AYTMATOV'UN ÇOCUKLARI DR. MUSTAFA ÇETİN


AYTMATOV’UN ÇOCUKLARI



DR. MUSTAFA ÇETİN


Çocuğu ve kadını mesele ya da mesele kaynağı görme güdüsü dünyanın hiçbir yerinde kaçınılan bir davranış biçimi olamamıştır. Hollywood klışelerinden en derin romana,ilmi çalışmalardan felsefe ve inançlara kadar her sahada bu iki kaynak kullanılmıştır.

Çocuğu,çocukken çocuk,gençken genç,yaşlıyken yaşlı sınıfına sokup bir bakıma insanın olgunluk veya orta yaş dönemiyle sınırlandırıldığından söz edilebilir.Çerçeve daraltılmakta öncesi ve sonrasının etkileri göz ardı edilmektedir.Çok açık bir şekilde görülen şey şudur ki hayatın hiçbir dönemi diğerinden önemli ya da önemsiz değildir.

ÇOCUĞUN KEŞFİ

Çocuğun dünyevi sistemlerdeki rolü komunizm ve kapitalizmle başlamış,değer ve öneminin anlaşılması ise her iki anlayışın da ilerleyen yıllarına rastlamıştır.Komunizm onları “ide”nin gelecekteki “üreticisi”, kapitalizm ise geleceğin sınırsız “tüketicisi” olarak görmüştür.

Sonuçta komunizm’in insanı fikri ve kültürel alt yapısı güçlü (sağlam değil) bir “önemsiz” ,Kapitalizm’in insanı alt yapısız ama “önemli” olmuştur.Bir başka deyişle birinci guruptakiler “”bir” veya “biri”,ikinci guruptakiler “birey” veya “bireysel” olmuştur.Yani amaca ulaşılmıştır.Birinden ne olursa olsun “inanması”,diğerinden ne olursa olsun “alması” istenmiş,onlar da inanmış ve almışlardır.

Doğum oranının düşmesi (düşürülmesi) ile çocuk önem kazanmış,geleneksel yapıda paylaşılan veya dağılan ilgi bir merkezde toplanmış,değer,önem,etki ve dahi “yetki” artışı olmuştur. Çocuk tek başına “tüketici” statüsü de kazanmıştır.

Kadın anne olmanın ötesindeki sahalarda da kapitalizmin şartları gereği görünmeye başlayınca kararlara etkisine bağlı olarak yetkisi artmış, “güç” ve “güçlü” olmuştur. Onun da tüketimi destekleyebileceği ve dahi bağımsız tüketici olabileceği gerçeği keşfedilmiştir.

Sadece, bütün türleriyle reklam dünyasına bakıldığında bu gelişimin seyrini ve sonuçlarını görmek mümkündür. Çocuk bezi veya kadın bağı reklamında erkeğin kullanılabilmesi,otomobilin kadınla tanıtılması en belirgin örneklerdir.

Kapitalizm insanının bu gelişmesi (Değişme anlamında) yanında komunizmin insanı isteyerek veya istemeyerek, büyük bir bütünün parçası olarak kalmış,zamanla da birlikte iş yapabilme yeteneğini kaybetmiş ve sonunda da “dünyevi adalete”e, kapitalizme yönelmiştir.

Kapitalizmin insanı ise bütünün içinde olduğunu kabul etmekle birlikte,küçük aktif guruplara dahil olmuş,alt yapısındaki eksiği,basit de olsa belirli konularda kendini geliştirerek, uzmanlaşarak gidermeyi başarmıştır.”Birey” olarak,gurup üyesi kalabilmiştir.

Kapitalizmin insanın her türlü toplumsal değere karşı olsa bile vergisini ödemesi, başkasına saygı duyması bundandır. Komunizmin insanı ise sonuçta inancını koruyor olsa bile zarar verme, hiç olma,topyekun değişmenin gerekliliği hissine ulaşmıştır.”Eski günler daha iyiydi” “Her şey kötü değildi” dese de asla ve asla geri dönme hevesi bulunmamaktadır.


AYTMATOV’UN ÇOCUKLUĞU


Aytmatov’un çocuğa bakışından önce,Aytmatov’un çocukluğu üzerinde durmamız gerekir.Devrim sancılarının yanında,savaş sıkıntılarının da devam ettiği yıllarda çocukluğunu yaşayan yazarın,yaşadıklarının etkisinde kalmaması mümkün değildir.Bu durum,çocukluğun yetişkinliğe genel etkisi dışında yazarın yaşadığı özel zorluklarla da bağlantılıdır.

Devrimin ilk yıllarından itibaren ön plana çıkmaya başlayan başarılı bir baba söz konusudur. Öyle ki,o devirde pek az şanslı insana kısmet olan Moskova’da eğitim imkanı da bulmuştur.Buraya kadarki kısımda aile oldukça iyi durumdadır.

Sonra,nasıl olduysa,Sovyetlerde gelenek halinde olan “Kahramanken birden hain ilan edilme” kuralı devreye girmiş, baba uzun yıllar hapis yattıktan sonra kurşuna dizilmiştir.Suç, alışılmış klişeye uygundur. “Vatana ihanet”. İşte ,Aytmatov’u Aytmatov yapan sürecin başlangıcı bu hadise olmuştur.Çocukluğunun önceki yıllarında,yaşamadığı,tatmadığı acılar,sıkıntılar,burukluklar ve dahi korkularla tanışır.Bir başka açıyla bakınca da “Sanatçı” olma fırsatı doğar.

Önce bütün aile çok zor şartlar altında ve dört çocuklu bir “Hain ailesi” olarak ana vatana döner, oradan oraya savrulurlar.Büyük çocuk Cengiz okumaya meyyaldir.Annesinin olağan üstü fedakarlıklarıyla bir Rus okulunda eğitimini sürdürür.Anne,oğluyla okul dışı zamanlarda da,annelik görevleri dışında,eğitim açısından da yakından ilgilenir.

