BİR TÜRKKLASİĞİ:CENGİZ AYTMATOV-DR. HAYATİ BİCE

 





BİR TÜRK KLASİĞİ CENGİZ AYTMATOV





DR. HAYATİ BİCE




TÜRK DİRLİK,2005







Çağdaş dünya edebiyatının en önde gelen isimlerinden birisi olan Cengiz Aytmatov [doğrusu Aymuhammedoğlu], 1928 yılında Sovyet yönetimi altında bulunan Türkistan'ın Kırgız ülkesinde dünyaya geldi. Küçük yaşta hayatın katı gerçekleriyle yüz yüze gelen Aytmatov, 9 yaşında iken 1937 yılı Stalin Terör Kampanyası'nda babası Törekul Aytmatov'u kaybetti. Daha çocuk denebilecek yaşta iken 2. Dünya Savaşı'nın yol açtığı faciaları yakından gözledi. Bu yaşadıklarının Aytmatov'un bilincine silinmez bir şekilde kazındığı eserleri incelendiği zaman kolayca fark edilebilir.



1956-1958 yılları arasında Gorki Edebiyat Enstitüsü'nde çalışan ve Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni de bitiren "Kırgız çobanı Cengiz" bu yıllarda kaleme aldığı hikayeleriyle artık Rus ede­biyatçıları tarafından bilinen bir yazar konumuna ulaştı. Hızla ünlenen Aytmatov, 1963 yılında Sovyetlerin en büyük edebiyat ödülü olan Lenin ödülünü aldı. Bugün 90'a yakın dilde okunan Cengiz Aytmatov, 1960'lı yıllardan itibaren dünyanın tanıdığı bir isim haline geldi.



Beyaz Gemi, Toprak Ana, İlk Öğretmenim (Öğretmen Duyşen), Erken Gelen Turnalar, Cemile, Gül-sarı gibi ilk ustalık ürünleri, ancak birçok Batı dilme çevrildikten sonra ülkemizde yayınlanan Ayt­matov, “Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek” ve özellikle “Gün Uzar Yüzyıl Olur” ( “Gün Var Asra Bedel” ÖTÜKEN yayınlarında adı ) adlı eserlerinin yayınlanmasından sonra ülkemizde de geniş ölçüde tanındı. Aytmatov'un ülkemizde tanınmasında eserlerinden uyarlanan “Kopar Zincirlerini Gülsarı”, “Beyaz Gemi” ve “Cemile” filmlerinin de katkılarını unutmamamız gerekir. Son olarak kaleme aldığı “Kıyamet” adlı eseri 1987 Frankfurt Kitap Fuarı'nda ‘Yılın Kitabı’ seçilen Aytmatov'un Almanya'da "İdam Yeri", Azerbaycan'da "Cellad Kütüğü", Özbe­kistan'da "Künde", Fransa'da "Dişi Kurdun Rüyaları" adıyla yayınlanan bu eseri ülkemizde de Fransızca tercümesi esas alınarak aynı adla "ÖTÜKEN" yayınları tarafından neşredil­di.



Cengiz Aytmatov, halen Beneluks ülkeleri nezdinde Kırgızistan’ın Brüksel büyükelçisi olarak görev yapmaktadır.



Cengiz Aytmatov’un Eserlerindeki Arkaplan



Cengiz Aytmatov, eserlerinde Türkistan'ın manevi coğrafyasını ana çerçeve olarak kullanırken kimileri ideolojik bulunabilecek çağdaş temaları da ustalıkla bu çerçeve içerisinde işlemektedir. Ancak hiç­bir eserinde basit ideolojik yönlendirmelerin öne geçtiği iddia edilemez.



