AYTMATOV ELAZIĞ'DA-BEŞİR AYVAZOĞLU

 

 

 

AYTMATOV ELAZIĞ'DA

 

BEŞİR AYVAZOĞLU

25.10.2007

Cengiz Aytmatov, 1992 yılında İLESAM'ın "Türk Dünyası Edebiyatına Hizmet Ödülü"nü almak üzere Türkiye'ye geldiğinde kendisiyle uzunca bir röportaj yapmıştım.
Bu, belki de onun Sovyet rejimini açık bir biçimde eleştirdiği ilk röportajdı. Bağımsız Devletler Topluluğu'nun Lüxemburg büyükelçisi olduğu için pek rahat konuşamasa da, o günün şartlarında söylenebilecek hemen her şeyi söylemiş, eski durumlarını "Sovyet yazarlarının birer kolları ve birer ayakları bağlıydı" diye kısaca özetlemişti.
Zamanla çok daha rahat konuşmaya, Türk dünyası rönesansından, hatta ortak bir edebî Türkçe ihtiyacından söz etmeye başlayan Aytmatov'un yolu artık Türkiye'ye daha sık düşüyor. Bugün de Elazığ'da, Elazığ Valiliği'nden "Türk Dünyasına Hizmet Ödülü", Fırat Üniversitesi'nden fahri doktora unvanı alacak. Türk Edebiyatı Vakfı ise onun için bir şükran plaketi hazırladı. Bugün ayrıca Elazığ Belediyesi'nce Cengiz Aytmatov adının verildiği bir parkın açılışı, ardından da "Yıldırım Sesli Manasçı: Aytmatov" açık oturumu yapılacak. 15. Hazar Şiir Akşamları bile Aytmatov şerefine düzenlendi. TBMM Başkanı Köksal Toptan, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Kırgızistan Cumhuriyeti Kültür Bakanı Sultan Raev... hepsi Elazığ'da olacaklar. Kısacası, bugün Elazığ'da sadece Aytmatov konuşulacak.
Cengiz Aytmatov ismi Türkiye'de 1970'lerde Cemile ve Toprak Ana isimli hikâyeleriyle duyulmuştu. Benim de ondan okuduğum ilk eserler bunlardır. Ne var ki o yıllarda ideolojik kamplaşma ve karşılıklı peşin hükümler yüzünden bazı yazarların değerleri hemen fark edilemiyordu. Onun sıradan bir Sovyet yazarı olmadığını Gün Uzar Yüzyıl Olur adlı romanını okuduktan sonra anlamıştık. Doğrusu, okuduğunu anlayan biri, totalitarizmin büyük bir ustalıkla eleştirilip sorgulandığı bu büyük roman ve sosyal psikolojiye kazandırdığı "mankurt" kavramı ortada dururken Aytmatov'u komünist diye bir kenara atamazdı. Hangi dünya görüşünü benimsemiş olursa olsun, saygı duyulması, şapka çıkarılması gereken büyük bir yazardı o.
Demirperde yıkıldıktan sonra daha yakından tanıdığımız Aytmatov'un Türkiye'de onun için biçilen hiçbir elbiseye sığmadığını gördük. Karşımızdaki, komünizmi de, dar mânâsında milliyetçiliği de çok aşmıştı; kendi ülkesinin tarihinden ve kültüründen yola çıkarak beşerî ve evrensel olanın peşinde koşuyordu.
Ne güzeldir o Cengiz Han'a Küsen Bulut... Kim bilir, kaç defa okudum, kaç defa anlattım! Gün Uzar Yüzyıl Olur'un bir bölümü olarak yazılan, fakat sansüre kurban gittiği için yıllar sonra yayımlanabilen bu hikâye kısaca şöyle özetlenebilir: Dünyaya hâkim olma ihtirasının önüne çıkacak her türlü engeli ortadan kaldırmaya kararlı görünen Cengiz Han, Batı'ya doğru büyük bir sefere çıkar. Sefer boyunca hareket halindeki bir bulut onu güneşten korumaktadır. Ordusunda, disiplinin bozulmaması için askerlerin evlenip çoluk çocuk sahibi olmaları yasaktır. Ne var ki subaylarından biri, bayrak işleyen kadınlardan biriyle gizlice evlenir ve bir çocuk sahibi olur. Durum ortaya çıkınca, subay ve eşi idam edilerek cezalandırılırlar. Bakıcı kadın ise çocukla birlikte kovulur. Bu olay üzerine küsüp uzaklaşan bulut, bozkırda tek başına kalan bakıcı kadınla çocuğu güneşten korumaya başlar.
Bundan daha etkili bir totalitarizm eleştirisi olabilir mi? Ha Cengiz Han, ha Stalin...
Aytmatov, bu yazının başında sözünü ettiğim röportajda, Cengiz Han'a Küsen Bulut efsanesine benzer bir olayın Stalin döneminde yaşandığını anlatmıştı. SSCB'de, 1950'lerin başlarında tanınmış bir sinema yıldızı, ABD Büyükelçiliği'nde görevli bir gence âşık olur. Bütün uyarılara rağmen bundan vazgeçmeyince, şöhretine filan bakılmaksızın Sibirya'ya sürülür. Amerikalı ise apar topar ülkesine gönderilir.
Elbette her yazar içinden çıktığı milletin hayatını anlatmalı, millî efsanelerini, geleneklerini, törelerini mümkün olduğunca kaynak olarak kullanmalıdır. Fakat Aytmatov'a göre, orada kalınırsa bir yere varılamaz; edebiyatın, millî hayatı ve gelenekleri anlatmanın ötesinde de hedefleri vardır; ufkunu millî olanın ötesine doğru genişleterek evrensel olana ulaşmak için gayret göstermeyen yazar, iyi bir yazar olamaz. Bence çok haklı...
Bu yazıyı noktalamadan şu gerçeğin altını çizmek isterim: Yazarı yaşatan, yazma heyecanıdır. Bu heyecanı kaybederse, kaç yaşına gelirse gelsin, yaşamıyor demektir! 2003 yılında 75. yaşını kutladığımız Aytmatov, bugün 79 yaşında ve hâlâ dinç, hâlâ yazıyor. Eminim kafasında yazılmayı bekleyen birçok roman projesi vardır. Bugün belki bu projelerden de haberdar olacağız. Büyük yazara uzun ve verimli bir ömür diliyorum.
25 Ekim 2007, Perşembe

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    980732 Ziyaretçi