İkinci Dünya Savaşı yıllarıyla birlikte,genç ve orta yaşlıların “gönüllü niyetiyle” askere alınmasıyla,ülke,yaşlı,kadın ve çocuklara kalır.Yazar köyünün kolhozunda envanter tutar,diğer kolhozlara yardım eder,vergi toplar,tahsildarlık yapar.Bir süre sonra Cambul Veterinerlik Enstitüsü’ne gider.Yazar artık ilk gençlik yıllarını sürmektedir.

Yaşanan böyle bir çocukluğun, yazarın eserlerine yansımaması düşünülemez. Esere yansımalarda, eskiyi kötüleme, karalama, savaşı lanetleme düşüncelerinin devlet politikası halinde olmasının da etkisi vardır.Mevcudun ve mevcut yönetimin eleştirilemiyor olması,her sahada eskiye yönelik eleştiriyi körüklemiştir.Ve en küçük suçlama “Devrim karşıtlığı” ya da “Vatan hainliği” şeklinde olmaktadır.

Yazarın çocukluğuna sığan, devrimin kalbur üstü dünyası, devrimin lanetli tabakası,
devrimin yenileştirme çabaları gibi dönemler, onu, hırs ve başarıyla da tanıştırmıştır. Birliğin çocuklara yönelik çalışmalara öncelik tanıması,çocukların,büyüklerin söyleyemeyeceği ve yapamayacağı şeyleri yapabiliyor olması da ,yazarın eserlerinde çocukları sıkça “başrol” ya da “karakter oyuncusu” yapmasına vesile olmuştur.

..........................................................

Beyaz Gemi’nin adı bile olmayan çocuğu,”Çocuk”, Aytmatov’un çocuklarının en güçlüsüdür.
Herkes rejimin masallarına inanmayı tercih ederken,güçlüden yana olmayıp,Mümin Dede’sinin gerçeklerine (Masallarına) inanmıştır.Ama kanmamıştır.Neye inandığını,neden inandığını bilmektedir.Ne olursa olsun,dava arkadaşı,Mümin Dede’nin “İhanet”ine rağmen,uğrunda ölmeyi bilecek kadar kesin inançlıdır.

Çocuk arkadaşsızdır. Diğer eserlerin,diğer çocukları gibi ketumdur.Ve bu çocuklardan haber almak mümkün değildir.Ad verdiği taşlar,börtü böcek arkadaşıdır.Görünürde arkadaşı yoktur ama yalnız değildir.

Büyüklerin dünyasına ilgisizliği, doğrudan yana olmayışlarıyla alakalıdır.Onlar nasıl bir masalı gerçeklerden uzak görüyorsa,o da bu dünyayı gerçeklerden uzak görüyor.Bu arada düşünceleriyle her şeyi izlemekte ve anlam vermeye çalışmaktadır.

Orazkul neden bu kadar çok içer ve bu kadar acımasızdır ? Neden teyzesinin çocuğu yoktur ? Tabiat neden yağmalanır ? Mümin Dede onca bilgisine rağmen neden silik bir insandır ?
Neden ısrarla yanlışlara doğru denmektedir ?


Bir çocuk olarak, ondan annesinin olmayışını,babasının neden uzaklarda olduğunu yargılaması beklenirken o bunları yapmaz,durumu
kabullenmiştir. Babasını gelmesini beklemez ama ona gitmeyi hayal eder.

Madem ki Geyik Ana, dedesinin anlattığı gibi bir önderdir, Orazkul,onu neden öldürmek isteyebilir ki ? Orazkul’un cehaleti ortada ama bilge adam Mümin Dede’ye ne olmuştur ? Neden Mümin Dede kendi inandıklarına, anlattıklarına nasıl ters düşebilmektedir ? Acaba o da diğerleri
gibi midir ?

Çocuk, dedesinin bile bile yaptığı bu hatanın sebebini (Damadının kızına eziyet etmemesi için) anlayabilecek durumdadır. Ama bunun ,çocuğun gerçek bildiği hayal dünyasıyla bağlantısı yoktur.

Çocuğun, dedesini kendi kafasında yargılayışı da beklendiği gibi değildir; Anlatılanlar doğruysa, Mümin Dede bunu niye yaptı ? Anlatılanlar yanlışsa Mümin Dede bunları neden anlattı ? gibi sorulara cevap aramaz. Ona göre Geyik Ana doğrudur. Bu insanlar yanlıştır . Neden yargıda bulunsun ki ? Gerçek ona göre zaten ortadadır.

Çocuğu ölüme (Yeni hayatına) götüren sebep bulunduğu yerdeki ümitlerin kayboluşudur. Geyik Ana’ya yapılanlardan sonra ümitsiz ve çaresizlikten, dostu olarak bildiği dedesi, dere kıyısındaki taş arkadaşları,teyzesi,genç komunist arkadaşı,hiç biri yoktur ortada.Geyik Ana da öldüğüne göre ,ona kim yol gösterecek, kim arkadaşı olacak, kime güvenecektir ?

Sonuçta o da , ölmeye değil,uzaklardaki tek ümidi olan babasına gitmeye karar verir.
Derenin köpüklü suları onu, önce Beyaz Gemi’ye, sonra da babasına götürecektir.Onun yaptığı umuda yolculuktur, ölmeyi değil,yaşamayı seçmiştir.

Beyaz Gemi ve çocuğun ölümü, eserin yayınlandığı yıllarda çok büyük ve ağır eleştirilere uğramıştır.Yazar,bu konuda olağan üstü bir soru yağmuru ve eleştiriyle karşılaştığını,ama bazı kaynaklarda söylendiği gibi,bir “soruşturma” yaşamadığını söylemektedir.Bu ve benzeri tartışmalar bütün Doğu Bloku’nda,yer yer ülkemizde de yapılmıştır.

........................................................................................................

Öğretmen Duyşen (İlk Öğretmen,İlk Öğretmenim)‘de yazarın kendisi olarak değerlendirebileceğimiz bir anlatıcı çocukla, Altınay, çocuk karakterleri oluşturuyor.

Savaş gazisi, halkın gözünde yarı kaçık Duyşen’in çocukları eğitebilmek için harcadığı çaba ve ona sadece çocukların inanıp güvenmesi eserin omurgasını oluşturmaktadır. Ayrıca “Devrim”’in kimi hedeflediği açısından da manidardır.