Cengiz Aytmatov'un anlaşılmasında ve edebî kişiliğinin çözümlenmesinde özel bir yeri olan Beyaz Gemi, Deniz Kıyısında Koşan Alaköpek ve Gün Uzar Yüzyıl Olur'un ayrı bir vardır. Yazarın özellikle bu üç eseri üzerinde durarak Cengiz Aytmatov’un edebi kişiliğini daha anlaşılır hale getirebilmek istiyorum. Konuyu daha iyi kavramak isteyen okurların bu eserleri temin etmeğe çalışmalarını ve okumalarını tavsiye ederim. Bu eserler Aytmatov'un Türk Edebiyatındaki önemini ve son eseri “'Dişi Kurdun Rüyaları” ile nasıl kendi tabiî gelişimini dumura uğrattığını fazla derinlemesine inilmesine gerek kalmadan gösterecektir.





“Beyaz Gemi” ve “Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek”



Cengiz Aytmatov'un eserleri arasında benim için ayrıcalıklı bir yere sahip olan Beyaz Gemi'de yazar, bir çocuğun düşle karışık dünyasında iyilik-kötülük, hayr-şer kavramlarını tartışıyor(9). Bu romanda dikkati çeken en önemli özellik Türk tarihinden alınan motiflerin iyi­lik, hayr yönünde idealize edilerek verilmesi ve açıkça Rus işbirlikçilerinin kötülük, şer odakları olarak lanetlenmesinde kendini göstermekledir. Yazar bu sembolist anlatımını kendini ele verircesine eserin iyi ve mazlum karakterine Mümin Dede(l0), kötü ve zalim karakterine ise Oruskul (yani Rus'un kulu)(11) adlarını vererek daha açık hale getirmiştir. Yazar bu eseriyle neyi vermek istediğini eser yayınladıktan sonra kendisine yöneltilen eleştirilere cevabını içeren bir yazısında şöyle açıklamak­tadır: "Eserde olay ne olursa olsun, zaferi kim kazanırsa kazansın, yenilen kim olursa olsun gerçek zafer okuyu­cuda oluşan sonuçtadır. Hikaye okuru etkilemiş, onun adalet duygularını ayağa kaldırmışsa, hikayede iyi kötüye yenilmiş olsa bile sonuç olumludur... "Burada yazar öğünerek Beyaz Gemi'yi okuyan okurun iyinin, hakkın ve adaletin zaferini temenni ettiğini ve eserinin bu etkisinin kendisi için önemli olduğunu ifade etmekte­dir ki; eserdeki iyi ve doğru kavramlarının Türk kültüründen motifler etrafında işlendiği hatırlandığında bunun anlamı açıkça ortaya çıkmaktadır.



Aytmatov'un daha sonra yazdığı eserlerinden Deniz Kıyısında Koşan Alaköpek adlı uzun hikayesinin Beyaz Gemi ile olan ilişkisi sadece bizim farkettiğimiz bir durum olmadığı anlaşılmaktadır. Victor Levchenko adlı bir Rus yazarı da bu eserin Beyaz Gemi'nin bir uzantısı olduğunu net olarak ifade etmiştir(12). 'Deniz' ve 'Gemi' nesnelerinin çağrıştırdığı fizikî yakınlık dışında bir yakınlık taşımayan bu öykülerin ortak noktaları kurgu ve iç yapılarındaki benzerliklere dayanmaktadır.



Bu ikinci önemli eserinde Aytmatov bir kayıkla okya­nusta kaybolmak üzere olan dört kişinin, hayat tecrübe­lerini ve yaşama umutlarını aralarındaki en genç kişi olan çocuğa aktarmalarını ve adeta soylarına yaptıkları vasiyetleri emanet ettikleri çocuğun yaşama ümidi için kendilerini feda etmelerini dile getirmektedir. Burada soyun devamının ve bu devamlılık arzu edilirken yaşanmış ve yaşanan geleneğin yeni nesillere aktarılmasının önemi vurgulanmaktadır. Bu kavramların ne derecede önemli olduğu şu ülkede yaşayan herkes için malumdur herhalde... Levchenko, derin anlamlı bir felsefe ürünü olduğunu sezinlediği bu hikayenin en önemli unsurunun insanoğlunu insanlaştırmanın kendini feda eden bir “özgecilik” pahasına elde edilebileceğini vurgulaması olduğunu isabetle kaydetmektedir. O'na göre Deniz Kıyısında Koşan Alaköpek coşkusu, insanlık adına yılmaz savaşım, ahlak yasalarının sarsılmazlığını pekiştirmesi bakımlarından Beyaz Gemi'ye çok benze­mektedir. Atsız'ın Bozkurtlar adlı eserini dikkatlice oku­muş olanlar, Aytmatov'un bu eserlerindeki birçok te­manın Atsız'ınkilerle nasıl da benzeştiğini hayretle göreceklerdir(13). Umarız böyle bir karşılaştırma yapma önceliğini de yine bir yabancı, Türk bilim adamlarından kapmamış olsun!..



