AYTMATOV'UN HAZİRAN 2008'DE BASINA YANSIYAN GÖRÜŞLERİ VE VEFATINDAN SONRA YAZILANLAR

 

Cengiz Aytmatov, Köln`de konferans verdi.

Almanya'nın Köln kentinde Türk Dünyası Edebiyatı üzerine konferans veren dünyaca ünlü Kırgız yazar ve siyasetçi Cengiz Aytmatov, "Türkiye'nin geleceği Avrasya Birliği'nde" dedi.

Türkiye ile Orta Asya Cumhuriyetleri arasında özel bir ilişkinin bulunduğunu belirten Aytmatov, "Türkiye'nin geleceği Avrasya Birliği'nde, ancak bunun için uzun bir zamana ihtiyaç olacaktır" dedi.

Oluşturulacak Avrasya Birliği'nin içinde Rusya'nın da muhakkak yer alması gerektiğine dikkat çeken Aytmatov, Türk halklarının ortak dil kullanması için uzun bir zamana ihtiyaç duyulacağını, ancak bunu yaparken her halkın kendine özgü gelenek ve göreneklerini kaybetmemesi gerektiğini vurguladı.

Kırgızistan'ın Manas üniversitesinde 250 bin öğrencinin hem Türkçe hem de Kırgızca öğrendiğini de belirten Aytmatov, böylece iki toplum arasındaki ilişkilerin daha da gelişeceğini kaydetti.

Türk dünyasının çok zengin bir kültüre sahip olduğunu ifade eden ünlü yazar, Türk tarihindeki destanlardan örnekler sundu.

Atatürk'ün Orta Asya'da yaşayan Türklere ve Türk tarihine olan ilgisini bildiğini ifade eden Aytmatov, "Bu sayede Türk halkları arasında koparılmak istenen bağlar kopmamıştır" dedi.

Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) Konferans salonunda düzenlenen konferansa, Berlin Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri ve DİTİB Genel Başkanı Rıdvan Çakır, Köln Başkonsolosluğu'ndan Eğitim Ataşesi Uğur Acar ile çok sayıda Türk ve Rus katıldı.

 


 

Cengiz Aytmatov da `Orta Asya Birliği`ni İstiyor.

Kırgızistan'ın dünyaca ünlü yazarı Cengiz Aytmatov, "Orta Asya Birliği" fikrini desteklediğini söyledi.

Kırgızistan'ın dünyaca ünlü yazarı Cengiz Aytmatov, "Orta Asya Birliği" fikrini desteklediğini söyledi.

Kazak basınında yer alan haberde, bugün Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev tarafından kabul edilen Aytmatov, görüşme sonrası yaptığı açıklamada "Orta Asya Birliği" fikrini desteklediğini söyledi. İlk kez Orta Asya Birliği, Nazarbayev tarafından açıklanmıştı. Ünlü yazar, Cumhurbaşkanı Nazarbayev ile kültürel konular ağırlıklı bir görüşme yaptıklarını söyledi. Aytmatov, Nazarbayev'in Orta Asya Birliği'nin teşkil edilmesi fikrine destek çıktığını dile getirdi. Bu hususun kendisinin de arzuladığı ve hayata geçirilmesini istediği bir durum olduğuna vurgu yapan ünlü yazar, bundan böyle de bu sürecin hayata geçirilmesinin destekçisi olacağını kaydetti.

(Cihan Haber Ajansı)
25.03.2008 17:11

 


 

Aytmatov, toprağının yerlisiydi

Gökhan Özcan

Dünya edebiyatının ve Türk dünyasının önemli ismi Cengiz Aytmatov da göçüp gitti bu dünyadan. Bir kesişim kümesi oluşturur isek, Türk coğrafyasında en çok okunan yazar olduğunu da sanıyorum. Türkiye'de de genel anlamda tanınan bir yazar olduğunu söyleyebiliriz. Bunda elbette hemen hepimizin "En Sevdiğim 10 Türk Filmi" listesinde kendine yer bulan unutulmaz "Selvi Boylum Al Yazmalım" filminin payı büyüktür. Ama onun da ötesinde kitaplardan uzak durma konusunda yeminli olmayan hemen her insanımızın yolu bir Aytmatov kitabıyla kesişmiştir.
Ben 80'lerde okumuştum ilk romanını, sonra izini sürerek Türkçe'deki diğer eserlerinin de önemli bir kısmı ile tanışma imkânı buldum. İlk kitabından son kitabına kadar değişmeyen gözlemim, Aymatov'un hayatın kırsaldaki yüzüne belli bir sıcaklıkla, doğallıkla bakma çabası içinde olduğuydu. Sıkıntıları görmezden gelen bir şiirsellikle yaklaşmıyordu hayır, ama o sıkıntılar arasındaki güzellikleri de asla gözden kaçırmıyordu. Onun bu komplekssiz ve zengin bakışını, Türk köy romanı çizgisinde eserler vermiş yazarlarımızın büyük bir kısmında göremediğimi itiraf etmeliyim. Bizim kırsalı ele alan romanlarımızda daima çaresiz insanlar ve onları çaresiz bırakan feodalite varolmuştur. O feodal yapı, bireyleri yoksul, bilgisiz, çaresiz bırakan bir dramatik gerçeklik temelinde anlatılır. Bu genel yapı içinde erdemler, güzellikler, tabiatın tam da içinde yaşamanın getirdiği zengin tecrübeler neredeyse yoktur. Aytmatov ise zor bir coğrafyaya dair çok sayıda ve çok yönlü hikâyeleri yazıya dökmesine karşın kırsaldaki insan, hayatı ve gelenekleri konusunda daha yumuşak ve iyimser bir bakış açısına sahiptir. Unutulmaz aşk hikâyeleri yazmıştır Aytmatov, birçoğu imkânsız aşktır, ama yine de onun çok zengin biçimde aktardığı o aşkları vazgeçilmez bulursunuz. İmkânsızlığını bildiği halde kalbini sonuna kadar birbirine açan sevdalıların hikâyeleri... Tıpkı "Selvi Boylum Al Yazmalım" da olduğu gibi... Bu aşklar, Aytmatov'un yurduna, toprağına, insanına duyduğu aşkın da işaretleri...
Geleneksel edebiyatımızda böyle başka örnekler de vardır, ama modern Türk köy edebiyatı maalesef köyü yargılamanın ve mahkûm etmenin ötesine geçememiş, duygulara çok zaman ayıramamıştır. Elbette feodalitenin sorgulanması gereken olumsuzlukları fazlasıyla yaşanmıştır bu topraklarda. Ama feodalitenin getirdiği zorluklara rağmen kültürel ve duygusal zenginlikleri de hiç azımsanacak gibi değildir Anadolu'nun. Böyle bakınca meseleye, dünya çapında bir "Cemile"miz olmamasına üzülmemek elde değil elbette.
Aytmatov, bu çağın önemli yazarlarından biriydi, buna şüphe yok. Asya'nın son asrını anlamak ve anlamlandırmak için Aytmatov'u okumak şart neredeyse... Bu anlamda sadece Kırgız yurdu için değil, bütün Asya için önemli bir kayıp... Arkasında hem sayıca, hem zenginlik anlamında epeyce eser bırakmış olması bir teselli... Aytmatov kitapları kendilerini okutan, birini okuyunca diğerlerinin peşine takılacağınız cinsten kitaplar... Okuma sevgisi kazandığımız kitaplar arasında bir "Cemile", bir "Gün Olur Asra Bedel", bir "Elveda Gülsarı" mutlaka vardır. Tabii bir de "Selvi Boylum Al Yazmalım"...
Okunmaya ve ismi anılmaya devam edilecektir Aytmatov'un... Bir Asyalı için güzel bir miras...
Yeni Şafak/12 Haziran 2008 Perşembe