Eserin trajedisi, Altınay’ın henüz bir çocuk olmasına rağmen,(kendisinden çok yaşlı biriyle) evlendirilmeye çalışılmasıdır. Devrim kahramanı Duyşen’in tam başarılı olmasa da onu kurtarma çabalarıdır.

Çocukların hepsinde görünen samimiyet ve yazarın bunu verirken gösterdiği hassasiyet dikkate değerdir. Bu anlatımın ve bakışın yazarın içinden geldiğini, konuyu herhangi bir olay gibi anlatmadığını fark ederiz.Çocuklar eserde,konu kaynağı,kurgu malzemesi veya “mesele” olarak görülmemiştir.

Çocukların ve geleceğin kavak ağaçlarıyla resimlendirilmesi ayrıca dikkate değerdir. Kavakların göğe yükselmesinin çocukların büyümesini ifade etmesi, Anadolu’da da çok yaygın olan her yeni doğan çocuğa ağaç dikilmesi geleneğinin de ötesinde basit ama duygu yüklü bir bakış açısıdır.

Bilindiği gibi Aytmatov, söylediği birkaç söz ve birkaç satır yazıyla,gelenek düşmanı,devrim maşası yahut faşizmin uşağı ilan edildiği için bizlerin söylediklerimize dikkat etmemiz gerekiyor.
Yazar, kavak dikerek “gelenekçi”, köylüleri yok saymasıyla da “gelenek düşmanı” olmamıştır. Yazar böyle görmüş, düşünmüş ve yazmıştır.

Altınay’ın Duyşen’e karşı hissettikleri masumiyetin zirvesidir. Hayatının ileriki safhalarında “ilk aşk” olarak yerini alacak değerli bir anı olacaktır. Bunun,o dönemede yazar tarafından cesaretle dile getirilebilmesi de önemlidir.Ve burada gördüğümüz masum duygu seli,bir çocuğun evlendirilmeye çalışılmasıyla aynı kefede yer alamaz.Bilindiği gibi çocukların öğretmenlerine aşık olma davranışı hep vardır ama özellikle doğulu insan tarafından ele alınan bir konu değildir.

Çocukların, çocukluklarını yaşayamamaları da Altınay’la gündeme gelir.Pek çok sosyal bilimcinin ele alış biçimiyle “geleceği karartan” bir olay değildir. Yaşanamayan çocukluğun etkileri önemlidir ama tek başına “her şeyin sebebi” olamaz.

Yazarın her şeyi bilen bir uslupla hareket etmesi ve bize ”son”u baştan söylemesi eserin akıcılığını azaltmaz. Ne olacağını bildiğimiz halde seyri takip ederiz ve nihayetinde kendi düşüncelerimizle baş başa kalırız. Ayrıca burada yazarın okuyucuyu “derinden etkileme” gibi bir telaşının da olmadığını görürüz.

Öğretmen Duyşen’de diğer eserlerden farklı olan; çocuğun yetişkin olduktan sonraki haliyle de eserde yer almasıdır. Çocukların başrol veya karakter oyuncusu olduğu hiçbir eserde onların yetişkin halini görmeyiz. Gerçek zaman kullanılır ve çocuklar çocuk olarak kalır. ( Anlatıcı konumunda oldukları haller dışında tabii.)

Bilim kadını olarak köyüne dönen Altınay, okulunu, kavakları ve Duyşen’i anar. Ama buradaki seyir de Aytmatov’ca olur. Yazar, Duyşen’le Altınay’ı bir araya getirerek son derece sürükleyici bir onbeş sayfa daha yazabilecekken, bizi ve kahramanlarını düşüncelerimizle baş başa bırakmayı yeğler. Çünkü yazar “Yeni dünya şablonu” kullanmamaktadır.

Eserde iki kahramanımız bir araya gelseydi, İlk Öğretmen deyince sadece bu sahneyi hatırlar , gerisi bu olayın gölgesinde ve silik olarak hafızalarımızda yer alırdı. Bu da esere ve okuyucuya yapılabilecek en büyük kötülüklerden biri olurdu.

Eserde bazı eleştirmenler tarafından geleneklere karşı ve komunizmi övücü diye sınıflandırılan kısımlar da fazla makul değildir. Her şeyden önce geleneğin de eğer doğru bir gelenekse, yeniden şekillenip devre uygun hale gelmesi gerekir. Bunu yapamıyorsa zaten yanlışları doğrularından fazlaysa yok olması da gerekebilir. Köylülerin çocukların okumasına, özellikle de kızların okumasına karşı çıkması doğru mudur ? Çocukların evlendirilmesi doğru mudur ? Tabii ki değildir. Dünyanın her yerinde değişimin en zor olduğu yerler en küçük yerleşim alanlarıdır. Büyük topluluklar değişime daha hızlı ayak uydurabilir. Küçük yerleşim birimleri “bilme” değil “bilmeme” temeline dayalı bir hayat şekli sürdürür. Değişime uzun süre direnir.

Eserde komunizmi öven özendirici satırlar var mıdır ? Tabii ki vardır. Bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Rejimin adı komunizm, peki neyin özendirilmesi gerekiyor ? Bu tarz değerlendirmeler birkaç cümleden hüküm çıkarma geleneğinin örneğidir ve kalıcılığı yoktur.

Aytmatov, anlattığı her konuda bir kimyager hassasiyetiyle dozaja öneme vermektedir.
Aşırılığı yoktur. Dolayısiyle tuvaletlerde bile Lenin’in resminin asılı olduğu bir ülkede sınıftaki Lenin resminden anlamsız anlamlar çıkarmak önemli bir şey ifade etmez. Ayrıca yazar bunları gizli bir rejim aleyhtarı olduğundan değil, Lenin’e inandığından yapmıştır.

.........................................................................

Al Elma (Kızıl Elma,Kırmızı Elma) yazarın pek bilinmeyen bir eseridir.eser bizi yazarın Kazakistan’daki Cambul Veterinerlik Enstitüsü yıllarına götürür. Çok bilinen geri dönüş öykülerinden biridir. Gerçek zaman konumuz ise Anara adlı küçük kahramanımızın anne-babasının birlikteliğindeki rolüdür. Yazar bu defa,köyünü bırakıp şehirli ”çekirdek aile”nin günlük telaşına yönelmiş,aile bağını işlemiştir.