Beyaz Gemi ve Deniz Kenarında Koşan Alaköpek adlı eserlerinde ancak dikkatli okuyucuların farkedebileceği incelikli mesajlarla günümüzdeki ve Sovyet siste­mi içinde yaşamak durumundaki insanlara göndermelerde bulunan Aytmatov, Gün Uzar Yüzyıl Olur adlı şaheserinde (demek ki bazen son yazılan eser yazarın şaheseri olamıyormuş!) bu sembolik ifade tarzını ve usulden kay­naklanan ihtiyatı bir kenara bırakarak Sovyet sisteminin temellerini açıkça bombardımana tutması bir adım daha öne çıkıyordu. Henüz Gorbaçov piyasada yokken kaleme aldığı bu eser Sovyetler'deki değişimin kökenlerinin daha derinlerde yattığının da habercisi oluyordu.





'Cengiz Aytmatov Geleneği'



Diğer bütün eserleri bir kenara bırakılsa bile Aytmatov'un Beyaz Gemi, Deniz Kenarında Koşan Alaköpek ve Gün Uzar Yüzyıl Olur adlı eserleriyle bir edebî gele­neğin öncüsü olabileceği tartışılmaz bir gerçektir. Bu yönüyle Aytmatov Çağdaş Türk Edebiyatı'nın en büyük yazarı olarak adlandırılsa yeridir ve bundan sonraki Türk Edebiyatı'nda bir Aytmatov Geleneği var olacaktır. Bu geleneğin başlıca özelliklerini yazarın kendi ifadeleri ve eserlerindeki ortak özellikler etrafında tasnif etmek de mümkündür.



Yazar eserini millî gelenek ve törelerini kaynak alarak zenginleştirecektir, ancak ilgisini sadece böylesi bir çerçeve ile sınırlandırmamak ve insanı ilgilendiren her türlü meseleye gönlünü ve kafasını açmalı, ufkunu ma­hallî olanın ötesine taşırmalıdır(14). Sanat insanı derin düşüncelere sürüklemeli, insanı sarsmalı, gerekiyorsa hüzünlendirmeli, öfkelendirmelidir; yani insana insan olduğunu her an hissettirmelidir. Ayrıca sanat, hayatın ayak altına alınan, küçük düşürülen, giderek yok edilen değerli yönlerini yeni baştan kurmak, korumak ve kur­tarmak aşkı uyandırmalıdır(15). Toplumların gelecek kuşaklarına birer vasiyeti olan gelenek ve töreler etrafında örülmüş destanlar ve millî eserler fantastik birer masal değil, yüzlerce yıllık mirasın özünü taşıyan hafıza olarak görülmeli ve değerlendirilerek fonksiyonel hale getirilmeli, modern insan için destanların yörüngesine oturtulmuş modern destanlar üretilmelidir. Evrenin mer­kezi olan insanın insanî özellikleri titizlikle yaşatılmalı, yeni boyutlarla derinleşmesi yolundaki millî birikimlere yeni katkılar sağlanması göz ardı edilmemelidir. Aytmatov geleneğinde sevginin özel bir yeri vardır. O'na göre yazar insanlara nefreti değil sevgiyi hatırlatmalı, eseri okuyan okuyucuda oluşacak nihai duygu sevgi ekseni et-rafında şekillenmelidir(16). Bütün bu özelliklerin bir eserde verilebilmesi elbette ki zordur ve büyük sanatçılık bu zoru başarabilmektedir.