 


 

Cengiz Aytmatov

Beşir Ayvazoğlu
Bir ay kadar önce bir belgesel çekimi için Tataristan'ın başkenti Kazan'a giden Cengiz Aytmatov orada hastalanmış ve böbrek yetmezliği teşhisi konularak bir ambulans uçakla Almanya'nın Nürnberg şehrindeki Klinikum Nord'a kaldırılmıştı. Sağlık haberlerini beklerken ölüm haberini aldık ve çok üzüldük.
Aytmatov'la son olarak geçen yılın sonlarında Elazığ'da görüşmüştük. Fırat Üniversitesi tarafından kendisine fahri doktora unvanı ve Elazığ Belediyesi tarafından yeni açılan bir parka isminin verilmesi dolayısıyla düzenlenen törenlere katılmak üzere gelmişti ve sağlıklı görünüyordu. Tabii, ona kitaplarını imzalatanlar kâğıda alerjisi olduğunu, kâğıtla her temasında nefes darlığına uğradığını bilemezlerdi; ben de mütercimi ve manevi kızı Güzel Sarıgül Şonbaeva'nın dün bu sayfada çıkan yazısından öğrendim. Öyle anlaşılıyor ki, Aytmatov, kâğıtlarla iç içeliği zorunlu kılan yazarlık hayatının bir kısmını aynı zamanda bir işkence gibi yaşamış. Söz konusu yazıdaki şu cümlelere dikkatinizi çekmek isterim: "Fakat bu durumunu asla bir bahane olarak öne sürmez, sevenlerini, okurlarını kırmamak uğruna kendisine uzatılan yüzlerce kitabı yüksünmeden saatlerce imzalardı. Sonra da nefes darlığıyla boğuşarak, ama yaşının ilerlemişliğine ve bitkinliğine rağmen etrafındakilere sezdirmeden, el ayak çekilince otel odasına kapanırdı. Saatlerce gözyaşlarına karışan hapşırmalar arasında kendine gelmeye çalışırdı."

Cengiz Aytmatov ismi Türkiye'de 1970'lerde Cemile ve Toprak Ana adlı hikâyeleriyle duyulmaya başlandı. Benim de bu büyük Kırgız yazarından okuduğum ilk eserler bunlardır. Ne var ki o yıllarda ideolojik kamplaşma ve karşılıklı peşin hükümler yüzünden bazı yazarların değerleri hemen fark edilemiyordu. Aytmatov, bizim nazarımızda, bir Kırgız Türkü olsa da sonuçta Sovyet çıkarlarına hizmet eden bir komünistti. Aytmatov'un eserlerini Türkçeye tercüme eden ve bu eserler hakkında eleştiri yazanlar da ondan "Kırgız asıllı Sovyet yazarı" hatta "Rus yazar" diye söz ediyorlardı.

Aytmatov'un sıradan bir Sovyet yazarı olmadığını, Türkçeye Gün Uzar Yüzyıl Olur ve Gün Olur Asra Bedel isimleriyle iki defa çevrilen büyük romanını okuduktan sonra anlamıştık. Doğrusu, okuduğunu anlayan biri, totalitarizmin büyük bir ustalıkla eleştirilip sorgulandığı bu roman ve bu romanın sosyal psikolojiye kazandırdığı mankurt kavramı ortada dururken Aytmatov'u komünist diye bir kenara atamazdı. Komünist olsa bile, saygı duyulması, şapka çıkarılması gereken büyük bir yazar olduğu belliydi.

Demirperde yıkıldıktan sonra daha yakından tanıma imkânı bulduğumuz Aytmatov'un Türkiye'de onun için biçilen hiçbir elbiseye sığmadığını gördük. Karşımızdaki, komünizmi de, dar mânâsında milliyetçiliği de aşmış, yani 'komünist' de, 'Türkçü' de olmayan, ancak kendi tarihinden ve kültüründen yola çıkarak beşerî ve evrensel olanın peşine düşmüş, bütün insanlığın dertlerini kendi derdi bilen 'hümanist' bir yazardı. Son romanlarından olan Kassandra Damgası bu açıdan dikkatle okunması gereken bir eserdir.

Elbette her yazar, içinden çıktığı milletin hayatını anlatmak, millî efsanelerini, geleneklerini, törelerini kaynak olarak kullanmak zorundadır. Fakat Aytmatov, orada kalınırsa bir yere varılamayacağını; edebiyatın kendine millî hayatı ve gelenekleri anlatmanın ötesinde hedefler de koyması gerektiğini düşünüyordu. Ufkunu millî olanın ötesine doğru genişleterek evrensel olana ulaşmak için gayret göstermeyen ve 'tipik insan' ortaya koyma ustalığına erişemeyen yazar, iyi bir yazar olamazdı. Kendisiyle 1992 yılında yaptığım röportaj sırasında bu fikirlerini anlatırken Dişi Kurdun Rüyaları adlı romanından şöyle söz etmişti: "Biliyorsunuz, bu romanda iki kurt vardır, Taşçaynar ve Akbaran. Bir gün Moskova'da, kalabalık bir caddede yürüyordum. Ansızın bir kadın çıktı karşıma, 'Akbaran' dedi. Bir an, herhalde beni tanıyor, romanımı da okumuş diye düşündüm. Kadın gözlerimin içine bakarak 'Akbaran benim!' dedi ve hızla kalabalığa karışarak gözden kayboldu. Arkasından kalakaldım. Kimdi, niçin dişi kurt Akbaran'la kendisini özdeşleştirmişti? Bilmiyorum, ama demek ki onu yakalamıştım. Analık evrenseldir çünkü. Akbaran da, ne kadar kurt olsa, anadır..."