Anara’nın babasıyla birlikte yaptığı orman ve elma bahçeleri turu, babayı çok eskilere, Anara’yı da daha önce bilmediği bir dünyaya götürür. Anara ,sonbahar olmasına rağmen yaprakların arasına saklanmış kıpkırmızı kocaman elmayı bulduğunda daha önce görmediği bir şeyle karşılaşmış, bu onu bir duygu seline sürüklemiştir.Getirip babasına gösterdiği bu al elma babasını
da okul yıllarına, “ilk aşk”a götürmüştür.

Çocuk elmayı annesine götürmek istediğini söylemekle onu bir “bağ” olarak kullanmış, babasını da geçmişte kalan bir aşk macerası yanında eşinin önemini ve değerini hatırlatmıştır.
Anara anahtar kahramanımızdır.

Eserle ilgili ne edebi ne de ideolojik dişe dokunur bir eleştiriye rastlamamış olmamız diğer Aytmatov eserlerinin daha keskin olmasıyla ilgilidir. Al Elma,yazarın hazineleri arasında diğerlerinin parıltıları yüzünden pek dikkat çekmeyen değerli bir taş gibidir.Şehir hayatını ele almasıyla da ayrı bir değere sahiptir.

Anara ve babası yolda ilerlerken radyodan yükselen “Ave Maria” melodisi, dini kökenine, ilahi olmasına rağmen özel bir anlam ifade etmemektedir. Herhangi bir çağrışım yaptığını söylemek mümkün görünmemektedir. Ayrıca “Kızıl Elma” kavramına bizde yüklenen anlamla da bağlantı söz konusu değildir.

..........................................................................................................

Askerin Oğlu bir köşede kalmış bir diğer Aytmatov hikayeciğidir. Çocuğun adı Avalbek ama yazar ona “Askerin Oğlu” demeyi tercih ediyor. Bu tanım, da küçük kahramanımızın misyonuna hayli uygun görünüyor.

İlk bakışta yazarın sadece bir yetim çocuğu ve savaş acılarını anlattığı düşünülse de genel çerçevesiyle “kimsesiz” diyebileceğimiz insana, çevrenin davranışlarına da ciddi eleştiriler getirmektedir. Doğrusu,bu doğulu toplumların,diğer bütün acıları içerisinde pek dikkat çekmeyen ama önemli bir yarasıdır.

Gerek İslam gerekse İslam’la iç içe kültürümüz kesin hükümlerle yetime, öksüze, kimsesize en üst seviyede değer vermesine rağmen, topluma yansıması pek de öyle olmamaktadır. Bu zaman ve zemin ötesi bir rahatsızlıktır ve her devir ve katmanda etkileri görülür.

Çocuğun babasını özlemek dışında hiçbir probleminin olmaması gerekirken, diğer çocukların ve yetişkinlerin davranışlarında o anlamsız kifayetsizliği görmek mümkündür. Annenin,yine ciddi tartışılması gereken “dul kadın” sıfatıyla eziklik,itilmişlik hissetmesi de bu sosyal acının bir başka tezahürüdür. Toplumun bunu ona hissettirdiğini söylemek mümkünse de, kadın da bütünün parçası olarak aynı davranış biçimine sahiptir.

Bir başka açıdan bakıldığında orada , köy meydanında film seyreden topluluğun da benzer acılar yaşamasından dolayı,mevcut duygularından kaçma isteği de baskındır. Çocuğun ve Ceyengül’ün davranışlarını yadırgamaları, doğulu toplumlara has, sözünü etmeyerek tabulaştırma
ya da tam tersi haddinden fazla anarak özel bir ruh hali oluşturma davranışına da bağlanabilir.

Bu insanların çocuğa davranışını sosyo-psikolojik açıdan yargılamak mümkünse de psikolojik olarak makul karşılanabilir. Bu haliyle yaşanmış olması rahatsız edici görünmekle
beraber bugünkü düşünce ve davranış değerleriyle algılamak hayli zor görünmektedir.

Sinematografik ögelere çok önem veren,bilindiği gibi sinemacı da olan yazarın en çok bu eserinde sinema kavramıyla iç içe oluruz.Sinema makinası , makinist,perde,makinanın sesi, ekranda gördüklerimiz de eserin “tip”leri arasındadır.

Ceyengül’ün perdede “Rus’a benzemeyen” askeri görünce, çocuktan önce kendini kaptırıp “İşte benim kocam ! ” diyemeyeceği için “İşte senin baban !” deyivermesi trajedinin zirvesini oluşturur. Annenin aslında bir “zaaf “ olan bu davranışı, çocuğun da sele kapılmasıyla “ savunma” haline dönüşür. Sonunda da Ceyengül’ün oğlunun elinden tutup sürükleyerek “O senin babandı.” Demesiyle “Kişisel ve anı kurtaran bir zafer” hüviyeti kazanır.

Çocuğun bu duygularla büyüyecek olması, annenin hep eksiklik hissedecek olması aslında tam bir “mağlubiyet”tir. Doğunun onulmaz yarasıdır. ”Bir”, ”Biri” ve ”Birey” olmakla veya olamamakla alakalıdır.

Avalbek gücünü veya zayıflığını kendisi dışındaki etkenlere bağlı olarak hissedecektir. Uzun yıllar kendisine ait “güç” yahut “güçsüzlük”ü olmayacaktır. Bulunduğu ortam kendi ayakları üstünde durmasına müsaade edecek gibi görünmemektedir. Avalbek, büyüdüğünde herkes tarafından tamamiyle unutulacak olan her şey,onun tarafından birebir hatırlanacak, onu güçlü ya da zayıf biri yapacaktır.

................................................................................................

Aytmatov’un çocuklarının genelinde bir “Şahitlik” rolü vardır. Bu rolün belki de en çok yansıtıldığı eser ise Cemile’dir. Yazarın dünyaya önsözünü Louis Aragon’un yazdığı önsözle açılmasını sağlayan eser pek çok tartışmayı da beraberinde getirmiştir.