Ve bunun imkansız olmadığını Cengiz Aytmatov eserleriyle isbat etmeyi başarmıştır.





“Gün Uzar Yüzyıl Olur”



Cengiz Aytmatov'un eserleri arasında birçok yönden ayrıcalıklı bir yeri olan “Gün Uzar Yüzyıl Olur” romanında kültür değişmelerinin dünkü ve bugünkü yönelişlerinden tutun, en girift sosyal psikolojik tahlillere kadar pek çok olgu olağanüstü bir sentez gücüyle ifade edilmiştir.



“Gün Uzar Yüzyıl Olur” adlı eserde Türkistan'ın Kazak bölgesindeki 8 hanelik bir tren yolu bakım istasyonunda yaşayan Aral bölgesi Kazak Türklerinden Kazangap adlı yaşlı işçinin ölümü ve vasiyeti üzerine dü­zenlenen cenaze törenini anlatan ana eksen etrafında, Türklerin destanî devrine dönüşler ile uzay kolonileri arasındaki ilişkilerin sınırladığı geniş bir açılım sergi­lenmekte ve tek bir günün anlatıldığı roman böylece ismine uygun olarak 'yüzyıldan uzun bir gün'ün hikayesi olarak şekillenmektedir. Romanda Türk geleneği temsil eden Kazangap'ın en yakın dostu Yedigey ile Sovyet devrinin yenik insanı Kazangap'ın oğlu Sabitcan arasındaki çelişki ortaya konularak, Türk insanı' ile 'Sovyet insanı' karşılaştırılmakta ve açıkça 'Türk insanı'ndan yana tavır alınmaktadır. Yazar bu trajik karşılaştırmasını sağlam bir zemine oturtabil­mek için destanî geleneğe yaslanarak Yedigey'e Nayman Ana Destanı'nı anlattırmaktadır.





NAYMAN ANA DESTANI



Göçebe Türk oymaklarının düşmanı olan Juan Juan'lar -Türklerin tarihi düşmanları olarak semboli­ze edilmektedir- savaşlarda ele geçirdikleri tutsakları ya uzak yerlerde satmakta veya güçlü-kuvvetli olanları ayırarak korkunç işkencelerle "Mankurt”laştırdıktan sonra köle olarak kullanmaktadırlar.



Juan Juanlarla girişilen bir savaşta babasını kaybeden ve babasının öcünü almak için Juan Juanlara karşı düzenlenen bir akına katılan Nayman Ana'nın oğlu Colaman akından geri dönemez. Cenk meydanında oğlunun cesedini arayan ancak bulamayan Nayman Ana hep oğlunun bir gün çıkıp geleceği ümidiyle yaşamaktadır.



Bir gün kervancılardan yakınlarda bir Mankurt'un deve güttüğünü işiten Nayman Ana analık sezgi­siyle bu Mankurt'un oğlu olabileceği hissine kapılır. Bu fikrini, hiç kimseye açamayan Nayman Ana, kitaptaki ifadeyle "torkunlarına (kızlık akrabalarına) uğrayacağını, onlarda bir süre konuk kaldıktan sonra eğer kendisi gibi istekliler çıkarsa Kıpçak ülkesine erenlerden Yesevi De­de'nin türbesine gideceğini" söyleyerek ve yine yazarın ifadesiyle "Eşhedü en la ilahe İllallah" deyip devesine binerek yola çıkar. Nihayet deve güden Mankurt'u bulan Nayman Ana önsezisinde yanılmamıştır. Bu Mankurt onun sevgili oğlu Colaman'dır. "İki gözüm benim!" diye oğluna atılan Nayman Ana oğlunun kendisini tanımaması ve adını "Mankurt" olarak bildirmesi üzerine kahrolur ve şunları söyler: "Bir insanın dinden malı-mülkü, tüm zenginliği, gerekiyorsa yaşamı alınabilir. Ama belleğini köreltmeğe, beynini sakatlamaya kim cüret edebilir?" Ağlayarak oğluyla konuşan Nayman Ana sözlerine devam eder: "-Senin adın Colaman. işitiyor musun beni? Colaman senin adın. Babanın adı Dönenbay. Öldü baban. Anımsamıyor musun babanı? Sana ok atmayı o öğretti. Ben senin ananım. Sen de benim oğlum. Göçebe oymaklarındansın sen. Bizim oymağa Naymanlar denir. Sen de Nayman'sın."