Bu hâtıra, Türk destanlarında çok önemli ve özel bir yeri bulunan 'kurt' figüründen bile yola çıkılarak evrensel bir insanlık durumunun açıklanabileceğini gösteren önemli bir mesaj taşıyor. Eski yazılarımdan birinde, Kızılelma, Ergenekon gibi destan unsurlarının bizde aşındırılıp kullanılamaz hale getirildiğinden şikâyet etmiştim. Şimdi birtakım çeteleri hatırlatan bu "mythe"ler, Cengiz Aytmatov gibi kudretli bir yazarın elinde pekâlâ dünya edebiyatına mal olabilirdi.

Yukarıda sözünü ettiğim röportaj, Aytmatov'un belki de Sovyet rejimini açık bir biçimde eleştirdiği ilk röportajdı. Bağımsız Devletler Topluluğu'nun Lüksemburg büyükelçisi olduğu için pek rahat konuşamasa da, o günün şartlarında söylenebilecek hemen her şeyi söylemiş, eskiden ne durumda olduklarını kısaca şöyle özetlemişti: "Sovyet yazarlarının birer kolları ve birer ayakları bağlıydı!"

Zamanla daha rahat konuşmaya, hatta Türk dünyasının Rönesans'ından ve ortak bir edebî Türkçenin gerekliliğinden söz etmeye başlayan Cengiz Aytmatov, ufkunu 'millî olan'ın ötesine doğru genişletmeyi başarmış bir yazardı ve Kırgız efsanelerini bütün dünyanın bildiği efsaneler haline getirmişti.

Nobel Edebiyat Ödülü'nü hak ettiği halde alamayan büyük yazarlardan biri de odur.

Hâtırasını saygıyla anıyor ve bütün Türk dünyasına başsağlığı diliyorum.


Zaman,12 Haziran 2008, Perşembe

 


 

Güle güle Cengiz Aga

Zülfü Livaneli
İstanbul’da havaalanına geldim; bir de ne göreyim, karşımda Cengiz Aytmatov oturmuyor mu!

Yanında torunu Eldar. Elinden tutup gezdirdiği bebek Eldar, kocaman bir delikanlı olmuş.

Hasretle sarıldık. Bir saat kadar konuşabildik, sonra Brüksel uçağına binip gitti.

Konya’da bir toplantıya gelmiş, geri dönüyormuş. Aytmatov yıllardan beri Kırgızistan’ın Brüksel’deki Büyükelçisi.

Yeni bir roman bitirmiş. Adı: “Dağlar Devrilirken.”

Ne güzel bir roman ismi.

Kırgızistan’da modernleşme ile geleneğin çatışmasını anlatıyormuş.

Rusça aslından Türkçe’ye çevrilmekte olduğunu söyledi. Umarım yakın zamanda okuyabiliriz.

Cengiz Aga ile Issık Göl Forumu’nda buluşmamızın üzerinden 21 yıl geçmiş.

Dile kolay, 21 koca yıl.

70’inci yaş gününü Beyti lokantasında birlikte kutlamıştık. Şimdi 79 yaşında.

“Aman” dedim, “Cengiz Aga, gelecek yıl buyur gel, 80’inci yaşını yine burada kutlayalım.”

“Oluptur!” dedi.
***

Geçen yıl mayıs ayında yazmışım bu yazıyı.

Ne yazık ki 80. yaş gününü birlikte kutlamak mümkün olmadı. Cengiz Aytmatov bir dağ gibi devrildi gitti.

Büyük bir yazar, büyük bir dosttu.

Otuz yıl önce Stockholm’de Yaşar Kemal tanıştırmıştı.

Öylesine dolu dolu geçti ki bu otuz yıl.

Cengiz Aga denilince aklıma 1986’da kurulan Issık Göl Forum, Gorbaçov, UNESCO, dünyanın birçok ülkesinde buluşmalar, dostluk, Türkiye ve Kırgızistan için kaldırılan kadehler, kahkahalar, şakalar geliyor.
***

Cengiz Aytmatov dünyanın en büyük yazarlarından biri olduysa sebebi var.

Çünkü o, iki milyon dizelik Manas Destanı’nın çocuğuydu.

Alatav Dağları’nın karları gibi, gökyüzünde süzülen bir Asya kartalı gibi, Issık Göl’ün mavi suları gibi doğal bir yetenekle yazıyordu.

Hiçbir süslemeye ve edebiyat numarasına başvurmadan yazdığı eserleri, bir halk türküsü gibi dünya insanlarını yüreğinden yakalıyordu.

Bir kültür milliyetçisiydi Aytmatov. Diline, yöresine, kültürüne delicesine bağlıydı.

Aynı zamanda dünyamızla ilgili kaygılar duyan sorumlu bir yazardı ve bu yüzden politikayla yakından ilgileniyordu ama Sovyetler Birliği çöktükten sonra Kırgızistan Cumhurbaşkanı olması yönündeki öneriyi geri çevirmişti. Çünkü gündelik politika değildi ilgisini çeken.

Halkının manevi cumhurbaşkanı olmak da ona yetiyordu.

Bu dünyada en çok sevdiği, en çok değer verdiği yazar Yaşar Kemal’di.

Ne diyeyim!

Onun hakkında söyleyeceklerimin çoğunu zaten kitaplarımda anlattım.

Şimdi bu büyük adamı uğurlarken onun eserlerini okuyanlara, Aytmatov dünyasına tutkuyla bağlananlara başsağlığı dilemekten başka bir şey gelmiyor elden.

Güle güle Cengiz Aga.

Yerin uçmak olsun!
Vatan/ 12 Haziran 2008

 


 

Cengiz Aytmatov ile Cengiz Han

Cengiz Çandar
Cengiz Aytmatov’un 80 yaşında ölümünü duyduğum vakit, bunun üzerimde güçlü bir travmatik etkisi olacağını hiç düşünemezdim. Oldu.
Cengiz Aytmatov’u yakından tanıdığım için mi, öylesine bir travmatik etki oldu acaba? Kaç yaşında olurlarsa olsunlar, yakınların kaybı, insana fena koyar.

Cengiz Aytmatov’u yakından tanımıyordum. Bırakın yakından tanımayı, tanıdığım bile söylenemezdi. Büyük “adaşım”la hayatta bir kez karşılaştım ve tanıştırıldım. Brüksel’de.

Sanırım, kendisiyle tanıştırıldığım anda beni unutmuş, kim olduğumu hatırlamaz olmuştu bile. Herhalde “adaş” olduğumuzu bile kaydetmemiş olmalı.

Oysa, ben onu ilk gençlik günlerimden biri biliyordum; onu Louis Aragon öyle tanımladığı için “dünyanın en güzel aşk romam” diye zihnimize ön kabul ile kaydettiğimiz Cemile adlı romanından, “Kopar Zincirlerini Gülsarı”dan ötürü tanıyordum. O, bizleri bilmez iken, biz Cengiz Aytmatov’u bilirdik.