Batıdaki tartışma eserin kalitesi üzerinde yoğunlaşırken, doğudaki tartışma şu üç yönde gelişmiştir: İlki batıda da olduğu gibi eserin değeri,ikincisi aşk,üçüncüsü ise yazarın geleneği rencide ettiği şeklindeki (ön)yargılar olmuştur.

Doğuda, bir ve ikinci husus olağan üstü güzelliklerine rağmen gelenek tartışmasının gölgesinde kalmıştır.Yazar eserinin Sovyetler ve dünya genelindeki zafer sevincini,kendi topraklarında buruklukla birlikte yaşamıştır.

Askerin Oğlu’nda Ceyengül’ün Avalbek’e perdede gördüğü askeri kastederek “O senin baban !” demesiyle Yüzyüze’de vatan ihanetini affeden ama yetim rızkına el uzatınca kocasını elleriyle öldürmekten çekinmemesi benzer ruh hallerini ifade eder. Şartlar olağan üstü olunca yaşananlar da olağan dışı olabilmektedir.

Cemile ile Danyar’ın kaçışı hayattan ve birçok kez yaşanan bir olay örneği olsa da, mesele,
yazarın bunu ele almasına odaklanmıştır. Böylece olayın “yerel boyut”u büyük bir sarsıntı meydana getirmezken kaleme alınmasıyla toplumsal platforma taşınması, pek çok tartışmayı beraberinde getirmiştir.

Seyit’in köyünde ve kolhozdaki görevi ağabeyi askerde olduğu için yengesi Cemile’ye göz kulak olmaktır. Geleneksel usullerle onu koruyacaktır. Fakat Cemile’nin canlılığı, hareketliliği,
güzelliği, insanların ona olan ilgisi ve başına buyrukluğu Seyit’in seyirci kalmasına sebep olmaktadır. Bunun dışında Seyit’in yengesine “platonik” ilgisi durumu daha da karmaşık hale getirmektedir.

Yazarı temsil eden Seyit, ressamdır ve yazar adına bize her şeyi “resim” gibi anlatır. ”Sanatçı” duyarlığı “şahsi” hassasiyeti ile birleşince ortaya güçlü bir “karakter” adayı çıkmaktadır. Aslında hikayemiz Cemile ve Danyar kadar, Seyit’in de hikayesidir.

Cemile ve Danyar’ın aşkı, güçlü kişilikleri, olayların seyri ve sonucu gerek eserde gerekse eserle ilgili görüş ve tartışmalarda Seyit’in görmezden gelinmesine sebep olmuştur. Halbuki o, her şeyin şahidi olarak “merkez” kişi durumundadır. Onun bir tek sözüyle olaylar tamamen değişebilecekken o, akışa engel olmamış, ”seyir”e seyirci kalarak (suçlu anlamında değil) “olacaklar” ın olmasına zemin hazırlamıştır.

Seyit’in, Cemile ve Danyar’ın ayyuka çıkan aşklarının resimlerini yapması, daha sonra bunların ortaya çıkması” “haberim yoktu” mazeretini de elinden almış, yakınlarının onun hakkında olumsuz düşüncelere sahip olmalarına sebep olmuştur. Geleneksel yapıya uygun olarak “aileye sahip çıkma” içgüdüsüne ters bir davranışta bulunmuştur.

Bu bir ucu acılı, diğer ucu mutlu hadise Seyit’i ileride nasıl etkileyecektir ? Çünkü,
Cemile’nin mutluluğa kaçışı, eldeki tek kişi olarak Seyit’in yüzünden olmuş gibi algılanmıştır.

Seyit’de Beyaz Gemi’deki “Çocuk”un hallerini görürüz. Dünyaya açık ama görünüşte kapalı ne yaptığını bilen ama öyle görünmeyen, bildiklerini paylaşmayan ”ketum“ karakterleri onları birbirine yaklaştırır. İkisinin de yaptığı şey ve sonuçları, toplum nazarında “intihar”, onların gözünde ”tek doğru”dur. Onlar kendileri gibi davranırlar. Bu tavrın kime göre olumlu ya da olumsuz olduğu da ayrıca tartışılmaya muhtaçtır. Bu bir olgudur, vardır, değişmekte, yeniden şekillenmektedir

Bütün toplumlarda “Mahalle baskısı”nın varlığından söz edilebilir. Görünür, güçlü, hissedilen, etkili, sınırlı vs. şeklinde sınıflandırılabilecek olan bu olgunun yokluğu da başka
bir mahalle baskısı örneğidir. Batıda (Ya da batılı hayat tarzında) bunu olmaması yahut zayıflığı toplumu oluşturan çekirdeğin zayıflamasına sebep olmaktadır. Hiç kimsenin hiç kimseyle ilgilenmediği bir toplum yapısı nereye kadar “sosyal örnekleme” ögesi olabilir ?

Doğu’daki aşkların ya aşırı “platonik” ya da “bilinmeze yolculuk” anlamında, iki uçta değerlendirilmesinden yola çıkılarak, evlilik, yuva kavramlarının, kitaplara aktarıldığı gibi “oryantalist bakışlı” olmadığını da bilmek gerekir.

Cemile, savaşta kocasını kaybetmiş bir dul olsaydı, Danyar’la kaçışı daha kolay hazmedilir bir sosyal hadise olurdu. Bu durumda, ”Cemile bu kadar anılan bir eser olur muydu ? ” diye de düşünmek gerekir.

Bütün bu ve benzeri sıradan yorumları yaparken, Aytmatov’u aslında ne kadar az anlayabildiğimiz de ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede Aytmatov’la ya da eserleriyle ilgili söylenenlerin ne kadar “Aytmatov’la ilgili ” olduğu da sorgulanmalıdır. Pek çok söylenenin ya
da söylediğimizin mesnetsiz olduğu görülmektedir.

----------------------------------------------------------

Selvi Boylum Al Yazmalım’da çocuğun rolü pek çok eleştirmen tarafından aynı temaya sahip üç ayrı tarihi veya dini hikayeye dayandırılarak ele alınmıştır. Bunların ilki bir Çin masalını işaret etmektedir. İkinci kaynak Tevrat’tan bir hikayedir. Üçüncüsü ise Bertolt Brecht’in “Kafkas Tebeşir Dairesi” adlı eseridir. Bir yangında çocuğun bırakıp sarayı terk eden kraliçenin ardından bir hizmetçi kadın çocuğu kurtarır ve oradan alıp uzaklaşır. Bir süre sonra kraliçe ortaya çıkıp çocuğunu ister, olay mahkemeye yansır. Tez şudur: Çocuğu doğuran mı, bakıp büyüten mi annedir ?”