Oğluna bu şekilde kim olduğunu, nereden gel­diğini anlatmaya, hatırlatmaya çalışan Nayman Ana onun hafızasını tamamen yitirdiğini acıyla fark eder ; buna rağmen yine de onu obalarına götürmek ister. Ana yüreği onun bir gün aklının başına geleceğine inan­dırmıştır. Bu sırada yanlarına yaklaşan efendi Juan Juan, Nayman Ana'yı görür ve kaçan Nayman Ana'nın Mankurt'una anlattıklarını öğrenince Colaman'a anasının ona işkence yapmak istediğini ve bu yüzden Nayman Ana'yı öldürmesi gerektiğini söyler. Romanda belirtildiği üzere "..oğlunu alıp götürerek göçebe Naymanlar'a istilacıların tutsakları nasıl sakatladıklarını, akıldan yoksun bırakarak nasıl alçalttıklarını göstermek isteyen ve böylece on­ların düşmana diş bileyerek silaha sarılmalarını" sağlamayı düşünen Nayman Ana Juan Juanlar oğlunun yanından ayrılınca tekrar oğlunun yanına döner. Ancak anasının kendisine kötülük yapmak istediği "öğretilen" oğlu, Nayman Ana'sını dinlemez bile ! Kitapta bu hazin öykü şöyle bitiriliyor:



"Nayman Ana son anda oğlunun okunu ona çevirdiğini gördü; deveyi dehleyip ileri fırlamağa fırsat bulamadan kısa bir vınlama duydu, yaydan fırlayan ok sol böğrüne saplandı. Öldürücü bir saplanmaydı bu. Nayman Ana yavaş yavaş aşağı eğildi, yıkılmamak için devesinin boynuna sarıldıysa da yere düşmeye başladı. Fakat ondan önce başından ak yazması kaydı, bir kuş olup havalanırken; "-Adın ne senin? Kimin oğlusun? Anımsa adını! Senin baban Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!" diye çığlık attı.



İşte o günden beri Sarı-Özek bozkırında gece­leri Dönenbay kuşu uçarmış. Bir yolcuya rastlarsa yanına yaklaşır: "Adın ne senin? Kimin oğlusun? Anımsa adını! Senin baban Dönenbay! Dönenbay, Dönenbay, Dönenbay, Dönenbay!" diye bağırırmış..



Nayman ananın gömüldüğü yer Sarı-Özek bozkırında Ana-Beyit Gömütlüğü, ananın yattığı yer olarak adlandırılmış."