“Adaş” olmaktan mutluluk duya geldiğim insanı yitirmenin travması bendeki.
Çünkü, o yaşadığı sürece, Cengiz ismi taşımanın kabul edilebilirliğini hissediyordum. Ve, o ölünce, sanki Cengiz olmanın meşruiyetini yitirmiş gibi hissettim kendimi.
*** *** ***

Bazı insanlar isimleriyle sorunlu ya da tartışmalıdırlar.

Benim gibi. Büyük Moğol İmparatoru, dünya tarihinin gördüğü en büyük imparatorluğun kurucusunun adını taşımanın iyi mi kötü mü olduğuna hiçbir vakit karar veremedim.

Cengiz adını, Garp’ta ya da Şark’ta nerede telaffuz etsem, tuhaf bakışların muhatabı olduğumu zannettim.

Belki de değildim.
Bir Latin Amerikalının adının Napoleon olduğunu duyduğumda, nasıl hafiften alaycı bir duyguyu aniden ve hızla beyin kıvrımlarımda seyahat ederse, başkalarının da Cengiz adını duyduklarında benim için aynı duyguları yaşadıklarını düşüne geldim.
Cengiz Aytmatov, saygın ismiyle, benim için, bu bakımdan hep bir cankurtaran simidi oldu.

Ve, şimdi artık yok.
Ona Cengiz adını, Stalinist terörde can veren komünist babası Cengiz Han’a duyduğu hayranlıktan ötürü vermiş.

Ben doğmadan 20 yıl önce. Benim adımın verilmesinin bizim ailede Cengiz Han hayranlığıyla ilgisi yok.

Osmanlı ya da İslam öncesi, başta Attila, Timur ve Cengiz gibi isimlerin, 1940’larda “yeni ve modern isim” zannedilerek revaçta olduğu sırada konulmuş.

Babamın koyu dindar büyükbabası, anne ve babama “modernlik ve çağdaşlık jesti” yaparak koymuş Cengiz ismimi.
Fakat, ben isim üzerime yapıştığı için, ismin asıl kaynağı Cengiz Han’ı merak ederek ve ona özel bir ilgi göstererek yaşamaya alıştım. Cengiz Han, bir yandan müthiş gaddar ve barbar biline geldiği için, o ismi taşımanın pek de hoş olmadığını aklımdan geçirirdim. Cengiz Han ile olumlu bir değerlendirme bulduğumda ve okuduğumda ise, sanki benden söz ediliyormuş duygusuyla, bundan hoşlanırdım.
Cengiz Aytmatov ile özel ve hep “iyi” ilişkimin nedeni, beni ömür boyu rahatlatmasından, hatta “adaş” olarak “onurlandırması”ndan ötürü olmalı. Travmanın asıl sebebi de bu.
*** *** ***
Zaman geçtikçe, bilgi dağarcığım zenginleştikçe; Cengiz Aytmatov’la “adaş” olmamızın referans noktasının, yani Cengiz Han’ın büyüklüğü ve yakın zamana dek bildiğimiz ve öğretildiğimizden farklı önemini öğrendim.
Amy Chua’nın “Day of Empire: How Hyperpowers Rise to Global Dominance-And Why They Fail” adlı kitabı sayesinde.
Amy Chua’yı bilmezdim. Kasım 2007’de Londra’da bir kitapçıda, büyük imparatorlukların ve devletlerin küresel hakimiyete nasıl eriştikleri ve nasıl çöküp dağıldıklarına ilişkin kitabını görür görmez, tereddütsüz aldım.
Foreign Affairs dergisinin son sayısında Paul Kennedy’nin bu kitabın “bir klasik olma şansı taşıdığı”na ilişkin kritik yazısını okuyunca, tercihim isabetinden okşandım.
Amy Chua, bütün zamanların en büyüğü olan Cengiz’in kurduğu imparatorluğun da diğerleri gibi “bir dönem dünyanın en güçlü ulusu”na sahip olabilmesinin “sırrı”nı ve şartını açıklıyor: Yönettiği halklara karşı, etnik ve dini topluluklar ve azınlıklara karşı gösterdiği hoşgörü.
Farklılıklara hoşgörü gösterilmeden değil bir imparatorluğun, hiçbir devletin yaşaması, ayakta kalabilmesi mümkün değil.

Evet, imparatorluklar, tıpkı yumurta kırılmadan omlet yapılamayacağı gibi, büyüklüklerini savaşla, toprak ele geçirerek oluşturdular.

Ama, yaşayabilmeleri, “hayat iksiri”, etnik ve dini topluluklar karşı gösterilen hoşgörü idi.

Ve, Cengiz, bunun tarihteki en büyük ustalarından ve örneklerinden biri oldu.
Acaba Cengiz Aytmatov bu bilgiye vakıf mıydı?
Bir daha karşılaşabilsek, “adaşım”a ismimizi borçlu olduğumuz büyük tarihi kişiliğin bu özelliğini söyleyecektim...

Referans,13 Haziran 2008










 


 

Aytmatov bize ne söyler?

Nasuhi Güngör
Cengiz Aytmatov’u kaybettik.

Kuşku yok ki romanlarıyla, okumaktan nasibi olmayan bir toplum olarak en azından ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’la çoğumuzun adını duyduğu büyük edebiyatçı.

Kırgız edebiyatçı ya da Türk dünyasının yaşayan en büyük isimlerinden olarak tanınıyordu. Okuduğum ve tanıdığım kadarıyla ben onu klasik Rus edebiyatının çağımızdaki en büyük temsilcisi/ devamı olarak seviyordum.

Tanıma kısmına gelince. İşin o noktasında Elips Kitap’ın sahibi Yasin Topaloğlu’na çok şey borçluyuz. (Bilmeyenler için not edelim. Elips Kitap, Aytmatov’un tüm eserlerini derli toplu biçimde Türkçe’ye kazandırdı.)

Yaklaşık üç yıl önce Cengiz Aytmatov’un kapsamlı Türkiye programını birlikte takip ettik. Neredeyse bakanlar kurulunun yarısı Aytmatov’la görüşebilmek için sıraya girmişti. Bir o kadarına da randevu vermek mümkün olmadı.

Büyük ustayla bu ziyaretlere birlikte katıldık, toplantılar yaptık. Meşhur Tavacı Recep Usta’da ağırlandık, keyifli yemekler yedik. Durgun, sakin, sık sık bulunduğu ortamdan koparak sanki kitaplarındaki uçsuz bucaksız bozkırlara dalan bir adam.

Aytmatov’u kaybedince bir kez daha anladım ki bu topraklarda onu değerlendirecek, onu konuşabilecek edebiyat insanı çok az. Onları dinlemek yerine popüler olanı tercih ediyor medyamız. Gidip Kadir İnanır’la konuşuyor. Ne hazin.