Hakim sözde çocuğun bölünmesine karar verir ve hizmetçi kadının “Ben annesi değilim,
çocuğu kraliçeye verin ! ” demesiyle, hakim, çocuğu “annelik hissi” taşıyan bu sözlere dayanarak hizmetçiye verir.

Selvi Boylum’da çocuğun rolü “seçici” olmaktır. Babası olarak bildiği yol ustasını seçerek annesinin de kararını etkiler, “emek” “aşk”ın yerini alır. Biri diğerinden daha değerlidir ya da önemlidir gibi bir tezi yoktur.

Kaynaklık ettiği varsayılan bu unsurlarla, eserin işleyişi arasında tabii ki bağlantı kurmak mümkündür. Yazar ise bu tür bir esinlenmenin hiçbir şekilde söz konusu olmadığını söylemektedir. Fakat sosyal olayların birbirine etkisi olduğundan hareketle bir benzerlikten söz edebiliriz. En azından çıkış noktası olarak şuur altı bir kaynak olduğu söylenebilir. Her şey birikim alt yapımız ile ilgilidir.

Eserde, çocuğun toplumsal yapılanmayı nasıl etkilediğini görürüz. Günümüzde “Mutlu bir ayrılık mutsuz bir evlilikten iyidir.” Şeklindeki sıradanlaşan metropol şablonu da tartışmaya açılmaktadır. Öncelikle çocuğa istinaden sürdürülmesine karar verilen evlilik “mutsuz evlilik” örneği değildir. Eserin esas tezi de “Bununla mı kalayım, onunla mı gideyim ?” gibi bir magazin konusu değildir. Yazarın amacı bu ikilemi kahramanlarına yaşatarak bizi kendi tezine götürmektir. Okuyucu olarak düşünmeye yönlendirilirken “Bu mu, o mu ?” sıradanlığına düşmememiz için aslında uyarılırız. Ayrıca da eski eşe dönüş gerçekleşmiş olsa eserle ilgili konuşulacak bir şey kalmayacağı gerçeği de bir diğer “gerçek”tir.

Selvi Boylum Al Yazmalım çocuktan öte kadın eksenli bir eserdir. “Zayıflık” tanımına sığdırılan kadın bize aslında ne kadar “güçlü” olduğunu göstermektedir. Cemile’de gördüğümüz gelenek dışına taşma örgüsünün bir başka seyri olan olaylar bütünü bizi eserle ilgili yeniden ve yeniden düşünmeye davet etmektedir.”Zayıflık” ın bir “güç”, hem de zorlu bir güç olduğuna şahit oluruz.

Bu noktada Aytmatov’un eserleriyle ilgili yorumların bir diğer zaafından da söz etmek gerekir. Bu satırlar dahil, bütün yazılanlar kendi içinde zıtlıklar taşımakta, henüz yorumlanan bir konu bir başka yorumla ters düşmektedir. Yazar düşündürdükleriyle bize huzur vermemekte, vesveseye varan tersliklere itmektedir. Bir başka deyişle henüz okunup bitirilen bir eser, aslında yeni başlamaktadır.

Genel anlamıyla batılı bir yazarın eseri her okunuşunda aynı hazzı verebilme özelliğine sahipken, Aytmatov’un eserleri bize her okunuşunda bize “Ne kadar iyi anlamadığımızı” göstermektedir. Bu yüzdendir ki, Atıf Yılmaz’ın Selvi Boylum Al Yazmalım yorumu, her defasında sonucu farklı olacakmış gibi seyredilir. Cemile, Seyit tarafından engellenecek gibi okunur. Kirisk bu okuyuşumuzda dedesi ve akrabalarıyla dönecekmiş gibi okunur. Sonuç olarak olanlar olacak gibi, olmayanlar da olacak gibi görünür.

…………………………………………………………..

Erken Gelen Turnalar yazarın kendi ilk gençliğinden en çok çizgi taşıyan eseridir. Yaşlıların , kadınların ve çocukların cephe gerisindeki zorlu şartlarla dişe diş mücadelesi anlatılır eserde. Yazarın ilk ya da ilk aşklarından biriyle, Mirzagül ile de tanışırız satır aralarında.

Destanların kaynağı bilindiği üzere savaş yahut benzeri felaketler neticesinde sığındıkları, kendilerine gelmek, güç kazanmak için oluşturdukları “İç kale” leridir. Eserde Sultanmurat ve arkadaşları Er Manas’a sığınır. Kendileri Manas’ın erleri, atları da Manas’ın atları olur.

Zor şartların “Genç” yaptığı “Çocuklar” cılız omuzlarına taşıyabileceklerinden fazlasını yüklenirler.En fazla birbirleriyle itişerek enerjilerini atmaları gereken çocuklar “Faşizme karşı” vatanlarını savunan babalarının yokluğunu fırsat bilenlerle dişe diş mücadeleye girişirler. Bir bakıma onlar da “büyüme” fırsatı bulmuş olurlar.

Yazarın “Çocukluğum” / ”Aytmatov’un Çocukluğu” adlı eserinde bizimle paylaştığı yılların bir kısmı Sultanmurat’ın şahşında bize aktarılır. Yazar,”Bir gençlik romanı” olarak sınıflandırabileceği bu uzun hikayesini o sınırlara mahkum etmemiş, İkinci Dünya savaşı altyapılı çalışmalarına bir yenisini eklemiştir. Yazar daha olumludur. Kimbilir eserin oğluna adanmışlığıyla da ilintilidir belki.

Eserde Cemile’nin sert ve canlı havasını, Toprak Ana’nın derinliğini, Yüzyüze’nin keskin acılarını görmeyiz. En sıcak, en çok sinematografik öge taşıyan eserleri arasına yer alan Erken Gelen Turnalar yazarın boğazımız düğümlenerek okuduğumuz eserlerinden biri değildir.