NAYMAN ANA KABRİSTANI - BAYKONUR UZAY ÜSSÜ



Nayman Ana'nın oğlu tarafından öldürüldüğü yer daha sonra Kazak Türkleri arasında kutsal bir makam olarak kabul edilerek ölülerin toprağa verildiği bir anıt-kabristan haline gelir yüzyıllar içinde. Romandaki kahra­manlardan Kazangap da arkadaşı Yedigey'e öldüğünde 'Nayman Ana Kabristan'ına gömülmesini vasiyet eder. Bu vasiyeti yerine getirmek üzere bir araya gelen altı kişi arasında Kazangap'ın oğlu Sabitcan da vardır. Sabitcan yatılı Sovyet okullarında okumuş, Sovyet normları benimsetilmiş bir Kazak Türk'üdür. Gördüğü ateistik eğitimin yönlendirmesiyle atalarının inanç ve gelenekle­rini küçümsemekte., anlamsız bulmaktadır. Okumuş biri ve yerel hükümet binasında odacı olan Sabitcan'ın karşı çıkmasına rağmen cenaze İslami usullerle teçhiz edildik­ten sonra Nayman Ana Kabristanı’na gömülmek üzere yola çıkarılır. Nayman Ana Kabristanı'na geldiklerinde Yedigey şoke olur: Yüzyıllardır Nayman soyunun ölülerinin toprağına karıştığı yerler dikenli tellerle çevrilmiş ve bir uzay üssü haline getirilmiştir. (Bu uzay üssünün Sovyet uzay çalışmalarının yürütüldüğü Türkistan'ın Kazak bölgesindeki Baykonur uzay üssü olduğu fikri akla gelmektedir.)



Cenazeyi getiren grubun lideri konumundaki Yedigey'in bütün ısrarlarına rağmen resmi makamlar ölünün içeri alınıp Ana-Beyit'te toprağa verilmesine izin vermezler. Çaresiz kalan kafile cenazeyi dikenli tellerin dibinde toprağa vermek zorunda kalır. Bu "zorunda kalışı" vurgulayan yazar, sömürgecilik, ölüm, Tanrı, resmi cenaze törenlerinin kofluğu, iman, kader gibi ko­nulardaki ve açıkça İslami mesajlar taşıyan fikirlerini Yedigey'in diliyle belirtmektedir.





ÇAĞDAŞ MANKURTLAR



Babası Kazangap'ın Nayman Ana Kabristanı'na gömülmesi vasiyetine karşı çıkarak bir an önce cenazeyi toprağa gömüp şehre dönmek isteyen Sabitcan, dikenli tellerle yolları kesilince "Ben ta başında söylemiştim. Ölüyü ta buralara taşımanın ne gereği vardı?



İşiniz-gücünüz boş inançlarla uğraşmak! Bu masallara kendi inandığınız yetmiyormuş gibi bir de başkalarını inandırmağa çalışıyorsunuz." diye tavrını ortaya koyar. "Nasılmış? Kapıdan geriye dönersiniz değil mi? Bunun böyle olacağını ben size baştan söylemiştim! "Ana-Beyit, Ana-Beyit!" diye tutturmanın sonu budur. Sopa yemiş köpeğe dönersiniz işte böyle!.. Adamlar "Plana göre gömütlük yerinden kaldırılacak" diyorlar. Karar kesin. Daha fazla uzatmağa gerek var mı? Eski masallara fazla kapılmışsın, sen, Yedige. Adamlar burada dünya çapında uzay işleriyle uğraşıyorlar, sen de tutturmuşsun "Ana-Beyit'imiz, Ana-Beyit'imiz!" diyorsun. Kim dinler seni? Kimin işine yarar senin Ana-Beyit'in?.. İhtiyar ıvır zıvır işlerle kimsenin kafasını şişirmeye kalkma. Hele böyle bir konuda bana hiç güvenme. Senin Ana-Beyit'in bana vız gelir, tırıs gider." şeklindeki sözleriyle inançları alaya alan "okumuş-eğitilmiş" Sabitcan sözlerini şöyle tamamlar: "..Başka isim gücüm yok da o işlere mi koşa­cağım? Hem de ne için? Bak ihtiyar, benim ailem, ço­cuklarım, iyi de bir işim var. Ne diye durup dururken rüzgara karşı işeyeyim? Bir telefondan sonra kıçıma bir tekme atsınlar diye mi?.."