Söz tekrar Selvi Boylum Al Yazmalım’a gelmişken. Yıllarca uyduruk aşk hikâyeleri üzerine kurulu, gerçek sevgiyi ve emeği hiçe sayan Türk filmlerinin ardından, bu filmi neden bu kadar sevdik acaba? Filmlerin sonunda hiç kaybetmeyen yakışıklı jön’ün (Kadir İnanır ya da herhangi birisi) yerine Ahmet Mekin’in, yani emeğin kazanması mıydı bizi bu kadar etkileyen?

İşte Cengiz Aytmatov’un farkı buradaydı.

Filmin finaliyle söyleyelim.

Çünkü ‘sevgi emek’ti.
Star, 13 Haziran 2008








 


 

Aytmatov, Bişkek caddelerinden geçerken

Ali Çolak

Bugün Bişkek'te olup Kırgızların Cengiz Aytmatov'u nasıl uğurladığını görmek isterdim. Halkı, içlerinden çıkmış en büyük adamı nasıl taşıyacak omuzlarında? Onun 80. yaşını doyasıya kutlayamamanın hüznüyle ona nasıl el sallayacak? Belki, Toprak Ana'daki gibi dokunaklı bir sahne! Oğlunu yolcu eden bir ananın, tren istasyonunda, dünya başına yıkılmış gibi yapayalnız kalıverişi...
Muhtemel ki o uzak ve suskun ülkenin genç-yaşlı bütün insanları, kendi efsanelerini dünyaya duyuran bilge yazarın ardından kafile kafile yürüyecek ve nemli gözlerle, hıçkırıklarla onu babasının yanına uğurlayacaktır. Gurbete yolladıkları ve yıllardır hasret kaldıkları 'ata'larının toprağına dönmesi, belki de içten içe memnun edecek onları. Cengiz Aytmatov artık ebediyen kendi toprağında ve bir toplu mezarın üstüne kurulan kabrinden çocukluğunun geçtiği dağlara bakacak, oradan bitip tükenmez Manas'ı, Kırgız masalını dinleyip duracak.
Tabutunun ardından Ata-Beyit Anıt Mezarlığı'na doğru yürüyen Kırgız delikanlıları, gözleri kara üzümler gibi derin o genç kızlar, kim bilir hangi duygular içinde, bu büyük adamın diliyle konuşabilmenin, bütün dünyada yankılanacak bir sesin sırrını aramanın hayalini kuracak, Aytmatov gibi olmanın hayalini... Cengiz Aytmatov, yalnız Kırgızların değil, bütün Orta Asya bozkırlarının, suskunların, yoksulların, oğulları ellerinden alınmış anaların, babası kurşuna dizilmiş çocukların, sevgilisini bekleyen kızların, yarım kalmış aşkların ve illa ki 'Mankurt'laştırılan insanın dilidir. Dokuz yaşındayken babası alınıp bir meçhule götürülen ve tam elli yıl o meçhulü kurcalayıp duran Aytmatov, neredeyse bütün romanlarında 'babasız'lığın acısını tattırıp durdu. Bunu kendi acısından çıkarıp evrensel bir 'yoksun'luğa dönüştürmeyi başardı. Romanlarının 157 dile çevrilip 60 milyon insana ulaşmasının sırrı da buydu belki.
Aytmatov nasıl bir insandı; roman kahramanlarına benzer miydi? Dünya edebiyatının en yakıcı aşk hikâyesini kaleme alan adam, nasıl bir yürek taşıyordu? Bunu bilmemiz ne yazık ki mümkün olmayacak. Belki bir gün çok yakından tanıyan biri, iyi bir biyografi yazar ve bize onun iç dünyasından haber verir.
Geçen sonbaharda, Elazığ'da bir günü Aytmatov'la birlikte geçirdim. Hatta bir söyleşi yapma şansı buldum. İri cüsseli, donuk ve sert yüzlü o dev adam, yaklaşıp söyleşmeye başladığınızda aslında hiç de uzak değildi. Sadece 80 yaşın verdiği yorgunluk vardı üstünde. Bizim taşralı bürokratlar yazık ki dünya çapında bir yazara nasıl davranılacağını bilmiyordu, hatta ona popstar muamelesi yapıyordu. Aytmatov, kendisine gösterilen yoğun sevgiden olacak, bunları pek önemsemedi, nazik davrandı, memnundu halinden. Hazar Şiir Akşamları'nın 'Şairler yürüyüşü'ne katılmış, uzunca bir yolu yürüdü. Yalnız, üniversitedeki fahri doktora töreni ve ardından plaket-ödül faslı uzayıp gidince bunalıp kendini dışarı zor attı. Birkaç kere konuşma yaptı Elazığ'da. Hepsinde gençlere seslendi, onlar üstüne bir derdi vardı belli. Çocuklara, gençlere gelecekte bilimle, teknolojiyle ve edebiyatla güzel bir dünya kurmak için çalışmalarını öğütledi.
Konuşmamızda, Zaman gibi barışa, diyaloğa açık bir gazetenin varlığından duyduğu memnuniyeti dile getirdi ve mutlaka Rusça bir gazete çıkarmamızı öğütledi. Ortak bir dünyalılık şuurundan söz etti uzun uzun. Barışa sahip çıkılması kadar çevre bilincinin oluşmasını ve dillerin korunmasını da önemsediğini söyledi. Türkçenin geleceğinden de umutluydu, Türk dünyasındaki kültürel kaynaşmanın dil bilincini geliştireceğine ve buradan güçlü bir edebiyat çıkacağına inanıyordu. "Kültürel ve manevî değerler yaşatıldıkça dünya barışı ayakta kalacak." dedi. Onca eserden sonra yazma tutkusunun ateşinin hâlâ yanıp yanmadığını sormuştum ona. Ölene kadar yazmayı sürdüreceğini, hatta yazacağı ilk romanda Türkiye'ye yer vereceğini söylemişti, nasip değilmiş.
Bütün hayatlar yarım kalır. Aytmatov'unki de öyle. O, bugün Bişkek caddelerinden sel gibi akacak esmer ve suskun Kırgızların omuzlarında, ebedi yurduna uğurlanacak. İnancımız o ki her büyük yazar, öldüğü gün yeniden doğar, bir daha ölmemek üzere. Harfler yeryüzünden silinmedikçe ve okuyan son insan dünya yüzünde gezdikçe Aytmatov da yaşayacak. Aşkın, özgürlüğün ve barışın gürül gürül akıp gittiği benzersiz eserleriyle... Cemile, Elveda Gülsarı, Beyaz Gemi, Gün Olur Asra Bedel, Toprak Ana, Cengiz Han'a Küsen Bulut, bütün dünyada yeniden okunmaya başlandı bile.