Aşk teması olanca güzelliği ve sıradanlığıyla aktarılır okuyucuya. Çocukluktan ilk gençliğe zoraki geçiş yapan Sultanmurat “Vazife aşkı” ile “Aşkı” arasında ikileme de düşmez. Gönlünden geçer de aklından geçmez.


..............................


Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek, hiçbir alakası olmamasına rağmen Ernest Hemingway’in İhtiyar Balıkçı’sı ile birlikte anılır. İhtiyar Balıkçı’da yaşlı adam geçmişle hesaplaşıp zaferiyle hayatını tüketirken, Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek’teki avcı kayığının yolcuları, Emrayin, Milgun, Orhan Dede ve çocuk kahraman Kirisk geleceğin peşindedir. Köyüne yalnız dönen çocuk, denizin koynuna bıraktığı yakınlarının geleceğe ışık tutan varlığını da beraberinde getirmiştir.

Eserde çocuk dışındaki kahramanların ölümü bilinen anlamda bir ölüm değil, geleceği kurma çabasıdır. İhtiyar Balıkçı’da ise kahraman yaşamasına rağmen yoktur ve geçmişi temsil eder. Kendi varlığının ispatının peşindedir. Bu iki eser anlamsız benzerliklerinden çok ayrılıklarıyla ele alınmalıdır. Bunun sonucunda da bir tek bile ortak noktanın olmadığı sonucuna varılacaktır.

Pek çok açıdan Beyaz Gemi’deki Çocuk’un ölümü ile Kirisk’in hayatta kalışı birbirini andırır. Biri “Ölüm” diğeri “Kurtuluş” olsa da , her ikisi de geleceği anlatır. Geyik Ana’nın ölümü çocuğu geleceğe götürürken, büyüklerinin ölümüne rağmen Kirisk’in geri dönüşü aynı tezi destekler.
Bugün ve geçmiş geleceğe ışık tutar, köprü olur. Yok oluş gibi görünen gelecek algısı bir şekilde bilinmeyendir. Çünkü gelecek “Somut” değil “Soyut” bir kavramdır. Şekillenmesi de bugün ve geçmişin kayıp ve kazanılanlarıyla ilişkilidir.

Kirisk’in yaşadığı acı ve aldığı ders onu toplumuna daha sıkı bağlayacak ve onu lider yapacaktır. Milgun, Emrayin ve Orhan Dede’nin onların tarihlerindeki yerlerini alacak, efsane, hikaye ve masallarla konu olacaktır.

Çocuğun kurtuluşu, büyüklerinin ölümü, Lura Ördeği’nin yuva yapabilmek için kara parçası araması, bulamayınca da denize yapması, karaların oluşmasına bu yuvaların zemin oluşturması çok güçlü bir bilincin işaretidir. ” Var ” lığın bu derece samimi anlatılabildiği kaç tane daha efsane
vardır ki ?

……………………………………………………………

Cengiz Han’a Küsen Bulut fiziki hacminin ötesinde herkese söyleyecek sözü olan bir eserdir. Diktatörlerden aşıklara kadar.... İdealler ve idealizmin aslında ne kadar da naif olduğuna şahit oluruz.

Cengiz Han’ın seferdeki ordunun hareketini yavaşlatmaması için çocuk doğurmayı yasaklamasıyla günümüzdeki doğumu kontrol altında tutma çabaları birbirini çağrıştırmaktadır.
Tek farkla Cengiz Han’ın yasağı sefer haliyle alakalıdır ve aslında doğumu sınırsız bir şekilde destekleyen bir fikrin mahsulüdür. Çünkü bu yasağın ardında bugün yaşayan dahil doğacak olanı da emniyet altına alma telaşı vardır. Yanlış ise hayatın akışını durdurmaya kalkmakla, “Yaratıcı” yerine karar vermeye kalkışmakla ilgilidir.

Çocuk kavramı bu eserde idari bakış ve aşkın meyvesi olması hasebiyle iki ayrı şekilde ele alınmıştır. Cengiz Han’ın “Aşk” ve “Aşıkları” öldüren kararıyla başının gerçek tacı (Ona göre ilahi taç) ‘ndan mahrum kalmasıyla her şey durur. O da “Yaratıcı” yı rencide ettiğinin farkına varmış olmalıdır. Çünkü önünde duran yüksek idarecileri bekleyen “Ben” kavramının getirdiği tehlikedir.

Yazar bize ilahi gücü Aytmatovca başka bir “Cengiz”le anlatır. Doğrularımızın kendi kurgu ve kaygılarımızdan doğduğunu, hayatın biz değil, bizim onu takip etmemiz gerektiğini hatırlatır.
Görünürde doğru olanla mutlak doğrunun aynı olmayabileceği dile getirilir.

“Çocuk” odağında toplanan, oradan sevgi, aşk, ihtiras ve çöküşe uzanan yapısıyla eser günümüze ve günümüz insanına hitap etmektedir. Bizi doğrularımızın doğruluğundan emin olamayacağımızı öğütlemektedir.

…………………………………………………………..

Kassandra Damgası, yazarın bize her şeyi, ilk defa kafalara vura vura anlattığı, heyecan unsurunun ilk defa kullanıldığı eseridir. Yazar yüzlere ayna tutup herkesi, kendisine göstermektedir.

Çocuk eserde embriyo olarak haykırışına başlar. Bilinenlere göre, çocuğun doğumun hemen ardından çığlık çığlığa ağlaması, annesinden, bulunduğu güvenli yerden ayrılmak istememesiyle ilgilidir. Bir görüş ise bu çığlıkları çocuğun doğmak istememesinin işareti sayar .

Eserde çocuğun itirazı henüz bir embriyo iken annesinin alnına gönderilen bir sinyalle ifadesini bulur. Eğer çocuk “problem” ya da “problemli” olacaksa bu işaret annenin alnında sivilce olarak beliriyor. Kaale alınmazsa bir süre sonra kayboluyor ve çocuk neler olacağı bilinmeden dünyaya getiriliyor.