Atalarının yattığı Nayman Ana Kabristanı'nın ortadan kaldırılacağını öğrenince "birşeyler" yapmayı teklif eden Yedigey'e işbirlikçi aydınların sembolü Sabitcan'ın verdiği bu cevaplarla Cengiz Aytmatov'un sis­temi sorguladığı açıktır. Yazar bu türden bir teslimiyeti bir tür Mankurtlaşma olarak değerlendirerek şunları yazmıştır: "Yedigey düşündükçe incinmişliği artıyor, du­rumu daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. Buna gencecik adama (Sabitcan) bir yandan kızarak, bir yandan acıyarak, bir yandan da ondan iğrenerek; "-Mankurt'sun sen! Gerçek bir Mankurt! diye mırıldandı..."



Cengiz Aytmatov'un eserinin ana ekseni olan "Mankurtlaştırma" olayının bu yönü son derecede entere­sandır. Çağdaş Mankurt olan Sabitcan'ın kafasına hiç kimse deve derisi sarıp güneşin altında bırakmamıştır ama işte o tam bir Mankurt olarak ortadadır! Bu mankurtlaştırma metodu henüz tam olarak açıklığa kavuş­mamıştır, ancak eldeki veriler bu işlemin Sovyetleştirilen eğitim sistemi ile ilişkisini fısıldamaktadır.





GÜNÜMÜZDE “MANKURTİZM”



Cengiz Aytmatov Gün Uzar Yüzyıl Olur'u 1980'de tamamladıktan sonra, eser hızla yaygınlaşmış pek çok Batı diline ve Türk lehçelerine çevrilmiştir. Romandaki “mankurtlaştırma” ve “mankurt” temaları tartışıl­mış ve konu üzerinde akademik çalışmalar ortaya kon­muştur. Bunlardan birkaç örneği belirtelim: Çağdaş Sovyet Şairlerinden Kazak Türk'ü Muhtar Şahanov "Ye­nilen Galip ya da Cengiz Hanın Halası" konulu Otrar manzumesi’nin doğuşunu anlatırken şunları söylemekte­dir: "Eserimizde kültür tarihimize derin kökler salmanın bizler için pek önemli olduğunu anlatmak istiyordum. Her insanın doğduğu yere sıkı sıkıya bağlı olması gere­kir. Bunsuz büyük çaplı yazar olmaz. Köksüz insanlar ortaya çıkınca "Mankurtizm" hali olur. (SANAT OLAYI, Aralık 1986, Sayı: 55) Bu ifadeler Sovyetler Birliği'ndeki Türkler arasında Mankurt deyiminin tam tamına yerini bulduğunu göstermektedir. Fransa'da V.Lackhine tarafından "yılın kitabı" olarak gösterilen bu eserden yapılan iktibasla "Mankurtizm" sosyal değişme ve köküne yabancılaşma temalarını karşılayan bir terim olarak sosyal psikoloji literatüründe yerini almıştır.



Cengiz Aytmatov'un Mankurt kavramını sos­yal psikoloji literatürüne katmasından 10 yıl sonra tam anlamıyla yerli yerine oturduğunu gösteren yeni bir ör­neği ünlü Azerbaycan şairi Bahtiyar Vahabzade vermiştir. Bahtiyar Vahabzade Azerbaycan Parlamentosu'nun Karabağ konusunda yaptığı olağanüs­tü oturumunda yaptığı ve Bakü'de 13 Ekim 1989 tarihli Edebiyat ve İnce San'at gazetesinde yayınlandıktan sonra Ahmed Schmide tarafından Türkiye Türkçesi'ne aktarılarak Türk Edebiyatı dergisi, Yeni Düşünce ve Zaman gazetelerinde yayınlanan konuşmasında Azerbay­can'ı yıllardır hoyratça sömüren Ruslarla işbirliği yapan bazı yöneticileri “mankurt” olarak tanımlamaktadır. Vahabzade Mankurtluğun günümüzde de sürüp gittiğini or­taya koyan, kendi soyuna, kültürüne yabancılaşmış ve kelimenin tam anlamıyla şahsiyetsiz bu uşakları şöyle vasıflandırmaktadır: "Toprağına, halkına değil oturduğu koltuğa, makama bağlı olan Mankurtlar'ın önüne ne atsa­lar "Eyvallah..!" diyecekler... Vatan ve millet duygusundan nasibsiz bu buyrukçular ne Moskova'da ne de Azerbay­can'da halkının meselelerini bilenlerin yetki sahibi olmasına fırsat vermemişlerdir. Bugünkü feci vaziyetin önemli sebeplerinden birisi de içimizden çıkartılan bu Mankurtlardır..."



