yok. Taşlar, ağaçlar onun dostu. Çocuğun böyle yalnızlık atmosferi içinde verilmesi, çocuğun masal veya efsaneden etkilenmesini, etkilenme sebebini daha belirginleştirmek için miydi?
 
            C.A.: Realist yaklaşımda kahramanın yaşadığı mekanın önemi büyüktür. Onun için bu detaylar verildi. Dağların arasında bir yer. Orada yaşayanlar Mümin, Orazkul vs. Orası şehir gibi değil. Hiç kimse yok. Okul yok. Yapayalnız.
 
            Şehirde olsa bu etkilenme olmazdı. Okula giderdi, çevresi farklı olurdu. Mesela arabalara meraklı olabilirdi.
 
            M.Ç.: Yani dünyasını başka şeyler doldururdu.
 
            C.A.: Evet.
 
            M.Ç.: Erken Gelen Turnalar adı da beni çok etkiledi. Bu ad neden? Bu eseri oğlunuz Asgar’a ithaf ettiniz. Eseri 1975’te yazdınız ve on beş yaşındayken yaşadıklarınızı anlatıyorsunuz. Ve Asgar da 1975’de aynı yaşlardaydı. Bu iyi düşünülmüş, anlamlı bir zamanlama.
 
            C.A.: Evet, doğru. Güzel bulmuşsun bunları, iyi çıkarmışsın. Erken Gelen Turnalar adı, turnaların özellikleriyle ilgilidir. Göçmen kuşlardır. Hayatın gelip geçtiğini temsil ederler.
 
            Anlatılan zaman geçmiş zamandır. Yani turnalar göç etmiştir. O günler geçti. Ve bu hatıraları, bu geçmişi oğluma hediye ettim.
 
            Erken Gelen Turnalar sevildi mi Türkiye’de?
 
            M.Ç.: Evet, sevilen eserleriniz arasındadır. Cemile için L.Aragon “Dünyanın en güzel aşk hikayesi” demişti. Bence Sultanmurat’ın Mirzagül’e olan aşkı da olağanüstü güzel. Gerçi eserde ana temamız bu değil. Gelişmeyen bir tema olarak kalıyor. Cemile’nin sonunu görüyoruz. Şimdi size romantik ve nostaljik bir soru: Mirzagül o zamanlar sizin sevgiliniz miydi ?
 
            C.A.: Çocuktuk o zamanlar, olabilir. Bu hayatın bir parçası. Bir gül gibi. Gül güzeldir ama azdır ömrü. Gül dediğin beş gün sonra solar gider. Fakat bazı şeyler gönülde kalır.
 
            M.Ç.: Yine aynı yönde soru. “Aşk” ne ifade ediyor sizin için? Romanlarınızda ………
 
            C.A.: Aşkın belki bin türü var. Uzay gibi sonsuz. Sonu yok başı yok uzayın. Herkes bir yere kadar çıkar yükselir ama daha çok yol vardır. Aşk üzerinde çok durulmuş. Fakat bugün günlük hayatta aşkın anlamı da zayıflıyor, dejenere oluyor. Özünü kaybediyor.
 
            M.Ç.: Kızıl Elma. Bu eserinizin başka anlamlara geldiği için spekülasyonlara yol açmıştı. Hasan Ali Ediz’in çevirisinden sonra eser unutulup gitti. Sonra 1985’te ben İngilizce’den Türkçe’ye çevirdim. Kızıl Elma’nın kırmızı elmadan başka anlamı var mıydı sizin için ?
 
            C.A.: Hayır, başka bir anlamı yok. Burada kızıl al yanaklı bir kadını da temsil eder. Nazik, yüzü hafiften kızaran, estetik anlamda güzel bir kadın. Spekülasyon için bir sebep yok.
                                                                                                                                
            M.Ç.: Eserde İsabekov ve kızı Anara “Ave Maria” adlı şarkıyı dinliyorlar. Bu şarkı o zamanlar Kırgızistan’da çok mu popülerdi? Yoksa bütün dünyada bilinen bir motif mi kullanmak istediniz?
 
            C.A.: Şarkı popülerdi. Bu etkiyle aldım bunu. Konu Hristiyanlıktan geliyor. Bu tamam, ama bunun da ötesinde bu şarkı değerli bir eserdir.Orada da Allah’a bir yakarış var. Herkes kendince Allah’ı arıyor. Herkes Allah’a başka adlarla ulaşmaya çalışıyor. Hepsi bir Allah. Bunun için seçtim.
 