Yazarın eserlerine giren ilk karakter anlamında Amerikalılar ile Amerikan tarzı heyecan ve kovalamacaların da girdiği eser “Hayat” ile “Bilim”i karşı karşıya getiriyor. ”Var olma ” nın “Yok olma” anlamına da gelebileceğini anlatıyor. Yazar embriyo ile başlattığı tartışmaya, henüz iki binli yılların ortalarında açıklanan genetik kodlama, gen şifrelerine müdahale gibi konuları da beş yıl öncesinden gündeme taşıyor.

“Doğum”,”Bebek”,”Kadın”,”Hamilelik” kavramları, hiç de bildiğimiz gibi değil, topyekün ”Var olma” “Yok olma” ekseninde veriliyor. Bizim sandığımız şeylerin bizden aslında ne kadar uzak olduğunu , ilgimizin olmadığını düşündüğümüz şeylerin ise bize aslında ne kadar yakın olduğunu görüyoruz. ”Sıradan” bir olayın derinliği bize keskin bir dille anlatılıyor.

Bilim kurgu şablonlu bu anlatımın günümüz gerçeklerine olan yakınlığı da ayrıca şaşırtıcı ve etkili.. “Sperm bankaları” “Gen haritasına müdahale” “Klonlama” gibi ürkütücü “Gelişme”ler her şeyin aslında ne kadar yakınımızda olduğunun göstergesi. Artık bir bebeğin fiziksel veya zihinsel rahatsızlığının olup olmadığı bir oranda doğum öncesinde tespit edilebiliyor. Sadece ve sadece bu gelişmeyle “Kassandra Damgası” namında bir “İz” in annenin alnında belirmesi çok mu uzak
olgular ?

Söylediğimiz gibi Aytmatov’da Amerikalılara ilk defa rastlıyoruz. Bu durumun esere getirdiği bir “Alışıklık” var. Amerikalıların veya Amerikalılığın bize anlatıldığı hiçbir bölümün bize yabancı ya da abartılı gelmemesi bizim adımıza hayli düşündürücü. Medyası, polisi, halkı, bilim adamı ile hiç kimse bize yabancı gelmiyor. Garip ama hepsi de tanıdık simalar. Burada yazarın da Hollywood klişelerinden etkilendiğini görüyoruz.

Doğu Bloku yazan, yazar ve araştırmacıların acemiliği, ön yargılı bakışı, önemli olup olmadığı bilinmediğinden bazı konuların sivriltilmesi gibi eksikliklerin bir boyutunu ( Doğudan batıya bakış) eserde de görmek mümkün.

Amerikalılarla birlikte klışe haline gelen unsurlara rastlıyoruz. Aytmatov’un yazılan onca eserinin hiç birinde adrenalin yükseltici bir ögeye rastlamak mümkün değildir. Heyecan katkısının esere bir şey kaybettirmediğini, bilakis canlılık kazandırdığını da söylemek mümkün.

Yazar anneden başlayarak toplumun bütün fertlerinin kendilerini bir defa sorgulamalarını istiyor. Çünkü bu sorgulama henüz kişinin kendi kendine yapabileceği bir zaman dilimindedir. Bu kişisel sorgulama yapılmazsa bir süre sonra toplumsal yargılamaya dönüşecektir.

Kassandra Damgası’nda çocuk ve gelecek teması Uzay Filozofu Filofey’in aktardığı, X –FERT projesiyle bir başka açıdan da ele alınır. Romanda taşıyıcı anne arayan sistemde yönetici olan Filofey, bugün gördüklerimizin aslında hep var olan bir düşünceyi kaynak olarak kullandığını bize hatırlatır.

……………………………………………………………………..

Dişi Kurdun Rüyaları’nda “Kısasa kısas” ın tabiat kanunlarıyla anlatıldığı bir çocuk kavramıyla tanıştırılırız. Akbar ile Taşçaynar’ın, bir iki ayaklı vahşinin kurbanı olan yavrularının yerine yarı öç alma yarı yavru sahibi olma güdüsüyle bir insan yavrusunu sahiplenmeleri anlatılır. İnsanın gözünde “Vahşet” Akbar’ın gözünde “Annelik” olan bu olay yazarın insana ve tabiata verdiği değeri yansıtması açısından da önemlidir.

Yazar bize Boston’un, eşinin ve çocuklarının hayatını anlatmamış olsa bu konuya sadece kurtların açısından bakıp, hak bile verebilirdik. Aynı şekilde Taşçaynar ve Akbar’ın hikayesini bilmeden konu bize bir kurdun çocuk kaçırması olarak sunulsaydı Boston ve ailesinin tarafında olacak, kendimizce kurtları lanetleyecektik belki de. Yazar bize didaktik bir yapı değil, düşünme ve yargılama gücü aşılamaya çalışmakta, en azından iki yönlü düşünmeye yönlendirmektedir.

Yazar bu tavrıyla sosyal bir durumun veya meselenin bir tek kaynağı olamayacağı gibi bir tek çözümünün de olamayacağını anlatmaktadır. Pek çok insanın bir sosyal problemin kaynağını ve çözümünü “Tek” gösterme ya da buna samimi olarak inanması çözümden çok yeni çözümsüzlükler üretmektedir. Böylece de mevcut sarmal büyüyerek sonraki nesillere aktarılmaktadır.

Boston ve eşi ailelerini kaybetmiş , kayıpların üstüne yeni bir aile inşa etmişlerdir. Çocuklarının önemi biraz onlara yeni ailenin ortak bağı olmasına dayanmaktadır. Mevcut “Çocuk” kavramının yanında böyle bir misyonu da vardır.

Akbar ve Taşçaynar için de durum bundan farklı değildir. Az acı çekmemişler, kayıplarla, acılarla dolu bir ömrü gerilerinde bırakmışlardır. Onların önceki yavrularının başlarına gelenler bu yavrularıyla yaşadıkları acıyı daha da derinleştirmektedir.

Facianın bütün boyutlarının sergilendiği eser yine de “ Hayata sarılma güdüsü vurgulanıyor “ diyebilir miyiz ? Mümkün görünüyor. Hangi acı sonsuza kadar yaşamıştır ki ? Hangi onulmaz yara sarılmamıştır ki ?

 

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980693 Ziyaretçi