Azerbaycan Halk Cephesi'nin yolbaşçısı, öncüsü Ebulfez Elçibey’in Kasım 1989'da görüştüğü Taha Akyol'a biraz sitem kokan bir ifadeyle belirttiğine göre Karabağ konusu Sovyet Halk Temsilcileri Meclisi'nde görüşülürken Karabağ meselesine karışmamağa ve "nötral" kalmağa çalıştığı bildirilen Cengiz Aytmatov hakkında yine bir Azerbaycan aydını olan Nizami Caferoğlu'nun değerlendirmesi ise şöyleydi: "...Cengiz Ayt­matov'un büyük sanatçı olmasının sebebi binlerce yıllık zengin Türk medeniyetini tarihi gelişim mantığıyla özüne sindirmesi, tefekkür yolunu çizerken her zaman Türk medeniyetinin idrak ölçülerini esas almasıdır. Bu yönüyle Cengiz Aytmatov medeniyet tarihindeki köklü varlığımızın başlangıç devirlerinden çıkıp gelmiştir diye­biliriz... Cengiz Aytmatov, Gün Uzar Yüzyıl Olur ve son olarak yayınlanan Kıyamet romanları ile felsefi arayışlarını tamamladı; çağdaş Türklüğün bu iki şahe­ser tefekkür anıtı karşısında dünya lal kesildi.... Gün Uzar Yüzyıl Olur romanında tarihi arkaplan, tarihi değer­ler milli varlığın yaşama sebebi olarak belirtilir ve tarihini yitiren bir halkın benliğini yitirmiş gibi, dününü unutan bir toplumun bugününden bile mahrum edilmiş gibi olacağını vurgular. Böylece aynı zamanda vatan duygusunu yitiren kişinin insanlığını yitirmiş geleceğinden mahrum edilmiş olacağı da belirtilir. Buna göre bir milletin millet oluşunun sebebi tarihinin, insanın varoluşunun sebebi ise vatanının varoluşudur..."



Nizami Caferoğlu'nun yine Aytmatov'un bu eserinden ilham alarak dile getirdiği bir çağrıda şöyle demektedir: "Doğudan batıya, batıdan da doğuya koşan Hun atlarının ayak seslerini duyuyor musunuz?.. İnin içinizdeki kadimliğe, inin ve dinleyin: o sesleri mutlaka duyacaksınız...



İnin içinizdeki kadimliğe... İnin ve dinleyin, tarihin sesi her yerden kesilse de insanın içinden kesilmez...



İnin içinizdeki kadimliğe; inin içinizdeki ger­çeğe, inin ve dinleyin: gerçek insanla başlamaz, insan gerçekle başlar..."



Hayati Bice

RTÜK,Uzman Dr., Araştırmacı-Yazar.

--------------------------------------------------------------------------------


--------------------------------------------------------------------------------

Boranlı Yedigey (Edige)' in Duası -Gün Uzar Yüzyıl Olur-dan -Hayati Bice-


--------------------------------------------------------------------------------

"Şimdi yüzümüzü kutsal Kabe'ye dönelim, ellerimizi önümüze açalım. Böyle bir saatte dualarımızı aklımızdan geçenleri duysun anlasın diye Tanrı'yı düşünün...



"... Böylece insanoğlunun bir rastlantı sonucu geldiği, fakat günlerle gecelerini izlemesi gibi aynı şaşmazlıkla günü gelince bırakıp gideceği bir dünya, kendi düzeni içinde değişmez bir dünya yarattığı için Yaradan'a selam vermiş oluyordu...


  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980709 Ziyaretçi