            M.Ç.: Gülsarı romanda bir attan çok bir kahraman gibi. Bunu sizin zootekniker olmanıza mı borçluyuz ? Yoksa başka bir sebebi mi var ? O yıllarda Gülsarı yılın romanı seçilmişti değil mi ?
 
            C.A.: Hayır değil. Her milletin kendi gelenekleri var. Bizde atın kültürümüzdeki yeri çok önemli. Örnek gerekirse Manas Destanı en güzel örnek. Onun atı da çok önemlidir. Benim için Gülsarı milletimizin, geleneğimizin bir parçası, onun temsilcisi.
 
            M.Ç.: Şimdi Deniz Kıyısında Koşan Alaköpek. Sizin Kırgız dünyasından ilk çıkışınız. Nedendi bu, Sibirya’ya. Nivih halkına uzanış? Siz eseri Vladimir Sangi’ye ithaf etmişsiniz ve bildiğim kadarıyla onun anlattığı bir efsaneden yola çıkmışsınız. Gaye sadece Kırgızistan’ın dışına çıkmak mıydı yoksa amlatılandan mı etkilendiniz?
 
            C.A.: Bence yazar kendi özünü, halkını eserlerine en iyi aktarır. En iyi onları anlatır. Yazar dışarıya da açılmalı ama. Nitekim bir çok batılı yazar kendi halkı, kültürü dışında toplumları anlatmıştır. Hemingway mesela İspanyolları anlatır. İnsanoğlu her yerde aynı. Anlatılan Kırgız olur ya da Nivih olur.
 
            M.Ç.: Kirisk, olağan üstü zor şartlara rağmen yaşamayı başardı. Yanındaki herkes öldü ama felsefi bir umudun temsilcisi olarak karaya döndü. Eskiden, kendinden öncekilerden bir şeyler öğrendi, karaya döndü ve yaşamaya devam edecek. Beyaz Gemi ile mukayese etmeyi düşünmüyorum ama oradaki çocuk kimilerine göre bir hiç uğruna, kimilerine göre de bir hayali ideal uğruna ölüp gitti. Tekrar söylüyorum, niyetim mukayese değil.
 
            C.A.: Sanatın iki türü var. Beyaz Gemi’de sosyalist sistemde zor işlerin arkasında, çarkların arasında bozulup, yok olan insanların trajedisi anlatılır.
 
            Kirisk bir tabiat aleminde. Deniz, bulut, rüzgar vs. Tabiat herkese ait. İki eserde farklı dünyalar ve farklı problemler anlatılır. Birinde sosyal bir mesele üzerinde durulurken, diğerinde insanın çevre ile ilişkisi dile getirilir.
 
            M.Ç.: Frunze dünyanın en yeşil şehri olarak biliniyor. Eski adı Pişgeg.
 
            C.A.: Şimdi yine Pişgeg oldu. Bu ad kımız yapılırken yayıkta kullanılan bir çubuktan geliyor.
 
            M.Ç.: Gün :Uzar Yüzyıl Olur. Bu sizin ilk uzun romanınız. Bunu Türkiye Türkçesindeki adıyla Dişi Kurdun Rüyaları izledi. Bu sadece teknik bir değişme mi? Uzun romana geçiş için başka bir sebebiniz var mı?
 
            C.A.: Yok, yok. Bu konudan kaynaklanıyor. Suje bunun sebebi.
 
            M.Ç.: Size Mankurtizmle ilgili sorular sorulmuş. Sizin cevaplarınız ise hep “Diplomatik”. Bizdeki karşılığı ise “yuvarlak”.
 
            C.A.: Bizim problemimiz asimilasyona tepkiydi. Asimilasyon başlatılmıştı. Buna karşı ileri sürülen bir fikirdi. Şimdilerde yok tabii.
 
            M.Ç.: Sizin için birkaç defa Sovyetler Birliği’nden çıkmanıza izin verilmediği söylendi. Türkiye’ye bir defa geldiniz. Ama daha sonra gelmemenizin sebebi olarak izin verilmediği söylendi.
 