Zaman,14 Haziran 2008

 


 

'Aytmatov artık yok': İtici, kaba bir ifade

Kürşat Bumin
Bugün bir ara verip, “iptal” dışında bir konu seçelim. Milliyet.com.tr'de (“konuşan fotoğraflar”la tıklanma rekorunu kimseye bırakmayan site yani) karşılaştığım şu ifade çok itici geldi açıkçası:
“Aytmatov artık yok”.
Bana göre, itici olmaktan da öte, çok rahatsız edici, hatta okuyanı isyan ettirici bir ifadeydi bu.
Birkaç gün öncesine kadar kendisinden haberler aldığımız Cengiz Aytmatov'dan “artık yok” diye söz edilebilir miydi?
“Artık yok” ifadesi, besbelli ki, Batı dillerinde bir kişinin “ölümü”nü bildirmek için kullanılan bir fiilin Türkçeye kötü çevirisinin bir sonucuydu.
Ama dikkat etmek lazım; söz konusu fiil, “artık yok” şeklinde çevrilse de, bir insanın kaybı söz konusu olduğunda bundan “artık yok”u anlamak doğru değildir.
Batı dillerinde o fiil, ölen kişinin –artık- sadece “hayatta olmadığına”, yani hayatta olanlar gibi nefes almadığına işaret etmiyor mu?
Oysa “artık yok” ifadesi -ölen kişinin önemli-önemsiz bir şahsiyet olmasından bağımsız bir şekilde- ölen kişiyi doğrudan “yok hükmünde sayma” (bakın, “iptal” konusu yok dedik ama yine ortaya çıktı!) anlamına geliyor ki, bu durumda ölene olduğu kadar ölenin hiç değilse hatırasını yaşatanlara haksızlık, hatta saygısızlık olmuyor mu?
“Cengiz Aytmatov artık yok” (!)
Ölüm söz konusu olduğunda bizde sıkça (hem de yanlış olarak) tekrarlanan Epikürosçu özdeyişi (“Ölümden korkmuyorum, çünkü ben varken o yok, o gelince de ben yokum.”) hatırlatan bu ifadenin doğru olması mümkün mü?
Bakın, inanmazsanız, yazarın ölümünden sonra hakkında yazılan yüzlerce-binlerce yazıya bakın... “Aytmatov artık yok” olsaydı, bunca yazıya ne gerek vardı, değil mi?
Demek ki bir insandan, ölümünden sonra, Aytmotov gibi arkasında ellerden düşmeyen bunca metin bırakmayan birisi olmasa bile, hiç değilse hatırlayanlarının hatıralarında tuttuğu yerden dolayı “artık yok” diye söz etmek fazla kaba kaçıyor.
Artık hayatta olmayan yazar hakkında bizde de epeyce yayın yapıldı, yapılıyor.
Yazarın arkasından yapılan bu değerlendirmeler içinden bir tanesi özellikle dikkatimi çekti. Uzun bir aradan sonra Star gazetesinde köşe yazılarına başlayan Yağmur Atsız, “Çingiz Aytmotof” olarak “çığırdığı” yazar hakkında farklı bir değerlendirme yayımlamış. Yazının şu bölümü mutlaka okunmalı:
“Çingiz Aytmotof bir Türk yazarı değildir. Rusça yazan bir Kırgızdır. Anadilinin bir Türk lehçesi olması onu Türk yazarı kılmaz.”
Ne kadar yerinde –ve gerekli- bir hatırlatma...
Atsız'ın bu yerinde tespiti, “Çingiz Aytmotof” gibi, dünya roman okurlarının adını iyi bildiği bir başka romancıyı aklıma getirdi.
Orhan Pamuk tabii ki.
Aklıma geldi, çünkü bir “Sovyet İnsanı” (Atsız'ın nitelemesiyle) olan ve romanlarını Rusça yazan “Çingiz Aytmotof”un bir “Türk yazarı” olmamasına rağmen “Türk dünyası”ndan gördüğü ilgi-iltifat, Türkçe yazan ve bu çerçevede bir “Türk yazarı” olan Orhan Pamuk'tan nasıl da esirgenmişti.
Neyse bu uzun bahsi açmayalım şimdi...
Yazının anafikrine dönecek olursak:
Bakın, elinizdeki bu yazı da Çingiz üzerine. Demek ki “artık yok” değilmiş....

YeniŞafak, 14 Haziran 2008

 


 

Cengiz de ötelere gitti

Namık Kemal Zeybek
Cengiz Aytmatov da ötelere gitti... Sadık Tural haklıdır. “O Dünyanın en büyük romancısıydı.”
Atatürk Yüksek Kurumu Başkanı Tural hocanın isteğiyle “Cengiz Aytmatov için Nobel Komitesi” ne bende katılmıştım. Nobel hak edenlere verilmiş olsaydı zaten Cengiz bey çoktan o ödülü almış olmalıydı. Cengiz Aytmatov’a verilecek ödül Nobel’e onur getirirdi... Artık bir önemi kalmadı.
Bence zaten hiçbir önemi yoktu. Büyük yazar ödülünü önce öz halkından sonra bütün milletinden sonra da insanlıktan almıştı. Kitapları neredeyse bütün dünya dillerine çevrilmiş ve defalarca baskı yapılıp bir okuyanın bir daha okumak istediği bir yazar olmaktan daha büyük ödül mü olurmuş?...
Cengiz bey baba tarafından Kırgız ana tarafından Tatar idi. İçinden çıktığı Kırgız halkının ve bütün Türk halklarının tarihini, coğrafyasını, kültür birikimini çok iyi biliyordu. Eserlerinde başlangıç noktası işte bu birikimdir. O önce yerliydi, oradan milliliğe ve oradan da milletlerarasılığa ulaşmıştı. Elbette ki üstün gözlem gücüyle, yeteneğiyle ve çalışma azmiyle geldiği yere gelmişti.
Cengiz beyle dostluğumuz 1992 de başladı. Hiç kesintisiz sürdü gitti. Ayyıldızı çıkardığım zaman Kırgızlarda Cengiz bey, Kazaklardan Muhtar Şahanov yazarlarımdan oldular.
Şahanov Kazakistanın Bişkek Büyükelçisiyken evinde yemeğe çağırmıştı. Üçümüz o uzun süren ortalık Asya yemeklerinden birinde saatlerce söyleşmiştik. O sohbetten bazı ifadelerini anlatmak istiyorum: “ Ben bir yazarım. Eserlerim 52 dile çevrildi. ( o zaman) Ama bu başarı sadece bana ait değildir. Sovyetler Birliği bana sahip çıktı ve beni ve eserlerimi dünyaya tanıttı, çok önemlidir. Şimdi Sovyetler yok... Biz bekledik ki onun boşluğunu Türkiye doldursun. Türkiye’nin bu gücü var ama galiba niyeti yok. TÜRKSOY niye kuruldu? Tam bu işi yapması gereken kurum... Ona görev ve imkan verilmeli ve Türk Dünyasının kültür sanat adamlarının dünyaya tanıtılması sağlanmalı...”
Cengiz bey haklıydı...
Cengiz bey öylesine büyük bir yazardı ki Ülkemizdeki ve Dünyadaki sosyalistler onu komünist sayıyordu, antikomünistler de antikomünist sanarak sahiplendiler. Bu iyi oldu. O harika “Gülsarı” nın “Kopar Zincirlerini Gülsarı” diye Türkiye Türkçe’sine çevrilerek yayınlanmasındaki imayı gülerek konuşmuştuk. Hayır o da antikomünist veya antisosyal bir eser değildi...
Ama ben biliyorum ki Cengiz bey ne komünist idi nede antikomünist ... O bir yazardı halkına ve onun kültürüne yürekten bağlı ve insanlık ülküsünü de içine sindirmiş bir yazar.
Kitaplarını daha lisedeyken okuduğumuz ve kimilerini okuya okuya ezberlediğimiz Cengiz beyle ilk karşılaşmamızın heyecanını hiç unutamam. “Beyaz Gemi” her okuyuşumda ağladığımı anlatmıştır. Bir Çinli okuyucusunun da kendisine aynı sözleri söylediğini ve “orada anlattığınız çocuk benim” dediğini söylemişti.
Yıllar sonra Isık Gölünün kıyısında kurulmuş bir salonda Kırgızistan onuncu yıl kutlamalarında ilk konuşmayı yapan Cumhurbaşkanı Akayev den sonra Cengiz bey ve ondan sonra da ben konuşmuştum. Bu hatıramı anlatırken Cengiz bey yerinden bağırdı: “Karayınız Ak Keme” Bakınız Ak Gemi diyordu. Evet... Sahnenin arkası açıktı; Isık Göl ve uzaklardan başları karlı Aladağlar görünüyordu. Ve karadım... Ak Gemi süzüle süzüle yol alıyordu.
Cengiz bey bu dünyada emeğinin ve yeteneğinin karşılığını alanlardan oldu. Yaşarken destan oldu. Kırgızistan da gerçekte Birinci Adam’dır... Resmi protokolde ise Cumhurbaşkanından sonra ikinci yerdeydi. İsteseydi çok kolayca Kırgızistan Cumhurbaşkanı olabilirdi. Ama o alanını biliyordu.
Diliyorum ki ötelerde de iyi yerlerde olsun. Işıklar içinde... Radikal,13 Haziran 2008

 


 

CENGİZ AYTMATOV İÇİN BAŞSAĞLIĞI MESAJI

Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan, dünyaca ünlü Kırgız Yazar Cengiz Aytmatov'un vefatı nedeniyle bir başsağlığı mesajı yayınlamıştır. Başbakan Erdoğan'ın mesajı şöyledir: 
"Türk yazı dünyası ve dünya edebiyatına unutulmaz eserler kazandıran değerli yazar Cengiz Aytmatov'un vefatını derin bir teessürle öğrendim.
Eserleriyle dünyanın pek çok ülkesinde gönüllerde taht kuran ve dilimizin en büyük edebiyatçılarından olan Cengiz Aytmatov aynı zamanda Türkçe konuşan topluluklar arasında da önemli bir kültür köprüsü olma misyonu üstlenmişti.
Değerli yazarımız Cengiz Aytmatov'a Allah'tan rahmet, başta kardeş Kırgızistan halkı olmak üzere tüm okur camiasına başsağlığı diliyorum."

RECEP TAYYİP ERDOĞAN
11.06.2008

 


 

Aytmatov, İpekyolu’nda anılacak

Yılın en acı kayıplarından biri Cengiz Aytmatov. Kırgız kültürünü Sovyet edebiyatının başlıca motiflerinden biri haline getirerek evrenselleştirmeyi başardı. Usta yazar hem anayurdunu hem SSCB’yi hem de bütün insanlığı temsil etti yapıtlarında. Uluslararası Bursa İpekyolu Film Festivali, hiç vakit kaybetmeden Aytmatov’un onlarca dile çevrilen yapıtlarından yapılan film uyarlamalarının toplu gösterisini yapacağını ilan etti. 24 Kasım - 4 Aralık tarihleri arasında düzenlenecek olan Festival’de Aytmatov’un birçoğunun senaryolarını da bizzat yazdığı altı uyarlama gösterilecek. Hem Aytmatov’a saygı hem de Festival’in kimliği açısından son derece isabetli bir karar bu seçkiye yer vermek. Türkiyeli sinemaseverlerin gözdesi olan Atıf Yılmaz filmi ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ da bir Aytmatov uyarlaması.
İpekyolu seçkisindeki altı filmden beşi sadece Aytmatov uyarlaması olmakla kalmıyor, aynı zamanda Sovyet ve Kırgız sinemalarının da unutulmaz yapımları arasında sayılıyor. Andrey Konçalovski’nin yönettiği ‘İlk Öğretmenim / Pervy Uchitel’ 1966 yılında Venedik Film Festivali’nde yarıştı ve Natalya Arınbasarova’ya güzelliği gönül çelen Altınay rolüyle En İyi Kadın Oyuncu dalında Volpi Kupası’nı kazandırdı. Kırsal kesimde eğitim sorunsalına şiirsel bir aşk öyküsü fonunda değinen ‘İlk Öğretmenim’ çoktandır bir Hollywood yönetmeni olan Konçalovski’yi lanse eden ilk film oldu (Yönetmenin ilk gözağrısı ‘Asya’nın Mutluluğu’ 1987’ye dek sansüre takıldı).
Doğal olarak Aytmatov’dan başlıca uyarlamalar Kırgız sinemacılar tarafından yapıldı. Büyük usta Tolomuş Okeyev’in imzasını taşıyan ‘Kızıl Elma’ (1975),
Bolotbek Shamshiyev’in ‘Beyaz Gemi’ (1976) ve Bakyt Karagulov’un ‘Boranlı İstasyonu’ (1996) filmleri Aytmatov dünyasını beyazperdeye taşıyan iyi örnekler olarak İpekyolu seçkisinde yer alacak. Her biri otantik Kırgız yapımları olmanın yanı sıra uluslararası festivallerde yarışmış, ödüller kazanmış, dünya çapında gösterilmiş ve çok olumlu eleştiriler almış filmler.
Kırgız ailelerinin efsanelerin gölgesindeki gündelik yaşamlarından kesitler sunan, kopamadıkları geleneklerin Sovyet rejimiyle çelişkilerini aktaran yapıtlarının orta yerine sımsıcak aşk öyküleri konduran Aytmatov romanları başka sinemacıları da etkiledi. 1969 yapımı ‘Elveda Gülsarı’ Sergey Urusevski imzasını taşıyor. 1994 yapımı ‘Cemile’ ise Alman yönetmen Monica Teuber’in bir çalışması. Bir tür dünya karması olan bu son proje, Aytmatov’un hakkını tam olarak veremese de iyi görüntülenmiş bir film. Murray Abraham’ın yanı sıra Sean Connery’nin bir süre önce vasiyetnamesinden çıkardığı oğlu Jason Connery ve Klaus Kinski’nin oğlu Nicolas Kinski de kadrosunda.
Doğrusu bu seçkide gözlerimiz ‘Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek’i arayacak. Karen Gevorkian’ın yönettiği 1990 yapımı bu film 1993 yılında Nantes 3 Kıta Film Festivali’nde gerçekleştirilen Aytmatov toplu gösterisinde de yer aldı. (Aynı seçkide Irina Poplavskaya’nın yönettiği 1969 yapımı ‘Cemile’ de tercih edildi.) İnsanın en zor doğa koşullarında hayatta kalma çabasının felsefi bir yorumu olan ‘Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek’ Aytmatov’u sinemada anmak için eksik bırakılmasa iyi olurdu, tabii kopya edinme, telif ödeme vb. gibi bir sorun yoksa.
İpekyolu, ‘Boranlı İstasyonu’nun yönetmeni Bakyt Karagulov’u Aytmatov’un konuşulacağı bir panele davet etti. Festival süresince Türk dünyasının bu değerli yazarının edebiyatına ve sinemasına doyacağız demek ki!
ALİN TAŞÇIYAN
STAR GAZETESİ
21 AĞUSTOS 2008