            C.A.: Hayır, hayır, hiçbir şekilde böyle bir şey olmadı. Sebep başka işlerimin olması, çok yoğun olmamdı. Spekülasyonluk bir şey yoktu ortada.
 
            M.Ç.: Şimdi Dişi Kurdun Rüyaları. “Abdias niçin Hristiyan?” diye sormuyorum size. Bunun cevabını çok sık verdiniz. Hristiyanlıkta ikilik olduğunu, İslamda ikilik olmadığını vs. söylediniz. Sizinle yapılan bir konuşmada aynen şu başlık kullanılmıştı “Aytmatov Tanrısını Arıyor” ne diyorsunuz bu konuda?
 
            C.A.: Allah metafizik bir mefhum. Bunun tersini düşünmek diye bir şey olamaz. Allah sonsuz. O bir. Allah’ı herkes kendince düşünüyor, kendince arıyor, ona ulaşmaya çalışıyor. Elbette ki ben Kur’an'ı biliyorum. İnanıyorum. Bunlara uymam gerekiyor. Biz Allah’ı biliyoruz. Allah’tan başka ilah yok. Allah’ı hissediyoruz. Biz insanların Allah’ı, tam olarak bilmeye gücümüz yok.
 
            Allah’ın sonu yok. Her zaman her yerde ona ulaşmak mümkün. Her yerde, her zaman vardır.
 
            M.Ç.: Dişi Kurdun Rüyaları’nda Abdias’ın arayışı, çevre problemi ve uyuşturucu felaketini anlatıyor. Sizin bu çalışmanıza kadar özellikle uyuşturucu problemi yok gibi davranılıyordu. Varlığı reddediliyordu.
 
            C.A.: Sebebi politikti. Bu kimseye söylenmez, konuşulmazdı. “Sosyalizmde böyle şeyler olmaz” düşüncesi vardı. Afyon, uyuşturucu batılı burjuvaların problemiydi. Onların trajedisiydi. Varlığı reddediliyordu.
 
            M.Ç.: Basından öğrendiğimiz kadarıyla resmen bu işi mafya yürütüyormuş.
 
            C.A.: Doğru, mafya vardı.
 
            M.Ç.: Türkmen yönetmen Hocakulu Narliyev, sizin Gün Uzar Yüzyıl Olur adlı eserinizi film yaptı.
 
            C.A.: Nasıl, güzel oldu mu?
 
            M.Ç.: Film vizyona girmedi. O zamanki Sovyet yönetimi buna engel oldu. Belki şimdi gösterilme imkanı olabilir.
 
            Cengiz Bey, bunca yoğun işinizin arasında bana dört saat ayırdınız. Son bir şey sorup müsadenizle bitirmek istiyorum. Siz Sovyetler Birliği’nin Lüksemburg Büyükelçisiydiniz ama şimdi Sovyetler Birliği kalmadı ortada. Siz otomatik olarak Rusya Cumhuriyeti’nin Büyükelçisi konumuna geldiniz. Bu işe akıl erdirmek hayli zor.
 
            C.A.: Bu politikanın bir oyunu.
 
            M.Ç.: Bence sizin Kırgizistan adına gelecekte üstlenebileceğiniz çok önemli misyonlar olabilir. Mesela sizin Kırgızistan Cumhuriyeti Kültür Bakanı olduğunuzu tasavvur etmek mümkün.
 
            C.A.: Benim için Kırgızistan’da görev yok. Ben evimde oturup yazacağım. Şu anda Literaturnaya Gaseta’da “Öldü mü Ölmedi mi?” adlı eserim tefrika ediliyor. Döndüğümde yazmaktan başka işim olmayacak. 15 yaşında bir kızım (Şirin), 12 yaşında bir oğlum (Eldar). Onlar şimdi burada tahsil görüyor. Onları bekliyorum. İki yıl oldu. Sonra döneceğim.
 
            M.Ç.: Dört çocuğunuz var değil mi?
 
            C.A.: Evet, Sancar, Asgar, Şirin, Eldar.
 
            M.Ç.: Literaturnaya’da tefrika edilen eseriniz de bir roman değil mi?
 
            C.A.: Evet, bir povest. Gülsarı gibi.
 
            M.Ç.: Benim soracaklarım bu kadar. Size tekrar çok teşekkür ederim.
 
            C.A.: Ben de teşekkür ederim. Sizler oğul gibisiniz benim için.
 

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980443 Ziyaretçi