 


 

Romandaki ışık

Değerli dostlarım Ali Bayram ve Harun Tokak beyler, rahmetli Cengiz Aytmatov'la tanışmamı, bir gün birlikte olmamı sağlamışlardı. Roman dünyamızın kutup yıldızı olan yazarımızın Fatih Koleji'nde konferansı vardı.
Oraya giderken epey üzgündü. Paris'te yaşayan bir Çinli, Nobel Ödülü almıştı. Arada bir arkasına dönerek bana hitaben: "Halk arasında araştırılsa bakalım, onu kaç insan tanıyor." diyordu. Belli ki Nobel Ödülü'nü almayı beklerken hüsrana uğramıştı. Gerçekten de hakkıydı; fakat neyleyelim ki adalet, pavyonda çalışan hanımın adıydı.

Sohbetimiz sırasında kendisine önceki yıllarda bizim Nobel adayımızın nasıl Mahmut Basmil'in azizliğine uğrayıp yıllarca hayaliyle yaşadığı Nobel'i kıl payı kaçırdığını, Nobel'in hiçbir zaman objektif bir değerlendirmeyi ifade etmediğini, verilişinde siyasi fırıldakların ve her türlü değişik çıkar dalaverelerinin döndüğünü takatim ölçüsünde anlatmaya çalıştım. Dinlerken söylediklerimi "Nobel'i biliyorsun" cümlesiyle sık sık tasdik etti. Sonunda dayanamayıp, "Mademki Nobel'in böyle olduğunu biliyorsunuz, niçin üzülüyorsunuz?" diye sordum. Gözlerinde iki iri damla derinleşti: "Ben de insanım; herkes gibi zaaflarla malulüm".

Fatih Koleji müdürü, idarecileri, öğretmenleri ve idarecileri bizi çok dostane karşıladılar. Bir okulun imkanlarının elverebileceği en üst seviyede ağırlandık. Kolay değil; kitapları tam yüz elli beş dile çevrilmiş, adı gelmiş geçmiş sanatçılar içerisinde müstesna bir yere yazılmış büyük bir yazarın ziyaretiydi bu. Kaç okul böyle bir şerefe nail olmuş? Son derece temiz ve düzenli olduğu hemen dikkatimizi çeken Fatih Koleji, sınıflarıyla, kütüphanesiyle, laboratuvarlarıyla özlemini çektiğimiz, muhteşem bir okul. Aytmatov'un hayranlığı da gözlerinden okunuyordu. Sorular sorup merakını gidermeye çalıştı. Sonra hep birlikte konferans salonuna çıktık. Aytmatov, konferans salonundaki raflarda gözlerini gezdirirken otuza yakın kitabını bir arada gördü. Yüzüne, uzun süre silinmeyen bir gülümseme yerleşti.

Modern edebiyat hakkındaki bir saat süren konferansı enfesti. Ne çok basitti ne de sıkıcıydı. Onu dinleyen öğretmen ve öğrencilerin gözleri ışıl ışıldı. Soru-cevap kısmında bir öğrencinin, "En beğendiğiniz romancı kim?" sorusuna biraz düşündükten sonra şöyle cevap verdi: "Bu konuda ne düşündüğümü söyleyebilmek benim için çok güç. Bu soruyu yirmi yıl önce sorsaydınız cevaplamakta güçlük çekmezdim." Bu soruya cevap vermekten, biraz da polemiklere konu olmamak için imtina ettiğini hissettim.

"Da Yayınevi" mensupları da yazara büyük bir jest yaptılar. Aytmatov'un en önemli eserlerinden olan Beyaz Gemi'yi Sayın Mehmed Özgül'e Rusça aslından çevirttirerek çok orijinal bir şekilde basmışlar. Bu baskıyı öğretmenlere ve orada bulunan misafirlere hediye ettiler.

Daha sonra Aytmatov'la bir araya geldiğimizde, "Hayatınızın çok dramatik olduğunu biliyoruz. Bir romanınızda bunu işlemeyi düşünmüyor musunuz?" diye sormuştum. Bana nemli gözlerle bakıp, "Bütün eserlerimde hayatımı anlatıyorum." demişti. Bu cevabı üzerine bütün eserlerini tekrar okumak ihtiyacı hissettim. Beyaz Gemi, gerçekten de yoksul çocukluğunu anlatıyordu. Yetim kalmış bir çocuğun acılarını, dedenin torunu ve kısır kızı için çırpınışlarını, her fırsatta eşini döven Örazkul gibi gaddar insanların hayatımızdan eksik olmayışını ne güzel resmetmişti. Olayı kişisellikten alıp genelleştirmiş; bir başka söyleyişle insanlığa mal etmişti. Beyaz Gemi'nin bu güzel tercümesini göz kapaklarımın altından sıcaklık eksik olmadan okudum. Kitabı kapatırken, "Ah merhamet! Sen biz acizler için ne kadar lüzumlusun" cümlesinin dudaklarımdan döküldüğünü hatırlıyorum. Burada Aytmatov'un eserlerini ilk olarak neşrederek milletimizin bu büyük değerle tanışmasına vesile olan Ötüken Neşriyat'ı da minnetle anıyorum.

Vefat haberini aldığımda Beyaz Gemi'yi tekrar açtım. Aytmatov, imzasını attığı 17 Ocak 2004 tarihini sanki kalbime kazımış. Nur içinde yatması en büyük dileğimdir.


MEHMED NİYAZİ
ZAMAN GAZETESİ
25.08.2008

 


  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980468 Ziyaretçi